Doğu Türkistan’da Dil ve Kimlik: Lobnorlular

Sayı 88- Uygurlar ve Doğu Türkistan Özel Sayısı

Giriş
Geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türk dünyası, tarih boyunca birçok bağımsız ya da yarı bağımsız Türk topluluklarına ev sahipliği yapmıştır. Bu Türk topluluklarından biri de Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan Uygur Türkleridir.

Uygur Türkleri, tarihsel derinlikleri, kültürel zenginlikleri ve güçlü edebî birikimleri ile Türk dünyasında önemli bir konuma sahiptir. Çin coğrafyasında yaşadığından dolayı diğer Türk boylarına nazaran farklı sosyo-kültürel ve siyasi baskılara maruz kalmış bir topluluktur. Yüzyıllardır Çin medeniyetinin etkisi altında kalmışlardır. Fakat bu duruma karşı direnç göstererek kimliklerini, dillerini ve kültürel değerlerini büyük ölçüde koruyabilmişlerdir. Bu ise Uygur halkının dil ve kültür konusundaki direncini ve bağlılığını göstermesi bakımından son derece dikkat çekicidir.

Uygur Türkçesi, günümüzde Lobnor ağzı, Hoten ağzı ve merkezi ağız olmak üzere üç ana ağız grubuna ayrılmaktadır. Bu ağızlar arasında özellikle Hoten ve Lobnor ağızları, hem dilsel özellikleri hem de tarihî gelişmeleri bakımından ayrı birer kategori olarak değerlendirilmektedir. Hoten ağzı, Doğu Türkistan’ın güneybatısında yer alan Hoten vilayetinde yaşayan, sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan bir halk tarafından konuşulmaktadır. Bu ağız, bölgenin tarihî izolasyonu ve kültürel farklılaşması nedeniyle Uygur Türkçesinin diğer ağızlarından belirgin bir biçimde ayrılmaktadır. Lobnor ağzı ise, Doğu Türkistan’ın doğusunda yer alan ve adını eski Lop Nor gölünden alan bölgede konuşulmaktadır. Bu ağız, özellikle Tarım Nehri’nin orta ve aşağı kısımlarında yaşayan ve “Karakoşunlular” olarak bilinen bir halkın gündelik dilidir. Lobnor ağzı, fonetik ve morfolojik özellikleri bakımından sadece Uygur Türkçesiyle değil, aynı zamanda Kırgız Türkçesiyle de bazı benzerlikler göstermektedir. Bu benzerlikler, ağızların tarihî etkileşim içinde geliştiğini ve bölgedeki halklar arasında kültürel temasların yoğun olduğunu düşündürmektedir.

Bu yazıda Lobnor bölgesi, Lobnor ağzı ve bu ağzı konuşan Türk toplumu üzerinde durulmuştur.

Lobnor Neresidir?
Lobnor ya da Lop Nur, Çin’in kuzeybatısında, Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunmaktadır. Bu bölge, Çin’in kuzeybatı kesiminde eski tuz gölü yatağından oluşmaktadır. Tarım havzasında, özellikle Tarım Çölü sınırları içinde ve Taklamakan ile Kumdağ çölleri arasında yer almaktadır.

Eski bir tuz gölü olan Lobnor, çıkışı olmayan kapalı havza gölüdür. Göl, 1928’de yüzölçümü 3.100 km² olarak ölçülmüştür. Ancak bu göl bazı dönemlerde kısmen, bazı dönemlerde tamamen kurumuştur. Çoraklaşmış olan bu bölge daha sonra Çin’in nükleer denemelerine sahne olmuştur. Sadece 1964-1997 yılları arasında bu bölgede 46 deneme yapılmıştır. Yapılan bu denemeler, hem insan sağlığına ciddi zararlar vermiş hem de ekolojik dengeyi bozmuştur. Bu denemelerden dolayı da burada yaşayan halk, çeşitli hastalıklara yakalanmakta, çocuklar sakat veya ölü doğmaktadır.

Lobnorlular Kimdir?
Lobnorlular, Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan küçük bir Türk topluluğudur. Tarihleri konusunda pek fazla bilgiye ulaşılmamaktadır. Edinilen bilgiler genel ölçüde rivayetlere dayanmaktadır. Müslüman olan Lobnorlular, Lobnor adını aldıkları gölün çevresinde yaşamaktadırlar. Çin kaynaklarına göre “lob” kelimesinin Türkçe anlamı “suların birleştiği yer”dir.

Bu halkın tarihiyle ilgili literatürde yeterince bilginin olmadığı görülmektedir. Çinlilerin bölgeyi işgal etmesiyle bilgiler Çin kaynaklarına dayalı hâle gelmiştir. Yazılı Çin kaynaklarına göre, Tarım havzası ile ulaşım açılıncaya dek yüzyıllar önce Lobnor’da Şan-Şan adlı küçük bir devletin var olduğu rivayet edilir. Yine Çin kaynaklarında Çin’den Hotan, Kaşkar ve onun ötesindeki batı ülkelerine doğru giden yolların mevcut olduğu açıklanır. Ancak VII-VIII. yüzyıllarda yolların kaymasıyla Lobnor bölgesi hakkında bilgiye rastlanmamaktadır.

13. yüzyılda Marko Polo’nun da geçtiği bu bölgede zamanla Moğol etkileri görülmüştür. O dönemde bölge Cengiz Han’ın yönetimini altındaydı. Marko Polo, buradaki Müslüman halktan ve batıya giden kervanların erzak tedarik ettiği büyük şehirden söz etmektedir. XV. yüzyılın başlarında Timur Han’ın oğlu Rak-Şah’ın elçileri de bu bölgeden geçmiştir. Bu yüzyıldan sonra bölgeyle ilgili bilgiye yine rastlanmamaktadır. Bölge Çin’in kontrolüne geçtikten sonra sadece Çin kaynaklarında yer almıştır.

“Şu an Lobnor’da yaşayan halkın tarihi ile ilgili bilgiler çok karışıktır. Lobnorluların bir kısmı, atalarının İli’den gelerek, Altabay adında bir şahsın soyundan olup Moğol olduklarını iddia ederler. Diğerleri ise, Kalmuklarla birlikte esir olan Moğol atalarının soyundan geldiklerini; Timet, Emet, Aynas ve Gaynas adlı dört boyun mensupları olduklarını ileri sürerler. Üçüncü görüşe göre ise Lobnor’a gelen Moğollar, Maçin (Çin) boyu ile karşılaşmış, zamanla onların arasında asimile olmuşlardır.” (Aliyeva, 2013) Yani elde edilen bilgilere göre bu halk, Uygur, Moğol, Kalmuk ve Çin etkilerinin karışımı kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır.

Lobnorluların Konuştuğu Ağız Üzerine

Dilsel çeşitlilik açısından Lobnor ağızı, Uygurcanın genel standardından farklılıklar gösterdiği için Türkçe dilbilimi açısından özel bir araştırma konusudur. Bazı dilbilimciler Lobnor ağzındaki bazı özelliklerin Kırgız Türkçesiyle benzerlik gösterdiğini söyler. Bunun sebebi de tarih boyunca gerçekleşmiş göçlerin, temasların ve kültürel alışverişin bir sonucu olarak açıklanabilir.

Lobnor ağzı hakkında yapılan ve alan yazında yer alan bazı araştırmalar şöyledir:

Lobnor ağzı üzerine araştırma yapan Kazan Üniversitesi profesörü N. F. Katanov, Sredi tyurkskih plemyon (İzvestiya Geografiçeskogo Obşestva, SPt., 1893, C.XXIX, s. 529) adlı çalışmasında bu ağzın Aksu ve Turfan ağızlarıyla benzerlik gösterdiğini dile getirir.

Tatar asıllı bilim insanı E. R. Tenişev, 1956 yılında Uygur Özerk Bölgesi’nde Uygur ağızları üzerine derlediği malzemelere dayanarak Lobnor ağzının kuzey ağızlarına nazaran edebî dilden daha uzak olduğunu gösterir.

N.A. Baskakov, Tyurkskiye Yazıki (Moskva. 1960, s. 182-183) adlı eserinde Lobnor ağzını Uygur Türkçesinin ağzı olarak değerlendirir.

Türkoloji alanında Lobnor ağzı üzerine kapsamlı ilk araştırma yapan ünlü Rus Türkolog S. E. Malov, 1934 yılında “Sbornik v çest’ akademika S. F. Ol’denburga” (İzdaniye AN SSSR, Leningrad, s. 318-322) adlı bildiriler kitabında Lobnor ağzı ile ilgili birtakım ön bilgiler yayınlar.  Bu eserinde araştırmacı herhangi bir sonuca varmaz. Ancak, 1927 yılında kaleme aldığı “İzuçeniye jivıh turetskih nareçiy Zapadnogo Kitaya” (Vostoçnıye zapiski, İzdaniye Leningradskogo İnstituta jivıh vostoçnıh yazıkov, C. 1, Leningrad, s. 163-172) adlı eserinde pek çok belirgin özelliklere dayanarak, Lobnor ağzının birbirine oldukça yakın olan Doğu Türkistan ağızları arasında özel bir yere sahip olduğuna değinir ve böylece bu ağzı hem Uygur Türkçesi hem de Kırgız Türkçesiyle ilişkilendirir. Ayrıca Moğolca kelimelerin varlığından da söz eder. Bu ağızda Uygur Türkçesi özelliklerinin arttığını ve ağız özelliğini yitirdiğini belirtir. Ancak Lobnor ağzının Uygur Türkçesinin bir ağzı olduğunu dile getirse de bu konuda kararsız kaldığını da belirtir. Çünkü elde ettiği tüm sonuçlara dayanarak coğrafi açıdan Lobnor ağzının etnik olarak Kırgız Türkçesinin ağzı olduğu düşüncesini de vurgular.

Ü. Asanaliyev, 1964 yılında yayınlattığı Lobnor tilinin grammatikalık kıskaça oçerki (Frunze) adlı çalışmasında Lobnor ağzının hem Uygur Türkçesinin hem de Kırgız Türkçesinin özelliklerini taşıdığını kaleme alır. Ancak Lobnorluların atalarının Lob bölgesine XIII. yüzyıldaki Moğol istilasının neticesinde Kırgızların esas grubundan ayrılıp gelebileceklerini düşünür.

M. Osmanov ise 1999’da Pekin’de yayımlattığı “Lop Nur Dialect of the Modern Uigur Language” adlı eserinde bu ağzın Uygur Türkçesinin ayrı bir ağzı olduğundan söz eder. Araştırmacı, Lobnorluların birçok kabileden asimile edilerek oluşmuş bir topluluk olduğundan söz ederek Lobnor ağzının Kırgız Türkçesinin bir ağzı olduğu görüşüne sahip olan S. E. Malov’u ve onun bu görüşüne katılan E. R. Tenişev’in iddialarını çürütmeye çalışır.

Sonuç olarak, dilsel çeşitliliği ve özgünlüğü belirgin olmasına rağmen, Lobnor ağzı üzerine yapılan akademik çalışmalar oldukça sınırlıdır. Hem Türkiye’deki Türkoloji literatüründe hem de uluslararası alandaki dil araştırmalarında bu ağız, çoğu zaman yalnızca Uygur Türkçesinin bir varyantı olarak değerlendirilmekte ve derinlemesine incelenmemektedir. Oysaki Lobnor ağzı, hem dilbilimsel açıdan hem de kültürel mirasın korunması bağlamında özel bir ilgiyi hak etmektedir. Bu ağız, fonetik‑fonolojik, morfolojik ve sözcük varlığı açısından bünyesinde epey zenginlik barındırır.

Lobnorluların sözlü halk edebiyatı oldukça güçlüdür; atasözleri, deyimler, masallar, efsaneler, destanlar gibi türler, kültürel bellek açısından önem arz etmektedir. Burada Lobnorluların halk anlatılarından bir örnek sunulmuştur. Sunulan örnek ortak Türk alfabesiyle dizilmiştir.

Zuya bilen Tai
Bir Aq xan, biy Qaya xan, – kelesi biy yeydä oltuyup: “Men qız tuqsam (tuxsam), sen ogul tuqsañ (tuxsañ), ikkelesini aliştuyali”, – dedi. Ak xan qız tugdi. Qaya xan ogul tugdo ikkelesini boldilar. Biy künesi biy Tai paşa, dep biy ogul päyda boldo. Xaleki Aq xanni qızı köyüşüp qaldi. Amdi xaleki Qaya xanni oglu aniñ vilän öç volup qaldi. Andin zize e! Zuya biy tepäpkä söt (<söz) taştadi:

Bu teyek, uzun teyek!
Tüvüdün kesmek keyek!
Tüvüdün kesiv alip,
Sanduq çaptuymaq keyek!

Sanduq tayay boldu emdi. Taini saldıla qıq dane üzüm bilän. Sanduq dayaga aqmade, Zuya bilän yänä biy gepi vay. “Şunda sanduq turado”. – dedi. Dev idi zize keliv Zuya keldi:

Sanduq çaptuyduñ xanim
Deyaga aqti. Xanim
Xublaşip alay desä,
Çiqmadiñ Zuya xanim,
Dev yüyüp erdi.

Qıq kündä qıq dane üzüm bilän biy yuytqa çiqip baydi. Keçesi o paşani qızıni tüşügä keydi. Biy sanduq keliv yatqan eken Zulpunı taştav edim sanduq çiqayiv aldım, dev, tüş köydi. Daya yaqasiga baysa, biy sanduq keliv yatado. O zulpusun taştav idi; sanduq quyuqqa dayadin çiqti. Andiñ Tai söz qıldi:

Tepse sanduq açilay,
Gül başimga sancilay!
İç keştä meni köñlüm
Yayni söysäm açilay! – dedi.

Sanduqtun çiqti. Padişa vilän tapişti. Xaleki zulpusun taştagan qızı niqaa qılıp beydi. Yüyüdo şoni bilän, şunun bilän, yüyüp, yanä Zuya qaşiga vaymaqqa xıyal qıldi. Biy yäyda qum töväsidä oltuysa, miñça qayman ötüp bayado. Aq monçaq satqan sa’tta kök monçaq satqan saytta Zuyami xaveini aytiv ötünla saytta – dev idi. Äleki qayvanni adami oyan yanim yan qamut (?) Buyan yanim talado. Baysañ (?) şu aylada vay! Qaya vatuy alado! – dedi. Tai şondun oltuygan oyiga keldi, algan qatunga söt – taştadi.

Tülküçä paşa qızim!
Amanät sözüm sizi
Keldi Zuyamdin xavey
                Qoyobein xan qızı, – dedi.
Taini qatunı dedi:
Men seniñ bilän baysam
Baip yoluñda qalsam
Sen Zuya bilän bolsoñ
Men aptap üçün bolsam
Sen meniñ bilän bayma!

Tai dedi:

Sen meniñ bilän bayma
Baip yolumda qalma
Men Zuyam bilän bolsom,
Sen aptap eçin bolmo.

Emdi tögö ilkini qaşiga baydi. Sen taylag, men seniñ bilän teñ taylaq başimga muñlay töştü, meni yetquzgun taylaq Tögo dedi:

Sen taylaq, men taylaq; men-ma senindek taylaq. Ayta tüş mali vilän qoşoy bagıga bagıy. Sez bolmaydeken sen uzaqqa dediñ dep xalamadi.

Yana biy tögö keldi: sen taylagan men taylaq ikküläbez teñ taylaq başimga muñlay tüştü meni yetquzgun taylaq! Odovom mu qaqsañıs çapagım mais sañıs közzü yumup açquç ellik taylaq.

Emdi Zuyani qaşiga baydi. Zuya çiqmadi. Qoşuq saldi! Xaziy çiqmadi.

Men keldim şondun şuña xudani peyman ça. Uyum şaydin biy qız adlim ati Sultan Bay biçam dedi. Dev yandi. Zuya ämdi eşetti, çiqti talaga oñ yeñimga (yeñimmi) yeglendim. Sol qapişimmi keydim bökümmö qıñi qordum Qaya qapi qul dedim Tai aqam bilmedim Tai yana qayamedi. Tai vayado mensiz Ala kepenek yeñsiz saqal çiqsa ne volgoy kel Tai söyüşeli. Xaleki yana Tai kelgeni Aq xan Qaya xanga eşitildi. Taini çiqip ikkelesi öltüydü Taini yerliqqa qoydo. Zuya xan Aq xanga elçi qıldi. Tai edi öldü. Ämdi meni toylugummi qılıp Qaya vatuyga beysun, – dedi.

Biy künesi qıq kün toy qıldi, nike tüşäy kündä yana zizä dedi Zuya xan “Men baip Taini qabiyesiga duga qılip kelay”, dedi.

Biy munça qıza bilä baydi.
Kel qıza yügüyüşäli!
Taiga yetişäli!
Taiga yetişkendä,
Ünçä dek çäçilişäli!

Alaqaniga üncä algan eken, bu qoşuqqa qoşup ünçüni çaçivatte. Qıza şunu ünçüni teip qaldi. “Ey vaya xudaya! Xudagendä bizä Tai bilän qoşulsaq qaviyem maña yalip beiñ! – dedi.

Qaviya yaildi. Zuya şunı içigä keydi. Biy xuncay algan eken xıncay quysaqıga qoydo. Dese sini Taini ölükiga qoydo. Andin kein ölüp ketti. Ämdi Zuya kelmedi qızza-ma tapalmadi yandı-la. Andin baqtıla xammäsi adäm izini baqti. Tapalmadi. Zuyani dadasi Aq xan Taini qaviyasiga baiñ-la buyudu. Taini qaviyasiga baysala, altun çäçmagini usu çiqip yatipto. O ölüp ketipto, eşitildi eliki ala togan ogulga. Bu Zuya ölüp meni qalgan qaydaq dep ma kallasini taşqa uyup ölüp ketti. Alip baip kömdi-la kömidila Zuya vilän Taini kallasiga gül ündü. Aniñ qallasigā tiken ündü.

“Tahir ile Zühre”

“Bir Ak Han, Bir Kara Han – İkisi bir yerde oturup: “Benim bir kızım doğarsa, senin (de) oğlun doğarsa, ikisini evlendirelim.” diye konuştular. Ak Han’ın kızı, Kara Han’ın oğlu oldu; ikisinin sözünü kestiler.

Bir gün Tahir Padişah adında bir yiğit ortaya çıkıverdi. Ak Han’ın kızı ile karşılaştı. Bu yüzden Kara Han’ın oğlu onlarla düşman oldu. Ondan sonra, Zühre bir tarafta söz söyledi:

         Bu ağaç yüksek ağaç!

         Dibinden kesmek gerek!

         Dibinden kesip alıp,

         Sandık yaptırmak gerek!

O zaman sandık hazırlandı. Tahir’i kırk tane üzümle içine koydu. Sandık deryaya gitmedi. Zühre’ye bir sözü var. “Sandık şurada duracak.” deyince. Bunları duyan Zühre geldi:

         Sandık yaptırdın hanım

         Deryada yüzdü. Ey Han’ım

         Vedalaşayım diye düşündüm,

         Çıkmadın Zühre Hanım. deyip (ve sandık suda) akıp gitti.

Kırk günde, kırk tane üzüm ile bir ülkeye geldi. Gece o padişahın kızının rüyasına girdi. “Bir sandık gelirken saçımı uzatıp, sandığı çıkarıp aldım.” diye düş gördü.

 Deryanın kıyısına gitse, bir sandık kıyıya gelmiş. O saçlarını uzatıp sandığı sudan karaya çıkardı. Ondan sonra Tahir söz söyledi:

         Tepse sandık açılır,

         Gül başıma vurulur,

         Hiç kimsede (değil) benim gönlüm

         Yâri sevsem açılır! dedi.

Sandıktan çıktı. Padişahın huzuruna geldi. Ona saçını uzatan kızı nikâh edip verdi. Yaşadı onunla, onunla yaşamaya devam etti. Yine (de) Zühre’nin yanına dönmeyi hayal etti.

Bir gün kum tepesinde otururken bin kadar kervan geçiyordu.

Beyaz boncuk satan tüccarlar,

Mavi boncuk satan tüccarlar!

Zühre’min haberini söyleyip geçin, tüccarlar!” dedi.

Buna karşılık kervanın adamı:

Bu tarafım can kamış,

Bu tarafım can bozkır.

Gidersen şu aylarda git!

Kara bahadır alacak!” dedi.

Tahir oradan kalkıp oturduğu eve geldi, aldığı karısı ile konuştu:

         Tilki gibi paşa kızım!

         Emanet sözüm size

         Geldi Zühre’den haber

         Koyuverin han kızı,- dedi.

Tahir’in karısı dedi:

         Ben seninle gitsem

         Varıp yolunda kalsam

         Sen Zühre ile olsan

         Ben ibrik için olsam

         Sen benimle gelme!

Tahir dedi:

         Sen benimle gelme

         Varıp yolumda kalma

         Ben Zühre ile olsam,

         Sen ibrik için olma.

Ondan sonra deve sürüsünün yanına gitti:

     Sen deve yavrususun,

Ben de senin gibi deve yavrusuyum

Başıma bunlar geldi,

Beni (Zühre’ye) yetiştir deve yavrusu.” dedi.

(Deve): “Sen deve yavrusu, ben deve yavrusu; Ben de senin gibi deve yavrusuyum. Ertesi seherde erzakları ile buluşma yerine gider. Siz yaramazsınız, sen uzak dedin.” diyerek kabul etmedi.

Yine bir deve geldi:

Sen deve yavrusu,

Ben deve yavrusu,

İkimiz de deve yavrusuyuz.

Başıma bir dert geldi.

Beni yetiştir, deve yavrusu!

Bana öcümde yardımcı olun,

Gözyaşlarımı silin

Gözü kapatıp açınca elli deve yavrusu (geliverdi).

Sonra Zühre’nin karşısına vardı. Zühre çıkmadı. (Tahir) koşuk söyledi. Yine çıkmadı.

(Tahir):

Ben geldim oradan buraya

Tanrının buyruğuyla.

Rum şehrinden bir kız aldım.

Adı Sultan Baybiçem, dedi.

Söyledi, döndü. Zühre o zaman duydu. Dışarıya çıktı. (Zühre): “Sağ yenimi giydim, sol ayakkabıyı giydim. Şapkamı eğri koydum. Kara kâfir kul dedim. Tahir Hanımı bilemedim. Tahir yine bakmadı. Tahir varır bensiz. Ala kelebek kanatsız. Sakal çıksa ne olur. Gel Tahir sevişelim.” (dedi). 

O zaman yine Tahir’in gelişi Ak Han ve Kara Han’a duyuruldu. İkisi çıkıp Tahir’i öldürdü ve toprağa gömdü. Zühre Han Ak Hana elçi saldı. (Ona): “Tahir artık öldü. Artık benim düğün hazırlıklarımı yapıp beni Kara bahadıra versin.” diye haber gönderdi.

O zaman kırk gün düğün sürdü. Nikâhın kıyılacağı gün Zühre Han dedi: “Ben gidip Tahir’in mezarına dua edip geleceğim.” 

Birçok kızla vardı.              

         Gelin kızlar koşuşalım!

         Tahir’e yetişelim

         Tahir’e yetiştiğimizde

         İnci gibi dağılalım!

Avucuna inci aldı. Bu şarkıyla birlikte koşup incileri dağıttı. Kızlar o incileri topladı. (Zühre):

Ey yüce Tanrı!

Tanrı bizi Tahir ile birleştirse

Mezarını benim için açın!” dedi.

Mezar yarıldı. Zühre onun içine girdi. Bir kılıç alıp göğsüne soktu. Sapını Tahir’in cesedi üzerine koydu. Ondan sonra öldü. Sonra Zühre dönmeyince kızlar da arayıp bulamadılar, geri döndüler. Ondan sonra herkes Zühre’nin izini aradı, bulamadı. Zühre’nin babası Ak Han Tahir’in mezarına gitmelerini emretti. Tahir’in mezarına varınca (Zühre’nin) altın saçlarının ucu görünüyordu.

Onun ölüp gittiği önceki Kara Bahadır’a duyuldu. “Zühre ölmüş. Ben şimdi ne yapacağım?” deyip kafasını taşa vurup kendisini öldürdü. (Onu) götürüp gömdüler. Zühre ile Tahir’in baş ucunda gül bitti. Onun mezarı başında diken bitti. 

Not: Bu yazı M. Aliyeva’nın Lobnor Ağzı adlı çalışmasından faydalanılarak hazırlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir