Çağdaş Milliyetçilik Feodal Irkçılığa Karşı

Sayı 74- Nisan 2022

İkisi, birbirinden çok ayrı iki dünyayı anlatır.

Feodal ırkçılık, nesnelleştirme adı altında nesneleştirme yolundadır. Oysa nesnellik tam olarak bilimin hedefidir. Kesinleştirilmiş ve örgütlü bilgi olarak bilim, herkesçe kabul edilen; öznel düşünce ve kanaatlere göre değişmeyen somut kanıtlarla hareket eder. Ancak bilimin yerine bilimin ideolojisi geçerse, nesneleştirme başlamış demektir. Nesnellik arayışı fizik, kimya, tıp, biyoloji ve benzeri pozitif bilimlerde tekrarlanan deney ve elde edilen somut verilerin doğrulanması ile sürekli ilerlemeye yazgılıdır. Bu yöntemle bilim, nesnenin esasına, temeline ve özüne ulaşmaya çalışsa da, sonuçta bundan elde edebileceği algılar, tanımlar ve açıklamalarla yetinmek zorunda kalır. Başka bir deyişle, eskilerin deyimiyle varlığın özüne erişemez; zaten özü ile değil onun bilgeye konu olan nitelikleri ile ilgilenir. Ötesine geçmek, metafiziğe boğar.  Örneğin, elimizde tuttuğumuz bir kitap, nesnenin özü değil, bizim algı ve açıklamamızın eseridir. “Bu bir kitaptır” cümlesi, kitap olan nesneden beklediğimiz bilimsel bilgidir ve o nesnenin asıl niteliğini bize verir. Oysa kitap değimiz nesne, 200 gram kâğıt ve bir miktar mürekkepten ibarettir. Kitap diye adlandırırken onun hammaddesine ve hangi maddi bileşenlerden olduğuna dikkat etmeyiz, etsek de kitap nesnesinden alacağımız şey bu değildir. Kitabın hammaddesi, Heidegger ve Ernest Cassirer’in dediği gibi, “doğal dünya”; kitap deyimi de “kültürel dünya”mızdır.

Heykel ile heykelin yapıldığı maddi gereçler benzer bir örnektir.

Başka bir örnek daha vereyim. Mısır Piramitleri’nin maddesi, taş, kum ve benzeri nesnelerdir. Hangi maddelerden yapıldığı ve boyutlarının ne olduğuna ilişkin merakımızı ilgili bilim açıklar. Bu doğal dünyadır. Ne var ki insan türü, bir yandan doğal dünyaya bağlı yaşar, diğer yandan ise, kendi yarattığı kültürel dünyada olmak ve yaşamını oraya taşımak ister. Doğa ile kültür dünyalarına insan, biyolojik ve kültürel iki farklı varlık katmanıyla katılır. Doğal bir canlı olmakla ve yaşamak için buna zorunlu bulunmakla birlikte, diğer canlılar gibi yapamaz, yaşamın anlamını ikinci dünyada, kültürel dünyada arar. Biyolojik varlık olmakla yetinmez; kültürel bir varlık olmak ister. Yetinirse, nesneleşir, şeyleşir, araçsallaşır.

Feodal ırkçılık, varlığını ve yaşamını, doğal dünyaya hapsederek nesnel davrandığını sanır. Canlılar dünyasında olduğu gibi kendini hep bir klanın ya da bir kabilenin biyolojik üyesi olmakla sınırlandırır. Milletleşemez. Klanından ayrılıp insanlık ailesinin büyük üyelerinden bir ulusun ferdi olarak kendini tanımlamada zorluk çeker. Klanik yaşamında kültürle, bilimle, edebiyatla, insanlıkla tanışma fırsatını ölünceye kadar yakalayamaz. Ulusun kültür dünyasına mensup olmayı, biyolojik ırk tanımlamasıyla doğal dünyasına aykırı bulur. 84 milyonluk koskoca bir Türk ulusunun kültür dünyası içinde, yaşamının anlam ve amacını bulma olasılığı varken, kendini, insan hammaddesini oluşturan kan, bölge ve kabile sınırlarına hapsettiği biyolojik canlı varlıksallığına hapseder. Dilin nedir, “ırkımdır”; kültürün nedir, “bölgemdir”; başarın nedir; “toplumsal düzene tehdidimdir”; farkın nedir, “yine “ırkımdır”; ırkın nedir, “sizden olmayışımdır”; Seni bizden ayıran ırksal farklılıkların nelerdir, “????” yanıt yoktur.  Düzenin nedir, “düzensizliktir”, gerçekliğin nedir, “kendi kimliğimdir”; kendi kimliğin nedir ve nasıl tanımlarsın, “kendi kimliğim kendimdir ve size karşı oluşumdur”; peki, siz kimsiniz, “sizden olmayanlarız”; bizden olmayan olarak olduğunu şey nedir, “siz dışında her şey oluşumuzdur”. Nedir bu her şey, “Fransızım, İngilizim, Almanım, dünyalıyım, Türkiyeliyim, ama Türk değilim”.

Fetö elebaşı Fethullah, dinlerarası diyalog görüşmelerinde Vatikan Papazını ziyareti sırasında, İsa’nın ünlü sözü, “herkesle her şey olurum” mesajını vermişti. Bu dinci feodal ırkçı, 15 Temmuz’da Türk’ün tepesinde bombalar patlatmıştı. Türk olmak dışında, aklınıza ne gelirse o olurum demek, işte böylesine bir feodal ırkçılıktır.

En akılcı ve en insani sorulara verilen böylesi totolojik (Ahmet, Ahmet’tir) yanıtlar, kısır döngüdür.

Feodal ırkçılık, doğa dünyasıyla sınırlıdır; çağdaş milliyetçilik ise kültür dünyasıdır ve gelişmeye, eleştiriye ve hoşgörüye açıktır. Büyük kültür ailesi, bu özellikleriyle, “ben sizden değilim” diyenleri hoşgörü ile üyesi olarak kabul edecek bir enginliğe sahiptir. Türk milliyetçiliği, fenomenaldır; ırk ya da ırkların özü, esası ve temelini değil, yaratılan kültür dünyasının var ettiği bireyleri meşru kabul eder. Yunus’un insanseverliği bu kültürel tavrın tarihsel kanıtlarındandır. Evet, nesnel değildir; eğer nesnel olsaydı, her bir ferdi, derisinin altındaki kan ve damarlara göre tasnif eder; birini diğerine üstün tutacak biyolojik kategorilere yaslı klanlara bölerdi. Tıpkı Ortadoğu’da kabilelere, mezheplere, aşiretlere, klanlara, gruplara ve kabilelere ayrılıp birbirini nesneleştiren insanların durumuna düşürürdü.

Türk milleti kavramı, nesnel değildir. Yani milleti oluşturan unsurları, feodal ırkçılığın öngördüğü gibi, kan ve bölgeye göre değil, Türk kültürünün kapsayıcı bütünselliği içinde görür; toplar ve eşitler. Bu yönüyle nesnel değildir. Pozitif bilimi taklit ederek, farklılıkları nesnel gibi gösteren feodal ırkçılıkla uyuşmaz. Feodal ırkçılık, görünüşte, pozitif bilimlerdeki nesnelliğe dayandığını iddia eder. Pozitif bilimlerdeki nesnellik, sosyal bilimlere olduğu gibi uygulandığında, sonuç, nesneleşmek ya da nesneleştirilmektir. İlkinde, kendi kendini nesneleştirir; büyük Türk Milleti’nden soyutlar. İkincisinde, emperyalistlerin nesnesi olur. Ama her iki durumda sonuç değişmez. Milliyetçilik sosyal bilimlerin konusudur. Sosyal bilimlerde yöntem ve kanıtlama, pozitif bilimlerdekinden temelde farklıdır. Feodal ırkçılık, ilkel biyolojik yaklaşımı esas alır. Topluluksal bir mazoşizmin pençesine düşer. Neden? Kültürel insan olmak yerine doğal insan olmayı, yani salt canlı varlık olmakla yetinmeyi seçmek, esasta insan olduğu için, onu arasatta bırakır; ne canlılar arasında barınabilir, ne de reddettiği kültür dünyasının üyesi olabilir. Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadığını bütün açıklığı ile fark eder. İşte bu aradalık, onu hırçınlaştırır.

Çağdaş milliyetçiliği öngören Cumhuriyet eşitlik, adalet, birlik, bütünlük ve refah sunarken, doğa durumunda kalan feodal ırkçı, kültür dünyasına ait olan bu kavramlara yabancılaştığını fark ediyor. Nesneleşmiş/nesneleştirilmiş feodal ırkçı, Cumhuriyet’in çağdaş milliyetçiliğinin çağrısını, algılayamaz olur. Oysa çağdaş milliyetçilik, Türk kültürünün yarattığı kültürel dünyanın bir öznesi olması için ona çağrıda bulunmuştur.

Feodal ırkçı, kimlik siyaseti yapar. Türkiye’yi onlarca ırka ayırır. Bunun bilimsel bir nesnelliğin gereği olduğunu savunur. Milletin karşısına bölünmüş klanlar koyar. Peki, bu ırkları birbirinden ayıran farklar nelerdir, diye sorulduğunda, ilk başta bilimsel nesnellik iddiasından vazgeçip, sorunun “kültürel farklılık” olduğunu iddia eder. Amaç, çelişkisini her yolu mubah görerek kabul ettirmektir. Çoğumuzun ayırtına varmakta zorlandığımız kurnazlık bu noktada düğümlenir. Eğer onlarca ırk varsa, bunlardan her biri nevi şahsına münhasır farklılıklar gösteriyorsa, ortada tamamen bilimsel bir kanıt var demektir. Bu kanıt deri farkı mıdır? Kafatası yapısı mıdır? Kan mıdır? Hangisidir?  Bunun cevabını veremezler.  Öte yandan, kültürel farklıklara göre böyle bir tasnif yapıldı ise, birini diğerinden ayıracak kadar bilime, sanata, dine ve toplumsal kültüre yansıyan özgünlükler nelerdir? Dil mi? Olamaz. Dünyanın en kudretli ilk beş dilinden biri olan Türkçe varken, hiçbir mahalli dil, ırklar kategorisini haklı çıkaramaz. Bilim mi? Koskoca 84 milyonun gücü varken klanlara bölünen ırksal yaklaşım bilim üretemez. Epiktetos’un deyimiyle, “bir koyunun çobana, benim bu kadar yünüm, bu kadar sütüm veya etim var demesine gerek yok; varsa, çoban onu zaten görür.”

Feodal ırkçılık, kendinden ve dışarıdan menkul yönlendirmelerle nesneleştiği için, ne kendi klanında ne de başka klanlarda öznelik yapabilecek maharet geliştirememiştir. Bunu fark ettikçe, hırçınlaşır; mevcut kültür dünyasına saldırır. Özgüveni yoktur. Kendini nesneleştirmede dışarıdan verilen desteklere özentili bir şükran borcu ile eğilir; “Fransız şair”, “Alman edebiyatçı”, “İngiliz hukukçu”, “Arap İslam âlimi”, “Farisi münevver”, “Yunan filozof” der; ama bu sıfatların başına Türk gelse, “Türk” demez; “Türkiyeli” der. İşte nesneleşmiş feodal ırkçının tipik özgüvensiz ve art niyetli tutumu budur. Nerede olsa kendini belli eder.

Fetö, PKK, cemaat, tarikat yapılanmaları, bir kısım Atatürk istismarcıları, siyasal dinciler ve bunlar destekleyen çevreler, Türk milletinin yarattığı kültür dünyasında değil, canlılar dünyasında yaşamaya kendilerini mahkum etmiş, nesneleşmiş, şeyleşmiş doğal varlıklardır.

Feodal ırkçılığın diğer türü de İslam dinini kullanarak Türk milletini ve kültürünü yok etmeye çalışan –dindarlar değil-siyasal dincilerdir. Türkiye’nin demografik yapısıyla oynarlar; Arap dili, kültürü ve toplumsal yapısını Türk milletine dayatmaya kalkarlar. İslam gösterip Arapların bile terk ettiği Cahiliye kültürünü din diye kutsarlar. Mezhepçiliği körükleyip Türk milletinin her bir ferdini bu büyük kültür dünyasından koparmayı cihat sayarlar. İslam’ı kimliksizleştirme ve aşiretleştirmenin manivelası olarak her fırsatta kullanırlar. İtiraz edeni, İslam düşmanlığı ve Türk ırkçılığı yapmakla ile yaftalarlar.

Türk milleti, büyük bir millettir. Kimsenin derisine, rengine, dinine, inancına karışmaz. Örneğin, Mısır’ı 400 yıldan fazla, Yunanistan’ı en az 300 yıl yönettiği halde ahalilerini Türkçe öğrenmeye bile zorlamamıştır. Buraları çok iyi bilen birisi olarak, söylüyorum; Türkçe bilen çok azdır. Ama hepsi ya İngilizce bilir ya da başka bir Batı dili öğrenmeye çalışır. Buna rağmen Türk, ırkçıkla suçlanır. Suçlayanlar feodal ırkçılardır; bu milletin büyüklüğü karşısında, saldırmaktan başka, diyecek bir şeyi olmayanlardır. Aynı çevreler, bunca etnik gruplara bölerken “Türkiye’de Türk ırkı yoktur” diyerek sözüm ona bilimsel bir nesnellik iddiasında bulunurlar. Peki, Türk ırkı yoksa diğer ırkları nasıl ve hangi ölçütlere göre tespit ediyorsunuz? Her ırk var da, Türk ırkı mı yok?

Olmadığını savladığın bir ırkı, nasıl ırkçılıkla suçlayabilirsin?

Bu soruların yanıtını veremezler. Çünkü feodal ırkçılık, Nesneleşmiş/nesneleştirilmiş kitleler yaratır. Bu kitlelerden özne çıkamaz. Ortage Y Gasset, kitleye ait bireyin (canlı olarak) yaşamdan hoşlanmaktan başka bir ereği yoktur; çünkü kendisi değildir. Oysa topluma mensup birey, öznedir; kendisi hakkında talepleri vardır, der.  Talep sahibi olabilmek özne olmayı zorunlu kılar. Ama talebini, aşireti, cemaati, tarikatı, klanı ya da kabilesi adına değil, kendi bireyliği adına dile getirir. Çağdaş milliyetçilik böyle bir özne yaratır. Feodal ırkçılık ise, kitlesel nesne yaratır, o artık birey değil, bağlı olduğu kitlenin mekanik bir parçasıdır. Olsa da olur, olmasa da. Çünkü önemsizleştiğini, araçsallaştırıldığını kolay kolay fark edemez.

Dinsel ya da din dışı, feodal ırkçılık, çağdaş milliyetçilik karşısında söylem ve eylem temelinde artık büyük zaafa uğramıştır. Toplumu onlarca etnik kökene mensup gruplara ayırıp sonra “halkların kardeşliği” tuzağıyla birleştiriyormuş gibi görünmek, en hafifinden ahmakça bir yaklaşımdır. Türk milleti zaten millettir; ulustur. Bu ulus kendi içinde kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır, her bir ferdi, muhteşem bir Türk kültür dünyasının öznesidir.

Bölücü terör örgütleri ile cemaat-tarikat yapılarının tazyiki ile kimlik, din, mezhep ve bölge siyaseti yaparak muhalefet etmek, nesneleşmiş/köleleşmiş kitleler yaratır. Çağdaş Cumhuriyet bireyi üretemez.

Siyasi gücü Türk milletinin taleplerine göre değerlendirmekten kaçınanlar değil, doğrudan doğruya onun sesi olanlar çağdaş ve müreffeh Türkiye’yi inşa edebilirler.

Nesneleşmiş/Nesneleştirilmiş sığınmacılar güzellemesi yapan bölücü örgütler, iki kel bir hamam yakışır atasözünü hatırlatıyor.

Irkçı feodalizm, “demokratik siyaset” aldatmacasıyla terör üstünden “özgürlük, barış ve kardeşlik” kavramlarını kirleterek nesneleştirmeye çabalamaktadır.

Bu dersi önce feodal ağalara ve çağdışı kabileciliğe vermek gerekir.

Türk Milleti ve onun kültür dünyası, asıl özgürlük, eşitlik ve barışın hamisidir. Öznesidir.

 

Not: Bu yazı ilk olarak 20 Nisan 2022 tarihinde Veryansıntv.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.