Aydınlanma Mücadelesinde Dış Türklerle “Eğitim” Dayanışması

Sayı 88- Uygurlar ve Doğu Türkistan Özel Sayısı

Tarihsel Özözet
15. yüzyılda henüz Amerika yeni fark edilmiş, Avustralya ve Antarktika bilinmiyordu. Dünyanın üç kıta olduğu sanılıyordu. Bu Afro-Avrasya’nın adı “eski dünya”dır. Eski dünyanın 16. yüzyıl haritalarında dikkati çeken ise irili ufaklı birçok Türk devletinin var olmasıdır. Bunlardan bazıları Osmanlı Devleti, Akkoyunlular, Özbek Hanlığı, Kırım Hanlığı, Altınorda, Timurlular İmparatorluğu, Delhi Sultanlığı, Sibir Hanlığı ve diğerleri… Avrasya, Türk coğrafyası halindeydi. Neden ve nasıl?

Bilim ve uygarlık tarihi, büyük ve güçlü devletlerin bilimsel teknolojik üstünlüğünün eseri olduğunu ortaya koymuştur. 16. yüzyıl Avrasya’sında Türk toplumlarının damga vurması bilek gücü ve kılıç sallama ustalığının değil, bilimsel bilgi ve teknolojik üstünlüğünden kaynaklanmaktaydı. Bunu söylerken, bilimsel ve teknolojik üstünlüğün altında güçlü bir eğitim geleneğinin (etnopedagojinin) olduğunu özellikle belirtmek gerekir.

Türk dünyasının bu gücünü büyük hükümdar Timur’un şu sözü açıklıyor: “Gücümüzden kuşkulananlar yaptığımız binalara baksınlar.” Gerçekten de Timur’un Semerkant, Buhara ve başka yerlerde yaptırıp, adeta porselenle kapladığı muhteşem bir estetik, bilim ve mühendislik eseri olan binalar halen ayakta, üstelik işlevlerini yerine getiriyor.

Sözü edilen Türk devletleri 19. yüzyıla geldiğinde çoğu yıkılmış ya da iyice küçülmüş, toplumlar cehalet ve sefalete düşmüş, işgal ve katliamlara maruz kalmıştı. Uygarlık tarihi bu çöküşün birçok nedeni olmakla birlikte, genel olarak, yabancı kültürlere öykünmek, eğitimden ve bilimden uzaklaşma ile açıklamaktadır.

Osmanlı Devleti, 1800’lü yıllara rakibi olan Avrupa’nın üstünlüğünü kabul etmiş olarak girmişti. Bu kabulleniş bir teslimiyet değil, kendini toparlama ve yeniden atak yapmak biçimindeki gelişmeye yol açmıştı. Batı’nın üstünlüğünü hangi yolla elde ettiği başlangıçta anlaşılmasa da örnek alma yoluyla doğru işler (ıslahatlar) yapılmıştı. Günümüzde polis ve jandarma örgütleri başta olmak üzere halen işleyen birçok kurum ve kuruluşun kaçıncı kuruluş yıldönümünü kutladığına bakılırsa ıslahatların gerekli işler olduğu anlaşılır.

Osmanlı ıslahatları, başka coğrafyalarda yaşayan Türk ve Müslüman toplumların aydınlarını da etkilemişti. Bu etkiler özellikle Rusya Müslümanlarını harekete geçirmişti. Tataristan’ın Kazan medreselerindeki müderrislerin başlattığı ceditçilik (yenilikçilik, ilericilik) düşüncesi giderek yaygınlaşmış ve siyasal bir harekete dönüşmüştü. Ceditçilik, Osmanlı Devleti’ne de yansımıştı. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısı etkili tartışmalara yol açmıştı. 1912 yılında İstanbul’da “Türk Derneği” kurulmuştu. Rusya ve Çin işgali altındaki bölgelerde yaşayan Ceditçiler sık sık İstanbul’a gelmiş ve Osmanlı aydınlarıyla görüş alışverişi yapmışlardı. Osmanlı ıslahatları içeride bazı tepkilere yol açsa da dış Türkleri yenilikçilik hususunda özendirmiş, onların başlattığı ceditçilik hareketi Osmanlı aydınlarını da kendine katarak büyük bir uyanış hareketine dönüşmüştü. Özcesi, ceditçilik, 1880-1920 yılları arasında Türk dünyasındaki en yüksek siyasal hareketti.

Namık Kemal, Midhat Paşa ve birçok aydının düşüncelerinden beslenen İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), anayasal düzene geçtikten sonra modernleşmenin gerektirdiği düzeni kurmaya çalışmaktaydı. Dünyanın siyasi ortamı reformlar yapmaya izin vermeyecek kadar gergindi; nitekim dünya savaşı çıktı. Bu ortamda bile İTC’nin ceditçiliğin ulaşamadığı kardeş dış Türkleri uyandırmak ve mankurtluktan kurtarmak için bazı çalışmalar yaptığı görülür. Yardımlardan biri de uzak ülkelere bilimsel eğitim yapma becerisine sahip olan öğretmenleri göndermektir. Elimizde bunun bir örneği vardır. Öğretmen Ahmet Kemal (İlkul) ve anıları. Bu yazıda bu anılar ve çağrıştırdığı hususlar üzerinde duracağım.

Ahmet Kemal İlkul
İTC, 1914 yılında Rodoslu öğretmen Ahmet Kemal Bey’i Doğu Türkistan’a (Kaşgar’a) gönderdi. Ahmet Kemal İlkul’un çalışmaları altı yıldan fazla sürdü (16 Şubat 1914-18 Haziran 1920). Bu sürenin hepsinde öğretmenlik yapamamış, bir kısmını kadimcilerin ihbarı ya da Çin yönetiminin işkillenmesi yüzünden hapiste geçirmişti. Yaşadıklarını yazıp yayınlaması hem o dönemin özelliklerini hem de Türk dünyasının içinde bulunduğu koşulları anlamak bakımından değerlidir.

Ahmet Kemal (1899-1966), Rodos’ta Habibzade sülalesinden Yusuf Bey ve Zekiye Hanım’ın oğludur. Babası Rodos ve Muğla arasında ticaret yapan birisidir ancak Ahmet Kemal beş yaşındayken babasını kaybetmişti. İlkul, yaşam öyküsü olarak yazdığı “Bir Yetimin Hayatı” adlı kitabında, babasının ölmeden önce ona “Oğlum! Sen büyüyeceksin, adam olacaksın. Seninle ailen ve memleket iftihar edecek.” der.[1] Hayırlı evlatlar babalarının ömrüne sığmayan ülkülerini gerçekleştirmek ister. Bu vasiyet, Ahmet Kemal’in enerji kaynağı olmuş gibidir.

Eğitimine iptidai mektepten (ilkokul) sonra Rüştiye’de (ortaokul) devam etti. Erken yaşta okuma tiryakisi oldu. Adalar Denizi’nin Rodos ve Kızılhisar (Meis) başta olmak üzere bazı adalarda adliye memurluğu, öğretmenlik ve başöğretmenlik yaptı. Bu arada çeşitli gazetelerde makaleler yayınladı. İttihat ve Terakki Partisi taraftarıydı. İstanbul’a taşındı ve İTC’yi destekleyen “Hak” gazetesine girdi. Gazetede Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü gibi kişilerle tanıştı.[2] İTC’nin Beşiktaş’taki okuluna Türkçe ve Tarih öğretmeni olarak atandı. Ziya Gökalp ile parti ve gazetede birlikte çalıştılar. Ziya Gökalp ona “Oğlum” diye seslenir.[3] Ahmet Kemal’in İTC içindeki çalışmaları Dahiliye Nazırı Talat Bey’in dikkatini çeker. Ziya Gökalp’in önerisiyle Talat Paşa’nın istihbarat takımına katılır. Ziya Gökalp ile ilişkisi ise onu “koyu bir Türkçü” yapmıştır.[4]

Ahmet Kemal’in Doğu Türkistan’a Görevlenmesi
Osmanlı İstanbul’u İTC zamanında da Türk dünyasının önemli bir merkezi durumundaydı. Hem son ve tek Türk devleti olması hem de Halife’nin bu şehirde olması şehri etkili bir merkez haline getiriyordu. Dışarıdaki Türk aydınları ışık almak, gençler İstanbul’da okumak ve hacılar da Halife’yi ziyaret ettikten sonra Kâbe’yi tavaf etmeyi uygun buluyorlardı. Bu yüzden İstanbul bilginin toplanıp dağıtıldığı gerçek bir merkez durumundaydı. İTC’nin başarılı çalışmalarını gören Türk dünyasının kanaat önderlerinden istekler de gelmekteydi. İstenenlerden biri de bilimsel eğitim yapmayı bilen öğretmen gönderilmesiydi.

Talat Paşa, Türkistanlı kanaat önderi hacılardan Ebulhasan Musabay’ı Ahmet Kemal Bey ile Edirne’ye gönderir ve orada Balkan Savaşı’nda sırf Türk oldukları için korkunç zulümlere uğrayan göçkünlerle görüştürür. Dönüşlerinde Türkistanlı hacılarla görüşürken benzer durumların Türk dünyasının her yerinde yaşandığını veya yaşanacağını söyleyerek uyanık olmaları gerektiğini anlatır. Bu arada onlara ihtiyaç duydukları eğitim ve uyanış için Ahmet Kemal Bey’i Türkistan’a göndereceğini söyler. Hacı, çok duygulanır ve Talat Paşa’nın elini öper.

Hacı ayrıldıktan sonra Ahmet Kemal Bey henüz genç ve deneyimsiz olduğunu belirterek bu ağır sorumluluk gerektiren görev için daha deneyimli bir kişiyi görevlendirmenin daha uygun olacağını söyler. Talat Paşa ona şunları söyler:

“Bize ilim kadar duygu da lazımdır. Biz vazife aşkını duymuş ve müdrik olmuş insanlara itimat etmekten zevk duyarız. Merkez-i umumide bu mesele münakaşa edildi. Ziya Gökalp Bey’le sizi münasip gördük. (…) Bu hacılar kafilesi arasında iziniz belli olmaz. Hedefe selamet vasıl olursunuz. Ziya Gökalp Bey’i bu akşam ziyaret ediniz. Size vereceği vazife ve mühim öğütler vardır. Azim, metanet ve cesaret daima işinize yarayacak bir silahtır. İcabında ölümü tercih ediniz, fakat bu yoldan dönmeyiniz. (…) Bu kardeş diyar yollarını kaplayan dikenlerin yakın zamanda temizleneceğini, açılacak geniş ve temiz yollardan serbestçe gidilip gelineceğini görmek hepimize nasip olacaktır. Bu ata diyarını kaplayan kara cehalet bulutlarını dağıtmaya çalışmak hepimize millî bir borçtur. Yürüyeceğin bu yolda serini ver sırrını verme, karda gez izini belli etme. İcabında da teessür duymadan ve ah demeden canını ver! Göstereceğin metanet ve cesaret geride kalanlara bir kahramanlık misali olsun…”[5]

Ahmet Kemal, Ziya Gökalp’i de ziyaret eder. “Türkistan’a hareket edeceğim. Emir ve öğütlerinizi almaya geldim.” der. Ziya Gökalp’ten birçok siyasi, toplumsal ve bilimsel görüş dinler. Bu öğütler sosyolojik olduğu kadar pedagojik açıdan da değerlidir. Ziya Gökalp şunları söyler:

“Oğlum, bu karardan haberdarım. Size verilen vazifenin kudsiyetini takdir ettiğinize eminim. Yolun çok tehlikeli gibi görünüyor. Fakat bu yolun sonunda bilinmelidir ki Cennet vardır. Gaye mukaddestir. Bu nurlu topraklara ve insan melekleriyle meskûn diyarlara salimen ulaşmanı dilerim. Tanrı yardımcın olsun. Her yerde ve her işte nefsine hakim ol. Girdiğin ilin adetlerine uy. Temiz kalpli, yumuşak huylu bir halkın arasında yaşadığın müddetçe diline dirlik ve temizlik, gönlünde iyilik yer etsin. İyi huylarınla muhitte sevgi ve benlik yarat. Sen şimdi bu diyarlara gönül avcılığına gidiyorsun. İyi ahlak, tevazu ve feragat en müessir silahın olacaktır. Halkı arzularınıza tabi kılmak için evvela kalpleri kazanmak gerekir. Ekeceğin tohumlar canlı ve feyizli mahsuller ve varlıklar yetiştirecektir. Tarih bunları topluyacak ve size de saadet ve şeref hisseleri ayırarak sahifelerine kaydedecektir…”[6]

Ahmet Kemal Bey yola çıkar. Bilinmesi gerekir ki, Ahmet Kemal, üç yıldır nişanlıydı ve bu görev nedeniyle evlenmek için altı yıl daha beklemeleri gerekiyordu.

Ahmet Kemal Bey, Doğu Türkistan’a ulaşır ve toplumla tanışmaya, durumu kavramaya çalışır. Kaşgar’dan başlar; Kaşgarlı Mahmud’un şehrinden. Şehrin ileri gelenleriyle tanışır, insanların niteliklerini ve anlayışlarını öğrenmeye çalışır. Kaşgar müftüsü ve müderris Abdulkadir Damolla başta olmak üzere bazı ceditçi müderrislerden yardım ve destek görür.[7] Darülmuallimin-i İttihad adında ceditçi bir öğretmen okulunun kuruluş çalışmalarına başlar. Başka şehirlerde yeni okullar…

Karşısına Selim Ahund namında kadimci monlalar da dikilir elbette! “’Usul-i ceditçiler Allah’ı tanımazlar, dine itikatları yoktur, ahkâm-ı şeriata rağbet etmezler.’ gibi bühtanlarla (iftiralarla) zavallı memleketin afakında (ufuklarında) bir baykuş gibi ötüyordu.”[8]

Maralbaşı’nda Sabir Ahund adında genç bir şair içinde bulundukları durumu şair diliyle şöyle anlatmıştır:[9]

Diyar-ı Kaşgar’da yok hamiyet
Terakki yolların açkıl Allahım!

Bu hainlere başdur Molla Selim
Bularga ber hidayetni Penahım!

Terakki yolların bağlab Ömer Bay
Bi-nasib itdi ma’arifdin Hudayım!

Bu hain şumlığıdın Kaşgarlı
Kutulmaslar bu zilletdin mu daim?

Ömer, Selim kılub gençlerge külfet
Öter mu dünyadın ey mehribanım!

Bu millet namusunı dökdi yerge
Kolun tut gençlering ey Allahım!

Aya! Selim, Ömer törge toyarsın?
Hudaya! Tutmagay mu zerre ahım!

Bu millet hadimi der genç Sabir
Kılur senge iltica Hudayım!

Bügür şehri gözlemlerinde İlkul şunları not etmiş: “Bügür’de alimler nazar-ı dikkatimi celbetti. Müftü ve kadı efendilerle görüştük. Odamıza gelmişlerdi. Biraz sözleştik. Bunlarda dünyaya, yaşamaya ait katiyen bir söz yok idi. Ölüm ve ahiret sözleri dillerinde tespih olmuş…”[10] Anlaşılıyor ki, 1910’lu yıllarda Doğu Türkistan’da kadimcilerle ceditçilerin, mücadelesi sürmektedir. Kadimciler mevcut durumu yani mankurtluğu sürdürme, ceditçiler ise özdeğerlere uygun yenileşme ve ilerlemeyi savunuyordu.

Çin’de gerek Mao’nun “kültür devrimi”[11] katliamları gerekse son yıllarda yaşanan ölümler Talat Paşa’yı haklı çıkarmıştır. Talat Paşa, Kaşgarlı hacıya toplumu aydınlatarak cehaletten kurtulma ve özüne dönmeyi önermişti. Başarılamadığı anlaşılıyor. Mao sonrası kayıpların sayısını bildiğimizi de söyleyemeyiz.

Ahmet Kemal Bey, Uygurların mankurtluktan kurtulma mücadelesine bir kardeş feneri yakmış ve dönmüştür. Geldiğimiz noktada yaşananlara ve duyulan çığlıklara bakılırsa Ahmet Kemal Bey’in yaktığı fener ya yeterince aydınlatamamış ya da sönmüş. Günümüzde Uygurlar Türk dünyasından kopuk yaşıyorlar. Ceditçilik hareketi orada yankısını bulamamış gibidir. Türk dünyasında Arap harflerini terk edip Türk dünyasının kullandığı abeceye geçemedikleri için iletişim de kurulamıyor. Biraz dikkatle dinleyince Uygurların konuşmalarını anlayabiliyoruz ama yazdıklarını okuyamıyoruz. Alfabeyi değiştirmek için bir girişimlerini de duymuyoruz.

Sonuç olarak, İlkul’un yazdığı hatırattan öğrenilecek çok değerli bilgiler var. Bu hatıratı, ceditçilerin kimlerle ve hangi faaliyetlerle uğraştığını öğrenmek için okumak gereklidir. 1910’ların Uygur toplumunu kavradığınızda bugün yaşanan trajedilerin nereden kaynaklandığını da birinci elden gözlemlerin yazıldığı bu kitaptan öğrenebilirsiniz. Öğrendiklerinizle hem Cumhuriyet’in değerlerine daha bilinçle sahip çıkacak hem de mücadeleci kahramanları yad etmiş olacaksınız. Bu kitabı okuyunuz.

Son olarak, Uygur yazarlar tarafından yazılmış iki yapıtı yeniden incelemeyi öneriyorum. Saygıyla.

   

__Dipnot___

[1] İlkul, Ahmet Kemal. (1999). Çin-Türkistan Hâtıraları, Şanghay Hatıraları. (Haz. Yusuf Gedikli). Ötüken Neşriyat, s. 10.
[2] İlkul, agy, s. 59.
[3] İlkul, agy, s. 59.
[4] İlkul, agy, s. 62.
[5] İlkul, agy, s. 65-66.
[6] İlkul, agy, s. 66.
[7] Alim, Z. ve Alim, S. (2025). Abdülkadir Damolla’da ceditçilik düşüncesi ve etkileri. Uluslararası Uygur Araştırmaları Dergisi. Sayı, 25, ss, 90-99.
[8] İlkul, agy, s. 104.
[9] İlkul, agy, s. 169.
[10] İlkul, agy, s. 186.
[11] Çin’de Mao Zedung, devrim yoluyla hükümeti ele geçirdikten sonra yeni rejimi yerleştirmek ve eski toplumun “çürük kalıntılarını” (afyonkeşler vb.) temizlemek için “kültür devrimi” adında aşırı sert bir program başlatmıştı. Bu kültür devriminde milyonlarca kişinin öldürüldüğü ileri sürülmüştü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir