Doğu Türkistan: Esaret Altındaki Türklük ve Müslümanlık

Sayı 88- Uygurlar ve Doğu Türkistan Özel Sayısı

Başlarken
Yıllardır haberlerde duyduğumuz ama çoğumuzun tam olarak ne yaşandığını bilmediği bir coğrafya: Doğu Türkistan. Haritada Çin’in batısında yer alıyor olabilir; ama gönlümüzdeki yeri çok daha farklı. Ben bu topraklara bir gezgin olarak gitmedim: Bir Türk, bir Müslüman ve bir insan olarak gittim. Merakla değil, sorumlulukla…

Turfan’ın kurak sokaklarında dolaşırken, Urumçi’nin kalabalığında kaybolurken fark ettim ki burada her şey bir parça eksik: Özgürlük, huzur, ses… İnsanlar gözleriyle konuşuyor, kelimeler dudaklarında değil kalplerinde yankılanıyor.

Bu gezi, bana sadece bir bölgeyi değil; susturulmuş bir halkı, bastırılmış bir kimliği ve görmezden gelinen bir tarihi gösterdi. Bu yazı, orada gördüklerimi, hissettiklerimi ve sorguladıklarımı sizlerle paylaşma sorumluluğudur.

Belki de en çok duyulması gereken yer, artık en az konuşulan yer haline gelmiştir.

İslam’ın Çin’deki İlk Ayak İzleri: Xi’an Ulu Camisi
Çin topraklarında ezan sesinin ilk nerelerde yankılandığını soracak olursanız, sanırım sizi Çin’deki en eski ikinci cami olan Xi’an Ulu Camii’ne götürmek gerekir. Burası benim için yalnızca bir ibadethane değil; aynı zamanda İslam’ın Çin topraklarına attığı ilk sağlam adımın, ilk secdenin şahidi olan noktalardan biri.

Xi’an, bildiğiniz gibi İpek Yolu’nun doğudaki başlangıç noktası. Yüzyıllar boyunca tüccarların ve seyyahların uğrak yeri olan bu topraklara İslam, Peygamber Efendimiz’in vefatından sadece birkaç on yıl sonra ulaşmış. Rivayetlere göre Hazreti Osman döneminde gönderilen sahabeler ve sonrasında gelen Arap tüccarlar, buraya yerleşip Müslüman mahallesini kurmuşlar ve bu mukaddes camiyi inşa etmişler.

Cami, ilk olarak 742 yılında, yani neredeyse 1300 yıl önce inşa edilmiş. Bugüne kadar defalarca genişletilmiş ve şimdiki hâliyle hem bir ibadet mekânı hem de bir direniş ve hatırlatma sembolü gibi duruyor. Dış yapısı, Çin mimarisine ait özellikler taşıyor ve geleneksel tapınakları andırıyor; ama içeri girdiğinizde Kur’an-ı Kerim ayetleri, hat sanatı ve kıbleye dönük mihrap, buranın Allah’a kulluk edenlerin mekânı olduğunu âdeta haykırıyor.

Günümüzdeki Durumu ve Cuma Namazı Deneyimi
Çin yönetiminin başlattığı din karşıtı “Kültür Devrimi” süreciyle birlikte Ulu Camii’nin kapıları uzun yıllar ibadete kapalı kalmış. Bugün bile sadece namaz vakitlerinde kısa süreliğine açılıyor. Günün geri kalanında ise cami, adeta bir müze gibi işletiliyor ve ziyaret etmek için ücret ödemeniz gerekiyor.

Ancak, kapıdaki görevliye Müslüman olduğumu belirtirsem onayıyla ücretsiz geçiş sağlayabildim. Ayrıca caminin içine yabancı turistler kesinlikle alınmıyor. Eğer Müslüman olduğunuzu açıkça ifade edip ikna ederseniz, içeri girerek ahşap panolara yazılmış Kur’an-ı Kerim’in Çince çevirisini görme fırsatı yakalayabiliyorsunuz.

Burada kıldığım Cuma namazı, benim için unutulmazdı. Namaz, bizim alışık olduğumuzdan farklı bir usulde kılındı: Hutbe daha kısa, Kur’an tilaveti ise çok daha uzundu. Cami tıklım tıklım doluydu. Saflar sıkıydı, her yerde içten bir teslimiyet vardı. O gün camide olmak, tarihin ve inancın aynı mekânda birleştiği o nadir anlardan biriydi benim için.

Turfan’a Yolculuk
Xi’an’dan Turfan’a 24 Saatlik Yolculuk: İpek Yolu’nun Kalbine Çin’in eski başkenti Xi’an’dan Batı’ya; Doğu Türkistan’ın kalbi Turfan’a doğru tren yolculuğum tam 24 saat sürdü.

Tren Deneyimi ve Coğrafi Değişim
Tren sabahın çok erken saatlerinde Xi’an’dan hareket etti. Kompartımanlar kalabalıktı; altı kişilik ranzalı yataklarla dolu vagonlarda birçok kişi sessizce dışarıyı izliyor ya da uyuyordu. Zamanla tanımadığım yolcularla ortak bir sessizliği ve bazen de yemeği paylaşır oldum.

Dışarıda kilometrelerce uzanan çorak araziler, küçük istasyonlar ve geniş bozkırlar vardı. Doğu’dan Batı’ya gittikçe nüfusun seyrekleştiğini ve kültürün değiştiğini fark ettim. Tren boyunca cep telefonları çoğu zaman çekmedi; sanki merkezden uzaklaştıkça iletişim de kesiliyordu.

Bu yolculuk, bana sadece mesafeyi değil, Çin’in merkezinden Uygur bölgesine doğru olan derin kültürel ve siyasi farkı da hissettirdi. Xi’an’daki kalabalık ve düzenli yaşam, Turfan’a yaklaştıkça belirgin bir durgunluğa ve tedirginliğe bırakıyordu yerini.

Turfan: Vaha Şehir ve “Turfanda” Kelimesinin Kökeni
Şafak sökerken, bir günlük yolculuğun ardından sabahın çok erken saatlerinde Turfan’a indim.

“Turfanda” Kelimesinin Kökeni: Dilimizde, mevsimin başında ilk yetişen meyve veya sebze anlamına gelen “turfanda” diye bir sözcük vardır. Bu kelimenin, adını Turfan şehrinden aldığı düşünülmektedir. Çünkü kurak ve çöl ikliminin hakim olduğu bu şehirde, bölge halkının bulduğu “karez” sulama yöntemi sayesinde, bu çöl bir vahaya çevrilmiş ve dünyanın en lezzetli meyveleri yetiştirilebilmiştir.

Dil ve Kültürde Yakınlık
Hava henüz sabah 08:00 olmasına rağmen sıcaklık 40 derece civarındaydı. Tren garının kapısında, yolcuları otellerine götürmek için adeta dövüşen taksiciler mevcuttu.

Turfan’da etrafta her yerde Arap harfleri görünüyordu, çünkü Uygurlar Türkçeyi Arap harfleri kullanarak yazıyorlardı. Yazıları okuyarak ne yazdığını kolayca anlayabiliyordum. Konuşmada ise durum çok daha kolaydı: Hepimiz Türkçe konuşuyorduk. Elbette farklı kelimeler ve cümle yapıları vardı, ama genel olarak yüzde 70 oranında aynı dili konuşabiliyor ve rahatça anlaşabiliyorduk.

Taksiciler arasından en çok konuşup anlaşabildiğim İlhami Abi ile önce kahvaltı edecek bir yere, daha sonra da otele gitmeyi tercih ettim. Kahvaltıda ise etli ve sebzeli mantı ve çay vardı.

Tuyug Köyü: Sessizliğin İçindeki Türk-İslam Nefesi

Turfan’ın 70 km doğusunda, Yanan Dağları’nın eteklerine sıkışmış kadim bir yerleşim yeri olan Tuyug Köyü’ne ulaştım. Burası, bin yılı aşkın süredir Türk-İslam kültürünün izlerini taşıyor. Kerpiç evleri ve geleneksel Uygur mimarisiyle dikkat çeken bu köyün, İslamiyet’in Çin’e ulaştığı ilk dönemlerde önemli bir durak olduğunu öğrendim. Rivayetler, sahabelerin ve dervişlerin bu vadide inzivaya çekilip İslam’ı buradan yaymaya başladığını söylüyor.

Ancak acı bir gerçekle karşılaştım: Köyün merkezindeki yaklaşık 700 yıllık cami, ne yazık ki Uygur bölgesindeki diğer camilerle aynı kaderi paylaşıyor; ibadete kapalı. Cami terk edilmiş, içi dökülmeye başlamış ve yıkılmaya yüz tutmuş durumda.

Çevre ve Mühendislik (Karez Sistemi)
Bu köy, çölün ortasında yer almasına rağmen yüzyıllar boyunca bir vaha olarak kalabilmiş. Bunun sırrı, Karez adı verilen o zeki yer altı su kanalları sistemiymiş. Tanrı Dağları’ndan yer altından getirilen su, üzüm bağlarının, incir ağaçlarının ve küçük bahçelerin yeşermesini sağlamış, çölün ortasında bir yeşillik mucizesi yaratmış. Ne yazık ki, bugün bu sistem büyük ölçüde kurumuş durumda ve köyün yemyeşil günleri artık sadece mazide kalmış.

Canlı Kültürden Turistik Vitrine Geçiş
Bugün Tuyug Köyü’nde gerçek bir yerleşim ve canlı bir Türk-İslam kültürü kalmadığını üzülerek gördüm. Kerpiç evler ayakta olsa da, çoğu ya terk edilmiş ya da sadece turistik bir vitrin olarak kullanılıyor. Köyde ezan sesi yok, ibadet eden kimse yok. Cami ibadete kapalı. Anlaşılan o ki, köy halkı ya susturulmuş ya da tamamen göç ettirilmiş. Tuyug Köyü artık sadece Çinli turistlerin kısa süreliğine gelip fotoğraf çekip ayrıldığı bir durak. Oysa burası bir zamanlar medrese seslerinin, dua eden dervişlerin merkeziymiş… Şimdi ise sessiz, denetimli ve sahipsiz.

Tarihi Tek Yönlü Sunma Çabası

Köyün yakınlarında bulunan Bin Buda Mağaraları (Bezeklik Mağaraları), Budist Uygurlar dönemine ait freskleriyle ünlü. İslam’ın yayılmasıyla terk edilen bu Budist mabetleri Çin yönetimi ön plana çıkarırken, İslami mirası bilinçli şekilde arka plana ittiği ortada. Tarihi tek yönlü sunarak Doğu Türkistan’ın kimliğini şekillendirme çabasını burada da açıkça gözlemlemek mümkün.

Minare Ayakta Ama Cami Susturulmuş

1750 yılında, dönemin yerel Türk valisi Süleyman Emin Hoja tarafından yaptırılmıştır. Minare, onun adına ithafen “Emin Minare” olarak anılır. Bitkisel desenlerle süslenmiş, tamamı kerpiçten örülmüş 44 metrelik bu silindir yapı, hem mimari zarafetiyle hem de taşıdığı mesajla hâlâ dikkat çeker. Yanına inşa edilen cami ise geleneksel Uygur tarzını yansıtır; sade ama vakur.

Bugünlerde; bayram ve cuma namazı dahil hiçbir ibadete izin verilmeyen camide yaklaşık on yıldır ibadet tamamen yasak halde.

Turfan’da camilerin büyük kısmı ya tamamen kapatılmış ya da yalnızca göstermelik olarak açık tutuluyor. İbadet özgürlüğü fiilen yok; camilere girişler sınırlı, cemaat kontrol altında. Çin yönetimi burada sadece İslam’ı değil, Uygur Türklerinin kimliğini de sistemli şekilde silmeye çalışıyor.

Ama asıl baskının, gözetimin ve sindirme politikalarının yoğunlaştığı yer ise Urumçi.

Kısa bir tren yolculuğu ile Urumçi’ye doğru hareket ediyorum.

Çin’in resmî olarak “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırdığı toprakların başkenti Urumçi, Uygurların deyimiyle Ürümçi, Çinliler içinse Wūlǔmùqí. Bir zamanlar Türk-İslam kültürünün canlı merkezlerinden biri olan bu şehir, bugün Çin’in sistemli demografik mühendisliğinin en açık görüldüğü yerlerden biridir.

Son 70 yılda, özellikle 1950’lerden itibaren, Çin hükümeti Han Çinlilerini teşviklerle, bazen de zorunlu yer değiştirmelerle bölgeye yerleştirdi. Devlet destekli konut projeleri, vergi indirimleri, iş olanakları ve ideolojik eğitimlerle Uygurlar şehir merkezinden çevreye itilirken, Han nüfus şehirde belirleyici hale getirildi. Günümüzde Urumçi sokaklarında Han Çinlileri çoğunluktadır. Şehir modern bir yüzle, alışveriş merkezleri ve gökdelenlerle donatılmış gibi görünse de, bu görüntünün ardında sıkı kontrol, yüz tanıma sistemleri, devriye kameraları ve askeri varlık hâkimdir. İslami semboller silikleşmiş, geleneksel Uygur mahallesi daraltılmıştır. Camiler ya kapalı, ya da “gösterim amaçlı” açık tutulmaktadır.

Urumçi artık benim için sadece bir başkent değil; aynı zamanda asimilasyonun vitrini, Doğu Türkistan’daki dönüşüm politikasının merkezi.

Yine de, Urumçi’nin merkezinde, özellikle kapalı pazarın çevresinde dolaşırken Uygur kültürünün hâlâ nefes aldığını hissedebiliyorum. Sokak aralarına dizilmiş kebapçılar, tandırda pişen o mis kokulu ekmekler ve kayısı ile cevizle dolu tezgâhlar beni adeta Orta Asya’nın kalbine çekiyor.

Şehirde Çinli nüfusun yoğunluğuna rağmen, bu bölgede Uygur kültürü varlığını inatla sürdürmeye çalışıyor:

Çarşının çevresinde Uygurca tabelaları, geleneksel kıyafetli kadınları ve o içli ezgileri hâlâ görebiliyor ve duyabiliyorum. En güzeli de, Türk olduğumu duyunca gözleri gülen o insanlarla karşılaşmak beni gerçekten çok mutlu ediyor, içimi ısıtıyor.

Tüm bu baskı ortamına rağmen bu tatlar, sesler ve kokular, Türk ve Müslüman kimliğimize dair güçlü bir sıcaklık veriyor. Kültür, baskı altında yok olurken bir yandan sessiz ama kararlı bir şekilde hâlâ direniyor.

Bir vakit namazı sonrası camide tanıştığım bir genç, babası kısa süre önce vefat ettiği için düzenlenen taziye yemeğine beni de davet etti. Her şeyin kontrol altında olduğu, insanların konuşmaktan bile çekindiği bir ortamda, bu içten davet beni hem şaşırttı hem de derinden etkiledi. Küçük bir evde, büyük bir tevazu içinde kurulmuş sofrada, sessizce paylaşılan yemekler, edilen dualar, gözlerdeki yorgunluk ama aynı zamanda dirayet… Tüm bunlar, Uygur halkının onca baskıya rağmen geleneklerini ve kültürel bağlarını yaşatmaya devam ettiğinin bir göstergesiydi. Coğrafi olarak ne kadar uzak olsak da, ortak kültürümüzün hâlâ orada yaşadığını, o sofrada bir kez daha hissettim. Fotoğrafını çektiğim bu genç kız, geleneksel Uygur kıyafetleriyle tam bir zarafet içindeydi. Renkli işlemeleri, sade ama anlamlı duruşu, başındaki şapkası… Her detay, bu toprakların kültürünü hâlâ yaşattıklarını gösteriyordu. Ne kadar baskı altında olurlarsa olsunlar, kendi kimliklerini sessizce ama gururla taşımaya devam ediyorlar.

Urumçi’den yola çıkıp Tanrı Dağları’na ulaştım. Burası, Türklerin tarih sahnesine çıktığı, tarihte pek çok Türk boyunun yaşadığı, yurt tuttuğu önemli bir bölge. Dağların sessizliği ve büyüklüğü insana geçmişi düşündürüyor. Zirveler göğe uzanıyor, rüzgâr insanın yüzüne tarihten bir esinti gibi çarpıyor. Bu dağlar sadece taş ve toprak değil; bir milletin doğduğu, büyüdüğü, yola çıktığı yer. Atalarımızın bir zamanlar bu coğrafyada yaşadığını bilmek, oraya bakışı ister istemez biraz daha anlamlı kılıyor.

Fişlenen Cemaat Susturulan Ezan: Doğu Türkistan’da Cuma Namazı

Urumçi’nin merkezi camisi Erdaqioa Camii’nde Cuma namazı kılmak benim için unutulmaz bir deneyimdi. Ancak bu ibadet, alışık olduğumuzdan çok farklı bir atmosferde gerçekleşti. Cami sadece namaz vakitlerinde açılıyor, girişte ise sıkı güvenlik önlemleri var. Pasaportumun fotoğrafı çekildi, ismim sisteme kaydedildi. Dışarıdan ezan sesi duyamıyorsunuz; ezanlar artık sadece cami içinde, sessizce okunuyor. İçeri girdiğimde cemaatin neredeyse tamamının yaşlılardan oluştuğunu fark ettim. Gençler ise camiye hiç gelmiyorlar; çünkü fişlenmekten ve sonrasında başlarına ne geleceğini bilmemekten korkuyorlar.

Camide Kur’an-ı Kerim yoktu. Sanki ibadete izin veriliyor gibi, ama bu izin tamamen kontrol altında ve göstermelik bir serbestlik gibi hissediliyor. Tüm bu baskıya rağmen o camide omuz omuza durmak, dua etmek, Uygur halkının hâlâ inancına sahip çıkmaya çalıştığını görmek çok etkileyiciydi. Her şey susturulmuş olsa da, bu sessizlik içinde büyük bir direnç vardı.

Urumçi’de ikinci önemli cami olan Akmescit de kapalı durumda ve sadece namaz vakitlerinde girişe izin veriliyor. Girişte yine pasaportun kopyası alınıyor. Vakit namazı için gittiğimde camide yalnızdım. Namaz kılmak istediğimde ise görevli, beni en ön safta değil, caminin arkasında, karanlık ve izole bir yerde namaz kılmam için zorladı. Bir diğer önemli cami olan Beytül Ma’mur Cami de kapalı. Bölgede benzer şekilde birçok cami ve mescit ya tamamen kapalı, kapılarına kilit vurulmuş ya da sadece namaz vakitlerinde, çok sıkı güvenlik önlemleri altında ibadete açılıyor.

Ancak bunlardan daha vahim olanı, doğrudan yıkılan ve haritadan silinen camilerin sayısının oldukça fazla olması. On yılı aşkın süredir orada ticaretle uğraşan Ankaralı bir iş insanımız bu durumu kanıtları ile benimle paylaştı. On beş yıldır Urumçi’de yaşayan bu iş insanımız, Sincan’daki baskının zamanla biçim değiştirdiğini anlattı bana. Şu anda sokakta gözle görünür bir şiddet olmasa da, toplumun derin bir korku evresinden geçtiğini söyledi. Çünkü yaklaşık on yıl önce yaşananlar çok daha ağırmış:

Her gün sokaklardan insanlar rastgele toplanır, üçer beşer gözaltına alınır, dükkanlar keyfi şekilde kapatılırmış. O dönemde değil camiye gitmek, önünden geçmek bile tutuklanmak için yeterli bir sebepmiş.

Ramazan ayında gece sahur için lambasını yakan evlere sabahın ilk ışıklarıyla operasyon düzenlendiğini anlattı. Polislerin gündüz dükkanları gezip dükkan sahiplerini çay ve sigara içmeye zorladıklarını, böylece oruçlu olup olmadıklarını kontrol ettiklerini söyledi. O günlerde gözaltına alınan pek çok kişiden ise yıllarca haber alınamamış. Ne ailelerine ne de avukatlarına bilgi verilmiş.

Bana, sokakta gördüğüm hiçbir kişiyle bu konuları konuşmamam gerektiğini özellikle tembihledi. Çünkü buradaki insanlar artık konuşmaktan değil, dinlenmekten korkuyor. Genç ya da yaşlı fark    etmeksizin, neredeyse herkesin ya kendisi hapse girmiş ya da ailesinden biri şu anda hapisteymiş.

Bu durumun neredeyse istisnası kalmamış. Yanında çalışan gençlerden birinin babası, Kaşgar’da bir cezaevindeymiş. Ben oradayken çocuk, babasını sadece bir saat görebilmek için yola çıkıyordu. Sessiz, boynu bükük, ama içinde büyük bir sabır taşıyan bir yola… Orada olmak, yaşananları birinci ağızdan duymak, insanın yüreğine ağır bir yük gibi oturuyor. Görmediğinizde uzakta bir “haber” olan şeyler, bir anda yanınızdan geçip giden insanların hikâyesi hâline geliyor.

Ayrılırken Doğu Türkistan
Urumçi’de ve tüm Doğu Türkistan coğrafyasında gördüklerim ve yaşadıklarım, sadece bir bölgenin değil, binlerce yıllık bir kültürün ve kimliğin sistematik olarak yok edilmeye çalışıldığı trajik bir gerçeği ortaya koyuyor. Sokaklarda hâlâ yaşayan, ancak korku ve gözetim altında nefes almaya zorlanan Uygur halkı, sadece dini ve etnik kimliklerinden ötürü hedef alınıyor. Camilerin kapıları kilitli, gençler ibadetten uzak tutuluyor, kültürel miras yıkılıp haritadan siliniyor. Tüm bu baskı ve şiddet, uluslararası toplumun gözleri önünde sessizce ilerliyor. Bu soykırım sadece Uygur halkının değil, insanlığın ortak vicdanının sınandığı bir dönem olarak hafızalara kazınıyor.

 

1 thought on “Doğu Türkistan: Esaret Altındaki Türklük ve Müslümanlık”

  1. Bu deneyimlerini bizimle paylaşan yazara çok teşekkür ederim. Sadece sosyal medyadan duyduğumuz ve hiç bilmediğimiz ata topraklarını bize birinci ağızdan dinleme fırsatı veren derginize teşekkür ederim 🙏🙏

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir