Öncesi ve Sonrası ile
CILAVUZ KÖY ENSTİTÜSÜ YAŞANTILARIM-8
KÂZIM KARABEKİR EĞİTİM ENSTİTÜSÜ’NDEKİ BEŞ YILIM
Atandığım Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsüne gitmek üzere Çorum’dan ayrılmadan önce, ev eşyamızı, kitaplarımı özenle paketleyip hazırladım. Bunları Erzurum’a götürmesi için, çok sevdiğim ve beni çok seven, Ankara’da bir şirketin şoförlüğünü yaptığı sürece hemen her cumartesi akşamı, elinde bir başka yiyecek paketiyle bize gelen ve pazar akşamı iş yerine dönen, Fato Nenemin oğlu Alinas Ağabeyimi arıyorum. Her işini bırakıp geliyor Alinas Ağabey. Eşyamızı sağ salim götürüyor ve Ekrem’in, okulun yakınında bir yerde kiraladığı sobalı bir eve bırakıyor.
ARKADAŞLARMIN GÖSTERDİĞİ DUYARLIK
3 Aralık 1973’te Çorum’dan ayrılarak gittiğimde Erzurum Eğitim Enstitüsü’nün dört meslek dersleri öğretmeni, ders bölüşümü yapmak üzere bir araya geliyoruz. Birbirleriyle son derece uyumlu çalıştıkları anlaşılan bu üç arkadaşım, kimsenin kolay kolay yapmayacağı bir duyarlık örneği gösteriyorlar. Hem akrabam hem de altı yıl Cılavuz’dan, bir yıl da İstanbul Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü’nden arkadaşım olan Ekrem Altun, toplantıda söze giriyor: “Rasim! Senin enstitüde ilk öğretmenliğin, bu yıl. O nedenle biz, senin istediğin dersleri almanı, öbür dersleri de biz aramızda paylaşmayı kararlaştırdık.” diyor.
Ben, bu az görülen duyarlık dolayısıyla büyük bir şaşkınlık geçiriyorum. Bunun asla olamayacağını; kendilerinin öğretim yılı başından o güne dek okuttukları dersleri sürdürmeleri; bu yıl, benim boş geçen dersleri okutmam gerektiğini söylüyorsam da bu konuda kararlı olduklarını ve benim hangi dersleri okutmak istediğimi söylememi istiyor, Ekrem, Burhan Gümüş ve Aydın Ankay.
Beni gerçekten son derece duygulandıran bu önerileri için kendilerine çok teşekkür ediyor ve ikinci sınıfta okutulan Ruh Sağlığı ve Rehberlik ile birinci sınıfta okutulan Eğitim Psikolojisi derslerini istiyorum. Kendileri de bunların dışındaki dersleri aralarında yeniden paylaşıyorlar. Bu iki dersi de çok seviyorum. Çorum İlköğretmen Okulu’nda yıllarca Eğitim Psikolojisi okutmuş; ilköğretmen okulları programına ilk konulduğunda da Rehberlik dersini ben vermiştim.
Büyük bir hevesle çalışmaya başlıyorum. Çalışmalarımı özellikle Ruh Sağlığı ve Rehberlik dersi üzerinde yoğunlaştırıyorum. Çünkü, bu alanda birkaç kaynak bulunmakla birlikte, eğitim enstitüleri programına göre yazılmış tutarlı bir kitap göremiyorum. Öğrencilere önereceğim bir kitap olmadığı için işlediğimiz konularla ilgili notlar geliştirip onları çoğaltarak öğrencilere vermeye başlıyorum.
Önemli bir mesleksel yaşantı değişimi içindeyim. Enstitüye gelmekle yöneticilikten yakamı sıyırmış, daha önce sözünü ettiğim tatsızlıklardan da tümüyle uzaklaşmış bulunuyorum. Burada ders dışındaki zamanlarımın tümünü çok istediğim okuma ve yazma çalışmalarıma ayırabileceğim.
Çorum’daki TÖBDER üyeliğimi de Erzurum TÖBDER şubesine aktarıyorum.
OKULDA GÜÇLÜ BİR ÜLKÜCÜ BASKISI DUYUMSANIYOR
Matematik 1-B sınıfında Eğitim Psikolojisi dersindeyim. Öğrencilerle ilişkilerim iyi. Ne fazla içli dışlıyız ne de çok uzağız birbirimizden. Birlikte ders yapmamızın üzerinden uzun bir zaman geçmiş değil henüz. Bu sağlıklı ilişkilerimizi çok daha anlamlı ve sıcak ilişkilere doğru evirmeyi düşünürken güzel giden ilişkilerimizi gölgeleyen gelişmeler oluyor. Sınıf içinde olup biten her şey, egemen baskı grubunun denetiminde olduğunu anlıyorum. O nedenle sınıf içi toplumsal ortamı kendime göre oluşturma şansımın olmadığı açık, bu durumda.
Bir gün bu sınıfa girdiğimde, çok efendi, dengeli, saygılı bir genç olan sınıf başkanının yoklama yapmak üzere kürsüye, yakasında bozkurt rozetiyle yaklaştığını görür görmez, “Bu ne?” diye soruyorum, birdenbire. Başkan, onun “öz değerlerinin simgesi” olduğunu söylüyor. Bunun üzerine öfkemi dizginlemeye çalışarak sınıfa dönüyor ve konuşmaya başlıyorum. Öğretmenin belli bir ideolojiye, siyasal görüşe yakın; başkalarına uzak olduğunu gösteren bir simgeyi yakasında bulunduramayacağını, sınıfta öğretmenin herkese aynı yakınlıkta olması gerektiğini, onların da öğretmen adayı olduklarına göre bu tür bir tutumun yanlış olduğunu, öğretmen adayının yalnızca Türk Milli Eğitimi’nin temsilcisi olacağını vurguluyorum. Bu konuşmam üzerine ders, doğal olarak soğuk bir hava içinde sürüyor.
Konuştuklarımın doğruluğuna kesinlikle inanmakla birlikte, Erzurum’da ve Enstitümüzde ülkücülüğün yaygın olduğunu bile bile yaptığım bu konuşmamın, tepkileri üzerime çekeceğini düşünüyor ve kulağım tetikte, olacakları bekliyorum.
Bu müdahalemin ertesi günü, ülkücü gençliğin genel başkanı, bir yıl önce beklemeli olup bu yıl da derslere doğru dürüst devam etmeyen öğrencimizin, olayın ertesi günü, beni Enstitümüzün müdürüne şikâyet ettiğini, öğreniyorum.
Birkaç gün sonra bir iş için odasına girdiğimde müdürümüz Bener Cordan, “Hele oturun!” diyor, oturuyorum. “Aman gözüm! Bir konuda dikkatli olalım. Bu günlerde Enstitüde hava zaten çok gergin. Öğrenciler olay çıkarmak için bahane arıyorlar. Hem bunlar esasen okul dışından yönetiliyorlar.” diyor.
Ben, hangi konuda dikkatli olmam konusunda uyarıldığımı anlıyor ve “Haklısınız. Enstitü yönetimi varken benim o tür bir müdahalede bulunmamam gerekirdi. Yanlışımın farkındayım. Yalnız, öğretmen adayının bir siyasal görüşün, bir ideolojinin simgesini yakasına takmaması gerektiğine inanıyorum.” diyorum.
Müdür Bey, kendisinin de aynı görüşte olduğunu; ancak yasaklarlarsa, ertesi gün rozetlerin daha da artacağını belirtiyor. Yasakla işi önlemenin doğru yol olmadığını ekliyor sözlerine.
Okulda bu gelişmeleri onaylayan, bunları körükleyenler bir yana, onaylamayan sağduyu sahipleri de var, az da olsa. Ancak kimse başına dert açmak, başını ağrıtmak istemiyor. Yoğurdu üfleyerek yiyor hemen herkes. Her yanda ülkücülerin baskıları duyumsanıyor, kimi de gözle görülüp kulakla işitiliyor, olanlar.
Yöneticileri, öğretmen ve öğrencileri daha yakından tanıdıkça, enstitüde yalnızca ülkücülerin düdüğünün öttüğünü, onların sayısal çoğunlukta olduklarını görüyorum. Müdür başyardımcısından müdür yardımcılarına ve bölüm başkanlarına dek herkesin koyu ülkücü olduklarına ve öğrencilerle bu konuda sürekli dirsek temasında bulunduklarına tanık oluyorum. Öğretmenlerin ve öğrencilerin çoğu, Erzurumlu ve çevre illerden.
Enstitü müdürü Bener Cordan, öbür yöneticiler gibi görünmüyor. Yansız bir görünüm sergiliyor. Ancak öbür yöneticilere, onların bu tek yanlı davranışlarına herhangi bir tepkisi de olmuyor/olamıyor. Sonradan öğrendiğime göre Bener Bey, Erzurum’da uzun yıllar ilköğretim müdürlüğü yapmış, Erzurumlularca çok sevilen bir eğitimcinin oğlu. Sevecen ve yansız davranışlarına tanık olduğum müdürümüz de Erzurum’un ileri gelenlerince sevilip sayılıyor. Eski deyimle “mutavassıt” bir rol oynayan Bener Bey’in sağa yakın bir dünya görüşüne sahip olmasına karşın Atatürk’ün aydınlanma devrimleriyle barışık, laik düzen yanlısı olduğu anlaşılıyor.
Köylüm ve can arkadaşım öğretmen Yener Özdemir’in kardeşi Süleyman, Aşağı Irmaklar İlkokulu öğretmeni ve başöğretmeni olduğum yıllarda beni çok seven, bana çok yakın duran biri iken, okuduğu eğitim enstitüsünde pehlivan yapısıyla ülkücülerin adayı olarak dernek başkanı seçilişinden sonra, benimle arasına “mesafe” koyuyor. Erzurum’a gittiğim yıl, Süleyman’ın Pulur İlköğretmen Okulu müdür başyardımcısı olarak görev yaptığını, okulunda okuyan ve solcu diye tanınan ya da öyle nitelenen öğrencilere; daha doğrusu ülkücülerin yanında yer almayan öğrencilere kan kusturduğunu duyuyorum, ziyaretime gelen eski bir öğrencimden.
Süleyman’ın sıklıkla enstitüye gelerek sakin görünüşlü, çok açık vermeyen ülkücü müdür başyardımcısıyla görüştüğünü duyuyorum. Bir seferinde başyardımcının odasından çıkarken burun buruna geliyoruz. “Merhaba Süleyman!” diyorum. Hiç istemediği bu karşılaşma nedeniyle biraz morararak kem küm edince, “İyi günler!” deyip uzaklaşıyorum.
Süleyman’ın karısı, Erzurum’da olduğumuzu duyar duymaz, ilkokul dördüncü sınıf öğrencisi olan oğlu İlker’le birlikte, birkaç kez evimize uğramasına karşın, kendisi bir kez bile kapımızı açmıyor/açamıyor. Kör koşullanmaların tutsağı olmak, böyle bir şey olsa gerek!
Ülkücü Egemenliğine İlişkin Gelişmeler
(20 Ocak 1974) Enstitüde her fırsatta “Turan”ı gerçekleştirmek isteyenlerin sesleri duyuluyor. Kurban Bayramı günü salonda öğrencilerin söyledikleri Allahu Ekberli Osmanlı marşları, bayram dolayısıyla müdürün odasında oturmakta olan biz öğretmenlerin kulağına dek geliyor.
Dünkü FKB Bölümü’nün tanışma çayındaki eğlenti, ülkücü görüşün propagandası ve eğitimine hizmet amacıyla düzenlenmiş bir toplantı görünümünde geçiyor. ”Çırpınaydın Karadeniz” şarkısı, sözlerinde kimi değişiklikler yapılarak, örneğin “Ay yıldızlı bayrağımı Moskova’ya dikeceğim” gibi okunuyor. Toplantıyı yöneten öğrenci, şarkının kimi yerinde mikrofonu Enstitü müdürünün ağzına tutuyor, ona da söyletiyor. Aynı davranış, iki öğretmene daha uygulanıyor. Tanışma çayı, “Turan” düşünün gerçekleştirilmesi yönündeki propaganda ile bitiyor.
Düşünüp duruyorum: Atatürk’ün belirlediği “Yurtta barış dünyada barış” ilkesi var. Ulusal sınırlarımız içindeki insanımızın yaşama koşullarını iyileştirme sorunu gibi bir önceliğimiz söz konusu. Bu gerçekler ortada iken “Atatürk’ün aydınlanmacı devrimleri yolunda ilerleme ülküsü” varken, yarının kuşaklarını yetiştirecek olan öğretmen adaylarına, bununla çelişen düşünceleri aşılamaya çalışmak, ne demek oluyor?
Okullarımızın, “Milli Eğitim Temel Kanunu”nun hükümleri içinde eğitim yapmaları gerekmiyor mu? Bu Enstitü, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı bir kurum değil mi? Bunun gibi sorular dönüp duruyor zihnimde
(20 Şubat 1974) İyi bir gün. Güneş düşüyor lojmanın salonuna. Saat 12 00’ı geçiyor. Çalışma masama yeni oturabiliyorum. Ara tatilde yapmayı düşlediklerimin tümünü tamamlayamadım. Bunun nedeni, biraz, zamanı iyi kullanamamak, biraz da çok işi sınırlı süre içinde kotarmaya kalkışmak. Gerçekte boşa harcadığım zaman da olmadıysa da yaptığım çalışmaların en iyisi, Adler ve Freud’u derinliğine incelemem oldu.
Kalan şu beş gün içinde “Ruh Sağlığı” metnini ilerletmeli, “Eğitim Psikolojisi” hazırlığını yapmalı ve yazılıları okumalıyım. Hadi bakalım Rasim! Göreyim seni!
(6 Nisan 1974) Yorucu bir hafta sonunun cumartesi günü bugün. Dünkü sekiz saat dersten sonra bugün dersim yok. Sabah sekizde kalkmayı düşünürken onda ancak kalkabiliyorum. Dışarda kar var; inceden inceden yağmayı sürdürüyor. Ben de salonda oturmuş, bunları yazıyorum.
Erzurum’a gelişimden bu yana karşılaştığım olayları günü gününe yazabilseydim keşke, diye hayıflanıyorum.
Bu arada birkaç sağ-sol çatışması oluyor Enstitümüzde. Bu olaylar, gazetelere yansıyor ve Başbakanın konuşmasına konu olacak kadar önem bile kazanıyor.
Mahmut Bayatlı’nın Daveti
Çorum İlköğretmen Okulu’nda, şair ve yazarlığını geliştirmesi yolunda kendisiyle yakından ilgilendiğim öğrencilerimden biri olan Mahmut Bayatlı, Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdikten sonra Erzurum’un bir kasabasında açılan ortaokula müdür olarak atanıyor. Okula onun dışında ikinci bir kişi henüz atanmamış.
Mahmut, benim Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’ne atandığımı duyar duymaz bir cumartesi günü Enstitüye gelerek beni eşimle birlikte, çalıştığı beldeye götürmek, konuk etmek istiyor, gidiyoruz. Mahmut ve eşi, bizi büyük bir sevgi ve duyarlıkla karşılıyorlar. Eski öğrencim, şimdi de öğretmen arkadaşım olan Mahmut’un bu vefalı davranışı, beni son derece mutlu ediyor.
O akşam ve ertesi gün bir türlü bitiremediğimiz sohbetimizi akşamüstü kesmek zorunda kalıyoruz. Çünkü pazartesi günü dersim var Enstitüde. O nedenle oradan Erzurum’a doğru yola koyuluyoruz.
Mehmet Körücekli’nin Ziyareti
Bir süre sonra da bir pazar sabahı, yine Çorum İlköğretmen Okulu öğrencilerimden olup Erzurum’un bir köyünde öğretmenlik yapan Mehmet Körücekli, elinde öğretmeni için alıp imzaladığı bir kitapla birlikte çıkageliyor. Çünkü öğretmeninin kitap tutkunu olduğunu biliyor. Onunla da çok mutlu birkaç saat geçiriyoruz. Körücekli, ertesi günkü derslerine yetişmek üzere akşam üstü yola çıkmak zorunda olduğunu belirtiyor.
Öğrencilerimce anımsanmak, aranmak, beni çok kıvandırıyor. Çünkü ben, mevcutları kalabalık sınıflarda ders yaparken bile olabildiğince çok öğrencimin yüreğine dokunmayı ve bu duygu bağı aracılığıyla öğrenimi kolay kılmayı hedefleyen öğretmenlerden olmaya çaba gösteriyorum, sürekli.
ARKADAŞLARIM
Yılmaz Mızrak’la Arkadaşlığımız, Dostluğa Dönüşüyor
Erzurum’daki üçüncü yılımın başlarında, boylu poslu, coşku dolu genç bir Edebiyat öğretmeni geliyor Enstitüye. Kısa sürede kaynaştığımız Yılmaz Mızrak Öğretmen, öğrencilerine Cumhuriyet’in getirdiği aydınlanma ile ortaya konulmuş olan yazınsal yaratılardan yararlanarak yaptığı hazırlıkları götürüyor. Sınırlı sayıdaki Atatürk Aydınlanmacısı solcu; solcu da ne söz; “komünist” diye yaftalanan öğretmenler olarak hafta sonlarında ailece bir araya gelerek söyleşiyoruz. Ülkücü takım, oraya atandığımız günden beri bize uğramadıkları için biz de onlara gitmiyoruz. Yalnızca Borçkalı Fransızca öğretmeni Yaşar Bayrak’la hemşeri olmamız nedeniyle görüşüyoruz.
Mızrak ve eşiyle ailece çabuk kaynaşıyoruz. Yurdanur Hanım, Nene Hatun İlköğretmen Okulu’nda büyük kızımın da Fen Bilgisi öğretmeni oluyor.
Yılmaz Mızrak, hepimizden çok daha hızlı bir solcu olmanın ötesinde bir TÖBDER toplantısında yaptığı bir konuşmada, dünyadaki sosyalist ülkeleri sayıyor ve sosyalizmin er geç bütün dünyaya yayılacağı biçiminde tümcelere yer veriyor, konuşmasında.
Toplantı saatine birkaç dakika gecikmeli olarak gelen Mızrak, o tümceleri söyleyince “Eyvah!” diyorum içimden. Daha sonra görüştüğümüzde Mızrak’a “Konuşma öncesinde konuşma metnini görseydim, şu şu tümcelerini metinden çıkarmanı; onları Erzurum gibi yerde söylememeni isterdim.” diyorum. Mızrak, “Bunu demiş olsaydın, metnimden yine de çıkarmazdım o tümceleri!” karşılığını veriyor.
Mızrak, enstitüdeki derslerinde de aynı aydınlanmacı/aydınlatıcı inanç ve coşkusuyla edebiyatımızın aydınlık yüzlerinin tanıtımını sürdürdüğünde kimi öğrencilerinde çağdaş edebiyatımızın yüz akı kalemlerine yönelik güçlü bir ilgi, sevgi yaratırken kimi öğrencilerinde de gizliden gizliye kendisine karşı olumsuz duygular oluşturuyor.
Mızrak, bir gün, gece dersinden çıkıp evine gitmek üzere saat 20 00 sularında durakta otobüs beklerken karanlık güç temsilcilerinden birileri Mızrak’ı bıçaklayıp kaçıyorlar. Yüreği insan sevgisiyle dolu bir taksici, Mızrak’ı evine ulaştırmasa, ardından da kendisini uçakla Ankara’ya gönderemeseydik, dostumuzu kan kaybından yitirebilirdik.
Mızraklar bu olaydan sonra Bursa’ya naklediliyorlar. Bursa’ya her gidişimizde ilk uğradığımız yer, onlar oluyor. Ecevit Hükümeti kurulduktan sonra Mızrak, Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak çalışıyor. Gazi Eğitim’e istediğim naklimin bir an önce yapılmasında Mızrak’ın rolü olduğunu biliyorum. O olağanüstü dönemde Gazi’ye atananların tümü, birbirini tanıyan öğretmen ve yöneticiler iken Mızrak’ın referansı ile benim de oraya naklim kolay sağlanıyor.
Mızrak, daha sonra Paris Kültür Ataşeliğine getirilen Melih Cevdet Anday’ın yardımcılığına getiriliyor. Beş yıl kaldıkları Paris’ten bir yaz tatilinde Türkiye’ye geldiklerinde Mızraklar, Ankara’da konuğumuz oluyorlar. Paris’te Türkiyeli olduğunu öğrenen herkesin Mızrak’a önce Kapadokya’yı, Ihlara Vadisi’ni sorduklarını, o nedenle Mızrak, orayı görmek istediğini söylüyor. Birlikte Kapadokya’ya gidiyor ve dünyaca ünlü görkemli o yeri geziyor, ağustos ayında bile içerisi kış havası gibi olan kayalara oyulmuş Ürgüp’e özgü yerlerdeki restoranlarda yemek yiyor, yörenin ünlü şaraplarını tadıyoruz.
Yıllar sonra Mızraklar İzmir’in Foça’sına yerleştiklerinin bir yazında yine Ankara’da bize uğradıklarında, bizim aklımıza da Foça’ya yerleşmeyi düşürüyor ve kısa bir süre sonra bizi de Foçalı yapıyorlar. Şimdi burada, Mızraklarla temelini Erzurum’da attığımız dostluğumuzu yaya yürüyüşüyle iki dakikalık uzaklıkta komşular olarak sürdürüyoruz.
Mitat Zan, Arkadaş Canlısı Genç Bir Kimyacı
Zan, genç, bir kimya öğretmeni. Alanındaki yetkinliği ve aydınlanmacı kişilik yapılanması, kendisine yüksek bir özgüven sağlamış görünüyor. Hemen herkesle iyi ilişki kurmakla birlikte, bana karşı daha yakın duruşu, benim de kendisine yakınlık duymamı sağlıyor. Her fırsatta birlikte sohbet ediyor, duygu ve düşüncelerimizi paylaşıyoruz. Kısa sürmeseydi, erken ayrılmasaydı Enstitümüzden, aramızda iyi bir dostluk oluşacaktı kuşkusuz.
Şerif Aktaş’la Arkadaşlığım
Aktaş, ilginç bir karakter. Sağ görüşlü olmakla birlikte benimle oturup kalkmak, düşünce alışverişinde bulunmak istiyor. Bana Rasim Ağabey diye sesleniyor. Öğretmen odasında, teneffüslerde her fırsatta yanıma geliyor ve konuşulacak bir konuyu açıyor. Birçok görüşüne karşı çıksam da çoğu kez, onları kabul ediyor. Çok az düşünceme karşı görüş ortaya koyarak savunma yolunu seçiyor. Eşiyle birlikte evimize geliyor, evlerine davet ediyor, bizi. Ona birçok özelini, doğru-yanlış tutum ve davranışlarını benimle rahatlıkla paylaşmasını sağlayacak güveni vermiş olmaktan kıvanç duyuyorum.
Aktaş, bir yandan edebiyat öğretmeni olarak derslerini yürütürken bir yandan da yoğun bir biçimde, amaçladığı akademisyen olmayı gerçekleştirmek için Fransızcasını geliştirmeye çalışıyor. Fransa’ya gidiyor, belirli aşamalardan sonra profesör oluyor. Ahmet Yesevi Üniversitesinde, daha sonra da Türkiye’de onun bir kuruluşunda görev yapıyor.
Emekli olduğunda Ankara’da beni buluyor. Akçağ Kitabevi’nde yayımlanan kitaplarını imzalıyor bana. Bir akşam, beni Ankara Gölbaşı’nda yemeğe davet ediyor. Beni birlikte geldiği edebiyat öğretmeni olan yeni eşiyle tanıştırıyor. Aktaş’ın eskiden olduğu gibi bir sonraki sigarasını bir öncekiyle ateşlediği uzun gece boyunca kendimizi çağrışımların götürdüğü konular üzerinde söyleşmekle geçiriyoruz. Aktaş, Erzurum’daki gibi o gece de yapıp ettiklerini büyük bir istekle anlatıyor bana.
Sezai Orhon’la Yakın Arkadaşlığım
(5 Aralık 1976) Kötü şey, yalnızlık. Birçok kişi gibi, kalabalık içinde yalnızlığımı yaşıyorum, daha çok. Kendi anladığı anlamdaki şeriatçılığı benimsediğini, gereken her yerde açıkça söyleyen ve savunan; ancak bu görüşünü çevresine benimsetmeye çalışmak gibi bir çabası olmayan, cuma namazlarını hiç kaçırmayan Sezai Orhon, yaşama ilişkin her konuyu, öğretmenler içinde en çok benimle paylaşıyor. İnancı hiç konuşmadığımız Sezai Bey ile birçok konuda aynı doğrultuda düşünüyoruz. Gördüğüm kadarıyla o da kalabalıklar içinde yalnız bir kişi.
İkimiz de insanların hangi görüşte olurlarsa olsunlar, birbirine insanca davranmaları, doğru, dürüst, iyi karakterli olmaları; insanların zorla, baskıyla değil; bilinçlendirilerek, inandırılarak olumlu tutum ve davranışlara yöneltilmesi gerektiğini savunuyoruz. Ben, dürüst, tutarlı, açık sözlü, farklı düşüncelere saygılı olan bu arkadaşımı sevdiğim gibi o da beni seviyor.
Üst katlardaki sınıflarda derse gidişlerimizde, boş saatlerimizde bizi yan yana gören “ülkücü, milliyetçi” öğretmenler, Sezai Bey’e, “O komünistte ne buluyorsun da yanından hiç ayrılmıyorsun?” diye soruyorlar. Sezai Bey’in de onlara “Sizde ne fikir var de ne zikir! Onda hiç olmazsa fikir var.” diye yanıt verdiğini; bunun üzerine yanındakilerden birinin gülümseyerek Sezai Bey’e , “O kızıl komünist, sen de yeşil komünist olduğun için kolay anlaşıyorsunuz anlaşılan.” diye takıldığını duyuyorum.
1978 yılının Mart ayı başında Gazi Eğitim Enstitüsü’ne naklimin çıkması üzerine Erzurum’dan ayrılacağım günün öncesi akşamı kapımız çalınıyor. Kapıyı açtığımda karşımda, elinde torna vida, kerpeten, keser gibi malzemelerle Sezai Orhon ile eşini görüyorum. Babasının marangoz olması dolayısıyla Sezai Bey’in hem eli bu işlere yatkın hem de onda bu malzemelerin hepsi bulunuyor. “Salondaki masanızı ve karyolalarınızı sökmek için yardıma geldik.” diyor. Kendisi ve karısı salondaki büyük masanın altına girerek yüzey tahtasını dört bacağa bağlayan vidalarını sökmekle işe başlıyorlar. Zedelenmemeleri için bu parçaları kalın örtülerle sarıyor ve iple bağlıyorlar. Sonra karyolaları söküp kamyona yerleştirilecek duruma getiriyorlar.
Çağırdığımız üç dört kişi sabahleyin eşyamızı kamyona yüklerken, lojmanda sıklıkla görüştüğümüz yakın arkadaşlarımdan hiçbiri balkonlarına bile çıkıp ne yaptığımızı sormazken Sezai Bey, o saatte de gelip kamyonun üstüne çıkıyor ve eşyayı yükleyenlere “Şunu şuraya, bunu buraya yerleştirin!” diye eşyamızın düzgün yüklenmesine yardımcı oluyor.
Aradan aylar geçecek, Gazi’de işlerimizin yoğunluğu nedeniyle birçok gün, yönetici arkadaşlarla birlikte gece yarılarına dek çalışmak zorunda kaldığımız günlerden birinde, Ankara’daki ablasının yanına gelen Sezai Bey, bir akşam üstü bizim eve gelecek. Eşim, kimi akşamları böyle geç saatlere dek çalıştığımızı söyleyince, gelirim, diye birkaç saat beni bekleyecek. Ben gelemeyince ablasına gitmek üzere kalkmak zorunda kalacak. Bu terslik yüzünden ne yazık ki bu dost insanla görüşemeyeceğiz.
Bir de H. Bey’den söz etmeliyim. Bu genç Edebiyat öğretmeni arkadaşımızla da birlikte yiyip içiyor, oturup kalkıyoruz. Onun da Rasim Ağabeyiyim. Ayrımız gayrımız yok onunla da. Bir aile gibiyiz. Basıma hazırlamakta olduğum kitabıma birkaç resim bile çiziyor. Resmi ve yazısı da çok iyi bu arkadaşımızın. Ancak bu arkadaş, öyle bir gaf yapıyor ki o sıcak ilişkimizi tuzla buz ediyor.
Bir akşam, o ve eşi de olmak üzere üç aile, sinemaya gidiyoruz. İçimizden yalnızca H. Bey’in arabası var. Gece ortasında Erzurum’un ayazında sinemadan çıkınca, Enstitünün lojmanında oturan iki aile olarak bizi H. Bey’in on dakika kadar uzaklıktaki lojmana bırakıp evine gitmesini beklerken H. Bey ve eşi, bize “İyi geceler!” diyerek arabalarına yöneliyorlar. Biz, gerçek havanın etkisi bir yana, arkadaşımızın bu tutumu karşısında donup kalıyoruz.
İşin kötüsü, taksi de geçmiyor o saatte yakınımızdan. Çaresiz, taksinin geçme olasılığı bulunan yere doğru yürüyor ve orada taşıt bekliyoruz. Neden sonra bir taksi bularak evimize dönüyoruz.
Şükrü Gümüş’ün “Zap Boyları” Ödül Alıyor
Bir gün, Milliyet Sanat Dergisi’nde, beni son derece sevindiren bir haber okuyorum. Şükrü Gümüş’ün Zap Boyları adlı romanı 1975 Milliyet Roman Yarışması’nda üçüncülük kazanıyor, ertesi yıl da Milliyet Yayınları arasında çıkacak. Romanın 1986’da Kerem Yayınları’nda 2. Baskısı yapılacak.
Araya somut uzaklıklar, bir de kişisel ve toplumsal onca dert, tasa girince insan, yuvadan uçurduğu nice değerleri yakından izleme olanağı bulamıyor. Onlar ulaşamazsa size, siz, ancak böyle basın yoluyla izleyebiliyorsunuz onları. Şükrü, romanının ikinci baskısının ilk sayfasındaki açıklamasında, Hakkâri’de sekiz evlik bir köyde okulu, dokuz öğrenciyle ilk kez kendisinin açtığını; orada, köylülerin Cumhuriyetin 50. yılında Türk bayrağını, ilk kez onun düzenlediği bayrak töreninde gördüklerini ve bundan çok etkilenerek o romanı yazdığını belirtecek. Aynı yazıdan, Şükrü’nün, Hakkâri’den sonra Kastamonu’da ve Çorum’da köy öğretmenliğini sürdürdüğünü öğreneceğim.
Bir başka gün, Kıyı dergisinin kapağında Şükrü’nün fotoğrafını göreceğim. Kıyı dergisi, Şükrü Gümüş Özel Sayısı çıkarmıştır. Belli ki Şükrü o dergiye sürekli yazı yazmış. Dergiyi okuduğumda bu sayının, Şükrü’yü, yakalandığı amansız hastalığın bizden koparması üzerine hazırlandığını öğrenince, sözcüğün tam anlamıyla, yıkılacağım. Ölüm denen o en büyük acı nedeniyle günlerce nasıl yandığımı kimse bilemeyecek. Nice öğrencimiz gibi Şükrü de erken ayrılacak aramızdan.
Şükrü yaşasaydı, kesinlikle Türk yazın dünyasının haklı ün kazanan yazarları arasında yer alacaktı. Çünkü onda tükenmez bir kendini geliştirme gücü ve isteği bulunuyordu.
Çorum İlköğretmen Okulu, verimli bir toprak. Bunun iki örneğinden daha söz etmiştim; Mahmut Bayatlı ve Cemal Türkmen’den. İkisi de şiir başta olmak üzere yazınsal alanda göz dolduran bir yol alıyor. Öğrencilikleri sırasında ilk yazınsal ürünlerini onlar da YAŞANTILAR’da yayımlıyorlar. Ayrıca Yeni Gün gazetesinin eki olarak çıkardığımız Yeni Gün Sanat’ın yedi kişilik yazar kadrosunun da elemanı oluyorlar.
Mahmut, daha sonra Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü, ondan sonra da hukuku bitirip İstanbul Barosu avukatlarından Hüseyin Özbek gibi öğretmen avukat olacak ve Çorum’da avukat olarak çalışacak, yıllarca Baro Başkanlığı da yapacaktır. Baronun, hukukçular arasında açtığı şiir yarışmasında, birinciliği kimseye kaptırmayacaktır. Mahmut’un birincilik alan şiiri, ikincilik, üçüncülük alan ve yayımlanmaya değer görülen öbür şiirlerle birlikte, Çorum Barosu’nca yayımlanan kitapta yer alacaktır. Cemal Türkmen de İlköğretim müfettişliği eğitimi alarak müfettişlik yapacaktır.
Çorum İlköğretmen Okulu ocağından yetişenler, yalnızca bunlar değildir elbette. Yazından müziğe, resme, spora dek birçok alanda adını duyuran Çorum İlköğretmen Okullu vardır. Bunlardan, örneğin Ayhan Altay’ı, Veli Uzar’ı, Sefer Özdemir’i, İsmet Aci’yi, Musa Yenilmez’i, İbrahim Çiftçioğlu’nu, Ahmet Nergis’i, Ekrem Yetik’i, , Osman Çeviksoy’u, Yüksel Akpınar’ı Turan Akpınar’ı, A. Kadir Dedeoğlu’nu, Veli Emektar’ı Facebook’tan da izleyecek; benimle yazışanlarla, bana kitaplarını gönderenlerle yazarlıklarına ilişkin düşüncelerimi paylaşacağım. Başarılı tümce yapılarına, düşünce ve duygularını güzel Türkçemizin anlatım olanaklarıyla ustaca yansıttıklarına tanık oldukça duyduğum mutluluğu, kendilerine ileteceğim. Bunlar benim bilebildiklerim. Ayhan Altay, büyük bir vefa örneği göstererek Çorum İlköğretmen Okullular Sitesi’ni yönetmekle kalmayacak, Yaşantılar’ın sayılarını da oraya yükleyecek. Bir de YAŞANTILAR 60. Yıl Özel Sayısı”nı çıkaracaktır.
ENSTİTÜDEKİ OLAĞAN DIŞI TOPLUMSAL YAPI
(26 Eylül 1974) Tuhaf bir kent, şu Erzurum ve Kâzım Kara
bekir Eğitim Enstitüsü. Kimi gizli hesaplar, düşmanca tutumlar mevzilenmiş, öylece bekliyor gibi, Enstitüde. Milliyetçi, mukaddesatçılar, farklı düşünen herkese düşman. Bir sağlık raporu kâğıdını on liraya satıyorlar. Kitaplık memuru, bölüm başkanının üstüne yürüyerek “Sen, benim tokadımı yemedin herhalde, hıyar ağası!” diyebiliyor. Daha stajyer olan bir memur, eli pantolonunun cebinde, öğretmenin yanından selamsız sabahsız geçebiliyor.
Enstitü müdürü, tüm bu durumlardan haberlidir kesinlikle; ama bir tepki göstermiyor/gösteremiyor. Belirli bir siyasal eğilimin militanları oldukları anlaşılan öğrencilerle hemen tüm memurlar, dairelerinde, enstitünün şurasında burasında kol kola, burun buruna fısır fısır konuşup duruyorlar. Tüm bunlar, enstitünün toplumsal havasını geriyor.
Sanıyorum, bu Enstitüde daha büyük olayların olmamasının, tek önleyicisi, Bener Bey’in burada müdür olması. Buna karşın, kör koşullanmışlıklar yüzünden olaylar tırmanışını sürdürüyor. Bakalım neye varacak bu işin sonu
Öğrenciler Dayanma Gücümü Zorluyorlar
Hemen her teneffüste, ders yaptığım sınıfın tahtasına birtakım ülkücü, milliyetçi sloganlar yazılıyor. Tahtayı dolduran bozkurt resmi çiziliyor. Enstitüde sürdürülen iyi bir uygulama da var. Dersin başında sınıf başkanı, arkadaşlarına sırayla tahtayı sildirerek öğretmenin kullanımına hazır duruma getiriyor, yoklama yaparak yoklama kâğıdını, imzalamak için ders öğretmenine sunarak yerine oturuyor. Öğretmen isterse sınıfta kaç kişinin olduğunu kendisi de kontrol ediyor. Sınıf başkanı tahtayı sırası gelen arkadaşına sildiremezse, kendisi silmek zorunda kalıyor.
Bir gün bir sınıfa girdiğimde tahtanın silinmediğini görüyorum. Tahtada kocaman bir bozkurt resmi bulunuyor. Belli ki başkana baskı yapılmış, ben girmeden önce tahta sildirilmemiş. Tepkiye zorlandığımı anlıyor ve herhangi bir şey söylemeden kürsüdeki sandalyeme oturuyor ve başkandan, tahtayı temizletmesini istiyorum. Başkan kalkıp tahtayı kendisi silmeye başlayınca, anlıyorum ki sırası gelen, tahtayı silmemekte direnmiş.
Başkan tahtayı silerken, öğrenciler arasından birisi fısıltı halinde “Silme!” diyor. Onun üzerine sınıfa dönerek “Bir şey mi diyorsun?” diye soruyorum, onu söyleyen, ses çıkaramıyor. Tahtayı silen başkana “Sağ ol!” diyor ve tahtaya, işleyeceğimiz konunun ana başlıklarını yazarak derse başlıyorum. Bir sonraki derste, yazı tahtasının uzun boylu birisi olmadıkça yetişilemeyen üst pervazına ülkücülerin bir sloganının yazıldığını görüyorum. Onu da görmezden gelerek, söz konusu fanatiklerin beklentilerini kursaklarında bırakıyorum.
Sınıf başkanını çok seviyorum. Saygılı, aklı başında bir genç. Hiçbir fanatik özelliği görünmüyor. Akrabası olan İngilizce öğretmeni, bir yerde bu başkana okuldaki öğretmenleri soruyor. Benim de tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşım, İngilizce öğretmeni. “Rasim Bey nasıl?” diye sorduğunda başkan, “Rasim Bey’i çok seviyorum; ama ne yazık ki bizden değil.” yanıtını veriyor.
Bu gençler, sıklıkla hem Türklükten, Müslümanlıktan söz ediyor hem de birçoğu Türklükle, Müslümanlıkla bağdaşmayan tutum ve davranış gösteriyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen arkadaşlarına baskının da ötesine geçerek onlara bıçakla, ustura ile, duyumlar doğruysa silahla bile saldırabiliyorlar. Yanlarında yer almayan kızlara ağza alınmayacak sözler söylüyorlar. Kendi görüşlerini paylaşmayan öğretmenlere saygısızlık gösterdiklerinde yüzleri kızarmıyor. Bunlardan birçoğunun bilişsel ve duygusal düzeyleri, bulundukları eğitim kurumu öğrencisinde aranan niteliklerin çok altında.
Belki de bu yüzden bunlar, birçok yalan, asılsız söylemlere kolaylıkla inandırılabiliyorlar. Örneğin Rusya’da ailenin bulunmadığını bile ileri sürebiliyorlar.
Birgün gececi sınıflardan FKB 2-A’da ders yapıyorum. Ahlak gelişimini tamamlayamamış, utanma duygusu geliştirememiş bir iki öğrenci var bu sınıfta. Gece sınıf öğrencilerinin çoğunun düzeyi, gündüz sınıflarının altında. Türklük kültüründen yoksun bu “Türkçüler”in pek çoğunun, eksiklik karmaşalarına maske yaptıkları üstünlük karmaşalarının pençesinde debelendiklerini gözlemliyorum. Bunlar, kendilerini Türklüğün tek bekçisi ve savunucusu gibi görüyorlar. Öz Türkçe sözcükleri duyar duymaz, homurdanmaya başlıyorlar. Asılsız birtakım savlara dört elle sarılarak; örneğin bu sözcükleri, “kuşaklar arası bağları koparan etken” diye nitelendiriyorlar.
Kim bilir kime, neye karşı oluşturdukları kini, nefreti, yeniliklerden, çağdaş değerlerden yana kişilere yöneltiyorlar. Zeki; ama fanatik bir ülkücü olan sınıf başkanı, kullandığım “sorun” sözcüğünü duyar duymaz homurdanıyor, ayağa kalkarak bu ve bunun benzeri sözcüklerin kullanıma sokulmasının Türklüğe kastetmek isteyenlerin oyunları olduğunu, bunlara karşı Türklüğün mücadelesini anlatmaya başlıyor. Bir başkası, Türk Dil Kurumu’nun dilimize indirdiği darbeden söz ediyor.
“Sorun” sözcüğünü bütün gazetelerin, parti önderlerinin de kullandığını anımsatıyorum. Söz almadan konuşmamaları gerektiği konusunda kendilerini uyarınca, bir başkası, kendilerini konuşturmadığımı, sözlerini kestiğimi söylüyor. Üçüncü bir öğrenci, her öğretmenin dersinde söz almadan konuştuklarını öne sürüyor. Söz alarak konuşmak isteyenleri dinleyeceğimi söyleyince çok istekle parmak kaldırdığını gördüğüm bir öğrenciye söz veriyorum.
Bu öğrenci, bu sözcükleri kullanan gazete sahiplerinin bilmem hangi soydan geldiklerini, bu sözcükleri yalnızca, kırk iki milyon nüfusun içindeki iki milyon sosyetenin kullandığını savunuyor. Kulaklarıma inanamıyorum! Bu nasıl beyin yıkamadır böyle, doğrusu tam olarak anlayamıyorum.
Söz isteyenler konuştuktan sonra herkesin istediği anda söz almadan konuşmasının, onların sergiledikleri davranışlardan birçoğunun Türk töresinde yerinin olmadığını anımsatıyorum. Atatürk’ün dil devrimiyle Türkçemizin kısa bir sürede gelişip zenginleştiğini, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuştuğunu; akıllarıyla değil, duygularıyla davrandıklarını söyleyince bozuluyorlar.
Sağ Diz Kapağı Kemiğini Kırıyorum
Erzurum’a gelişimin ikinci yılının ortalarında bir pazar günü, taşındığımız lojmanın salonunun duvarına bir resim asmak amacıyla yemek masasını duvara dayıyor, altı yaylı on yıllık bir sandalyeyi masaya yaklaştırıp ayağımı üstüne basarak masaya çıkıyor ve duvara çaktığım çiviye resmi asıyorum. Yere inmek üzere yeniden sol ayağımı sandalyeye basar basmaz, sandalyenin üstü çöküyor ve salonun beton tabanına savruluyorum.
Düştüğüm yerden kalkmak üzere yerde arkaya doğru katlanmış olarak duran sağ ayağımı düzeltmek istediğimde, diz kapağımda, içimin geçmesine yol açan bir ağrı duyuyorum. Bayılmamak için bacağımı olduğu gibi bırakıp eşimden kolonya vermesini istiyorum. Yüzüme kolonya sürerek bayılmamı önlüyor ve hemen Ekrem’i çağırmasını istiyorum, eşimden. Ekrem’in evde olmadığını öğrenince komşumuz Yaşar Bayrak’ı aramasını istiyorum.
İyi ki Yaşar’ı evde buluyoruz. Yaşar gelince, kendisine beni hemen hastaneye yetiştirmesini söylüyorum. Yaşar’la hastaneye vardığımızda, doktora eğitimine hazırlanırken Yaşar’dan Fransızca dersi almış olan doktorun o gün nöbetçi olduğunu görüyoruz. Doktor, hemen bir film çektiriyor. Diz kapağı kemiğimin kırıldığı anlaşılıyor. Doktor, sağ bacağımı alçıya aldırıyor. Her yanı dolu olan hastanenin koridoruna konan bir karyolaya yatırılıyorum.
Yakından tanıdığım, köyümüze komşu Cevizli köyünden Dr. Server Altun Ağabey de o yıllarda Erzurum’da doktor olarak çalışıyor. Onun durumumdan haberli olmasını istiyorum. Server Ağabey geliyor, olanı biteni kendisine anlatıyorum. Operatör doktorun bakması için ertesi günü, mesai gününü beklemeye başlıyoruz.
Ancak o akşam, şişen diz kapağı çevresi, alçıyı zorluyor ve ağrıdan duramıyorum. Geceyi ağrı çeke çeke uykusuz geçiriyorum. Ertesi gün yetkili doktor, filmi görünce bu kırığın alçıya alınmadan ameliyat edilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak Erzurum, kış mevsiminde kırık olaylarının sık görüldüğü bir yer olması nedeniyle ameliyat için bir sonraki günü beklemek zorunda kalıyorum. Arkadaşlarım ve eşleri, ikinci akşamda sırayla bana eşlik ediyorlar. Çünkü o akşam da gözüme uyku girmeyecek.
Gece yarısına doğru, ağrılarımı hafifletmek için hemşire sol elimin üstünden bir serum takıyor. Ancak çok geçmeden, elimin üstünde, önceki ağrıları aratacak şiddette bir ağrı başlıyor. O saatte değerli komşumuz Yıldız Hanım nöbette. Elimin ağrısı yüzünden Yıldız Hanım’ın elini o denli çok sıkmışım ki kemikleri kırılacakmış neredeyse. Ağrı dayanılmaz olunca nöbetçi hemşireyi çağırıp kendisine bu durumu anlatmak zorunda kalıyoruz. Hemşire, gecenin geç saatinde gelip serumun takıldığı yeri inceliyor ve serum iğnesinin damar yerine, kas arasına sokulması yüzünden o ağrıyı yaşadığımı söylüyor ve iğneyi damara yerleştirerek o aşırı ağrımı dindiriyor.
Ertesi gün operatör doktor geliyor ve kırılan diz kapağının iki parçasını birbirine tutturmak için bir platin çivi almamız gerektiğini söylüyor. Çivi, doktorun eşinin eczanesinden alınıyor. Ameliyat sonrasında sağ ayağım, kasıktan ayak parmaklarıma dek yeniden alçıya alınıyor. Doktor, kırılan kısım parçalandığı için iki kırığın birbirine vidalanamadığını, parçalanan kısmın da alındığını bildiriyor
Beni 55 gün sırt üstü yatıracak olan alçının, diz kapağımdaki ameliyatlı yerinin üstü açılıyor. Buradan diz kapağımım ameliyatlı yerinin iltihaplanmaması için gün aşırı pansuman yapılacağı, bacağım alçıdan çıkarıldıktan sonra da üç hafta, hastanede fizik tedavi uygulanacağı; tedavi sonrasında bacağımda olabilecek yüzde on kadar bir aksamaya kendimi hazırlamam gerektiği açıklanıyor.
Başa gelince insan, ne dertlere katlanıyor!.. Zorlu bir 55 günden sonra hastanede alçı kesilip neredeyse bir deri bir kemik kalmış olan bacağım havayla karşılaşınca, bende inanılmaz bir titreme başlıyor.
Ardından fizik tedavi uygulanıyor. Terapisti hemşire Emine Hanım, beni yüzükoyun yatırarak diz kapağı çevremi, özel ampullerle ısıtıyor. Ardından, kaskatı kesilmiş, bir milimetre bile bükülmeyen bacağıma devinim kazandırmaya çalışıyor. Sağ elini diz kapağımın arkasına bastırarak öbür eliyle ayağımı yukarıya doğru zorluyor. Bana da bunun yol açacağı ağrıya olabildiğince dayanmamı, dayanamayacağım noktaya geldiğimde de kendisine haber vermemi söylüyor. Dediğini yapıyorum. Süresi bitince bırakıyor. Ancak yüzde bir gelişme bile görülmemesi benim umudumu yitirmeme yol açıyor.
Emine Hanım, iki lastik su tulumu alıp onların içine kaynar su doldurarak evde diz kapağı çevresini ısıtmamızı ve orada da eşimin bu çabayı yinelemesini öneriyor. Bunun yapılması durumunda, bacağımın daha erken zamanda devinim kazanacağını; aksak kalma olasılığının ortadan kaldırılabileceğini belirtiyor. Emine Hanım’ın önerisi sayesinde, fizik tedavinin bitiminde yüzde onu yüzde sıfıra indiriyoruz.
Bununla yetinmeyecek, on üç yıl sonra, aynı diz kapağımın kalanını da kırmayı başaracağım. Onun öyküsünü de günü geldiğinde anlatacağım.
Kitap Bastırma Girişimim
“Ruh Sağlığı ve Rehberlik” notlarımı 1976’da kitap olarak bastırmaya karar veriyorum. İkinci yıl gerek kapsam gerekse içerik bakımından daha da geliştirip öğrencilerin yararına sunduğum notlarımla ilgili olarak dersimle yakından ilgilenen bir öğrencimin, “Hocam, bu teksirleri kitap olarak bastırsanız, çok daha okunaklı bir kaynağa kavuşmuş oluruz.” demesi de benim için önemli bir itici güç oluyor.
Yıllardır bir şeyler yazmayı ve onları kitaplaştırmayı düşünüp durdum. Ancak bir yazarın ilk kitabını kim basardı? O nedenle birçok heveslinin yaptığı gibi kitabımı kendim bastırmaya karar veriyorum. Ne ki bunun için elimde avucumda on para yok!
O zamanlar İş Bankası, öğretmenlere belirli tutarda bir kredi veriyor. İlk taksitler için ona göz dikiyorum. Ancak kitap satılmazsa, taksitlerin tümünü ödeyebilmem için bir kaynak daha bulmam gerekiyor. Bunun için ikinci yılımda taşındığım lojmanda kapı komşum olan Fen Dersleri öğretmeni Mehmet Kanat’a, zorda kalırsam bankadan benim için kredi çekip çekemeyeceğini soruyorum. Kanat, duraksamadan “Elbette çekerim arkadaş!” diyor. Kendisine çok teşekkür ederek kitabımı bastırmada duraksamıyorum.
Bizim televizyonumuz yok henüz. Kanat’ın eşi ilkokul öğretmeni Yıldız Hanım, televizyonun yayın yaptığı her akşam, bizi televizyon izlemeye çağırıyor. Hınk mınk edince de zor kullanıyor adeta ve televizyon izlemeye mutlaka götürüyor bizi. O zamanın siyah beyaz televizyonunda Kolombo diye bir dizi var ki dillere destan! Bir de ilk kez kadın, erkek şarkıcı ve türkücüler çıkıyor ekrana. Bu da herkes için ilgi odağı oluyor.
Bu ilk kitabım, Ankara’da Çark Matbaası’nda iki bin adet olarak basılıp bin beşyüz adedi bana ulaştırılıyor, beş yüzü de Ankara’da genel dağıtımcılık yapan emekli öğretmen Salim Savcı’ya yüzde kırk indirimle bırakılıyor.
Kitapla ilgili bir tanıtım yazısı hazırlıyorum. Girişine şunları yazdıktan sonra kitabın özelliklerini sıralıyor, sonra da “İçindekiler”e yer veriyorum.
“Bugün dünya, daha mutlu insanlar yetiştirmek, daha mutlu olmak için ruh sağlığı ya da aklı sağlığı bilgilerinden yararlanmaya da ağırlık verme zorunluluğunu duyuyor. Ülkemizdeki eğitim de ruh sağlığını korumayı ve rehberliği bir azınlığın ilgilendiği konu olmaktan çıkararak bunları toplumumuzu oluşturan bireylerin tümünün yararlandığı birer hizmet alanı haline getirme yolundadır.
Ruh Sağlığı ve Rehberlik adlı kitabımı, ülkemizde önemi yeni yeni anlaşılmakta olan işte bu hizmetlere bir katkı yapmış olmak amacıyla yayımlamış bulunuyorum.”
Güvendiğim tanıdıklarıma, satmaları için biri kendilerine imzalanmış olmak üzere üçer beşer, kimisine daha fazla sayıda kitap ile birlikte birkaç tane de bu tanıtım yazısı postalıyorum. 424 sayfalık kocaman kitaba, biraz acemiliğim yüzünden; biraz da bir an önce satılması düşüncesiyle 5 lira fiyat koyuyorum. Kimi arkadaşlarımdan, anında parası geliyor kitaplarımın.
Çok güvendiğim, Çorum’daki öğretmenliğimde tanıdığım üç beş çok zeki öğrencilerimden biri olan, beni ısrarla ailesiyle bile tanıştıracak kadar seven bir “sanat enstitüsü öğretmeni öğrencim” ile akrabam olup benden ısrarla 500 kitap isteyen; bu sayının çok olduğunu söylememe karşın o sayıda kitabı kolaylıkla dağıtabileceğini söyleyen ilkokul müdüründen, aylar geçtiği halde bir haber gelmiyor. Bunun üzerine kitaplardan kalanlarını ödemeli olarak bana postalamalarını istediğimde, ikisinden de benim gönderdiğim koliler, açılmamış olarak dönüyor bana. 500 kitaplık koli, hayli hırpalanmış ve içindeki kitaplardan 100 kadarı da iki kez posta yolculuğu nedeniyle bozulmuş, kullanılamaz durumda olmak üzere bana ulaşıyor.
Kitapla ilgili olumlu ve olumsuz başka birçok sürpriz daha yaşıyorum. Onları, daha sonra yeri geldikçe anlatacağım. Şimdilik şu kadarını yazayım: Kitap büyük bir ilgi görüyor ve altı ayda tükeniyor.
Kitabım elime ulaştığında, enstitüden Cumhuriyet Caddesi’ne inen yolun solundaki kitabevi sahibinden, kendisine bıraktığım kitapları öğrencilerime yüzde 30 indirimle vermesini istiyorum. Enstitüde birçok ülkücü öğrencim istemeyerek; öbürleri de severek alıyor kitabımı. Kitabım, okulun kitap bastırmış öğretmenlerinin kitaplarının sergilendiği camlı dolapta da yerini almış bulunuyor. O nedenle meşruiyetini kanıtlanmış durumdadır kitabım.
Kitapta normalden normal dışına dek tüm davranışların yer almış olması nedeniyle bir yandan herhangi bir yanlışın bulunmasından korkuyorsam da bir yandan da beğenileceğini de düşünüyorum, içten içe. Çünkü kaç yıldır özenle çalışıyorum, bu kitap üzerinde. Normal dışı davranışlar için en çok Kriton Dinçmen ve Ayhan Songar’ın “Psikiyatri” adlı kitaplarından yararlanıyorum.
Erzurum’da ruh hekimliği yapan psikiyatrist bir hanım, nereden duymuşsa, bir gün bana kimi duygusal sorunlar yaşaması nedeniyle, ilk eşi, ünlü bir oyuncudan olan ilkokul beşinci sınıftaki kızının özellikle matematik dersiyle ilgili sorunlar yaşadığını ve benden kızına ders vermemi istiyor. Gerçekte çok zeki bir çocuk olan kızının ünlü bir sinema oyuncusu olan babasına âşık, birinci sınıf öğretmeninin, o duygularını, kızına yansıttığını, kızına gerekli gereksiz sarılarak onu öptüğünü, bunun sonucunda çocuğun birtakım duygusal sarsıntılar yaşadığını; bu olumsuz ilişkiyi çok geç öğrendiğini, bu yüzden çocuğunun örneğin çok iyi öğrendiği çarpım tablosunu birkaç gün sonra unuttuğunu anlatıyor.
Psikiyatrist olarak sorunun çözümünü bilse de anne olma nedeniyle çocuğuna bu konuda yardım edemediğini, benim bu konuda kendilerine yardımcı olmamı istiyor. Kendisine “Eğer, benim uygun olduğum gün ve saatlerde kızınızı evime getirebilirseniz, olur.” Diyorum; anlaşıyoruz.
Bana bir başka bilgiyi daha aktarıyor: Kızına şimdiye dek birkaç öğretmenden ders aldırdığını; ancak ders saatlerinde kızının ne yapıp edip bu öğretmenleri ders dışı konulara yönlendirerek örneğin, “Öğretmenim! Şu plağı dinlediniz mi? Çok güzel bir plak. Size dinletmek istiyorum.” gibi yollarla dersi kaynattığı için o derslerden verimli bir sonuç alamadıklarını anımsatıyor. Kendisine o konuda da güvence veriyorum. Onu kırmadan, o tür isteklerini konumuzu öğrenmeyi tamamladıktan sonraki zamana öteleyerek derslerimizi yürütebileceğimizi belirtiyorum.
Çocukla her hafta zorlu bir çalışma sürdürüyoruz. Ağır da olsa adım adım verimli sonuçlar elde ediyoruz. Zayıf olan matematiğini birinci yarıyıl sonunda iyiye çıkarıyor kızımız. Anne, bundan çok mutlu oluyor. Psikiyatrist Hanım, kızının baba boşluğunu doldurmak için bir doktorla ikinci evliliğini yaptığını; ancak kızının bu eşini benimseyemediğini, benim aklaşmakta olan saçlarımın da etkisiyle beni babası yerine koymuş olmalı ki benim verdiğim ödevleri severek yaptığını, bunun da başarılı olmasında önemli etken olduğunu anlatıyor.
Atatürk Üniversitesi’nde çalışan bir doçent, bu başarımı duyunca o da dördüncü sınıfta okuyan oğluna ders vermemi istiyor. Böylece Çorum’daki özel dersçiliğim, Erzurum’a da sıçramış oluyor.
Ruh hekimi Hanım’ın çalışma ofisine uğradığım bir gün, orada bulunan bir psikiyatristle tanıştırılıyorum. Hanım, yeni çıkan kitabımdan söz ediyor o arkadaşına. Doktor, kitabımı okuduğunu söyleyince ben oldukça heyecanlanıyorum. İvedice nasıl bulduğunu soruyorum. Doktor, “Bir akşam ya siz bize gelin ya da biz size gelelim ve konuşalım.” deyince, doktora “İstediğiniz zaman bize buyurun!” diyorsam da doktor bu kez, “Siz bize buyurun!” diye ısrar ediyor. Bir akşam onlara gidiyoruz. Söz kitaba geldiğinde kitabımı çok beğendiğini söylüyor doktor. Bunu duymak, içimdeki kaygıları silip atmamı ve rahatlamamı sağlıyor. Kendisine o akşam bir de imzalı kitabımı sunuyorum.
Kitap Gönderdiğim Kişilerden Gelen Mektuplar
İlk göz ağrım olan bu kitabımı, sevdiğim herkese ulaştırmak istiyorum. Satışını da sağlamalarını istediğim arkadaşlarımdan başka, bir Özgü Yayınevi sahibi, öğretmenim Dr. Halis Özgü’ye, bir de Cılavuz’daki müdürlerimizden, çok sevdiğim Tevfik Yavuzer’e gönderiyorum. Arkadaşlarımdan, Çark Matbaası sahibinden, öğretmenimden ve müdürümden şu karşılıkları alıyorum:
Gerçekten “vefalı” dost,
“Ben dost yüzün göremezsem
Bu gözlerim nemlidir benim”
Y. Emre
Önce benim “sanatçı ruhlu” olarak tanıdığım, sonra bilim adamı olma yolunda gördüğüm ve daha çok bağlandığım Bakırcıoğlu’nu “Ruh Sağluğı ve Rehberlik” adlı kitabından ötürü kutlayarak başlayayım mektubuma. Bir vakitler Çorum’daki gazetelerden birine “dil” üstüne yazılar yazan bu Bakırcıoğlu’nu, yine bir vakitler birlikte pek güzel saatler geçirdiğimiz “duyarlı dost – gönül adamı – R. Bakırcı’dan ayrı düşünmüşümdür nedense. Birine kafamla, diğerine yüreğimle bağlı olduğum sonucuna varmışımdır hep. Ondan ayrılırken iki kişiyi birden yitirmiş olduğumu düşündüğümü hatırlıyorum.
Bakırcıoğlu; henüz bir eşini daha görmediğimi içtenlikle söyleyebileceğim eğitim şefiydi. Öğretmenliğimin başladığı gün ilk onu gördüm, daha sonra sık sık gördüm. Ve mesleğimle ilgili pek çok şeyi ondan öğrendim: Görev aşkını, sorumluluk şuurunu, gayreti, alın terini…
Bakırcıya gelince, onunla ilgili söylenecek, hatırlanacak o kadar çok şey var ki!.. Sadece büyüğüm değil, arkadaşım (içimdeki ben’in arkadaşı) idi Bakırcı. Oturup gönlümüzce içtiğimiz; şiir, edebiyat, sanat konuştuğumuz, geleceğe ait düşler kurup kader arkadaşlığı etmeyi kararlaştırdığımız kişiydi. Onunla oturduk mu ne hoş geçerdi zaman… Zaaflarımı, eksik yanlarımı bir o söyleyince gücenmezdim. Beni anlamaya, çözmeye çalışırdı, dosttu.
Benim yapımda olanlar, duygularıyla düşüncelerini birbirinden ayırmayı pek başaramazlar. Düşünceleriyle bağlanamadıkları kişiye, duygularıyla da bağlanamazlar genellikle. Ben bu yanımı eğittim, değiştirdim. Kitapları elime geçince Nazım’ı Maksim Gorki’yi nasıl zevkle okurum. O adamların düşünceleriyle kendi düşüncelerimin çeliştiğini bilirim oysa. Gene de alamam kendimi onları okumaktan. Demek duyarlık dediğimiz şey, gerçekte varlığımızı belirleyen şey. Yazacak onca haber dururken hep anıları kurcalayışım da bundan değil mi?
Değerli dostum! Benim vefasız ve senin gerçekten “vefalı” olduğunu biliyorum ne yazık! Ve mahcubum sana karşı. “Yalnızca sana değil, hiç kimseye yazamadım ne zamandır.” desem de bu kusurumu örtmez, farkındayım. Senin özel sayıyı da bulamadım üstelik; yitirmiş olmalıyım. Kitaplarımı didik didik ettim, yok. Kendimi bağışlatmak için bir tek mektubun yetmeyeceğini de biliyorum. Artık yazacağım sana. Bekle.
Hepimizden hepinize gönül dolusu selam ve sevgi… (20.3.1976)
Osman
Muhterem Rasim Beyciğim,
Bir sabah postacı bir kitap paketi uzattı. Heyecanla açtım. Bir de ne göreyim! Rasim Beyciğimin yazdığı çok değerli bir eser. Bilseniz ne kadar sevindim. Derhal öğrenciniz Birsel’le birlikte kitabının tanıtımına başladık.
Çorum Eğitim Enstitüsü’ndeki bazı arkadaşlar, bizden daha önce edinmişler ve salık vermeye başlamışlar. Pek tabii pek çok sevindim. Biz de dar çevremize tanıtmakla 12 adet kitap daha sizden isteme gereği duyduk.
İstediğimiz 12 adet kitabı en kısa zamanda gönderiniz. Parasını ister ödemeli ister havale ile çıkarırım. Bu kitapların yarı parasını almış durumdayım.
Sizin için 12 kitap az; ama bana en son gelmesi nedeniyle bu kadarla kaldı. Bağışlayacağınızı umarım. Size ve yengeye selam ve saygılar sunarken yeğenlerimin ayrı ayrı gözlerinden öperiz. Bizim ev tarafında şu anda yaramaz bir havadis yoktur. Hepimiz tekrar hepinize selamlarımızı sunarız. (23.3.1976)
Cahit Bellek
Çok değerli Rasim,
Kitabınızı aldım. Okudum. Böyle başarılı ve değerli bir kitabın yazarı olarak sizi içtenlikle kutlarım. Bundan böyle de başarılı eserler yaratmanızı dilerim.
Her zaman iyi haberlerinizi bekler, sevgiyle gözlerinizden öper, sürekli başarılar dilerim. (8.4.1976)
Halis Özgü
Sayın Hocam,
“Mektubuma nasıl başlayayım?” Saydığım-sevdiğim siz Hocama” neler yazmalıyım; dahası nasıl yazmalıyım, diye kara kara düşündüğümü söylemek istiyorum.
Kitaplarınızı alınca sevincim sonsuz oldu. Sesini duyduğum siz Hocamın adını okuyordum. Benim için güzel şeydi bu, övünülecek şeydi. Kıvançlıyım. Bunun için sizi kutlamama izin verin Hocam!
Benim için de bir kitabınızı imzalamışsınız. Özellikle bu durumlarda “yuvarlak laflar” söylenir gibime geliyor. Söz gelimi, “Kitabınızı kitaplığımın en güzel yerinde saklayacağım.” denir. Bu bana ters geliyor; çünkü bir kitaplığın her yeri güzeldir. Benim için şu söz konusu Hocam! Yapıtınızı her dosta, her arkadaşa “Bakın, bu benim Hacamın kitabıdır.” diye göstereceğim. Gerçek şu ki bununla hep kendimi övmüş olacağım. Hocamın yapıtıdır çünkü benim gördüğüm, dostlarımın gördüğü.
Fakat şu anda ezinç içindeyim Hocam. Öz diline yabancı olan, bunun için öz diliyle yazan, konuşan – düşünenlere öcü görmüş gibi bakan bir kurum, “Yönetmelik Esasları” diye engel çıkarıyor karşımıza. Beş dost, beş yiğit – sağlam dost arasında dağıtılıyor beş yapıtınız.
Size karşı her an görevlerim oluğunu unutmayacağım Hocam. Ellerinizden öperim. Saygılarımla. (Gerede, 9 Nisan 1976)
Öğrenciniz Sevdakâr Çelik
Rasim Bey,
İkinci baskıda telafi etmek üzere, kitap konusundaki eleştirilerinizi kabul ediyorum. Ödemeler konusundaki ilgi ve titizliğinize ayrıca çok teşekkür ederim. Kitabınızın bu konudaki boşluğu kısmen doldurduğu anlaşılıyor. Size konunuzla ilgili olması nedeniyle ve çalışmalarınıza yeni boyutlar kazandıracağını umduğum değerli bir eser göndermek istiyorum. Henüz alma fırsatı bulamamışsınızdır. Serol Teber’in “Davranışlarımızın Kökeni” adlı kitabı ile yine ilginizi çekeceğini umduğum birkaç çeviri.
Dostum Rasim Bey, size iletmeyi uygun gördüğüm bir ricam var. Naim Bey’in 19.3.1976 tarihinde gönderdiğimiz kitabının bakiyesi henüz elime geçmedi. Kendisine iletirseniz memnun olurum.
Benim, Tahir Bey’in ve arada sırada uğrayan Arif Bey’in size dostça selamları var. (Ankara, 13.4.1976)
Aytaç
Sayın Rasim Bey,
Mithat Zan’ın arkadaşıyım. Ayrıca hemşerinizim (öğrenciniz Haşmet Turan’ın kardeşi). Sizin “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” kitabınızı çok beğendim ve öğrencilerime ders kitabı olarak tavsiye ettim. Şu anda 40 tane daha isteniyor. Mümkünse adresime ödemeli olarak göndermenizi rica edeceğim. Bu konuda başarılarınızın devamını dilerim. (14 Nisan 1976)
Şükran Turan
Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Öğretmeni
Antakya / HATAY
Rasim,
Gönderdiğiniz “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” adlı eserinizi aldım. İçindekilere kısaca ve genellikle bir göz attım. Uzun ve titizlikle yapılmış çalışmanın sonucu olduğu muhakkak.
Eserinizin iki ve üç yıllık eğitim enstitüleri için olduğu kadar, toplumumuzda sayıları gittikçe çoğalan ruh hastalarına, onların yakınlarına, hatta her anne babaya yararlı olabileceği kanısındayım.
Bu vesile ile sizi kutlular, başarılarınızın devamını diler, teşekkürlerimle gözlerinizden öperim. (Ankara, 5.5.1976)
M. Tevfik Yavuzer
Dönem sonunda, öğrencilerimin çoğunun yararlandığını gördüğüm kitabımla ilgili görüşlerini alıyorum. Onlara son dersimde birer kâğıt dağıtarak kitapla ilgili olumlu ve olumsuz görüşlerini soruyorum. Bu kâğıtlara kendilerini tanıtan hiçbir şey yazmadan, sorduğum soruları yanıtlamalarını, bitirince de kâğıtları masamın üstüne ters çevirerek koymalarını istiyorum. Öğrencilerimin tama yakını kitabı beğendiğini belirtiyor. Olumsuz görüş olarak; kimi tümcelerin çok uzun olduğunu, o nedenle zor anlaşıldığını belirtiyorlar. Bir de konulara daha çok örnek vermemin iyi olacağını yazıyorlar. İlginç bir eleştirileri de şu oluyor: “Sınıfta anlattığınız gibi yazsaydınız, kitap daha anlaşılır olurdu.”
Kitabımı o eleştiriler doğrultusunda yeniden düzenleyerek ikinci baskısını yaptırmayı amaçlıyorsam da bunu gerçekleştirecek zamanı ve olanağı bulamadığımdan bu isteğimi gerçekleştiremiyorum. Ancak daha sonraki yazdıklarımda, o eleştirilerden çok yararlanıyorum.
Bener Cordan Trabzon Eğitim Enstitüsüne Atanıyor
Kitabımın çıkışından kısa bir süre sonra Bener Bey, bizden alınarak Trabzon Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne gönderiliyor; yerine de MHP’li olduğu duyumunu aldığımız bir arkadaş atanıyor. Bener Bey aracılığıyla Trabzon Eğitim Enstitüsü meslek dersleri öğretmenlerinden biri, benden 200 kitap istiyor. Gönderiyorum. Çok geçmeden kitapların paraları geliyor. Bener Bey’in bu ilgisi beni çok rahatlatmakla kalmıyor, çok mutlu ediyor.
1978’de Gazi Eğitim’e geldikten sonra benim Erzurum adresimi bilen Salim Savcı, oraya bir telgraf gönderecek. Ekrem’in bana ilettiği o telgrafta Salim Savcı, “Kitabınızın satışı hızlandı, elinizde ne kadar kitap varsa acele gönderin.” diye yazdığını göreceğim. Kendisine uğrayarak elimde kitap kalmadığını bildireceğim.
İyi bir Edebiyat öğretmeni olduğu kadar da iyi bir de konuşmacı olan Bener Cordan’ı, yıllar sonra Millî Eğitim Bakanlığında başarılı bir müsteşar olarak göreceğiz. O müsteşar olduğunda ben de Gazi Eğitim’de çalışıyor olacağım. Gece geç saatlere dek çalışması yüzünden, müsteşarlığının üzerinden altı ay geçtikten sonra, ancak görüşebileceğim kendisiyle. Görüşme olanağını bulduğumda, beni daha önce beklediğini söyleyince, bu gelişimin dördüncü gelişim olduğunu; önceki gelişlerimde kapısında saatlerce beklememe karşın toplantılarının bitmemesi nedeniyle kendisini göremediğimi; her gelişimde sekreterine mesaj bıraktığımı belirteceğim. Ne yazık ki amansız hastalık, Bener Bey’i de zamansız ayıracak, aramızdan.
Mustafa Tepe’nın Yazdıkları
Onlarca yıl sonra Facebook’ kanalıyla bana ulaşıp arkadaş olmak isteyen binden fazla öğrencilerimden biri de Mustafa Tepe’dir. Tepe, arkadaşlık isteğini kabul ettiğimde, kendisinin benim sayemde öğretmen olduğunu, yoksa babasının yanına dönüp çiftçilik yapmak zorunda kalacağını yazıyor. Kendisine benim sayemde değil; kendi çabası ile öğretmen olduğunu yazınca bana telefon edip ne demek istediğini anlatmaya başlıyor. Ancak bir yerde boğazı düğümlenip konuşamayınca telefondan bir kadın sesi geliyor. Kadın, “Hocam merhaba! Ben Mustafa’nın eşiyim. Mustafa, birden duygulandı, olayın sonrasını anlatamadı. İzninizle sonrasını da ben anlatmak istiyorum. Çünkü olayı Mustafa’dan pek çok kez dinledim.” diyor ve oldukça ilginç bir olayın oluş sürecini dile getiriyor. Sonra Mustafa’ya “Bunları yaz, bana gönder.” diyorum. Mustafa’dan aşağıdaki yazı geliyor:
29.01.1953 yılında Gazi Paşa’nın Çörüş köyünde tek odalı bir evde 8 çocuklu yoksul bir ailenin 7. çocuğu olarak dünyaya geldim. İlkokul yıllarım kendi köyümde yalın ayak ve zorluklar içinde, keçi gütmekle geçti.
İlkokulu bitirince köyümden uzak ilçemde ortaokul yıllarımı, bir yakınımın tek odalı baraka evinin bitişiğindeki odasında inekler ve koyunların yanı başında geçirdim. Tok karınla okula gittiğimi pek anımsamıyorum.
Ortaokul bitti, lise hayatı başlayacak. İlçemizde lise yok. Alanya’ya gitmemiz gerekiyor. Okumak istemiyorum. Çünkü ekonomik koşullarımız elverişsiz ve ulaşım sorunu var. Ona karşın Alanya Lisesi’ne kaydoldum. İlk yıl, zorluklar içinde idare ettim. İkinci yıldan itibaren turizmde çalışarak kendi harçlığımı çıkarmanın mutluluğunu yaşamaya başladım.
Ardından eğitim enstitüsüne gidip öğretmen olmak istiyordum. İngilizcem çok iyiydi. O nedenle Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün İngilizce Bölümü’ne başvurduysam da iki yıl, bu bölümüm mülakatlarında elendim. Çünkü sınav komisyonu başkanı, tanırsınız; Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü İngilizce öğretmeni B. A. idi. İngilizce olmayınca Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nün Sosyal Bilgiler Bölümü’ne başvurdum ve burayı kazandım.
İlk yılım olan 1974-1975 Öğretim Yılı’nda Koç Palas Otel’de kaldım. Enstitüde çoğunluk olan ülkücüler, uzun favorilerimiz, saç biçimimiz gibi görünüşümüz ve kendilerinin yanında yer almamamız gibi nedenlerle bizi mimlediler. Okulda ikide bir olay çıkıyordu. Her gün birçok öğrenci, tahta sopalarla dövülüyordu.
Sınıfın tahtasına kırmızı boyalı tebeşirle şifreli isimler yazılıyordu: ALTUN, GÜMÜŞ, BAKIR. Üzerlerine de “tehlike” işareti konuluyordu. Kısa sürede bu yazı ve işaretlerle dersimize giren üç değerli, Atatürkçü ve demokrat hocanın fişlendiği anlatılıyordu. Bu bilgiyi sınıfta kendimize yakın arkadaşlarla paylaştık.
Otel çok para tutuyordu. Atatürk Üniversitesi’nin yeni açılan yurdunda boş yer olduğunu öğrendik. Üç Antalyalı, bir Urfalı arkadaş 4. blokta üst katların birine yerleştik. Çok rahattık kendimizce. İkinci yılın bitirme sınavı döneminde bize imalı sorgulamalar gelmeye başladı. Onun için canımı dişime takarak bütünlemeye kalmadan sınıfımı geçmek ve bir an önce buradan uzaklaşmak istiyordum.
Bir akşam yurtta gülüp eğlenmiş biraz geç yatmış, yatarken kapıyı da sürgülemiştik.
Uyku arasında kapının açılmasıyla uyandım. Gece kapı açıldı, odaya on on beş kişi girdi. Yatakları dolaşarak “İsmin ne? İsmin ne?” diye soruyorlardı. Tehlikeyi anladım ve uyur gibi davranmaya karar verdim. Onlardan ikisi kafama tık tık vurdu. “İsmin ne?” diye sordular. Benden cevap alamayınca uyarıları sertleşti. Kafama lastik copla daha sert biçimde vurmaya başladıklarında kendimi korumaya çalışırken yine adımı sordular. Adımı soyadımı söyler söylemez, başıma lastik cop indi. Başımı yastıkla korumaya çalıştım. Şanslıydım. Çünkü başıma vurulan en azından tahta sopa değildi. Sonra üzerime çullanıp vurmaya devam ettiler. Kimisi de birbirine vuruyordu, gece karanlığında. Önce çok direndim. Bir ikisini ben de yumrukladım.
Sonra beni pencereden atmak için pencerenin önüne kadar sürüklediler. O sırada elimde ve karnımda acı hissedince ölü numarası yaparak elimi ayağımı kendi halinde bıraktım. Birisi “Atmayalım. Ben ona ustura, bıçak vurdum. O zaten öldü! Kaçalım.” dedi.
Odadan çıkıp gittiler. Kendime gelince kapıyı kapatıp ışığı açtım. Kendimi kontrol ettim, iyiydim. Bu vahşice saldırıya rağmen çok tehlikeli bir durumumun olmadığını anlayınca bir ölçüde rahatladım.
Elimden fazla miktarda kan akıyordu. Serçe parmağımın ucunu ustura koparmıştı. Bir de bıçak, pijamamı ve altındaki yün kazağımı kesip karnımda bir karışlık bir çizik oluşturmuştu. Burası devletin yurduydu. Bu yurdun görevlileri vardı. Biz masum öğrencilerin can güvenliği kimlere emanettik!..
Sabah olmasını bekledim. Peçete sardığım parmağımı İngilizce kitabımın arasına sokarak hiçbir eşyamı, valizimi almadan okula gidiyor gibi yurttan ayrıldım. Yanıma bir eşya alsaydım, dışarıda “Nereye gidiyorsun?” diye hesap sorabilirlerdi.
Sabah, sizin “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” sınavınız vardı. Ne rastlantı, o halimle Ruh Sağlığı ve Rehberlik sınavına girecektim. Parmağım kanıyordu hâlâ. Sarılı parmağımı defterimin arasına gizleyerek sizin sınavınıza girdim. Sorduğunuz sorulara bile bakacak durumda değildim. Dünyam yıkılmıştı. Ülkücüler, kendilerinden olmayan öğrencileri sınav kapılarında bile dövüyorlardı. Oda arkadaşım Serikli N. G., bana tuzak hazırlamış. Benim yurttaki adresimi ülkücülere vermiş ve yatarken kapının sürgüsünü de açmış.
Sizin sınav sorularınıza cevap olarak yalnızca başımdan geçen olayı bütün ayrıntılarıyla yazdım. Parmağımdan akan kan, kâğıda da damlamıştı.
Yıl sonu sınav haftasını tehdit, baskı altında, teneffüsleri tuvalette geçirerek bitirdim. Bir an önce Erzurum’dan ayrılmak istiyordum. Çünkü karşılaştığım her ülkücü öğrenci, “Hemen Erzurum’u terk et!” diyordu.
Yurt hayatım bittiği için Cumhuriyet Caddesi’ndeki Günaydın Otel’e yerleşmiştim. Notlar okunup sonuçlar açıklandığında Ruh Sağlığı ve Rehberlik dersi notumun, on üzerinden dokuz olduğunu gördüm.
“Olamaz böyle bir şey!” diye düşündüm. Sizin, benim o anki ruh durumumu anlayıp sınav kâğıdımı bir uzman anlayışıyla değerlendirip beni hayata bağladığınızı düşündüm. Beni anlamayan sıradan bir öğretmen olsaydı, benim o kâğıdımın not değeri belki de sıfır olurdu. Ama gözden kaçırdığım şey, dersin Ruh Sağlığı ve öğretmeninin de sizin oluşunuzdu.
Kanlı gömleğimle, kanlı pijamamla anamın yanına döndüğümde, anama gerçeği söyleyemedim.
Ülkeler Coğrafyası sınavından on beklerken ders öğretmeni, fanatik duygularla bana dört vermiş ve beni bütünlemeye bırakmıştı. Tek bütünleme sınavımda içeride on dakika kalıp çıktıktan sonra bir an önce Erzurum’dan ayrılıp Antalya’ya gitmek üzere hemen terminale koştum. Bu dersin sınavından altı alarak geçtiğimi bir tanıdık aracılığıyla daha sonra öğrendim.
Kırsal kesimden gelen bir kişi olarak okuma hakkım zorbalar tarafından elimden alınmaya çalışılırken elimden tutup bana sahip çıktınız. Benim ruh sağlığımı düzelttiniz
Daha büyük bir kaza bela yaşamadan ayrılmayı başardığım Erzurum’a bir daha uğramamak için Isparta Eğitim Enstitüsü’ne nakil yaptırdım ve son yılımı orada tamamladım.
Saygı değer öğretmenim! Hayatımı kurtarıp beni yeniden yaşama bağladınız, bana özgüven sağladınız. İki bütünlemem olsaydı hayatım çok daha risk altında olacaktı. Siz olmasaydınız, bırakın öğretmen olmayı, hayatımı kaybetme olasılığım bile vardı.
41 yıl Coğrolmayı, hayatımı yaparak emekliliğimi kazanışımda payınız büyüktür. Size çok şey borçluyum. Size minnettarım! Çok şey yazmak istiyorum, ama yazamıyorum. Ne olur, hakkınızı helal edin, canım öğretmenim! Size sağlık, mutluluk diliyor, ellerinizden öpüyorum. (17 Temmuz 2025)
Tepe’nin anlattığı sınavda hangi soruların sorulduğunu da kan damlayan sınav kâğıdını da anımsamıyorum. Ancak şunu iyi biliyorum: Benim de meslek dersleri öğretmeni arkadaşlarımın da hiçbir zaman hiçbir öğrenciye bile bile hak etmediği notu vermemişizdir.
Bir ara birkaç öğrenciyle konuşurken onlardan biri bana: “Hocam! Ülkücü öğretmenler, ülkücü öğrencilere, “ülkücü milliyetçi olmanız, sınıf geçmeniz için yeterlidir.’ derken; kendilerinden saymadıkları öğrencilere iyi, pekiyi bekledikleri sınavlardan bile zayıf verirken siz, sağcılığına, solculuğuna bakmaksızın kim ne kadar yazdıysa o kadar not veriyorsunuz.” diye yakınıyor. Ben de o öğretmenlerin davranışının doğru olmadığını vurguladıktan sonra, “Ben de o öğretmenler gibi davranırsam, ben de yanlış davranmış olmam mı? O zaman benim o öğretmenlerden farkım ne olur?” diye sormuşumdur, o öğrencilerime. Onun için Tepe’nin notu konusunda anlattıklarının onun yorumladığı gibi olmadığını düşünüyorum. Yazdıkları, mutlaka sorulan sorulara yanıt niteliğinde görülmüştür.
Baskıcı Tutum Yoğunlaşıyor
(26 Mayıs 1976) Bir yılı aşkın süredir-özellikle şu kitap yüzünden olmalı-bir şeyler yazmamış ya da yazamamışım defterime. Uçup gitti, bu arada yaşadıklarım. Oysa nice acılı, kimi de tatlı günler geçirdim bu süre içinde. Yaşamı anlamlı kılmanın bir yolu da acı–tatlı olayları, onlara bağlanıp kalmaksızın değerlendirmek, başarısızlıklara boyun eğmeden, yıkılmadan yıkmak, acı veren duvarları. Ne ki çok zor bir edim, bu! Kişiliği, bunu başaracak güce eriştirmiş olmayı gerektiriyor. Üzen, ezen, yaralayan etkenlerin karşısına, yılgınlık göstermeden çıkacak ve onları alt edecek bir kişilik yapısını gerektiriyor!
Nice içsel güçsüzlüklerimi yene yene; çocukluk yaşantılarımın bir sonucu olarak oluşan karmaşalarımla, güçsüzlüklerimle savaşa savaşa geldim, bugünlere. Ancak onların tümünü alt ettiğim anlamı çıkarılmamalı bu sözümden. Belki de onların çok güçlüleri hâlâ varlıklarını koruyor, bilinçdışımda. Yaşamayı sürdürdüğüm duygusal dayanıksızlıklarımın altında onların varlığı yatıyor, büyük olasılıkla.
Birçok öğrencinin ciddi ruhsal sorunlarının etkisiyle gösterdikleri üzücü davranışlarını soğukkanlılıkla karşılayamamama, onlar karşısında öfkemi denetleyemememe bunlar yol açıyor. Enstitüye gelişimden bu yana, birçok okuldakinden daha çoğu, gün geçtikçe burada yaşanıyor. Önü çeken öğrencilerin çabasıyla kaba güç egemen kılınmaya çalışılıyor. Bu amaçla kırılmak istenmeyen otorite, yerle bir edilmek istenmeyen değer, yok.
Bu kesim, kör koşullanmalarına ters düşen her duygu, düşünce ve davranışı gösteren öğretmen ve öğrenciyi düşman belliyorlar. Onlara en küçük bir saygı bile göstermiyorlar. Yanlarında yer almayan öğretmenlere salt not korkusu, sınıfta kalma kaygısı yüzünden saygılı gibi davranıyorlar. Uçlardakiler, bu çizgiyi bile zorluyorlar. Her türlü yıkıcı, yok edici tepkilere girişimlere yönelebiliyorlar.
Zavallı gençler ve genç öğretmenler! Gelenek, görenek, töre, milliyetçilik diye diye her değerli geleneği, göreneği, töreyi, milli değeri gözlerini kırpmadan çiğneyebiliyorlar!
Kişisel yapım, bunlara ödün vererek durumu kurtarmaya elverişli olmadığından, bu yapılanları görmezlikten gelemiyorum. Öte yandan, gücümün sınırlılığının da bilincindeyim. Bakalım, bu çelişkilerle dolu yaşamımız bundan sonra nasıl sürecek.
Bir Öğretmenin İki Yüzlülüğü
Her karşılaşmalarımızda bana “Rasim Ağabey” diyerek konuşan, benimle yakından ilgilenen Ardahanlı İngilizce öğretmeni, B. A., sınıflarda öğrencilerin elinde Ruh Sağlığı ve Rehberlik kitabımı gördüğünde, “Ne geziyor sizde komünistin kitabı?” diye çıkışıyor, onlara.
İnsanlaşamamış, bilgiye, çağa, aydınlığa düşman olan, tanınmasınlar diye ders dışı zamanlarda üniversiteden getirilen ülkücülere, ikinci sınıf dersliklerine sınav öncesinde, dört gün boyunca baskınlar yaptırılıyor. Bu gençler, sınava “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” kitabımdan hazırlık yapmakta olan öğrencilerin elinden kitaplarını alıp gidiyor ya da kitabı yırtıp çöp sepetine atıyorlar.
Bir öğrencim, bir gün gözleri yaşlı, yanıma geliyor ve “Hocam, tanımadığım biri öğle üzeri sizin kitabınızı elimden alıp yırtarak çöp sepetine arttı; kitabınızı nereden alabilirim?” diye sorunca “Sana kitap bulurum.” diyor ve ona bir kitap veriyorum.
Bu insanlığa sığmayan olayı, Günsel Polat adlı öğrencim, sınav kâğıdının sonuna yazdığı şu satırlardan öğreniyorum:
“Muhterem Hocam! İmtihan salonunda yer değiştirdiğim için bana kızdınız. Özür dilerim. Ancak içinde bulunduğum ortam dolayısıyla buna mecburdum. Çünkü yanıma oturan öğrenci sınavda kendisine yardım etmemi söyledi. İmtihana girmeden önce sizin verdiğiniz kitabı da elimden aldılar. Burada yaptığımız iki yüzlülükten başka bir şey değil. Ama buna mecbur ediliyoruz. Size açılmak, tüm dertlerimi söylemek istiyorum. Sadece sizin gibi değerli bir hocamızın neden bu vahşi memlekette vazife gördüğüne şaşıyorum. Sizi üzdüysem bağışlayın.”
“Kâzım Karabekir’in Eğitimciliği Üstüne Konuşma Yapmam İsteniyor
1976-1977 Öğretim Yılı başındaki öğretmenler toplantısında Müdür, Enstitümüze adı verilmiş olan “Kâzım Karabekir’in Eğitimciliği” üzerine bir konuşma hazırlamamı ve salonumuzda öğretmen ve öğrencilere sunmamı öneriyor. Ben, o konuda bilgimin olmadığı gibi birtakım nedenleri sıralıyorsam da müdür isteğinden vazgeçmiyor ve bu önerisini kurul kararına dönüştürüyor.
Bunun üzerine Enstitü kitaplığında bu konuda kaynak aramaya başlıyorum. Kâzım Karabekir’in anılarını içeren “İstiklâl Harbimiz” adlı yapıtını buluyorum. Bu kitapta Kâzım Karabekir’in, babaları şehit düşen çocuklar için hangi eğitim olanaklarını sağladığının ayrıntılı öyküsünü de bulunca seviniyor ve çalışmaya başlıyorum.
İyi bir hazırlıktan sonra sıra onun sunumuna geliyor. Kâzım Karabekir’in ölüm tarihi olan 16 Ocak akşamında, Enstitünün öğretmen, yönetici ve öğrencileri Enstitü salonunu dolduruyor. Beni benimseyen ve yadırgayan öğrenciler, pür dikkat dinliyorlar anlattıklarımı. Herkesi etkilediğimi duyumsuyorum, sunumum sırasında. Sunumu bitirir bitirmez, salonda güçlü bir alkış kopunca, bu alkışı, “Sus!..” diyen hafif bir ses, yarıda kesiyor. Belli ki ülkücü gençler, karşı oldukları öğretmen, etkili bir konuşma da yapsa, o konuşmanın alkışlanmasına katlanamıyorlar. Başarılı bir sunum yaptığıma sevindiğim kadar da alkışların boğulmasına üzülüyorum.
UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nda Enstitümüzü Temsil Ediyorum
Öğretmenler Kurulu toplantımızın gündem maddelerinden birini de UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’na temsilci seçme oluşturuyor. UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, yıllık toplantılarına her yıl sırayla bir eğitim enstitüsünden temsilci çağırıyormuş. Bu yıl sıra bizde imiş. Söz konusu toplantıda enstitümüzü temsil etme görevi için adım öneriliyor ve kurul, temsilciliğe beni seçiyor.
Toplantı tarihinden önce İstanbul’da Tarabya’daki toplantı yerine ulaşıyorum. Toplantıya katılanlar arasında Cumhuriyet gazetesi sahibi Nadir Nadi, Cılavuz’dan öğretmenim olan Rıza Kardaş, değerli öğretmen yazarımız M. Rauf İnan, Cumhuriyet’teki yazılarını severek okuduğum Prof. Dr. Cahit Orhan Tütengil, Varlık’tan tanıdığım Muhtar Körükçü gibi birçok değerli kişinin yer aldığını görme ve kendileriyle tanışma şansını elde ediyorum.
Aynı zamanda usta bir kulisçi olduğuna tanık olduğum Rauf Bey, hemen yakından tanıdıklarıyla görüşerek Başkanlık Kurulu için önereceği ekibi oluşturuyor. Tanıdığı bir profesörü başkan, en gençleri olarak beni de raportör olarak öneriyor. Komisyon başkanı Prof. Dr. Bedrettin Tuncel, toplantıyı açıyor ve başkanlık kurulu için önerileri beklediğini söylüyor. Rauf Bey, listesini sunuyor. Bir de ikinci bir liste sunuluyor. Sonradan, bu ikinci listenin, sağcı kesimin listesi olduğunu anlıyorum.
Bedrettin Bey, iki listeyi de oya koyuyor ve bizim liste katılanların büyük çoğunluğunun oyunu alıyor. Tuncel’in çağrısı üzerine sahnede yerimizi aldıktan sonra, Kurul Başkanımız, gündemdeki maddeleri oylayarak çalışmaları başlatıyor. Ben de raporumu yazmaya başlıyorum. Toplantı sonunda eski Başkan Bedrettin Tuncel ve arkadaşlarını yeniden Yönetime Kurulu görevine getirerek toplantıyı bitiriyoruz.
Toplantı günü sabahı yanına giderek kendimi tanıttığım öğretmenim Rıza Kardaş, bu seçimden sonraki aralarda bana soğuk davranmaya başlıyor. Çünkü seçimde öğretmenimin oy verdiği liste kazanamamış, ben de karşı listeden raportör seçilmiştim.
Bir ikindi çayında sevgili öğretmenlerim Tütengil ve Körükçü ile bir de şu fotoğrafı çektiriyoruz, yanımızdaki bayanla birlikte.
Ülkücülerin Düşünceleriyle Davranışları Çelişiyor
(12 Ocak 1977) Büyük çoğunluğun tümüyle egemen kılmak istediği “ülkücü, milliyetçi” görüş, geçmişimize, geleneklerimize sıkı sıkıya bağlılıklarını, onların koruyucusu olduklarını savunuyorlar. Kültürel birikimimizin korunup yaşatılması güzel şey. Ne ki bu kesimin sürükleyicisi konumundakilerin tutum ve davranışları, bu kültürel mirasımızın günümüze ulaşan değerleriyle hiç de bağdaşmıyor. Büyüğe, öğretmene saygısızlık, hoşgörüsüzlük, acımasızlık, kendileri gibi düşünmeyenlere yaşama hakkı tanımama, onların eğitimlerini engelleme, sürekli huzursuzluk yaratma, bizim geçerli kültür değerlerimiz arasında yer almıyor.
Yaşanan olaylar, işin büsbütün çığırından çıktığını gösteriyor. Örneğin salonda sınavın başlayacağı anda iki üç öğrenci salona girip görevli öğretmenlerin gözleri önünde sınav salonundan bir öğrenciyi alıp sınav salonundan çıkarabiliyor.
Bir başka sınavda belli kişiler, sınav kapısında bekliyor, sınav sonunda, sınava girmesi engellenememiş olan öğrencileri çıkışta enseleyerek okuldan uzaklaştırabiliyorlar.
Herhangi bir siyasal eğilimi olmadığını söyleyen, kendilerinin yanında yer almayan öğrencilerin, ders saatleri dışında, öğle saatinde, paltolarını omuzlarına koyarak onlara alt kattaki pencereden atlayıp gitmelerini ve bir daha da enstitüye uğramamalarını söylüyorlar.
Derste psikanaliz konusunu işlerken libidodan söz edince, bu tür isteklerini bastırmış olanlar homurdanmaya başlıyorlar. II. Abdülhamit’in delilere karşı antipati oluşturduğunu söyleyince kimi öğrencilerin yüzleri demir rengine dönüşüyor. Çağdaş kişilik kuramlarını işlerken, bu evrensel kuramlara “eskimiş görüş” diyenler çıkıyor. Bunlar, “En iyi kişilik, İslamlığı en iyi uygulayanlarda gelişir. İslamlık her şeye yeter.” diyebiliyorlar.
Yeni Türkçe Sözcüklerim Tepki Çekiyor
(14 Ocak 1977) Kimi öğrenciler, “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” kitabımın dilinden fena halde rahatsız olmakla kalmıyor, satırlar arasında saklı (!) ideolojik telkinler arıyorlar.
Bir dersin sonunda bir öğrenci kitabımdaki bir paragrafı göstererek “Burada neyi anlatmak istediğinizi anlayamadım.” diyor. Ben, o öğrencime orada anlatılanı örnekleriyle açıklamaya çalışırken çevremizi saran öğrencilerden saf bir öğrencim, “Hocam! Arkadaş, orada üstü kapalı biçimde materyalist görüşün savunulduğunu düşünüyor.” deyince ben, gülerek “Şunu açıkça sorsaydın da beni yormasaydın!” diyerek ayrılıyorum oradan.
Bir kavramı açıklarken bu kavramın Fransızcada “fonksiyon”, Türkçede de “işlev” diye adlandırıldığını söyleyince bir öğrenci, “Dilimize yerleşmişse Fransızcasını da kullanırız.” diye yeni Türkçe sözcüklere karşı olduğunu belirtiyor.
Kendilerine telkin edilen yalan yanlış bilgileri körü kürüne benimsemiş olan, onların doğruluğu yanlışlığı üzerinde düşünmekten bile korkan bu gençler, öz Türkçe sözcüklere düşman kılınmışlar. Onlara “Dil ve dil devrimi konusunda ne okudunuz?” diye soruyorum, tek bir kaynak adını bile veremiyorlar. Bildiklerinin tümü kulaktan dolma, asılsız bilgiler.
Bir akşam, gece sınıflarından birindeki A., “Hocam! Siz hep uyduruk kelimeler kullanıyorsunuz. Bu konuyu tartışalım dediğimizde de tartışmadan kaçıyorsunuz.” diyor. Ben, bir yere kaçmadığımı; ancak dersimizin Ruh Sağlığı olduğunu, o nedenle bu dersle ilgili konumuzu işlememiz gerektiğini söylüyorum. Ardından, “Şu anda burada bulunan herkes, dil konusunda konuşmamı isterse, ancak o zaman dili de tartışırım sizinle. Bir kişi bile istemezse ne konuşur ne de konuştururum.” deyince sınıfta bir kıpırdama oluyor.
A., “Sınıfa sorun o zaman.” diyor. Sınıfa sorduğumda herkes parmaklarıyla dil üzerinde konuşulmasını istediğini belirtince “Tamam!” diyorum.
“İlk söz senin A.!” diyerek ilk sözü A.’ya veriyorum. Öz Türkçe ile ne söylemek, neyi sormak istiyorsan hepsini söyle.” diyorum. Ondan sonra konuşmak, soru sormak isteyenlere söz vereceğimi, sonunda da benim konuşacağımı bildiriyorum.
A., beş dakikayı bile dolduramıyor; barutu çabuk bitiyor. A. ve başka öğrenciler konuşurken tahtaya iki sütun halinde sözcükler yazıyorum. Birinci sütuna Türkçe sözcükleri, ikinci sütuna da onların Arapça karşılıklarını karışık olarak sıralıyorum. Ardından ilk sütundaki sözcüklerin tümünün anlamını bilenlerin parmak kaldırmalarını istiyorum. A. da içinde, sınıfın tümü parmak kaldırıyor. Sonra ikinci sütundaki sözcüklerin tümünün anlamını bilenlerin parmak kaldırmalarını istiyorum. Üç beş parmak kalkıyor yalnızca.
Onlara “Siz İmam Hatipte mi okudunuz?” diye soruyorum. “Evet!” yanıtını alınca, “Sizin bunların tümünü bilmeniz çok doğal. Çünkü orada Arapça ağırlıklı bir eğitim veriliyor.” diyorum. Bütün sınıfın ilk sütundaki sözcüklerin anlamını bilmelerinin de çok doğal olduğunu; çünkü bunların anadilimizin sözcükleri olduğunu söylüyorum. A.’ya “Şimdi anladın mı benim niçin Türkçe sözcüklerle konuşup yazdığımı?” diye sorduğumda A.’nın yanıtı susmak oluyor.
Daha sonra olayın burada bitmediğini öğreneceğim. A., ertesi gün bölüm başkanına giderek olanları anlatıyor. Benim kendilerini yeni Türkçe sözcükler konusunda susturduğumu, o nedenle beni uygun bir yerde dövmek istediklerini söylüyor. Bölüm başkanı, bunun çirkin bir şey olacağını; düşüncelerinin doğruluğuna inanıyorlarsa Hoca’nın düşüncesinin yanlış olduğunu ortaya koyan kanıtlarla ona karşılık vermeleri gerektiği biçiminde mantıklı bir açıklama yapıyor. O sayede, öğrenci dayağından kurtuluyorum.
Eğitim Psikolojisinde de Ruh Sağlığı ve Rehberlikte de kişiliği oluşturan birçok etkenin var oluşu nedeniyle nasıl herkesin beden yapısı birbirinin kopyası değilse, aynı nedenlerle herkesin duygu, düşünce ve davranışlarının da birbirinden farklı olmasının doğallığını vurgulamama karşın, özellikle fanatikler, söz konusu saplantılardan bir türlü kurtulamıyorlar.
“Gizli Komünist”
Başka bir okulda çalışan bir öğretmen arkadaşım, yakını olan bir öğrencime enstitüyle, öğretmenlerle ilgili sorular soruyor. Öğrencim de kimi öğretmenlerden, “Bizdendir”, kimileri için “bizden değil!” biçiminde yanıtlar veriyor. Arkadaşım, “Rasim Bey nasıl?” diye sorunca, “Hocam, diyor, Rasim Bey, daha tehlikeli! O gizli komünist! Açıkça hiçbir ideolojik görüşten söz etmiyor. Ancak her sözünün altında komünistlik okunuyor.” biçiminde bir yargı ortaya koyuyor. Arkadaşım, akrabası olan öğrencimin bu görüşünü acı bir gülümsemeyle aktarıyor, bana.
Evet! Ben öğretmenliğime günlük politikayı hiç sokmuyorum. Olabildiğince ders konumun içinde kalarak bilimsel ve eleştirel düşünmeye; öğrencilerimi de bu doğrultuda düşündürmeye çalışıyorum, her aşamadaki öğrencilerimi. İşimin, sınıfta öğrencilere kişisel görüşlerimi, eğilimlerimi telkin etmek, onları kendi görüşlerimin yanına çekmeye uğraşmak, kendi görüşlerimin tutsağı yapmak olmadığı bilinciyle ders işliyorum.
Ancak bilimsel gerçekleri sınıfımda ısrarla savunuyor ve öğrencilerime de bunları benimsemelerini öneriyorum. Dinledikleri, okudukları konuları, körü körüne benimsememeleri gerektiğini söylüyorum. Hemen her konuyu irdeledikten, doğru olduğundan emin olduktan sonra benimsemelerini telkin ediyorum. Her olay ve olguyu olabildiğince nesnel yollarla değerlendirmeleri gerektiğini belirtiyorum.
Cesurluğumun Kanıtı
Bir başka zaman, ülkücülerce “solcu” diye nitelenen öğrencilerimizden birine bir tanıdığım, ülkücü olmayan öğretmenlerin, o arada benim nasıl bir öğretmen olduğumu soruyor. Öğrencimiz, benim ödün vermeyen cesur bir öğretmen oluşumdan söz edince, tanıdığım, hangi cesur davranışları gösterdiğimi soruyor. Öğrencimiz, “Rasim Bey, her gün büfeden Cumhuriyet gazetesini alır ve gazeteyi adı görünmeyecek biçimde katlama gereği duymadan evine döner.” karşılığını veriyor. Bunu öğrendikten sonra da cesur bir öğretmen olduğumu öğreniyorum.
Bıçak Kemiğe Dayanınca…
(21 Ocak 1977) Geçen gün, Sosyal Bilgiler sınıfında “Ruh Sağlığı ve Rehberlik” dersindeyim. En arkada, insanlaşması tamamlanmamış, ar, haya denen kavramlarla bir zayıf vicdanlı, zayıf ahlaklı iki öğrenci oturuyor. Sürekli birbirlerine bakarak sessizce gülüşüyor, arada bir de bana bakıyorlar. Aynı sırada kimse olmadığı için, yaptıklarını yalnızca ben görüyorum. Ses çıkarmadıkları için de kimse dönüp bakmıyor onlara. Ancak benim çok canımı sıkıyor, gördüklerim. Birinci saatin sonuna dek dayanma gücümü koruyorum.
Teneffüste, bu öğrenciler ikinci saatte de aynı davranışlarını sürdürürlerse onlara “Ya edebinizle oturun ya da çıkın!” demeye karar veriyorum. İşin daha da tırmanabileceği olasılığını da düşünerek o durumda ne yapmam gerektiği konusunda da bir tutum belirliyorum. Bu öğrencilerden biri ya da ikisi birden “Susmuyoruz ve çıkmıyoruz!” derlerse, “O zaman ben çıkıyorum!” diyerek sınıftan ayrılıp doğruca Enstitü müdürüne gitmeye, olanları kendisine anlatarak o çocuklar o sınıfta olduğu sürece bu sınıfın dersine girmeyeceğimi, “Hakkımda ne yapmanız gerekiyorsa onu yapmanızı istiyorum.” demeye karar veriyorum.
İkinci saatte dersi işlemeye başladığımda o iki öğrenci yine aynı davranışlarına başlayınca “Siz, arkadaki iki kişi! Ya edebinizle oturun ya da çıkın sınıftan!” diyorum. Biri parmak kaldırıyor ve “Çıkabilir miyiz? diye soruyor. “Çıkın dedim ya!” deyince çıkıyorlar ve rahatlıyorum.
O günkü dersin sonunda bir öğrenci, kitabımdaki bir paragrafı anlayamadığını söylüyor. Hangi paragrafı anlayamadığını soruyorum, gösteriyor. Paragrafı, amaçladığı anlamıyla kendisine açıklamaya çalışırken, beni dinlemekte olan öbür öğrencilerden biri, “Hocam, arkadaş o paragrafta komünizmin övüldüğünü düşünüyor.” deyince ben, “Bunu açıkça sorsaydın bana, bu paragrafı daha kolay açıklardım!” diyorum gülümseyerek ve ayrılıyorum.
Olayların gittikçe şirazesinden çıkmaya başladığı o yıl, bir de üst katta gececi FKB sınıfında, buna benzer bir olay yaşıyorum. Yine en arkada oturan iki öğrenci, sınıfta öğretmen yokmuşçasına birbirleriyle itişip kakışıyorlar. Bu öğrenciler, ikinci derste de aynı davranışları sergilemeye başlayınca dayanma gücüm tükeniyor ve “Sizin bu yaptıklarınız ne ahlaklılığa ne milliyetçiliğe ne de insanlığa sığar! Ne edep biliyorsunuz ne de adap!” diye çıkışıyorum.
Bunları söyler söylemez, çok zeki, çalışkan, sınıf başkanı ayağa kalkarak “Ne duruyorsunuz arkadaşlar! Ülkümüze saldırılıyor!” diyor.
İşin taşmak üzere olduğunu görünce başkana dönüp “Bir dakika!” diyorum ve derste öğretmenin gözüne baka baka durmadan itişip kakışmanın, çirkin davranışlar yapmanın ülkücülükte, milliyetçilikte yeri var mı?” diye başladığım konuşmamı o iki öğrencinin yaptıklarını sayıp dökerek sürdürüyorum. Bunları anlatınca başkan, susup yerine oturuyor
Ertesi yıl, mart ayı başında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı görevine nakil haberimin geldiği günlerde çarşıda bu sınıf başkanı ile karşılaşacağım. Merhabalaştıktan sonra “Ankara’ya tayininiz çıkmış. Hayırlı olsun Hocam!” diyecek ve elimi öpmek isteyecek. Ben de elimi öptürmeyip onu öperek kendisine “Hoşça kal!” diyeceğim.
Bir başka gün, bir başka sınıfta yine Ruh Sağlığı ve Rehberlik dersim var. Belli ki öğleden önce bu sınıfta öğrenciler seminer yapmış ve tahtaya seminer dolayısıyla büyük harflerle “MİLLİYETÇİ TÜRKİYE’İ KURACAĞIZ” tümcesini yazmışlar. Sınıf başkanı yoklama yaparken, görevli öğrenci de tahtayı silerken, ben, bu öğrencilerin kuracakları “milliyetçi Türkiye’yi düşünüyorum.
Kanlı Saldırı
Öğle aralığında, lojmanın çok yakınında, kuzeyden güneye doğru uzanan yolda kalabalık, Cumhuriyet Caddesi’ne doğru ilerliyor. Kaldığım lojmanın balkonundayım. Az sonra öğle yemeği yiyeceğim. Yolun tam karşıma düşen kısmında ortalık birden karışıyor. Dikkatle baktığımda, bir grup gencin, uzun boylu bir başka gence sopalarla vurmaya başladıklarını görüyorum. Genç, aldığı darbelerle kanlar içinde yere yıkılıyor. Uzunca bir süre de yerde sopalar iniyor gencin başına. Ancak çevredekilerden tek bir kişi bile dövülmekte olan kişiyi kurtarmaya yönelmiyor. Ben de bulunduğum yerde, öldüresiye dövülen genci kurtarma konusunda bir girişiminde bulunamamanın derin acısını yaşıyorum. Neden sonra, saldırganlar, kalabalığa karışıp gidiyorlar.
Genç, kanlar içinde, güçlükle ayağa kalkıyor. Belli ki hastaneye gitmek istiyor, yaralarını sardırmak için. Ancak geçen taksilere el kaldırıyorsa da genci kanlar içinde gören her taksi, gaza basıp gidiyor. Benim içim içimi yiyorsa da çaresiz, izliyorum olanları. Sonunda, insanlaşmış bir sürücü, taksisini durduruyor ve yaralı genci taksisine alıyor.
Öğle yemeği için geldiğim evde bir lokma bir şey yemeden, bir süre, bu insanlık dışı olaya müdahale edememenin midemde yol açtığı kasılmaların, beynimde duyduğum uyuşukluğun geçmesini bekledikten sonra kalkıyor, öğleden sonraki derslerim için lojmanın yanı başındaki Enstitüye geçiyorum. O gün nasıl bir ders yaptığımı hiç anımsamıyorum.
Pek Çok Kural Ayaklar Altında
(24 Mart 1977) Bir sınıfın Ruh Sağlığı ve Rehberlik dersi boş geçiyor. Müdür Bey, beni çağırarak boş geçen Ruh Sağlığı derslerini anımsatarak o o derslerin de işlenmiş olması için öbür dersleri hızlandırıp tamamlayarak bu derslere girmemi öneriyor. “Bunu yapmazsak bu dersi yazın açmak zorunda kalacağız. O nedenle o açığı şimdi bu yolla kapatalım, istiyorum.” diyor. Öyle yapıyor ve bir süre sonra o derslere başlıyorum.
Bir sınıfın ilk tanışma saatinde militan öğrenciler ruh sağlığı ile ilgili sorular sormaya başlıyorlar. El ense çekici sorular olduğunu anlıyorum, sorulan soruların. Bu art düşüncelerini anlamazlıktan gelerek yanıtlıyorum sorularını. En çok soru soran ve kendine oldukça güvendiği anlaşılan M. adlı öğrencinin bir sorusuna verdiğim yanıttan sonra bu öğrenci, “Olur mu?” diye beğenmediğini belirtiyor yanıtımı. Ben de “Bal gibi olur!” diyorum ve ders bitiyor
Ertesi hafta (bugün) bu sınıfa gittiğimde sınıfta yalnızca sınıf başkanı ile bir başka öğrencinin bulunduğunu görüyorum. Başkana arkadaşlarının nerede olduğunu soruyorum. Hiçbir öğretmenin ilk saatte yoklama yapmadığı için gelmemiş olabileceklerini söylüyor, sınıf başkanı. Ben, yoklama yapacağımı, ikisi dışındakileri de yok yazacağımı söyleyince o zaman kendilerini de yok yazmamı isteyerek onlar da sınıftan çıkıyorlar.
Dersimin boykot edildiğini anlıyor ve Müdürün odasına giderek durumu kendisine bildiriyorum. MHP sempatizanı olarak bilinen Müdür, öğrenciler üzerinde tam etkili. Bana “Siz burada oturun, ben öğrencileri bulup sınıflarına göndereceğim. Benimle siz de gelirseniz, istenmeyen bir durum doğabilir. O nedenle sizin burada oturmanızı istiyorum. Ben onlara gerekenleri söyleyecek ve sınıfa gitmelerini sağlayacağım.” diyor ve gidiyor.
Az sonra geliyor ve “Sınıfınız hazır Rasim Bey!” diyor. Ben de teşekkür ederek sınıfa gidiyorum. Sınıfta herkesin başı önünde. Kimse yüzüme bakmıyor. Belli ki Müdür Bey’den azar işitmişler. Sınıfın bana göre soldaki ön sırada oturan ve ilk dersten sonra yanıma gelerek kendisinin kardeşim Arif’in yakın arkadaşı olduğunu söylemiş olan öğrencinin de başı önünde. Anlıyorum ki öğrencilerin hepsi okulda, lokalde oldukları halde dersime gelmemişler.
Hiçbir şey olmamış gibi dersimi anlatıyorum, iki saat boyunca ve çıkıyorum. Ertesi hafta sınıfa girdiğimde yine aynı davranışlarıyla karşılaşıyorum. Yine bir şey olmamış gibi konumu anlatıp çıkıyorum. Üçüncü hafta, sınıfı istediği gibi çekip çevirdiği anlaşılan M., parmak kaldırıyor ve “İki haftadır, diyor, hepimiz, başımız önünde dersinizi izlediğimiz halde, neden böyle davrandığımızı sormadınız.” Aramızda gizli savaş olduğunu bildiğim için “Bir şey mi var?” diye soruyorum. İlk derste, “Olur mu?” dediğinde karşılık olarak “Bal gibi olur!” diyerek kendisini aşağıladığımı, bu nedenle dersimi boykot ettiklerini, ardından kendilerini Müdüre şikâyet ettiğimi söylüyor.
“Bal gibi olur.” sözünün neresinde bir aşağılama var? “Zehir gibi olur” dememiş, bal gibi olur!” demişim.” diyorum. “Bana yeniden açıklama yapma gereği duymadınız ve beni aşağıladınız.” diyor. Ben de “Yaptığım doğru açıklamaya karşı çıktığın için o yanıtımın doğruluğunu vurguladım bu sözümle.” diyorum.
Her sınıfta bir ya da iki militanın sınıfı yönettiğini artık iyice öğrenmiş bulunuyorum. Onlar, sınıfı istedikleri yöne yöneltebiliyorlar. Ancak onların kimisinin ar damarları henüz çatlamamış olduğu; ben de bütün gücümle soğukkanlılığımı koruyarak bıçak sırtında yürümeye çalıştığım için, işi iyi-kötü götürüyorum. Ancak çok sonra M.’nin komşu ilde bir genci öldüren bir ülkücü olduğunu duyuyorum. İyi ki diyorum, bunu o sınıfta ders yaparken duymadım. Çünkü o zaman o sınıfta ders yapmakta çok zorlanırdım.”
Üzülmemek olanaksız. Enstitüde uyulması gereken kurallar, öğretmene saygı, ayaklar altında. Kendilerinden görünen öğretmenlere her kuralı çiğnetebiliyor, onlardan her ödünü koparabiliyorlar. Bu tutumla bu kurum nereye doğru yol alıyor millliyetçi Hükümet Döneminde Olup Bitenler, doğrusu kestiremiyorum.
Milliyetçi Hükümet Döneminde Olup Bitenler
Bu olup bitenleri, şu başlıklar dile getiriyor:
Bir önderde bulunması gereken niteliklerden yoksun, kişilikleri sorunlu kimi gençler, yığınlara önderliğe kalkışıyorlar. Bunlar, dernekleri için zorla, tehditle, makbuzsuz para topluyor, belli, süreli yayınları zorla satıyor; başka yayınların satışına ve okunmasına ise engel oluyorlar.
Kendi sloganlarını söylemeyen, kendi yayınlarını almayan, kendilerinin üye olduğu dernekler dışındaki derneklere üye olan, yardım eden öğretmenlere karşı edep dışı, terbiye dışı davranışlar gösteriyorlar. Bu öğretmenlerin dersleri, akıl ve mantıkla bağdaşmayan bir sürü sorularla, direnmelerle sabote edilmeye çalışılıyor.
Öğrencileri, düzenledikleri seminerlere katılmaya zorluyorlar. Demokratik olmayan tutum ve davranışları kitlelere aşılamaya çalışıyorlar. Kitleler, ısrarla belli sloganlara koşullandırılıyor
Sağlıksız önderler, ele geçirdikleri gökten düşen elma gibi olanakları kullanarak kitleleri saldırgan, kimi de kanlı eylemlere dek sürüklüyorlar.
Pek çok geleneklerimiz ve çağdaş değerler ayaklar altına alınıyor.
Öğrencilerin sınavlarda kopya çekmeyi, konuşmayı olağanlaştırma girişimini bile aşarak işi öğretenlerden kopya almaya dek götürmenin yolunu açtıkları duyuluyor.
Kimi öğrenciler, kendilerinden saydıkları kimi öğretmenlerin koluna girerek sokaklarda dolaşabiliyorlar.
Milliyetçi öğretmenler, ders konularının işlenmesi için harcamaları gereken zamanın bir kısmını milliyetçi söylemlere ayırıyorlar. Kimi öğretmenlerin sınıf geçmek için milliyetçi olmanın yeterli olduğunu söylemeleri, ders programını tümüyle işlemeye çalışan öğretmenlere karşı öğrencilerde olumsuz duyguların oluşmasına yol açıyor.
Bu öğretmenlerin kimisi, her fırsatta “Turan”ı gerçekleştirme söylevleri veriyor ya da bu düzenin batıl olduğunu; asıl irticanın bugünkü yönetim biçimi olduğunu, kulun yaptığı yasadan kula hayır gelmeyeceğini anlatıyorlar.
Yine bu öğretmenlerden kimisi, “kendilerinden olmayan” öğretmenlerin tehlikeli kişiler olduklarını bildiriyorlar. Çünkü onlar için önemli olan, bilgili, alanında yeterli olmak değil; milliyetçi olmaktır. Milliyetçilik, her şeye çaredir. Onlarda, bilgiye, deneyime, büyüğe, öğretmene, insana değil; milliyetçiye saygı göstermek temel ilkedir.
Aylarca derslere devam etmeyen militan öğrenciler, çoğu kez ne devamsızlık ne de bilgisizlik nedeniyle sınıfta kalıyor. Bunların kimisinin forsu, kendilerinden olan birçok öğretmenden bile üstün tutulduğu görülüyor
Enstitünün duvarları, masaların üstleri, yazı tahtasının yüzü, üst pervazları da içinde, MHP sloganlarıyla, bozkurtla kaplanıyor. 1976-1977 öğretim yılında sınıflara bozkurtlu takvimler asılıyor.
Bütün bunlara karşı çıkmak, ölesiye dövülmeyi, dahası öldürülmeyi göze almayı gerektiriyor.
Ülkücülerden biri sünnet düğünü yapıyor. Aynı lojmanda oturan ve solcu olarak nitelenen; ama kişisel ilişkilerde hiçbir yanlış yapmamış olan kişileri çağırmıyor. Yine bunlardan kimileri, aynı çatı altında oturduğumuz halde, diz kapağı kemiğimi kırmam nedeniyle 55 gün evde yattığım sırada bir kez bile kapımızı açmıyor.
Belli ki bunlar, çağdaş gelişimin gereklerine ayak uyduramamış olmaları yüzünden, farklı gördükleri, uyum sağlayamadıkları yaşam biçimini, yeni değerleri karalamak için yine çağa ve onun değerlerine yabancı bırakılmış olan gençlerle de iş birliği yaparak, çıkmazlarında debelenmeyi seçmiş bulunuyor.
Hemen her öğle paydosunda, saat 16 30-17 30 arasında ve gece derslerinin büyük teneffüsünde, belli birkaç kişinin baskısıyla “Başbuğ Türkeş!” diye bağırılıyor.
Birçok sınıfta kendilerinin yanında yer almayan biz öğretmenleri, düşman gibi görmeleri kendilerine telkin edilmiş olan öğrenciler, hemen her derste konuyu ya milliyetçiliğe ya da dinsel bir konuya çekmek, bu konularla ilgili tartışmalarla dersi kaynatmak istiyorlar.
Öğrencilerin birçoğu derse ilgi göstermiyor. İşlenen konu sayısını olabildiğince azda tutmak için türlü çarelere başvuruyorlar.
Yeni Enstitü müdürü; Erzurum’un yerlisi, sağcı, dindar, ayakları üstünde sağlam duran, kimseye metlik vermeyen, yürekli bir öğretmen olan Almanca öğretmeni Sezai Orhon’a, solcu diye nitelenen benimle sık sık birlikte görünmesini öğrencilerin yadırgadığını belirterek kendisini uyarıyor. Bu müdür, öğretmenler toplatışında Türk Milli Eğitiminin Amaçlarını okuyor, sevginin öneminden söz ediyor. “Gönlümüz Mevlana’nınki kadar geniş, sevgi ile dolu olmalı.” diyor.
Dersinde yeni Türkçe sözcükleri kullanmaktan özellikle sakınan Matematik öğretmeni, bir kavramı anlatacak Arapça sözcük bulamayınca “Hadi bunu da komünistlerin kelimesiyle söyleyelim.” diyerek “bağımsız” sözcüğünü kullanmak zorunda kalıyor.
Sınıflarda solcu tanınan öğretmenlere karşı kinlendirilmiş, düşmanlaştırılmış birkaç öğrenci, hemen her derste, karşı çıkabilecek bir konu arıyorlar.
Bir FKB öğrencisi olan Ö., Van deprem bölgesinden, çoluk çocuk sahibi bir genç. Bir derste söz depreme ve depremin yol açtığı ölümlere gelince Ö., “Deprem, diyor, Allah’ın insanlara verdiği bir cezadır.” Japonya’yı anımsatıyorum. Orada depremin yol açtığı ölüm ve yıkımların yok denecek kadar azaltıldığından söz ediyorum. Deprem kuşağında oturmayanların hiçbir zaman depremin yol açtığı felaketleri yaşamadıklarını anlatıyorum. Bu anlattıklarımın hiçbiri beynine girmiyor Ö.’nün. Ö., bu kafa ile Fizik Kimya Biyoloji öğretmeni olacak.
Ufukta Bir Işık Görünüyor mu?
(11 Mayıs 1977) Aydınlık günler gelecek mi? Aydınlık günlerin geleceğini umuyoruz. Dilerim, boşa çıkmaz umudumuz. Boşa çıkarsa o zaman da “Ülkemiz insanları, layık oldukları yönetimi seçtiler.” diyerek susmak zorunda kalacağız demektir.
Bugün, 40 kişilik sınıfta sınav yapıyorum. Bunların on ikisini hemen her olumsuz davranışı yapabilenler oluşturuyor. Bunların Eenstitüye nasıl girdikleri, derin derin düşündürüyor beni. Çünkü bunlar, ne okuduklarını zor anlıyorlar, ne temel bilgileri edinmişler ne de insan onuruna ilişkin değerlerle tanıştırılmışlar. Ayıp, çirkin, utanma, onur, ahlak, karakter gibi kavramlarla en küçük bağları kurulmamış, bu azınlığın. Arkalarından sürükledikleri çoğunluk da kimi zaman onlara uymak zorunda bırakılarak insanı insan kılan değerler, onlara da çiğnetiliyor.
Bir öğrenci, bana meydan okurcasına, yandaş çoğunluğa dayanarak Ruh Sağlığı ve Rehberlik kitabını açıyor, soru ile ilgili sayfaya bakarak yazmaya başlıyor.
“Kapat o kitabı!” der demez, “Kitabınız anlaşılmıyor. Mecburum. Kopya çekeceğim. Agop Dilaçar’ın kelimeleriyle doldurmuşsunuz kitabı. İsterseniz alın kâğıdımı!” diyor ve kitabı kapatmıyor. Belli ki olayı büyütmeyi göze almış, bu öğrenci.
Bu öğrenciye beklediği didişme fırsatını vermiyorum. Yalnızca, “Senin sınavını iptal ettim. Şimdi istediğin kadar yazabilirsin!” diyorum.
Türkiye ve onun içinde Erzurum, Enstitümüz, nice acı, zor günler yaşadı, yakın geçmişte. Onların çoğunu defterime geçiremedim., belki zaman bulamamaktan, belki de yazarken o olayları bir kez daha yaşamaktan kaçınmak istediğim için yazmadım, o olayların tümünü.
Dün, Doç. Dr. Orhan Yavuz, yüreğine bıçak saplanarak hunharca öldürüldü. Bu aydınımızın cenazecine katılamadım bugün. Buna çok üzüldüm. Ecevit iktidarında müdürlük bekleyen Ekrem, bize haber vermeden gitmiş cenazeye. Canım insanoğlu!..
(16 Haziran 1977) Ecevit, hükümeti kurma çabasını sürdürüyor. Haftaya bugün dananın kuyruğu kopmuş olur sanıyorum. Çıkarda kenetlenen yılanların başları bakalım ezilebilecek mi? Öğrenme en iyi, yaşayarak gerçekleşiyor.
Sermayenin çıkarcılığını, sömürücülüğünü, kan emiciliğini, ahlaksızlığını şu acılı günlerde daha iyi anlıyoruz,.
1976-1977 Öğretim Yılı yazında Mektupla Öğretim’in yüz yüze (uygulamalı) eğitimi yapılıyor. Öğretmen öğrenciler, dar bütçelerinden 500’er liralarını merkeze göndermişler. Ancak kitapları gelmemiş. “Sizin kitaptan yararlanabilir miyiz?” diye soruyorlar. Ben de “İstediğiniz her kaynaktan yararlanabilirsiniz.” karşılığını veriyorum. Sonra görüyorum ki öğrencilerin kimisi kitabımı edinmiş.
Sınav haftası geliyor, bir öğrenci, sınavdan sonra yanıma yaklaşıyor ve “Hocam! Sizin kitabı neden topluyorlar?” diye soruyor. “Kim topluyor?” diyorum. Öğrenci, “Hocam! Biz, gerçekte her şeyi biliyoruz. Ama ne yazık ki konuşamıyoruz. Gence, “Bu, ilkelliktir, bilgi düşmanlığıdır.” diyorum. “Kitabınızı niçin veriyorsunuz?” diye soruyorum, genç susuyor.
Kitabım, hâlâ Enstitünün salonundaki kitap vitrininde sergileniyor. Ama ben de kitabımı Mektupla Öğretim öğrencilerinin almaları için bir girişimde bulunmuyorum. Çünkü kitabımın okunmasını istemeyenlerin başında Mektupla Öğretim Müdür Yardımcısı geliyor. Kimi öğrencilerin, kitabımı sınavdan sonra yeniden aldıklarını görüyorum. Fiyatı sudan ucuz çünkü.
Mektupla Öğretimden, çalışmakta olan ilkokul öğretmenleri yararlanıyor. Bunlar, ders konularını kendilerine gönderilen kitaplardan öğreniyor, bir de yazın yapılan uygulamaya katılıp yapılan sınavları vererek eğitim enstitüsünü bitirmiş oluyorlar.
Enstitüdeki öğrencilere derslerimde nasıl davranıyorsam, bu arkadaşlara da aynı biçimde davranıyorum. Onların ise öğretmen olmaları nedeniyle ayrıcalıklı davranış beklediklerini anlıyorum. Dahası bu durumu sınıfta birisi söze de dökünce, burada öğrenci olarak bulunduklarını, bu nedenle bunun anlaşılmayacak bir yanının olmadığını söylüyorum. Dersten sonra yanındaki birkaç arkadaşıyla birlikte yanıma gelen bir “öğretmen öğrenci”, “Hocam, diyor, yaşınızı sorabilir miyim?” Ben de yaşımı söyleyince, kendisinin benden bir yaş büyük olduğunu belirtiyor. Ona, bunun neyi değiştirdiğini sorduğumda yanıt veremiyor.
Bir başka gün sınıfa girdiğimde öğretmen kürsüsünde sınıf başkanının yoklama yaptığını, ben kürsüye yaklaştığım halde oradan inmediğini görüyorum. Kürsüden inmesini ve yerine oturmasını söylüyorum ve yoklamayı kendim yapıyorum. Bunun üzerine kendisini refüze ettiğimi, buna hakkımın olmadığı anlamında bir şeyler söyleyerek beni sınıf karşısında küçük düşürmeye çalışıyor.
Dersten sonra bu sınıf başkanı yanıma gelerek benden özür diliyor. Sınıf huzurunda yaptığı yanlışı, sınıf dışında dilediği özürle kapatma kurnazlığına başvuruyor. Ona bu kurnazlığının ceremesini ödetmek üzere, sonraki dersimin uygun bir yerinde, “Örneğin, diyorum, arkadaşınız, bana karşı burada yaptığı bir konuşmasında sınırı aştığını anlayıp, dışarıda benden özer diledi, ben de kendisini bağışladım.” diyorum. Böylece sınıf karşısında babalanıp dışarıda özür dileme kurnazlığının ceremesini ödemesini sağlıyorum, bu öğrencimin.
“Notum Düzelmezse Sizin için İyi Olmaz”
1978 yazının sonlarına doğru Burhan Bey’le çarşıdan dönerken boyu boyumun iki katı kadar bir genç yanımıza yaklaşıyor. Burhan Bey’e “Hocam izin verirseniz Rasim Bey’le görüşmek istiyorum.” diyor. Burhan Bey, bizi baş başa bırakarak yürüyor ve biraz ileride beni bekliyor.
Delikanlı, “Hocam, diyor, ben yazılıda çok iyi yazmıştım, ama notum üç geldi.” Onu dinlerken bir yandan da bu öğrencinin hangi sınıfta olduğunu düşünüyor, ancak bir türlü çıkaramıyorum. Sınıfını soruyorum, kendisinin Mektupla Öğretim öğrencisi olduğunu söyleyince niçin sınıfını çıkaramadığımı anlıyorum. Çünkü onlarla kısa süre birlikte olduk, dolayısıyla tümünü birey olarak tanıma olanağı bulamadım.
Delikanlıya adını soyadını yazıp bana vermesini söylüyorum. “Yazdıklarına ilişkin maddi bir yanlışlık olup olmadığına bakayım.” diyorum. Kimlik bilgisini yazdığı kâğıdı bana uzatırken, yazılıda altı sayfayı doldurduğunu söyler söylemez, soruyla ilgisiz bir sürü şeyin yazıldığı o sınav kâğıdını anımsıyorum. Ancak kendisine o konuda bir şey söylemiyorum.
Tam ayrılacakken delikanlı,” Hocam! Notum düzelmezse sizin için iyi olmaz!” der demez, benim öfkem tepeme sıçramaya hazır konuma geçiyor. Onu denetim altına alarak delikanlıya “Bak aslanım! Ben, bir kez öleceğimi çok iyi biliyorum. Bu ölüm erken ya da geç olabilir. Şimdi durum değişti. Az önce sana verdiğim sözümü geri alıyorum. Bu tehdidin yüzünden o hakkını yitirmiş bulunuyorsun. Ancak Hoca olarak sana yine bir yol göstermiş olayım. Enstitü Müdürlüğüne bir dilekçe yaz ve benim dersimin sınavında iyi yazdığın halde zayıf not aldığını ve yazılı kâğıdının yeniden okunmasını iste. Müdür, yeni bir komisyonun kâğıdını okumasını sağlar.” diyor ve oradan ayrılarak Burhan Bey’in yanına varıyorum. Burhan Bey, delikanlının ne istediğini soruyor. Olanı kendisine anlatarak yolumuzu kat ediyoruz.
Bütünleme sınavlarına dek delikanlıdan bir ses çıkmıyor. Belli ki ayak patırtısıyla geçer not almayı denemiş, bu öğrenci. Bütünleme sınavlarımız başlıyor. Sınav komisyonu olarak sorularımızı hazırlayıp üst kattaki sınav salonuna giderken arkamdan birisinin seslendiğini duyuyorum. Dönüp baktığımda, delikanlıyı tanıyorum.
“Bir şey mi var?” diye soruyorum.
“Hocam, diyor, Yazın size söylediğim çirkin söz için sizden özür dilemek istiyorum. Ancak bu özrümü, şimdi gireceğim sınav nedeniyle dilemediğimi belirtmeliyim.”
“Elbette özrün, sınavla ilgisi olamaz. Yazarsan geçersin, yazamazsan kalırsın. Ancak yaptığın yanlışın bilincine varman, önemli. Hele bir öğretmenin bu tür davranışları aklından geçirmesi bile, çok düşündürücüdür. Yanlışını fark etmene sevindim“ diyorum.
1977-1978 Öğretim Yılı başında Olaylar Çığırından Çıkıyor
1977-1978 Öğretim Yılı başında ülkücüler gemi iyice azıya alıyorlar. Kendilerinden saymadıkları öğretmenlere karşı saygısızlıklarını doruğa tırmandırıyorlar. Kendi görüşleri dışında kimseye yaşama hakkı tanımayan bir tutum sergiliyorlar. Derslerimiz ders olmaktan çıkıyor. Hiçbir sınıfta huzur içinde bir ders işleyemez oluyoruz. Her sözümden olumsuz bir anlam çıkarmaya çalışarak tartışma yaratmak istiyorlar. “Bu yıl, böyle sürdürülemez! Bakalım bunun sonu nereye varır!” diye düşünüp dururken öğretim yılının başlamasından bir buçuk ay sonra, kurulan yeni Hükümetin Millî Eğitim Bakanlığınca eğitim enstitülerinde eğitim öğretimin durdurulduğu duyuruluyor. Çünkü benzer olaylar, tüm enstitülerde yoğunluk kazanıyor. Kimi enstitülerde de sağ-sol çatışması biçiminde olumsuz olaylar yaşanıyor.
(8 Ocak 1978) Yıllar geçtikçe değişiyor insan. Bir zamanlar önemsediği konular, yerini başkalarına bırakıyor. Yakın- uzak etkileşimler, insan zihninde yeni anlamların ve onları dile getiren yeni kavramların oluşumunu sağlıyor; bunlar da kişinin yeni duygu, düşünce ve davranışlar edinmesini. İnsanda değişim, bu süreçte gerçekleşiyor.
Her yeni gün, yeni sorunlar getiriyor. Bu sorunlarla baş edemeyen bireylerde ve toplumlarda, birtakım sapmalar ortaya çıkıyor. Bu sapmalara özellikle sağlıklı kişilik geliştirememiş kişiler alet ediliyor.
Bu Enstitü, beş yıldan beri hemen her gün tedirginlik yaşatıyor bana. Aşırı duyarlığım; eş deyişle duygusal dayanıksızlığım, bu olaylar karşısında dayanıksızlık göstermeme yol açıyor. Örneğin sınıfta bir iki öğrencinin falsolu bir söz ya da davranışını görmezden gelemiyorum. Bunlardan çok rahatsız olduğum için onlara müdahale ediyorum. O ise işimi daha da zorlaştırıyor.
Öğrenci ve öğretmen çoğunluğu, Türk-İslam sentezinin, 9 Işık saplantısının ardından koşuyor. Öyle bir ışık ki bunların ışığı, ardına takılanları kör, sağır, kul, köle yapıyor. Beyinleri, kin, nefret, düşmanlık duygularıyla dolduruyor. Farklı düşüncelere yaşam hakkı tanımıyor.
Saygısızlık, kabalık, ilkellik, bunların doğal davranışları durumunda. Çıkarlarına uygun her davranış, bunlar için geçerli. Örneğin girmedikleri derste var görünmek isteyebiliyorlar. Kopya çekmeyi, bilmeden sınıf geçmeyi doğal hak gibi görenler oluyor. Cumhuriyet tarihinin yanlış yazıldığını; II. Abdülhamit’in, Vahdettin’in en büyük yurt sever olduklarını savunuyorlar, öğrencisi, öğretmeniyle. Öğrenci lokalinden her gün kurt uluma sesleri duyuluyor. “Başbuğ Türkeş!” bağırtıları, kulakları sağır ediyor. Kafkasları, Azerbaycan’ı kurtarıyorlar sık sık.
Neyse ki ruh sağlığı konularına odaklanmam, bu konuda biraz daha dayanıklılık kazanmama yardımcı oluyor.
Gemiyi iyiden iyiye azıya alanlar, benimle / bizimle uğraşmakla da kalmıyor, çocuklarını bile kendilerine benzetiyorlar. Lojmanın giriş kapısı önünde onların çocukları, yedi yaşındaki kızımı itekleyerek “Siz burada oturmayın! Gidin hamalların, çöpçülerin mahallesinde oturun!” diyorlar, kızıma.
Onun birkaç gün öncesinde biz sosyal demokratlar (onların anlatımıyla komünistler), tüm ev halkı olarak Ecevit’in konuşmasını dinlemeye gidiyoruz. Dönüşte ülkücü arkadaşların, lojmandaki balkonlarından bizim gelişimimizi izlediklerini görüyoruz, tuhaf bakışlarla. Bugünlere canımızı korumaya özen göstererek ulaşabiliyoruz. Bundan sonra nasıl bir gelişim olacak, Ecevit hükümeti hangi olumlu adımları atacak? Merakla bekliyoruz.
Gazi Eğitim Enstitüsü’ne Atanmak İstiyorum
Kızımın Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinin Psikoloji Bölümü’nde okumakta olduğu gerekçesiyle Gazi Eğitim Enstitüsü’ne naklimi istiyorum. Çok geçmeden isteğim gerçekleşiyor ve yeni görev yerime gitme hazırlığına başlıyorum.
Bir sonraki yazım: GAZİ EĞİTİM’DE GEÇEN YEDİ YIL İÇİNDE OLUP BİTENLER

