Ölmeyecek İnsanlar Vardır

Uzunca bir süreden beri gecelerim gündüzleşmiş bir şekilde yaşamaya çalışıyorum. Bu gecede dondurucu soğuğun rüzgârlı esintisiyle gelen uğultular eşliğinde uykusuz bir gece geçirmenin tatsız serüveniyle boğuşup durdum. Dışarıdan rüzgârın uğultusunun dışında başka bir sese tanıklık etmek hayalin de ötesinde kalan bir gerçekti. Yer yer tipiyle beraber de olsa kristal kar taneleri dökülürken toprak henüz o beyaz masum gelinliğini giyinmemiş.

Gök tamamıyla açık, örtüleri yorganlığa dizip kendini bütün ihtişamıyla salmış ve soğuk yüzüyle üstümüzü örtmüş. Bu esnada, uykusuz uzun gecelerde insan sadece kitap okumayı, ya da güzel şiirleri değil, bazen ve belki daha çok şaşılacak münasebetsizliklerini de unutamıyor bu gecenin ve gecelerin! Öğrenci iken de genelde yalnızdım. Marburg Üniversitesi’nde okurken uzun tren yolculuklarında sadece ders çalışmaz kendime göre şiirler yazar, derslerin ve hatta final sınavların arasında bile bazen bir kitaba dalarak zamanı unutur ve bir iki durakta uzaklara giderdim. Alman yazarları okurken, Almancamın yetersizliği konusunda kendimi eleştirir, ya da neden bu ülkede doğmadığıma dair kahırlıca sitemler ederdim kendi kendime hiç kimseyi suçlamadan! O yıllarda genelde Avrupa havası yağmurlu olduğu için atmosferi örten şu bize uçsuz bucaksız gelen gök gürültüsüz ve şimşeksiz bir yağmur startıyla zulmün hakiki yüzünü görürdüm içimde notlar alıp bir şeyler öğrenirken. Bu uzun tren yolculuklarımda hedefe doğru seyahat ederken hep gidişlerde doğanın dağ taraflarını tercih eder ve hep ulaşılmaz şeylerin hayalleriyle varırdım gitmek istediğim yerlere. Çünkü dağ yamaçları görünen yanları kadar görünmeyen yanlarıyla sisli havasıyla bana kendi iç dünyamda ki, birkaç kişinin dışında anlamakta zorlanan sürülerin içinde acı çekişimi anlatırdı. Dağları kaplayan sis ve ovalara çöken yağmuru pencereden seyrederken arada sırada pencereden yamaçları seyrederken gene ona kavuşacağım bir günün mutlaka geleceği hesabıyla inerdim şu 35 bin üniversite öğrencisi arasına karışırken.

Belki de hiçbir dilde tek bir kelimeyle anlatılmayacak kadar tuhaf, acayiplik, garip fikirlilik, gariplik, takıntısız bir takıntı, sessiz bir tuhaflık, tuhaf fikirlilik içinde olduğumu hissederdim genelde. Belki bu geldiğim acayipler, tuhaflar, garipler, tezatlıklar ülkesinden getirdiğim, çoğunlukla hayat şartlarımızın ve alıştığımız memleketin değişmesi sebebiyle düşündüğümüz, hayallere kapılışlarımız, içsel reflekslerimiz, ruhsal durumumuz, gönül ve zekâ düşkünlüğü, sistemin bize vurduğu ve sistemden aldığımız onulmaz ve derin yaralar, bilimsel adıyla, psikateni böyle anlarda benliğimi bütünüyle sarardı. Başka bir ülkeden gelen birisi olarak dili öğrenirken dersleri de ihmal etmeden ilerleme konusunda bu psikateni nedense beni engellemezdi. Öğrenmede tereddüt etmez sınavlarda genel olarak Türkiye de okul notlarımın biraz üzerine de çıkardım. Kendimi bildim bile şiddetli öğrenme isteğim, şartlar gereği bazen ölçüsüz de olsa bir hareketlilik, bir coşkunluk izler ve bu coşkunluğun izlediği akıbetinde haftalarca kesintisiz olarak derslerimi takip ederdim. Zaten bu yüzden, hayatım zikzaklı, olaylı veya maceralı geçmedi. Özellikle öğrencilik yıllarımda, hayatımın belki de en dinamik yıllarında, en sessiz ve sakin anlarımı yaşamışımdır. Eğitim yıllarımda, özellikle Almanya’da usanç duyduğum bir anı hatırlamıyorum. “İlgim, her zaman bilgimi artıracak” prensibiyle uyanır ve bugün ne kadar kitap okuyarak bilgi edinebilirim diye yollara koyulurdum. Yaşamaya, hayattan zevk almayı okumak ve bilgi edinmek olarak görür ve öyle yaşamaya çalışırdım. Bunu o kadar iştahla yapardım ki hırsım boşa gitmesin ve bir yabancı olarak derslerde toslamamak ve boşa zaman kayıp etmemek için uğraşırdım. Ne katıldığımız partilerde ne de grup çalışmalarında macera aramaz, bir konuda benden daha bilgili olanlardan fikirler edinerek öğrenme açlığımı gidermeye çalışırdım. Üniversite yıllarımda içinde yaşadığım ortama sonradan pişman olacağım, kendimden nefret ettirecek ve tiksinti duyuracak hiçbir olayım olmadı. Çok seviyeli ve dengeli arkadaşlıkları bu yıllarda edindim ve sayısız arkadaşlarım oldu ve bu dostluklarımın birkaçı da bugün bile sürmektedir Almanlarla. Bu seviyeli güven ve denge ilişkisi içinde gelişen güven verici arkadaşlıklar ve dostluklar hayatımda edindiğim en güzel dostluklardır benim için.

Ben bu düşünceler içinde, gecenin bu saatinde Marburg’u anarken karlı hava yerini karla karışık yağmura çevirdi. Yağmur durmadan yağıyor, yağmur mevsimi gibi. Oysa karakışın, zemherinin ortasındayız. Dondurucu soğuklar ve buz bir gün sürüyor bazen. Baharda, nisan yağmurlarındaki renkliliğinden yoksun bir yağmur yağıyor. Gözlerim senin gözlerini arıyor, mor salkımları, erguvanları, turna ağası, sevgi ve saflığı temsil eden gece kokusu şebboy çiçeklerini, leylakları, çiğdemleri, mugetleri, lobelyaları, sümbülleri, çoban çiçeklerini, benim şamdan çiçeği olarak bildiğim, aynısefa çiçeği de yok bu mevsimde. Gözlerim onları arıyor bu fırtına da ve ben sessizliği sensizlikle özdeşleşerek geceyi seyrediyorum pencereden fırtınalı havayı bakarken. Senin gibi onlar da terk etmişler bu lanet yeryüzünü. Burası çekilmez artık diye alıp başını gitmişler. Kameriyeler, çardaklar, duvar dipleri mor salkımsız, lalesiz, nergizsiz, çiğdemsiz ve öksüzler benim gibi! Mor salkımlar, üzüm şeklinde çiçek açan mor salkımlar arılara bal yapacakları nektarlarını cömertçe ikram edemiyorlar, bahar yağmurları, ancak; mor salkımlarla leylakların ve şakayık güllerinin açtığı bir mevsimde görülebilir. Belki de bu yüzden yeşillikler mevsimi olan bahar hayvanlaştırıcı bir mevsimdir aynı anda! Şu saatlerde fırtınalı ve tipili hiçbir ortam ve bir hava istemiyorum. Bilirim, Kuzey Avrupa’nın zenginliği içinde son 31 yıldır yaşadığım yağmurlu süreçlerinin nadiren de olsa insana iç karartıcı bir hava verdiğini. Nemlilik iliklerine işlediği gibi romatizmal hastalıklar hiçte romantik olmayan sonuçlar hediye eder insana hastalık olarak. Burada evler biraz daha sağlam olduğu için damlar akmaz, ama sırtına damlıyormuş gibi bir hisle seni ürpertir. Hele bu esnada kulağınıza gelen o rüzgârın yırtığı nezaketsizliği sis ve pus katmanları ıslak bir bez gibi yırtar gecenizi. Gelen her ses, tren, ambulans, polis sirenleri içimizi eriterek hüzün bestelerler yüreğimizde. Hele ambulans sirenleri yırtar içimi. Hasta olan masum ve suçsuz bir insanın acısını hissederim o anda içimde acıyarak, o acıyı hissederek, empati kurarak orada olurum yüreğimle. Ağır yaralı, acı çeken tanımadığım o insan için. Başka bir derdiniz yoksa bile duyarlı bir yüreğe sahipseniz bu durum yaşamaktan usanç duymanıza bile yeter.

Bu anlarda insan, kendi kişiliğini duyarlılıkla sorgular. Kapıldığı melankolinin almış olduğu pozisyona göre içsel bir şekil vererek format atar kendi kendine! Önlemek ister kendi öncülüğünü, vazgeçer kendi liderliğinden! Silkinip kendine gelme gereği duyar bazen ağır melankolinin kollarında ki depresif hallerini kontrol etme gereği duyar başarabilirse. Üzgün bir karamsarlığın sarmış olduğu moral bozukluğu sonuçları insanda negatif tavırlar ortaya çıkarır bur durumlarda. Çünkü üzgünlük devri uzadığı oranda kişilikte kuvvetli sallanmalar da olur. Kişilik, yapısal, gelişimsel etkenler ve toplumsal deneyimlerden gıdasını alan, kişi kendine özgü yaşam tarzı ve buna uygun uyum modellerini tespit eden içe sindirilmiş düşünüş, kavrayış, duyuş, algılayış ve davranış kalıpları olarak tanımlanmıştır psikolojik olarak.

Bu dengelerin dışına çıkmak insanı hasta eder. Bu durumda, bu hastalık periyotlar halinde yeniden ortaya çıkar, aynen böyle gecelerde. Belli bir süre ruhumuzdan, düşüncelerimizden, duygularımızdan ve benliğimizden gittiğini düşünmüş olsak, unuttuğumuzu sansak da o firari devresini tamamladıktan sonra jandarmanın elinden kurtulmuş bir mahkum gibi bir gün bize koşarak geri gelir. Ve başlar sizi yeniden ve baştanbaşa fethetmeye! Aynen senin beni fethettiğin gibi!

Sen, nazdın

Sen, yazdın

Sen, hazdın

Sen, tarzdın

Sen, bana farzdın

Sen, kanda can!

Sen, canda canandın!

Sen, gülde har,

Sen, mevsimlerden bahardın!

Sen, hep yüreğimde kaldın!

Sen, okuyup da bitiremediğim kitaptın.

Sen o ölmeyecek insanlardan birisin!

Anına saygılar, yıldızlar yoldaşın olsun benim Gül Yanaklı Prensesim!

Hüseyin Arslan – 10.02.2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir