Sunuş
Aşağıda, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki önemli aydınlardan biri olan Prof. Dr. Yavuz Abadan’ın 23 Mayıs 1938’de Ankara’da verdiği ve kitapçık olarak yayınlanan konferans metni sunulmuştur. Kitapçık, o sıralarda sadece hükümet değil, aynı zamanda devlet olan Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından yayınlanmıştır. Konferans metnini sunmadan önce konferansın niteliği hakkında bazı belirlemeler yapmak istiyorum.
Osmanlı Devleti tarihe karışmış ve Türkiye Cumhuriyeti henüz onun yerini almıştır. Türkiye, bir imparatorluk olarak değil, Ceditçi ilkelere göre demokratik bir ulus devlet olarak kurulmuştur. Atatürk dönemi kuruluş dönemidir. Kuruluşun ilk 15 yılı devrim yapma ve onları topluma uyarlama ile değerlendirilmiştir.
Bu süreçte Atatürk’ün karizmatik liderliği etkili olmuştur. Düşman işgali ve zulmü gören milleti bundan kurtaran ve milliyetçi halini her durumda sergileyen Mustafa Kemal Paşa’ya toplumca büyük güven duyulmaktadır. Sadece Atatürk’e güven de değildir. Aydın kitlenin o yıllarda en çok etkilendiği düşünce Ceditçilikti ve Atatürk onun adeta temsilciliğini yapmıştır. Başka türlüsü olamazdı. Ceditçilik adeta seçeneksizdi. Yine de halkı bilinçlendirmek gerekiyordu.
Konferans, Atatürk ilkelerinin değerlendirilmesi ve açıklanması amacıyla verilmiş. Yavuz Abadan, Atatürk ilkelerinin nasıl anlaşılması gerektiğini anlatıyor. Milliyetçilik, Halkçılık ve Devrimciliğin birbiriyle nasıl bir organik ilişki içinde olması gerektiğini söylüyor. Ayrıca bunun şimdilik ve geçici olan bir uygulama değil kalıcı ve sürekli bir düşünce olması gerektiği dile getiriyor.
Abadan, konuşmasında partiyi “milli iradeyi temsil eden dinamik bir organ” olarak nitelemektedir. Bu düzeni sağcı-solcu görüşlere göre biçimlenen liberalizme karşıt ve doğru bir tez olarak sunuyor.
Abadan, hukuk ve siyaset ilişkisini “siyasetin hukuku biçimlendirmesi, hukukun da siyaseti sınırlandırması” yoluyla bir denge ve kontrol sisteminin kurulması olarak görüyor.
Abadan, konferansında hümanizmi de irdelemiş. Hümanizm, devletin muhatabı olarak kavim ya da mezhebi değil, bunları dikkate almadan yurttaşı görmesidir. Bununla ırkçılık ve mezhepçilik gibi dışlayıcılıklar ortadan kaldırılmıştır. Abadan’ın anladığı hümanizm ise bireyci değil ulusal bilince dayalı hümanizmi dikkate almasıdır. Bununla milliyetçiliği bir hümanizm olarak görmektedir: Türkiyecilik.
1938 tarihli bu konferans metni, Cumhuriyet’in devrim ve ideolojik çizgisini oluşturan kavramları –milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, pozitivist hukuk, ulusal hümanizm– sistematik bir biçimde açıklıyor ve bunların birbirleriyle yarattığı dengeli gerginliği “ideal düzen” olarak kurguluyor. Bir yandan klasik liberal ve tarihçi yaklaşımları eleştirip tasfiye ederken; öte yandan toplumu “halk içinden yükselen”, “milli ülkü”ye bağlı bir demokrasiye davet ediyor. Atatürk’ün hayatta olduğu son dönemde, bu metin bir süreklilik garantisi, hem de “gelecek kuşaklara miras” şeklinde ifade edilen bir rehber niteliği taşıyor.
Metin, imlasına dokunmadan, olduğu gibi yayınlanmaktadır.
Dr. İkram Çınar
HUKUKÇU GÖZÜ İLE MİLLİYETÇİLİK VE HALKÇILIK[1]
Yavuz Abadan[2]
Sayın ve çok değerli dinleyicilerim;
Sayın Şükrü Kaya’nın tensip ve delâletiyle organize edilen bu konferanslar serisinin güttüğü gaye, Halkevlerinin Kültürel Atmosferiyle üniversiter bilgi muhitinin daha sıkı, daha semereli temasdır. İyiliği hiç tereddüd götürmeyen böyle bir maksadın istihsalinde – küçük de olsa bir payı bulunmak – her fâniye nasip olmaz bir mazhariyettir. Türk Yurdunun kalbi olan Ankara’nın bu değerli kültür ocağında seçkin bir kütleye muhatap olmanın engin ve derin hazzı da buna katılıyor. Böyle bir bilgi ve hassasiyet havası içerisinde yapılacak bir hasbihalin mevzuu, muhakkak surette mukadderatımız ve millî hayatımızı en yakından alâkadar eden mes’eleler olmalıdır diye düşündüm. Bu bakımdan inkılâbımızın verimleri, hukukî ve siyasî bakımdan bütün alâkaların merkezi sikletini teşkil etmek icabeder. Çünkü her türlü kıymetler âleminde yeni bir nizam kurma gâyesini güden inkılâp iradesi, hedefine ulaşmak ve inhisar hukuku sahasında olan ilkeleri, yalnız modern esaslara dayanan yeni bir hukuk sistemi kurmakla kalmadı; kendi siyasî prensiplerine de hukukî mer’iyet kazandırdı. Rejimimizin siyasî prensipleri hepimizin bildiği gibi, zihnî spekülasyonların mahsulü olan mücerred formüllerden ziyade tatbikat ve icraattan alınmış, siyasî hayat bakımından millî bünyemizde iyi tesirler müşahede ve tecrübe edilmiş, iş bu itibarla millî ihtiyaç ve zaruretleri tamamen karşılayan esaslardır. Bu bakımdan riyazî mütearifelerin apriorik bedahatle tespit edilebilen kanunların kör determinizmini içtimai hayat hâdiselerine mal etmek iddiasında olan bazı felsefî ve hukukî nazariyelerin damgasını onlarda göremeyiz. Esasen içtimai hayat her zaman ve her yer için muteber muayyen kalıplara sokmak ve bu itibarla küllî ve mutlak mer’iyet kazanmak isteyen nazariyelere akamete ve bunların kıymetleri ise farklısızlık, nüanssızlık ve imkânsızlık içerisinde erimeğe mahkûmdurlar. Bizim prensiplerimiz ise sade kendimizindir. Tamamen millî bir karakter taşırlar. Mer’iyet sahaları millî varlık sınırlarıyle çerçevelenmiştir. Bu tahdid, onların esas kıymetlerini düşürmek şöyle dursun gerçekleştirmelerini kolaylaştırmış, millî hayatı yürütme ve ilerletmedeki dinamik tesirlerini arttırmıştır. Bu sebeplerle rejimimiz karşısında ilmî tefekküre düşen vazife: Tamim ve tecritten ziyade izah ve teşhistir. Ben de huzurunuzda sırf kendi meslekî görüş zaviyemden rejimimizin “Milliyetçilik ve Halkçılık” prensipleri üzerinde bir izah teşebbüsünde bulunacağım. Bir konferansta riayet edilmesi gereken zaman çerçevesi, kemmî mevzuun şümul ve azameti de keyfî bir tahdidi zarurî kılıyor. Bu tahdid zarureti karşısında “Milliyetçilik ve Halkçılık” prensiplerini seçme suretiyle yapılan tercihten maksat, bunlarla diğerleri arasında bir kıymet farkı ihdas etmek değildir. Yalnız milliyetçilik, inkılâbın ilk hareket mebdeini teşkil etmesi ve diğer prensipleri kendî mihveri etrafında toplaması itibariyle onlardan önce gelir. Ve Halkçılıkla – şimdi belirtilecek olan – hususî, sıkı, içten bir alâka ve bağı vardır. Hukukî normun vasfı bir yandan iradî bir tezâhür, yahud iradeler muhassalası ifadesi olması diğer yandan iradeler bağlamasıdır. Bu itibarla hukuk bakımından “Milliyetçilik ve Halkçılık” prensipleri, cemiyet ve onun hukukî teşekkülü olan devlet hayatında millet ve halk iradesinin hâkimiyetini ve yalnız bu istikameti takip mecburiyetini icabettirir. İşte bundan dolayıdır ki büyük harbın sarsıntılarıyle göçen eski dünya nizamlarının çöküntüleri arasında Türk milletinin bizzat ve enginliğini kurtarma ve temin etme gayesini güden Türk inkılâbının ilk ve en esaslı davası, millî iradenin mutlak hâkimiyeti dileğinde toplanıyordu. Bunu açıkça tespit için inkılâp iradesinin kristalleştiği mihraka, büyük Şefin Amasya tamimindeki (24/25 Haziran 1919) direktiflere bakmak kâfidir. Millî istiklâli ancak milletin azim ve kararı kurtaracaktır. (Madde: 2 – Her türlü tesir ve mürakabeden azade millî bir hey’etîn vücudu lâzımdır. (Madde: 3). Bu direktiflerde esas teşkilât tamamen yenilenmek, devletin siyasî faaliyetine hâkim kaidelerin teşekkülünü doğrudan doğruya millî irade kaynağına bağlamak dileği barizdir. Bu dileğin bugünkü esas teşkilât kanunumuzda da yer alan hukukî ifadeleri, milletin kayıtsız ve şartsız hâkimiyeti kaidesiyle Ulusun yegâne ve hakikî mümessili olan Kamutay müessesesidir. Bu suretle halk iradesi, hak iradesi şekline girmiş oluyor.
Görülüyor ki Milliyetçilik ve Halkçılık prensiplerinden hareket, yalnız millet ve halk iradesinin fiilî hâkimiyetini teminle kalmıyor. Bu üsûl içinde, millî ruha uygun yeni bir hukuk sistemi yaratmakla hukukî mer’iyet de kazanıyor. Esasen bir hukuk sistemini mücerred ve boş bir kalıp olmaktan çıkaran şey, onun millî hayat ve varlıkla sıkı alâkası, Ulusun siyasî hayatiyeti ve faaliyetinde tecellî eden müşahhas nizam bütününe bağlanışıdır. Bu bakımdan her hakikî inkılâp, zarurî surette yeni hukukun da kaynağıdır. Bu yeni hukuk, bizde olduğu gibi milliyetçilik ve Halkçılık prensiplerini benimseyince, siyasî birliğin hukukî teşahhusu olan Devlet ve onunla birlikte millî ve siyasî hayatın bütün teşkilât ve fonksiyonları halk ve millet iradesi desteğine dayatılmış, bu temeller üzerine kurulmuş olur. İnkılâpla vücut bulan yeni nizamın şekli ve mücerred ifadesi mahiyetini taşıyan esas teşkilât kanunumuz böyle demokratik bir bünyeyi haizdir. 1, 2, 3 üncü maddelerimiz birbiriyle münasebet halinde millî bir demokrasinin, millî ve demokratik bir Cumhuriyetin temel taşlarıdır. Millî demokrasi derken pekişik yani millî şuurun teşekkül ve tebeyyünle mütecânis hale girmiş bir halk kütlesine dayanan Devlet ve idare sistemini kastediyorum. Bu tecenüsün esasları, toprak, dil, tarihî mukadderat, siyasî gayeler, kültür, kan vesairede tam bir iştiraktır. Bu iştirak, aynı zamanda siyasî birlik ile müşahhas millet varlığını birleştiren bir esastır.
Demokrasinin asıl karakteri de bunu, yani millet ve halk dediğimiz müşahhas varlıkla Devlet dediğimiz siyasî birliğin birbirinin ayni olmasıdır icabettirir. Demokrasi hakkındaki belli başlı tariflerin hepsi de sonunda bu ayniyet esasına varırlar. Demokrasi, “Halkın halka tarafından idaresidir”, veya “Amme kanaatinin devlet idaresinde hâkimiyetidir”, yahut “Umumî intibah hakkına dayanan Devlet şeklidir” ve en nihayet Machiavelli adını yerleştirmiş ve umumiyetle kabul edilmiş – bir tarif olmak üzere “Demokrasi monarşinin zıddı yani Cumhuriyettir” diyenler – şekil değişiklikleri bir tarafa bırakılırsa – esasta hep aynı şeyleri, yani esas teşkilât kanunumuzun işaret ettiğimiz hükümlerini tekrar ediyorlar. Şu halde kısa bir ifade ile demokrasi, siyasî birlikle halk varlığının ayniyeti yani Devlet = Halk ve Millet demek oluyor. Bu prensibin hâkimiyetin istimâli ve idare salâhiyeti bakımından tecellisi, kanunu yapanla kanuna bağlananın, idare edenle idare olunanın, emredene itaat mükellefiyetinin taşıyanın aynı oluşu hükmen ve de hukuken birbirinden ayrılmayış şeklindedir. Yeni demokraside halk üzerinde hâkimiyet, yine halkın kendine düşer. Yalnız bu hukukî ayniyet ve birlik, hepsi müsavî cüzülerden mürekkep millet varlığı içerisinde, idare edenle idare olunanın fiilen birbirinden ayrılmasına mani teşkil etmez. Bilâkis böyle fiilî bir ayrılma, hayatın zarurî icabıdır. Yalnız demokraside fiilen idare vazife ve salâhiyetini taşıma, halktan ayrı ve üstün oluşun değil, bu salâhiyeti kullanmak üzere yine halk tarafından seçilişin neticesidir. Başka bir deyimle, halkçı bir rejim içerisinde idare mevkiinde bulunan bu vazife ve salâhiyetî meselâ asil ve nesep hususiyeti gibi bir kaynaktan değil, doğrudan doğruya halktan, milletin bağrında müsavi bir yurttaş olmaktan alır. İdare eden kendini halktan ayırmamış halk onu idare için seçmiştir. Bu seçime esas olan tek düşünce de seçilenin ehliyet ve hizmetidir. Bu itibarla seçilen halkın itimad ve tasvibine mazhar olduğu müddetçe, kendine verilen salahiyeti icabında ve umumun nefinne olmak üzere şiddetli bir tarzda da kullanabilir. Salahiyet kaynağı halk, salahiyete sınır tayin eden de onun itimadıdır. Bu düşünce halkçı bir rejim içerisinde Şefin ehemmiyetli ve mesuliyetli durumunu göstermeye kafidir. Hakiki ve büyük bir Şefin yüklendiği ağır mesuliyete mukabil geniş salahiyet sahibi olması da tabidir. Böyle bir vaziyet demokratik müsavat prensibini ihlal etmek şöyle dursun, bilakis onu tekid ve takviye eder. Çünkü demokratik müsavat, mutlak değil, nisbi bir mahiyet taşır. Her insan çehresi taşıyanın her hususta denk olmasını âmîr bulunan mutlak bir müsavat telakkisi nüansları ile ve fonksiyon bölümünü, istidad ve karakter ayrılığını yok edeceği cihetle ne hukukî, ne iktisadî, ne siyasî bir kriterayım, bir kıymet hükmü ölçüsü veremez. Hayatım ise böyle insanlar taşıdıkları hususi kıymetlerden tecrit ederek mekanik ve sabit parçalar haline koyan yıkıcı ve ezici bir müsavata tahammülü yoktur. Müstahsıl ile müstahlek, alacaklı ile borçlu, öğretmenle talebe, iktisadî, hukukî kültürel alanlarda birbirini tamamlayan fonksiyon ayrılığı vardır. Fakat bunlar, aralarındaki hüviyet farkı ne olursa olsun, şahsiyetleri dolayısıyla, insan olmaları nisbetinde müsavi haklara sahiptirler. İşte demokratik müsavattan kastedilen de budur. Millî hayat içerisindeki faaliyette tenevvü imkânını selbetmeksizin halkdan olan her kesin müsavi bir hak ve salahiyetle kendi işini kendi kabiliyet ve istidadının kifayeti nisbetinde icra edebilmesini garanti eden bu hukukî müsavatın, âmme hakları sahasındaki süresi, yurttaştır. Esas teşkilât kanunumuzun 69.uncu maddesi “Türkler kanun nazarında müsavi ve istisnasız kanuna riayete mükelleftirler” derken elbette ecnebileri kanunlarımızın himayesinden ve hele kanunlarımıza riayet mecburiyetinden istisna düşüncesini gütmüyor. Buna rağmen kanunun fertler demeyip de Türkler tabiri üzerinde ısrar edişi, demokratik hak ve mükellefiyet müsavatının ancak Türklük ve yurttaşlık icab olduğunu tekid maksadelidir. Her türlü sınıf, aile ve ferdî imtiyazlarını kaldıran, önce medenî sonra da siyasî haklar sahasında kadın – erkek farkını bertaraf eden kanunî mevzuatımız, halkçılığın tesbit ettiği yurttaş müsavatını bütün şumulle gerçekleştirmiş oluyor.
Halk hakimiyetinin temeli ve ifadesi olmasından dolayı demokrasi, millî şuurun yükselmesi ve milliyet cereyanlarının kuvvetlenmesiyle müyazi bir inkişafaa erişmiştir. Bu yüzden ve ideal bir mefhum haline gelmesi dolayısıyla bir zamanlar onu adalet, sulh, insaniyet, hürriyet sosyalizm ilâh nevinden fikirlerle karıştırıp benimseyenler çoğalmıştır. Son zamanlarda ise bunun aksi bir düşüncenin, endüvidüalist hattâ egoist tandanslar isnad edilen demokrasinin iflâsa mahkûmiyeti kanaatını yer tutmağa başladığını görüyoruz. Memleketimizde de umumî fikir ve siyaset cereyanlarının tesirine tâbi olarak ve sağ, sol, yahut klâsik demokrasi, otoriter rejim parolalarıyle bazı münevverlerin leh ve aleyhde iki zümre halinde gruplaştığı sezilir gibidir. Bir çok taraftarları gibi aleyhdarları da demokrasiyi en çok liberalizm ile karıştırıyorlar ve kanaatınca bu husustaki fikir ve telâkki ihtilâfının hakikî sebebi, bu karışmadır. Halbuki liberalizm yalnız iktisadî doktrin olması itibariyle değil, hukukî bakımdan da demokrasiden kat’iyette ayrılır. İkisi arasında yalnız derece ve kademe değil, belki mahiyet ve bünyede fark da vardır.
Bir kerre her ikisinin istinad ettikleri prensipler ayrıdır. Demokrasi esasde müsavat, liberalizmde hürriyet esastır. Birinin yurttaşlara bahşettiği hak ve hürriyet müsavi, diğerinin fertlere tanıdığı hak ve hürriyet mütefâvittir. Demokrasi ferdî eşitliğin, liberalizm ölçüsüz bir kıymet içtiharıdır. Birinde ahlâkî kıymet, sosyete birliğinde işin çokluk iradesi hâkim, diğerinde ahlâkî kıymet ferdî telâkki neticesi yalnız indi esasat. Bu ve saltanatla telif kabul etmez. Halbuki ferd iradesine mutlak ve üstün bir kıymet biçen liberalizm hükümdarlıkla pek alâ barışıabilir. Birinde cemiyet ferdin önce, diğerinde ferd cemiyetten üstündür. Bu itibarla demokrasi disiplini icabettirdiği halde liberalizmin ifrat anarşidir. Birinde içtimâî nizam ve kanunîlik, diğerinde tâbiî hal ve muayyeniyet hayatı; birinde gaye, diğerinde sebep fiil ve hareketi tayin ve idare eden müessirdir. Hak ve hürriyet demokraside yurttaş; liberalizmde insan olmanın neticesidir. İçtimâî bağ ve tesanüdün temeli birinde yurttaşların aynı hedefe çevrilmiş müşterek millî menfaatleri, diğerinde ise fertlerin birbiriyle çarpışan karşılıklı zıd menfaatlerini uyuşturma zaruretidir.
Organizasyon itibarile de her ikisinin çıkış noktaları ve vardıkları neticeler yekdiğerinden ayrıdır. Demokrasi kuvvet birliği ve üstünlüğü, liberalizm ise kuvvet ayrılığı prensiplerinden hareket eder. Kuvvet birliği esası, hâkimiyetin icrasında millî emek ve meslek mevcûde çıkararak bütün selâhiyetleri onun manevî şahsiyetinde toplar. Bu suretle hem süratli, hem isabetli hareket ve faâliyet imkânı elde edilir. Memleket mukadderatı üzerinde mühim kararlara varma zaruretinin baş gösterdiği millî mücadelenin Türklüğün muvaffak ve muzaffer çıkmasının belli başlı âmillerinden biri de kuvvet birliği ve bütünlüğü esasının kabul ve tatbik edilmesidir. İnkılâp kendi eşsiz zaferine müessir olan bu esasa sadık kalmış; bugünkü esas teşkilât kanunumuzda teşri, kaza, icra selâhiyetlerinin esas itibariyle millette ve onun biricik ve hakikî mümessili olan mecliste toplanmıştır. (4, 5, 6)
Halbuki liberalizmin kuvvetleri ayırma prensipi, evvelâ Devlet organları arasında bir selâhiyet muvazenesi kurmak, sonra da fertler lehine “Devlet faaliyetini tahdîd ve kontrol eden kaideler yekûnundan” ibaret bir engeli Devlet cihazı önüne çıkarmak suretiyle hareket ve faaliyetiyi güçleştirmiştir. Böylece birbirine düşman ve zıd iki uzuvlu bir devlet teşkilâtı vücut bulmuş olur.
Türk demokrasisi böyle iki cüz’i birbirine hakikârile devlet faaliyetini zıd kudretler halinde karşılaştıran liberal muvazene ve kontrol kontrüksiyonunu kökünden yıkmıştır. Onun yerinde memleketimizde halk, parti ve devletten ibaret üç uzuvlu bir ahenk ve nizam teşkilâtı kamu menfaatini ifade etmiştir. Burada halkdan maksad gayrî siyasî tekâlif, içtimaî ve iktisadî nizam küllî devletin meskûn adesi ise makam ve müeyyidelerden mürekkep siyasî – statik devlet cihazıdır. Bu ikisi hâli hâlinde nüfuzsuz devlet cihazı arasında bir ahenk ve irtibat, daimi bir kontakt tesis eden siyasî – dinamik organ halk partisidir. Böylece Türk demokrasisinde adâletin icapları ile millî siyasî hayatın zaruretleri, ni karşılıklı gözetmeğe imkân veren bir nizam ve kudret tevazünî vücut bulmuştur. Türk ferdi, Türk halkının özü, Türk Ulusu, Türk yurtdaşının bütünüdür. Ferd egoizmi, devlet otoritesine karşı gelemez. Fakat yurttaş şeref ve hakkının en hassas bekçisi de devlettir.
Milliyetçilik ve halkçılık prensiplerinin hukukî hayat ve müesseselerimiz üzerindeki tesirlerini kısaca tesbit ettikten sonra bir de az milliyetçiliğimizin fikrî farukalarını beraber mütalaa edelim. Bu mütalaa, yurdumuz dışındaki diğer fikrî ve siyasî cereyanlara karşı vaziyet almamızı kolaylaştıracaktır. Bu husustaki en iyi hareket mebdeini, millî anlarımızda görüyoruz. Türk rejiminde millet; yurttaşların teşkil ettiği siyasal, sosyal bütünüdür. Yurttaşları bir bütün halinde yoğuran bağlar, dil, kültür ve Ülkü birliğidir. Şu halde Türk millî varlığını vasıflandıran şey, insanın fikrî bünyesinden ziyade maddî uzviyetine bağlı, kana mikroskobik hususiyetler arayan ve bu hususiyetlerin fikrî ve ruhî kaliteye tesirini iddia eden fizyolojik veya fizik – organik bir rabıta yahut mitolojik bir tasavvur değildir. Demek ki mevhûm veya indî vasıf ve hasılasara değil, sosyal ve siyasal bir realitenin objektif vaka ve münasebetlerine dayanan millet düşüncemizin karakteri pozitivisttir. Yalnız bu pozitivist ve realist görüş, milletin maddî ve iktisadî alâkaları yanında ve belki onlardan ziyade fikrî ve manevî ihtiyaçlara da kıymet verdiği cihetle materyalist değil, ancak idealist bir pozitivizmden bahsolunabilir. Kemalizm, idealist görüşünü millî Ülküye imandan, pozitivist cephesini de millî benliği idrâkten alıyor. Bu suretle Kemalist ideolojide asırların fikir tarihine hâkim olan duygu ve düşünce tezadı, bu iki cevherden her biri lâyık olduğu rol ve yeri almak suretiyle ortadan kalkmış bulunuyor. Bu sebeplerdir ki her Türk’ün kalbinde millî Ülküye ve bu Ülkünün hedefi olan büyük Türk istikbaline inanç duygusu yerleşmiş, her Türk dimağında millî benliği idrâk hevesi uyanmış bulunuyor. Millî benliği idrâk ise millî dili, millî tarihi bilmekle olur.
Millî duyguya ve millî tarihe biçilen bu yüksek değer, Kemalist tefekkür sisteminin zahiren, fikir tarihinde adına “Tarihî mektep” denen bir cereyanla müşterek noktasıdır. Fakat hakikatta bu iki tefekkür sistemi arasında esaslı farklar vardır. Tarihî mektebin hareketi medenî olan halk ruhu, tâbiî ve tedricî tekâmülü besleyen kök, Kemalizmin millî duygusu hayatı yürüten ve yenileyen bir enerji kaynağıdır. Biri geçmişe ait hatıraları tekrar ve milletin benliğini eski hatıralar temelinde değil, belki daha parlak bir istikbal medeniyeti kurma hususunda maziden hamle ve kuvvet kazanmadır. İki telâkkî arasındaki bu gri ve ileri farkı hukukî müesseselerde de kendini gösterir. Tarihî mektebe göre ancak halk ruhundan doğan teamüle vücut bulup örf ve âdet halinde yerleşen bir hukuk sistemi makbul ve muteberdir. Bu düşünce yazılı hukuka, hele vaz’î kanuna hiç yer vermez. Halbuki bizim telâkkîmizde Millî duyguya uyan, millî ihtiyaçları karşılayan her hukuk sistemi değerlidir. Bundan dolayıdır ki hayatımızı yenileme ihtiyacına cevap teşkil eden modern mevzuatın bir çoğu yazılı olarak vaz’î kanun eliyle hukuk sistemimize mal edilmiştir. Tek bir cümle ile tarihî mektep düşüncesi konservatiftir, Türk telâkkî tarzı inkılâpçıdır.
Rejimimizde demokratik müsavatın cevheri olan millet varlığı en yüksek siyasî kıymettir. Milletin şerefini her şeyden üstün tutan böyle bir telâkkî, tabiatile diğer milletlerin mevcudiyet ve şerefine de aynı hisle ve aynı şekilde riayetkârdır. Esasen ancak yurttaşların millî birlik ve beraberliğinde tecellî eden, halkı hususî ve siyasî bir şuurla birbirine bağlı bulunan bir devlet; bir millet – bir devlet — bir devlet – bir millet halinde yaşamış bir kütle, normal bir mevcudiyettir. Bunun haricinde kalan her vahdetsiz teşekkül, anormallği sebebiyle dünya nizamı için daimî bir tehlikedir. Demek oluyor ki milliyetçilik prensibine dayanarak millî tecanüsü temin eden bir devlet aynı zamanda sulhun ve devletler arası münasebet ve hukukun da temeli ve şartıdır. Bu bakımdan Türk milliyetçiliği, hümanist bir felsefenin siyasî ifadesi olan bir demokrasyayı gerçekleştirmiş, millî manzumeler arasında karşılıklı riayet esasına müstenit daimî bir ahenk, umumi bir sulh ve refah nizamı içerisinde insanlığı ve insanlık kıymetlerini inkişaf ettirmeye teveccüh etmiş bulunuyor. Bu zihniyet ve durum, adına “Millî hümanizm” demek istediğimiz yepyeni bir cereyanın beşareti ve müjdesini taşımaktadır. Bu yeni hümanizme millî vasfını vermek isteyişimizin sebebi, eski hümanist telâkkîdeki ferdî akla itimad yerine bizimkinde millî şuura güvencin geçmiş olmasıdır.
Rejimimizin hem siyasî, hem de hukukî prensipleri olan milliyetçilik ve halkçılık hakkındaki bu kısa tahlilin sonuna siyaset ve hukuk münasebeti hakkında bir iki mülâhazanın eklenmesi pek de yersiz olmaz sanırım. Umumiyetle siyaset denince Cemiyet hayatında millî gayelere ulaşma ve erişmeye taallûk eden cehd ve kararların hepsini, hukuk ve idarede ise bu amellere mahsus şekilleri anlarız. Siyaset asla özde, maddeye; hukuk dışa, kalıba, şekle taallûk eder. Şekil daima bağlayıcı, zincirleyici bir şeydir. Yaratıcı düşünceyi, aksiyonu sınırlayıcı özelliği tasniften çıkar. Bazı görüşlerin şekle, kalıba karşı gösterdiği şiddetli şekilde düşmanlığı bundandır. Halbuki nasıl organik bir varlık mekân ve zaman içinde şekline yardımıle hakikaten var olabilir ise her kültürel tezahür de bir şeklin mahsulüdür. Kafamız içinde yanan bir düşüncenin bilgi haline gelmesi şekle bürünmekle mümkündür. Bunun gibi siyasî cehd ve kararların da muayyen hukukî şekiller alması zarurîdir. Öz, kalıbsız görülmez, sade bir tasavvurdur. Kalbda da özsüz, boş ve cevhersizdir. Öz ve kalıp, siyasî hayat ve hukukî sistem birbirini tamamlayan bir bütündür. Esasen siyasî birliğin hukukî teşahhusı olan devlet ile hukuk arasındaki bağ da buna uygun, çok sıkı, içten ve zarurîdir.
Bu samimî alâkaya rağmen bir yandan siyaset ve devlet diğer yandan da hukuk tıpkı edebî bir eserdeki esas ve şekil gibi birbirinden ayrı, mütalaa ederken birbirine karıştırılmaması gereken iki mefhumdur. Ne Kelsen gibi devleti hukuk kaideleri içerisinde, eritmekle, ne de Hegel gibi bunun aksine hukuku devlette gerçekleştirmekle, ne de Tain ve Herx gibi hukuku, iktisadî şartların ve hayatın bir gölgesi saymakla tatminkâr bir neticeye varılamaz. Siyasî hayatı ve onun şeklini birbirinden ayır tutmak; Devlet ve hukuktan her birinin kendine hâs bir mevcudiyet ve rolünü tanımak gerektir. Hukukçunun vazifesi millî hayatın icaplarına en uygun şekli bulmaktır. İnkılâpçının vazifesi de eskiyen ve millî hayatın icablarıyle rabıtasız kesilen hukuku tasfiye ve bertaraf etmektir. Hukukun siyasî hayatı çerçevelenmesi ve siyasî hayatın hukuk sistemini tayin etmesinden ibaret bu iki taraflı tesir ve aksi tesirdir ki siyaset ile hukuk arasındaki münasebeti hem sıkılaştırıyor hem gerginleştiriyor. Bu gergin münasebet içerisinde siyaset ile adâletin, devlet ile hukukun en esaslı iştirâk noktaları haklı ve yararlı bir nizamın mevcudiyetidir. Hukuk kadar devlet de bu nizamın mevcudiyetile, bu nizamın korunmasıile alâkadardır. Haklılık hukukun adâlet fonksiyonuna, yararlık devletin âmme intizamı ve refah gayesine tevafuk eder. Ne mücerred haklılık, ne de mücerred yararlılık bir nizama temel teşkil edemez. Bu iki hedefi birden ve en mütevazîn bir şekilde gerçekleştiren nizam, ideal bir nizamdır.
Hayatın her gün sayısız farklarla tenevvü’ eden bütün vak’aları için teker teker hem haklıyı hem yararlıyı tayin kolay bir şey değildir. Her müşahhas ve münferid hâdisede hem haklı hem yararlı bulacak olan hak duygusu hassas, siyasî terbiyesi yüksek insan, ve millet camiası içerisinde bu vasıflarla seçkinleşmiş yurttaşdır. Milleti ve devleti yaratan ve yaşatan insanlığı yükselten ve ilerleten kaideler değil insanlardır. J. J. Rousseau ne güzel söylüyor:
“Hürriyetsiz vatan, faziletsiz hürriyet, yurttaşsız fazilet olamaz. Yurttaş yetiştirir ve yükseltirseniz her şeyi temin etmiş olursunuz. Bu yetiştirme ve yükseltme ise bir günün işi değildir…”
Türk halkının siyasî rüşdüne ve sönmez istiklâl aşkına en canlı delil olan Türk demokrasisi ezelden ebede akıp giden feyizli bir nehrin kültür ve medeniyet yüklü kolları halinde yedi iklime çağlamış olan Türk ırkının temiz kanını ve adını taşıyanların ellerinde ve omuzlarında yükseldi. İnkılâp bayrağı bundan sonra da kuvvetli eller tarafından taşınmalı, feyizli bir ışık ve alev halinde yarının ufuklarını aydınlatmalı ve ziynetlendirmelidir. Asil, müşfik, fedakâr, ve mütecellit Türk ruhunun varisi olan, halkı seven, kalbî tatminini o sevgide bulan, millî varlığın aynasında insanlığı idrâk eden bir Türk nesli, milletimizin olduğu kadar insanlığın da ümididir. Böyle bir neslin kültürel yükselişi dâvasında çok ehemmiyetli bir rolü olan Ankara Halkevindeki ilk konferansımı bitirirken kıymetsiz izahatıma huzurunuzda değer verdiğinizden dolayı sizleri sevgi ve şükranla selâmlarım.
________________
[1] Ankara Halkevi’nde 23 Mayıs 1938’de verilen konferans metni. Bu metin, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Ulus Basımevinde basılarak kitapçık olarak yayınlanan metindir.
[2] İstanbul Üniversitesi Hukuk Başlangıcı, Tarihi ve Felsefesi Doçenti.

