Öncesi ve Sonrası ile
CILAVUZ KÖY ENSTİTÜSÜ YAŞANTILARIM – 7
-Gerçekler ayrıntılarda Gizlidir-
Yeni Yerleşkeye Taşınıyoruz
Çorum’un ortasından Ankara-Samsun yolu geçiyor. Kentin doğusuna doğru ilerleyen Samsun yolunun kenti geride bıraktığı yerde, yolun üstündeki parkın doğusunda Devlet Hastanesi bulunuyor. Onun karşısında ve yolun altında da yeni Çorum İlköğretmen Okulu yerleşkesi yer alıyor. Doğu-Batı yönünde dikdörtgen prizması biçimindeki üç katlı ana yapının önündeki geniş toplanma alanına on on beş basamaklı bir merdivenle iniliyor.
Ana yapının giriş kapısının solunda eğitim şefinin odası; kapının tam karşısındaki merdivenle çıkılan ikinci ve üçüncü katta solda kat müdür yardımcısının odası ve onun güneyinde de sınıflar ve tuvaletler yer alıyor. Ben, ikinci kattaki sınıfların müdür yardımcılığını yapıyorum.
Giriş kapısının sağında müdür, müdür başyardımcısı ve memurların odaları var. Sola doğru ise kocaman bir salon uzanıyor. Salonun sonundan sola dönüldüğünde, oldukça büyük olan öğretmenler odasına; onun karşısındaki kapıdan da kitaplığa giriliyor. Kitaplığın sağında, salonun sonundaki merdivenle de üst kata, kat müdür yardımcısı odasının, sınıfların ve tuvaletlerin bulunduğu yere çıkılıyor. Katlardaki dersliklerin pencereleri güneye bakıyor.
Bu yapının arkasında işlik ve laboratuvar bloku ve spor salonu bulunuyor. Ana yapının kuzey ve doğusundaki boşluklarda okulun bahçesi yer alıyor. Tarım öğretmeni, özellikle ilkbahardaki Tarım derslerinde öğrencilere burada uygulama yaptırıyor.
Ana yapının ve güneyindeki geniş toplanma alanının doğusunda, kuzey-güney yönündeki üç katlı dikdörtgen prizma biçimindeki yapıya toplanma (bayrak töreni) alanının bittiği yerdeki birkaç basamaklı merdivenle çıkıp biraz yürüdükten sonra giriliyor. Girişin solunda, pencereleri toplanma alanına bakan geniş bir yemekhane yer alıyor. Burası belli günlerde toplantı salonu olarak da kullanılabiliyor. Girişin hemen sağında, penceresi toplantı alanına bakan oda, revir görevi yapıyor. Revirin doğusuna düşen bir odada da idare nöbetçisinin yatak odası bulunuyor. Girişin karşısındaki koridorun sağında ise mutfak var. Yatılı öğrenciler, bu yapının üst katlarındaki geniş odalarda ikili ranzalarda yatıyorlar.
Toplanma ve tören alanının batısında, yolun hemen altında müdür ve müdür başyardımcısının birbirine bitişik, iki şer katlı lojmanları bulunuyor.
1968-1969 Öğretim Yılında taşındığımız bu yeni yerleşkemizdeki yönetim odalarında ve öğretmenler odasındaki masa, sandalye, koltuk, dolap, tümüyle yenilenmiş bulunuyor. Sınıflardaki öğretmen masası, öğrenci masa ve sıraları da öyle. Eski yapıdan buraya nasıl iseler öylece, yönetici, öğretmen ve öğrenciler aktarılıyor.
Aralıksız Süren Tutkum
Kitap edinme, okuma ve yazma tutkum, gücünden bir şey yitirmeden sürüyor. Burada çalışırken de sıklıkla uğradığım yer, her türlü değerli yayını bulunduran Uysal Kitabevi oluyor. Orada önde gelen yayınevlerinin özellikle yeni yayınlarını inceliyor, ilgimi çekenleri alıyorum. Aldığım her kitabı okumaya zaman bulamasam da istediğim zaman okumak üzere kitaplığıma koyuyorum. Zamanın tama yakınını, okuttuğum çeşitli derslere hazırlanma; onların yazılıları, ödevleri; okul nöbetleri, yönetim işleri dolduruyor. Çok merak ettiklerimi ancak onlardan arta kalan uyku öncesi saatlerde, yazılı sınav saatlerinde ve öteki uğraşlardan çalabildiğim zamanlarda okuyabiliyorum.
Parça parça ve aralıklarla okumalar ne yazık ki bütünsel kavramayı zorlaştırmanın yanı sıra kitabın yarattığı genel coşkuyu da azaltıyor. Kimilerinin yaptığı gibi okul işlerini, dersleri savsaklayarak özel ilgilerime zaman kazanma, benim işim olmadı hiçbir zaman. Bir de müzik dinlemelerimin zamanımı çaldığını söylemeliyim. Ondan da kolaylıkla koparamıyorum kendimi.
Bunlar ve bunların benzeri uğraşların ilgimi çeken yazınsal ve düşünsel yapıtları okumamı engellemeleri yüzünden yazın ve düşün dünyasıyla istediğim ölçüde buluşamıyor, o dünyaları yeterince yaşayamıyorum.
İyi yazmanın çok okuma koşuluna bağlı olduğu bilincinde olmama karşın yeterince okuyamamak, canımı sıkıyor. Fazla sevmememe karşın, meslek yaşamımın her aşamasında yöneticiliklerden yakamı kurtaramıyorum. Bu da benim için önemli bir ayak bağı oluyor. Okuma ve yazmamı ilerlettikçe derslerimi daha anlaşılır biçimde işlediğimi ayrımsıyorum.
Yalnızca belli bir alana yönelik kitap edinme yerine tüm yazın türleriyle ilgili yapıtları, bu türlere ilişkin inceleme, araştırma yapıtlarını; bilimle, felsefeyle ilgili yapıtları, türlü sözlük ve ansiklopedileri edinme merakım, alanımla ilgili bilimsel araştırma ve inceleme yazıları yazarken gerek duyduğum destekleyici bilgileri elimin altında bulmamı sağlıyor.
Yazma yeterliğimi güçlendirmemde ilk katkıları, ilkokulda başyazar olarak duvar gazetesine; Cılavuz’daki duvar gazetelerine, İstanbul Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulunun ortaklaşa yayımladıkları Çim dergisine yazdığım yazı ve şiirlerim sağlıyor. Ancak bu katkıların en etkilisini Çorum’da altı yıl boyunca Yeni Gün ve Çorum gazetelerinde haftalık köşe yazısı yazmamın sağladığına belirtmeliyim.
Bilgi birikimimi artırdıkça önümü, arkamı daha iyi görüyorum. Sürekli, daha yetkin yazılar, şiirler yazma düşleri kuruyorum. Ne ki bunun gereklerini yeterince yerine getiremediğim için bunu gerçekleştirmem zor oluyor. Yine de haksızlık etmeyeyim kendime. Her şeye sıfırdan başlayan birisi olarak kat ettiğim yolu da küçümsememeliyim.
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyeliğim
TÖS, üyelerinin ekonomik, hukuksal, toplumsal ve kültürel hak ve çıkarlarını sağlayıp korumak; eğitim mesleğinin gelişiminde etken olan genel yurt sorunlarının çözümü için ilgili demokratik kurumlara yardımcı olmak; Anayasamızın temel ilkelerine uygun biçimde ülkemizin ekonomik, toplumsal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak amacıyla 8 Temmuz 1965’te kuruluyor.
Kısa sürede gerçekleştirilen geniş örgüt yapısına dayanarak üyelerine yeni haklar kazandırma, mesleğin niteliğini yükseltme, üyeleri için eğitim çalışmaları ve yayınlar yapma ve meslek sorunlarının yurt sorunlarıyla bağını araştırarak demokratik baskı grubu işlevi görme gibi onurlu ve yüce sorumluluğunu yerine getirmeye başlıyor. Bu devrimci girişimleri, gerici çevrelerin saldırısı ve siyasal erkin türlü baskıları ve kıyımı ile karşılaşıyor. Ancak bu baskı ve sindirme çabaları, TÖS’ün üyesi olan biz öğretmenleri yıldıramıyor; tersine daha da bilinçlendirip güçlendiriyor.
TÖS’ün Çorum şubesi kurulduğunda üyeleri arasında yer alıyorum. Toplantılarına, etkinliklerine düzenli olarak katılıyorum. Bir okul müdürünün öğretmenlere sağladığı bir arsa üzerinde iki katlı bir yapının yükseltilişine bütün üyeler gibi ben de payıma düşen katkıyı yapıyorum.
Bir ara şube yönetimine girmeye zorlanıyorum. Ancak bunu kabul etmiyor, iyi bir üye olmak istediğimi bildiriyorum. Çünkü örtülü biçimde de olsa, öğretmenler arasında bile bir Alevi-Sünni ayrımından kaynaklı sürtüşmeleri seziyorum. Oysa benim zihnimde böyle bir ayrıma yer yok. Benim iki kesimden de çok değer verdiğim arkadaşlarım var. O nedenle bir kesimin kişisi gibi görünmek, gösterilmek istemiyorum.
Bu yansız tutumumun ödüllendirildiğini görüyorum. Örneğin genel kurul toplantılarında “rakipsiz” genel kurul başkanı olarak seçiliyorum. Yaptırdığımız yapının salonuna arada bir yalnızca gazetelere bakmak, yarım saat kadar arkadaşlarla söyleşmek için uğruyorum. Oradaki oyun oynamalara hiç katılmıyorum. Oyunu hem sevmiyorum hem de ona ayıracak zamanım da olmuyor. Üyeler, şubemizi Devrimci Eğitim Şurasında temsil etmek üzere de oybirliği ile beni seçiyorlar.
Devrimci Eğitim Şurası’nda Çorum’u Temsil Ediyorum
Millî Eğitim Bakanlığının, eğitim sorunlarına çözüm aranmasını sağlamak üzere üç yılda bir Milli Eğitim Şurası’nı toplaması yasal zorunluluk iken Bakanlık, bu görevini yerine getirmiyor. Bunu gören TÖS, yüklendiği sorumluluğun gereği olarak, 4-8 Eylül 1968 tarihleri arasında, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin salonunda, benim de TÖS Çorum şubesi temsilcisi olarak katıldığım Devrimci Eğitim Şurası’nı gerçekleştiriyor. Şurada, TÖS’ün amaçları kapsamına giren on temel sorun üzerinde her alanın uzmanı, birer bildiri sunuyor. Bu bildiriler, temsilci öğretmenlerce tartışılıp kurulan on komisyonda değerlendiriliyor. Ben de “Devrimci Eğitimin Amaçları, İlkeleri ve Yöntemi” adlı birinci komisyonda çalışıyorum.
Bütün bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan metin, “Devrimci Eğitim Şurası” adıyla 524 sayfalık bir kitap olarak Mart 1969’da yayımlanıyor.
Süheylâ Yıldırım
Yeni yapıya taşındığımız yılın başında, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Müzik Bölümü’nü üstün başarıyla bitiren, asistan olarak kalması istenen; ama onu kabul etmeyip Anadolu’da öğretmen olarak çalışmayı yeğleyen Süheylâ Yıldırım, bizim okula atanıyor. Bu genç öğretmen, kısa süre içinde beni güvenli bir liman olarak görmeye başlıyor. Özellikle öğrencileriyle ilgili sorunlar yaşadığında odama gelerek yaşadığı sorunu ve o sorunu çözme konusundaki görüşümü soruyor.
Yıldırım, hemen her tür duygu ve düşüncesini benimle paylaşıyor. Duruşumu, tutumumu beğendiğini, öğretmenlik deneyimimi, bu konudaki görüşlerimi önemsediğini, bana çok güvendiğini görüyorum. Ben de istediği konulardaki düşüncelerimi onunla severek paylaşıyorum. Süheyla Hanım düşünen, iyiyi, doğruyu, güzeli arayan bir kişilik sergiliyor. Sonra ablası geliyor yanına. Ailecek görüşmeye başlıyoruz. Avukat olan (daha sonra savcı olarak çalışan) Uğur Uysal’la tanışmasında rolüm oluyor. Bu tanışmaları evlenme ile sonuçlanıyor.
Yıllar sonra Süheylâ Uysal, “Sen Ağlama (2010)” adıyla yayımladığı özyaşamöyküsünde benimle ilgili olarak şunları tazıyor:
“Okullar açıldığında heyecanla derslere girmeye başladım. Ama istesem de sadece müzik eğitimi veremediğimin farkına vardım. Müziğe gelene çok kadar öğrencilerimizin çok eksiği var gibiydi.
“Bana mı öyle geliyor acaba diye düşünüp bu duygularımı tecrübeli meslektaşım Rasim Bey’le paylaşınca o, bunun nedenini şöyle açıkladı:
“Siz, Ankara’nın entelektüel ortamından taşraya geldiniz. Ayrıca okuyan bir insansınız. Çocuklarla aranızda çok fark olacak elbette. Anadolu’ya hoş geldiniz Hoca’nım!
“Rasim Bakırcıoğlu, gerçek bir öğretmendi. Nice öğrencilerini ve üç kızını çok güzel yetiştirirdi. Öğretmenliğin dünyasına girerken eksiğimi ve korkularımı bu büyüğüm gideriyordu…” (Sa.26)
Çorum Kapalı Spor Salonunun Açılışı
Çorum’a bir Kapalı Spor Salonu yapılıyor. Açılış gecesinde hınca hınç doluyor salon. Bizim okuldan öğretmenler ve Lise Müdür Başyardımcısı İrfan Bey ve başka öğretmenler üst ve arkalarda bir yerde oturuyoruz. Bir ara aklımdan geçenleri seslendiriyorum. “Bu salona harcanan para ile okulu olmayan kim bilir kaç köye okul yapılabilirdi?” der demez İrfan Bey, anında karşı çıkıyor bu sözüme. “Burası kocaman bir il, diyor. Elbette her şey öncelikle buraya yapılmalı.”
Bir lise yöneticisinin böyle düşünmesi, beynimi yangın yerine çeviriyor. Bulunduğumuz yer, konuyu tartışmaya elverişli olmaması, benim karşılık vermemi olanaksız kılıyor. Bu yüzden geriliyorum. O gerginlikle izliyorum açılış programını. “Atatürk’ün en çok önem ve değer verdiği öğretmenin böyle düşünmesi hüzünleniyor beni. İrfan Bey, daha sonra Talim Terbiye Kurulu üyeliği de yapıyor.
Ulusal Bayramların Sunuculuğunu Yapıyorum
Yeni okulda ulusal günlerin kutlanmasında şiir okuyacak, konuşma yapacak öğrencileri hazırlama, bu günlerde konuşma yapma sorumluluğum gittikçe artıyor. Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümü olan 16 Martlarda sunuculuk görevim, daha sonra okulun sınırlarını aşıyor. İl düzeyinde yapılan ulusal günlerin kutlanmasında da sunuculuk görevi veriliyor. Süleyman Altunbulak müdürümüz olduktan sonra bu sunuculuğu onunla birlikte sürdürüyoruz
TÖS’ün Büyük Eğitim Yürüyüşü
Öğretmeni etkisiz kılmak, halkın öğretmene olan güvenini sarsmak isteyen Adalet Partisi (AP) iktidarının uyguladığı baskı ve kıyımı protesto etmek ve resmi makamları uyarmak amacıyla TÖS ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunun (TÖDMF’nin) yürütme kurulları, Ankara’da bir açık yer toplantısı ve protesto yürüyüşü yapılmasını kararlaştırıyor.
TÖS Genel Başkanı köy enstitülü Fakir Baykurt, bu karar sonrasında öğretmenlere şu çağrıyı yolluyor:
“Türk eğitimi ve öğretmenlerimiz üzerindeki şiddetli baskıları protesto etmek; çocuklarımıza ve ulusumuza daha yararlı bir eğitimle ilgili temel istekleri açıklamak amcayla, 15 Şubat 1969 Cumartesi günü, saat 13.00’te Ankara’da, Tandoğan Meydanı’nda bir toplantı var. Ankara dışından binlerce öğretmenin katılacağı bu toplantıya, bütün öğretmen dostları da çağrılıdır. Toplantıdan sonra istasyon, Saman Pazarı, Dikimevi ve Cebeci yoluyla Cemal Gürsel Meydanına kadar bir yürüyüş yapılacaktır. Yürüyüşe katılabilmek için Tertip Heyetinden kart almak ve kartı yakaya takmak gereği vardır. Kartlar, tanıdık öğretmenlerden de alınabilir. Türkiye öğretmenlerinin sesini duymak ve söyleyeceklerini dinlemek isteyen bütün öğretmen dostlarını açık yer toplantımıza bekleriz.”
Birçok engelleme ve yasaklama girişimlerine karşın, bütün devrimci güçlerden de destek alan Tandoğan açık yer toplantısı ve Büyük Eğitim Yürüyüşü gerçekleştiriliyor.
Büyük Eğitim Yürüyüşünde;“Öğretmeni halktan koparmaya çalışan yabancı değil, Bakan. / Kendimize maaş değil, halkımıza aş istiyoruz. / Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. / Hep çobanın çocuğu çoban, ağanın çocuğu ağa, beyin çocuğu bey mi olacak? / Üretim olmayan yerde, eğitim yoktur. / Devrim için eğitim! / Öğretmene saygı, Anayasa’ya saygı / Türk öğretmeniyiz biz; işbirlikçi değiliz. / Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme hakkına sahiptir. (Anayasa: 21) / Tam Bağımsız Türkiye, halka dönük eğitim / Beylere servet için, köylüye ahiret için okul / Zorbalık istemiyoruz; kanunlar uygulansın.” gibi dövizler taşınıyor.
Yürütme Kurulu, Anıt-Kabir özel defterine şunları yazıyor:
“Huzurunda bulunan biz Devrimci Türk Öğretmenleri olarak ulusumuzu geri kalmışlıktan kurtarmak için var gücümüzle çalışacağız. Halkımızı iç ve dış sömürüden kurtaracağız. Ülkemizi senin gösterdiğin yönde üretim ve yönetim aşamalarına ulaştıracağız. Bütün karşı güçlere rağmen tarihsel görevimizi başarıyla yapacağımıza ant içeriz.”
Tandoğan Meydanı’nda toplananların sayısı, 40.000’i aşıyor. Çorum şubesinden, üç otobüs dolusu üye, Tandoğan Meydanı’na ulaşıyoruz. Tandoğan’da, Genel Başkan ve öbür konuşmacılar, öğretmenin çağdaş yaşam özlemiyle gösterdiği bilinçli çabasını dile getiriyorlar. Kapanış konuşmasından sonra Hürrem Arman, öğretmenlere şu andı söyletiyor:
“Devrimci Türk öğretmeni olarak Ulusumuzu geri kalmışlıktan kurtarmak için hep birlikte var gücümüzle çalışacağız. Halkımızı, iç ve dış sömürüden kurtaracağız. Ülkemizi, Atatürk’ün gösterdiği yönde, ileri üretim ve yönetim aşamalarına ulaştıracağız. Bütün karşı güçlere rağmen, tarihsel görevimizi başarıyla yapacağımıza ANT içeriz!”
Toplantı sonrasında, yine büyük bir coşkuyla İstasyondan Cemal Gürsel Meydanı’na doğru yürüyüşe geçiliyor. Konuşmalar ve yürüyüş sırasında sık sık “Tam Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Amerika”, “Grev hakkı istiyoruz” sloganları haykırılıyor.
YENİ YERLEŞKEDE GÜNLÜKLERİME YANSIYANLAR VE ANIMSADIKLARIMDAN BİRKAÇI
1968-1969 Öğretim Yılında taşındığımız yeni yerleşkede yaşadıklarımdan, savunduğum, ancak birçoğu türlü biçimlerde engellenen söylem ve eylem isteklerimin günlüklerime yansıyanlarının başlıcalarını aşağıdakiler oluşturuyor:
6 Nisan 1969
İki gün önce toplanan öğretmenler kurulunda, yönetmelikle öğrencilere tanınan sınav kâğıtlarını ve onlardaki yanlış ve eksiklerini görme hakkı tartışmaya açılıyor. Coğrafya öğretmeni ve hakkında, çocukları bütünlemeye bırakıp yazın özel ders vererek sınıf geçirdiği dedikodusu yayılan kişi, bu maddenin uygulanamayacağını; uygulanması durumunda birçok gereksiz tartışmalara yol açacağını öne sürüyor
Coğrafya öğretmeni Seyhan Eralp, öğretmen olarak iyi anlaştığım kişilerden biri. Ailece de görüşüyoruz, Seyhan Hanımlarla. Avukat olan eşi Erdal Bey’i de çok seviyorum. Seyhan Hanım, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Coğrafya okumuş ve memleketindeki bu okula atanmış. Bir Çorum milletvekilinin kızı aynı zamanda. Yıllardır burada çalışıyor. Bu öğretmen, duyumlara göre derslerinde öğrencilere özet bilgiler aktarıyor. Derste pek soru kabul etmiyor. Sınavlara itirazları da. Sınavlarda çok kısa yanıt gerektiren üç soru soruyor. Beklediği yanıtları veremeyenler zayıf alıyor.
Müdürümüz Tayyar Kerman, müdür başyardımcısı Günhan Özkan ve Tevfik Akın ve Matematik öğretmeni Günaydın Çetiner, Müzik öğretmeni Rüştü Aksoy, Edebiyat Öğretmeni Nesrin Kıhtır da Çorumlu. Daha sonra gelen Matematik öğretmeni Rasim Elverici, Ahmet Tüfekçi, Meslek Dersleri öğretmeni Mustafa Işıker ve Sadık Demir, Ünal Leblebici, Fatma Kesici, Resim öğretmeni Veli Sapaz ve Müjgân Serim ile okulumuz, neredeyse Çorumlulara özgü bir okul gibi bir görünüm kazanıyor
Müdür Bey, öğrencilerin bu hakkının yönetmelik hükmü olduğunu, bu nedenle uygulanmasının zorunluluğunu vurgulayarak tartışmaları bitirmesi gerekirken öğrencilere tanınan bu hakkı, adeta yok sayıyor ve tartışmaların sonunda bu yönetmelik maddesinin uygulanmasını her öğretmenin kendi isteğine bırakıyor.
Ben, bu uygulamanın öğrencilerin eksik ve yanlışlarını görerek onları gidermelerini sağlayacak olan çok yararlı bir hak olduğunu savunuyorum. Tartışmalardan sonra yeniden söz alarak yönetmeliğin uygulanmasını öngördüğü bir hükmün kişilerin isteğine bırakılamayacağını söylediğimde ise Müdür Bey, bu konuda demagoji yapmamak gerektiğini belirtiyor. Öğrencilerin daha iyi yetişmesine yönelik konular yerine birbirine ödün vermekte duraksamayan ve haklı konuları bile savunmaktan çekinenlerin bu tutumları karşısında duyduğum yalnızlık ve güçsüzlüğün ağır yükü altında, doruklara tırmanan öfkemi boğmak zorunda kalıyorum.
Rüştü Apaydın’la Derinleşen Dostluğum
Çorum’da, birlikte anlamlı, doyurucu, güzel günler geçirdiğim kişilerin başında Rüştü Apaydın geliyor. Ortaokul İngilizce Öğretmeni olan Rüştü Bey, güzel şiir yazıyor. Zengin bir düşünce dünyasına sahip, hoş sohbet bir kişilik. Kimi akşam saatlerinde, bizim zemin kattaki evimizde yola bakan çalışma odamın pencere camını küçücük bir taşla tıklatınca çıkıyorum ve yürüyerek Bahçelievler’den Saat Kulesi’nin bulunduğu alana iniyor, alanın batısındaki apartmanın birinci katındaki İbrahim Ağanın Şehir Lokantası’na çıkıyoruz. Orada birer kadeh içkimizle sürdürdüğümüz edebiyat, şiir üstüne söyleşimiz sonrasında dönüyoruz evlerimize.
Konuklarına içkili, içkisiz güzel bir yemek ikram etmek isteyen herkes, İbrahim Çetintürk’ün Şehir Lokantası’na, bu temiz, gürültüsüz patırtısız nezih yere getiriyor konuklarını. Akşamın ilk saatlerinde İbrahim Ağa, o sınırlı “tek” rakısını eline alarak beş on dakikalığına konuklarının masalarına uğramayı, onlara bir “hoş geldin!” demeyi adet edinmiş. Böyle incelikli bir adam, İbrahim Ağa. Çok sonra, uygulama sınıfımdaki en başarılı öğrencimin, İbrahim Ağanın kızı olduğunu öğreniyorum.
Her düzey ve ayrı mizaçtaki insanlarla söyleşmede Rüştü Bey’le kimsenin aşık atamayacağını düşünüyorum. Yeter ki karşısındakini bir beş dakika dinleyiversin. Onun ne tür bir kişilik olduğunu, düzeyini anında kavrıyor ve ona uygun bir dille onunla kırk yıllık ahbap gibi konuşabiliyor. Şakalı şenlikli konuşmada da üstüne yok Rüştü Bey’in.
Günlerden bir gün, Apaydın, birlikte, “Şiirimizde Toplumculuk” başlıklı bir derleme yapma önerisi getiriyor bana. Sevinçle karşıladığım bu konuyu su yüzüne çıkarmak amacıyla toplumcu temaları şiirleştirdiğini bildiğimiz yaşayan şairlere mektup yazıyor, onlardan kitaplarını istiyoruz. Birçok şairimiz, bu girişimimizi sevinçle karşıladıklarını belirten mektuplarıyla birlikte imzalı kitaplarını yolluyor bize. Çok mutlu oluyoruz.
Bir sömestr tatilinde Rüştü Bey’le Ankara’ya gidiyor, Kumrular Caddesi’ndeki Halk Kütüphanesi’nde, erişemediğimiz ve sonsuzluğa göçmüş yazarların yapıtlarından şiirler seçiyoruz. Bu süre, benim için unutulmaz bir anı oluyor. Rüştü Bey’le gündüz saatlerinde halk Kütüphanesi2nde, akşam saatlerinde de kimi zaman aldığımız antolojilerde toplumcu şiir arıyor, kimi de bir gazinoda şarkı dinliyor, içkimizi içiyoruz.
Bir akşam, Turgut Uyar’ın bir kitabında “Büyük Gurbetçi” başlıklı şiirini okuduğumda, büyük bir coşku duyuyor ve “Bu şiir kimi anlatıyor?” diye soruyorum Apaydın’a. Apaydın, anlatılanı çıkaramayınca, gizli bir sevinç yaşıyorum. Çünkü Apaydın, şiir konusunda benden çok ileride. Onun Mustafa Kemal’le ilgili bir şirinin Bulgaristan radyosunda okunduğunu her mürekkep yalayan biliyor, o yıllarda. Şiirdeki “büyük gurbetçinin” Nazım Hikmet olduğunu, şiirde verilen ipuçlarıyla açıklıyorum ve o şiiri de ayırıyoruz, “mutasavver” kitabımızda yerini alması için.
Ne yazık ki o derlemeyi sürdürüp yayımlayamıyoruz. Rüştü Bey başka yere atandığında, kendisinde bulunan imzalı kitapları paylaştırıyor ve derlediğimiz şiirleri de bana veriyor. O şiirler hâlâ benim kitaplığımda duruyor.
Turgut Uyar’ın sözünü ettiğim şiiri:
Büyük Gurbetçi
Senin adın bir deftere yazıldı
Eskimez bir mavi deftere
Adın
Yazıldı
Erenköyünde bir bahar eskir
Savrulur ve eskir sürek avları
Kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
Aşkı Türkçe kavramanın sağlamlığı başlayınca
Bir öğrenci yatakhanesinde
Uzak Asyalı bir başka öğrenciyle çatışınca
Bir sürü ıvır zıvır ve ekimler
Bir kahramanlık saydığımız kendimizi
Eskir ucuz ormanlarda yürek avları
Ve eskir anaların bel bağladığı hekimler
Eskimez senin gurbetçiliğin
Yanar, tüter, dağılır
Ve ince bir duman eskir bir kalın duman adına
Gurbet bir yazgıdır ulusuna
Güneşe çıkmak gibi, alın teri bilinir
Gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir
Sen her halde en iyi bilirsin bayramları
Paşalarla, yalılarla uzlaştırılan
Kısa kış akşamlarını, uzun yaz akşamlarını
Kayalar, kayalar ve sahipsiz dağlar adına
Bir türkü gibi öfkede söylenen
Issız hanlar, bilgece susmalar, bakımsız bağlar adına
Puslu ve telaşlı garlardan kaçırdığın
Bir pençeden, bir katılıktan kayırdığın
Her ülkede söylenen bir türkü gibi
Aklığın, eskimez bir kış güzelliğinde
Sıcak evler, karlı yollar, bağlılıklar adına
Bir zorbalığa direnmek adına,
Anlaşılmazsa
Söğütler yeşermez, balıklar bırakmaz döllerini
Ellerin bir gezinmedir uykularda
Kimine korkudur, ısınmak kimine
Eskimez bir kış güzelliğinde
Kuzey Yarımkürenin çok koyu mai bir gecesinde
Büyük bir alanda, küçük bir cezaevinde
Ve çok yabancı dilden iki istasyon – arası biletinde
Biliyorum nasıl yaşadığını senin Türkçe yokken
Mahzun ve yaşamaklı – eskimez elbet –
Ülkeni dirençle yaşamak, ülken olmayınca sözlüğünde
Sen bir ağlayış gibisin neden
Bir çocukluğu sürüklüyorsun kanında
Bir güvercin gibi parlar şaşkınlığın
Ölüme yakınlığında bir köylünün, uymasında
Gök durur ve çocuklar durur pazarlarda
Akşam oldu muydu gaz lambası yakılır
Nerde olursa olsun artık. Coğrafyada
Sürekli bir gurbet vardır.
Eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi
Bir mayıs serpintisi ki sağlıklı
Ağustos günlerini hazırlayan. Güllerini
Sürer gurbetçiliğin.
Halksız bir yazarın acısını taşıyan
Kalebent bir şehzade gibi mahzun
Börklüce gibi sabırsız haklılığında
Öyle bir şey
Biraz uzak, biraz çıplak ve yayan.
Rüştü Bey, daha sonra beni bir arsa kooperatifine üye yapıyor. Birkaç yıl sonra o kooperatif arsamı yirmi bin liraya satıyor ve evime ilk buz dolabını o parayla satın alıyor, kalanıyla da biriken borçlarımı ödüyorum. Ayryca cebimde harçlık da kalıyor.
Apaydın’la dostluğumuz, yıllar sonra Ankara’da da sürüyor. Orada da kalmıyor; o, yazlarını Dikili’de, ben de yazımı kışımı Foça’da geçirirken de görüşüyoruz.
10 Nisan 1969
Bu ara iyiden iyiye şiir yazmaya merak sardırıyorum, biraz da Rüştü Apaydın’ın etkisiyle. Ancak çalışmalarımın çoğu yüzüstü duruyor. Şiirlerimi Rüştü Bey’e beğendirecek düzeye eriştirme zamanını bulamıyorum. Onunla başlattığımız “Şiirimizde Toplumculuk” da bitmeyi bekliyor. Halk Eğitim Başkanı Hayrettin Koyuncu, Halk Eğitimin yayın organı olan İğdeli Gelin adlı dergi için bir yazı istiyor. Özgün bir konu ararken her insan için kurtarıcı rolü oynayan yönelimlerin var olduğu düşüncesi düşüyor aklıma ve “Kurtarıcılar” adlı denememin kısa ilk örneği orada yayımlanıyor.
Bu konuyu daha geniş bir biçimde işlemek gerektiği düşüncesini belleğimden bir türlü atamıyorum. Ne ki o denememi genişletmek için bir türlü zaman ayıramıyorum. Onlarca yıl sonra onu genişleterek Mayıs 2006’da Çağdaş Türk Dili dergisinde yayımlatıyorum. Yazmayı düşündüğüm “Okullarda Eğitsel ve Toplumsal Etkinlikler”, “Öğrenciyi Tanıma Teknikleri” konularında da bir arpa boyu yol alamıyorum. Bakalım, bunları ve yazmayı düşündüğüm başka konuları yazmaya ne zaman başlayabileceğim.
Bir Öğretmenin Yaşattığı Düş Kırıklığı
19 Nisan 1969
Genç öğretmen Mustafa Bey, TÖS’ün Çorum şubesinin hemen her toplantısında söz alıyor ve sözü toplumcu görüşün mimarlarına getirerek onların görüşlerini oldukça sağlam bir mantık örgüsüyle dile getiriyor. “Bütün bunları Mustafa Bey, ne zaman, nasıl öğrendi acaba? Bu öğretmen, okuttuğu sınıfta kim bilir nasıl harika çocuklar yetiştiriyordur, bu bilinciyle…” diye merak ediyorum.
Mustafa Bey, üstelik tam da insanca yaşama haklarını ölesiye savunduğu kesimin; Çorum’un yoksul ailelerinin yaşadığı Hürriyet Mahallesi’ndeki Hürriyet İlkokulu’nda çalışıyor. Bu bilinçli sendikalı öğretmenin nasıl başarılı öğrenciler yetiştirdiğini mutlaka göstermek istiyorum uygulama sınıfıma. Okul yönetiminden gerekli izinleri alıyor ve nisan ayının ortalarında, Mustafa Bey’in sınıfına götürüyorum uygulama sınıfımı. Mustafa Bey, kalabalık bir birinci sınıfı okutuyor. Kocaman sınıfın duvar diplerinde ayakta yerimizi alarak izlemeye başlıyoruz Mustafa Bey’in dersini.
Mustafa Bey’in ders işlemesi sırasında da TÖS toplantılarındaki coşkulu konuşmalarından izler görmeye can atıyorum. Ama bir türlü göremiyorum o coşkuyu. Çocuklardan bir şey yazmalarını istediği bir anda çocuklara yaklaşıyor ve tek tek isteneni yazıp yazamadıklarına bakıyorum. Bir de ne göreyim? Kimileri yazamıyor, isteneni.
Sonra Mustafa Bey’e sınıfında okuma yazmayı öğrenemeyen kaç öğrencinin olduğunu soruyorum. Aldığım yanıt, beni derin bir düş kırıklığına uğratıyor. Mustafa Bey, sınıfın üçte ikisinin ancak okuma yazmayı öğrenebildiğini söylüyor. Bu bölgenin ailelerinin çok sayıdaki çocuklarıyla fazla ilgilenmediklerinden, çocukların okumaya karşı ilgisizliğinden ve daha başka birçok şeyden yakınmaya başlıyor.
Dona kalıyorum bu durum karşısında. TÖS toplantılarında bütün dünyanın sömürülen yoksullarını içinde bulundukları o acı durumdan kurtarmanın yollarını kendinden geçercesine anlatan Mustafa Bey’in sınıfında zehir zemberek çocuklar yetiştirmiş olacağını düşünürken, nisanın ortasında sınıfındaki çocukların tümünü okur yazar bile yapamamasına bir anlam veremiyorum. “Evde kendi başını bağlayamayanın, düğünde gelinin başını bağlamaya kalkıştığında düştüğü gülünç durumu” düşünüyorum, ister istemez. Eyleme dönüştürülemeyen söylemin ne denli boşlukta kaldığını, ne denli anlamsız olduğunu bir kez daha görüyorum.
Bir de Öğretmen Gibi Bir Öğretmenin Dersleri
27 Nisan 1969
Çorum ilkokulları içinde bir de öğretmen gibi bir öğretmene rastlıyoruz. O yıllarda ünlü 1968 İlkokul Programı uygulanıyor okullarda. Bu Program, Hayat Bilgisinin, Fen ve Tabiat Bilgisi derslerinin ilgi kümeleri; Türkçe ve Matematik gibi derslerin de düzey kümeleri oluşturularak işlenmesini öngörüyor. Her ünitenin, ünitenin yedi basamağına uygun olarak işlenmesi gerekiyor.
Bizim öğretmenimizin yetiştirilme düzeyinin çok üstünde bir yeterliliği gerektiren bu programı her öğretmen, amacına uygun biçimde uygulamayı başaramıyor. Ben ise uygulama sınıfıma tanıtmaya çalıştığım bu programın, okullarda amacına uygun biçimde nasıl uygulanmakta olduğunu göstermek istiyorum. Bu amaçla sınıfımı götürdüğüm birçok okullarda bu programın amaç ve ilkeleri doğrultusunda uygulanışını bir türlü göremezken, bir uygulama günümüzde Ali Öztürk’ün sınıfına girdiğimizde, bu programda yazılanların neredeyse harfi harfine uygulandığını görüyor ve bunun mutluluğunu yaşıyoruz. O gün öğleden sonraki iki dersimizde gördüklerimizi değerlendirirken her öğrencimin gözünde, gözlemlediği uygulamanın ışığını görüyorum.
29 Nisan 1969
Rüştü Apaydın’la sömestr tatilinde Ankara-Kızılay’da dolaşırken ben, yapılan haksızlıklardan, yaptığım eleştirilerin bir işe yaramadığından yakınınca konu üzerindeki konuşmalarımız sonucunda şu konularda görüş birliğine varıyoruz: Her şeye karışmamak, her şeyi düzelteceğimizi sanmamak. Her konuyu yargılamamak. Gerektiğinde susmayı bilmek. Kimi konuları konuşacağımıza yazmayı yeğlemek.
Bugün Rüştü Bey’le İngilizce çalışma sırasında Süheyla Hanım da üstü örtülü biçimde eleştiriyor beni. “Siz, diyor, az konuştuğunuzda daha etkili oluyorsunuz.” Deneyeceğim bunu. Etkili olmak için değil; işe yarar eylemlere daha fazla zaman ayırabilmek için. Süheyla Hanım, hemen her sorununu açık yüreklilikle açıyor bana, görüşümü soruyor. İngilizce çalışmalarımızdan sonra Rüştü Bey’le bana piyano dinletebileceğini söylüyor ve ilkini bugün gerçekleştiriyor.
Uğraşı konularım çok. Bu nedenle birçoğunu savsaklıyorum. Önce düzenli olarak günlüklerimi, sonra gazete yazılarımı yazmam; yönetim işlerine, öğrencilere rehberliğe, okumaya, üzerinde derinliğine çalışmayı tasarladığım konulara, öykü ve roman okumaya, şiir yazmaya ve İngilizce çalışmaya zaman bulmam gerekiyor.
Bunları iki nedenle savsakladığımı biliyorum. Bunlardan ilki zamanı iyi kullanamamam; ikincisi de çalışmak üzere çok konu belirlemem. Önce ilk nedeni ortadan kaldırmalı, sonra da daha az önemli olanları son sıralara almalıyım. Geçici konulara değil; daha kalıcı, tutarlı olanlara odaklanmalıyım.
Bu akşam, kaç gündür hep geriye attığım devam defterlerini işlemeyi düşünürken Dolap Beygiri’ne bilet alınca yarınki ders sonrasına kalıyor, bu iş.
10 Mayıs 1969
Bugün saat 14 30’da Dulkarının Çukur’da (Akaydın Düğün Salonunda) Çorum Hademeleri Sendikası’nın İlk Genel Kurul Toplantısı yapılıyor. Türkiye Üniversite ve Okulları Hademeleri Sendikası Genel Başkanı Mevlüt Köle de orada bulunuyor. Hakları dile getiren yalın konuşmalar yapılıyor. ”Bir yerde memur sayıyorlar bizi; ama çocuk zammına gelince yok. Şu yok, bu yok! Bir başka yerde de işçi diyorlar. Neyiz biz? Hangi sınıftanız? Bilelim şunu.” diyor bir hizmetli. Türkiye uyanıyor.
23 Mayıs 1969
F. Chopin’in yaşamöyküsünü okudum az önce, “Ünlü Bestecilerin Hayat Hikâyeleri” adlı yapıttan. Yaşama bağlanışını, yaşamayı başarmayı biraz da ona hem annelik hem de arkadaşlık eden George Sand’a borçlu, Chopin.
Erkeğin yaşamındaki kadının yerini düşünüyorum yeniden. O, erkeğe göre daha dengeli, daha düşük derecede tutkulu, hesaplı kitaplı oluşu ile erkeğin çok önemli bir kurtarıcısı olan kadını… Kadının benim yaşamımdaki yerinin ayrıcalıklı oluşu da bu temel görüşe dayanıyor.
22 Haziran 1969
İki tür uğraşım oluyor, gün içinde. Biri zorunlu uğraşlar; öbürü de isteyerek, beğenerek ilgilendiklerim. Zorunluları çoğu kez engel oluşturuyor istekle sürdürmek istediğim uğraşılarıma. Sonuçta, sevmeden yaşadıklarıma itiyorlar beni. Onların belirli zamanlarda yapılması zorunlu. Zamanında, süreleri içinde yapmadım mı savsaklamış oluyorum onları. O zaman da içinde yaşadığım toplumun bireylerinin bana bakışları, beni değerlendiriş biçimleri değişiyor. Ne ki bu görevlerimi toplumun onaylayacağı biçimde yapsam bile, bunlar bana gözle görünür bir yenilik sağlamıyor.
Beni şu ya da bu eyleme, çalışmaya, çabaya iten, doyumsuz bıraktığım isteklerim yakamdan düşmediği gibi onların yaşantılarıma düşen gölgeleri, içimi karartıyor.
Toplumsal devrimler gerçekleşse insan, mutluluğu yine mi bulamaz acaba? O zaman mutsuzlukların biteceğine inanmasam da kesinlikle azalacağını düşünüyorum.
Sorunlarımı arkadaşlarımla tartışma olanağı bulamayışımın ana nedeni de zorunlu uğraşlarıma öncelik tanımam.
Peki! Neden hep başkaları, onların değer yargıları? Yıllar yılı oluşturulup biriktirilen bu değer yargıları, kurallar, kişinin ve çağın gerçekleriyle ne kadar uyumlu? Bunlar içinde bizi sıkıntıya sokanlar, insan gerçeklerine aykırı olanlar, çağdaş yaşamın gerisinde kalanlar, bu nedenle de bize ayak bağı oluşturanlar, yaşantılarımızdan ivedilikle çıkarılmayı bekliyor
14 Eylül 1969
Çoktandır kafamda dönüp duran “Kurtarıcılar”, “Öğrencileri Tanıma Teknikleri”, “Eğitsel Kollar”, “Verimli Çalışma Yolları”, üzerinde çalışmayı tasarladığım konular. Boş günlerimi iyi değerlendiremiyorum ne yazık ki! Nedensiz mi bu? Değil elbette. Zihnimde çözümü güç birçok sorunun varlığı, onların zihnimi uğraştırması söz konusu.
Bir şeyler başarmalıyım. Başarı, şu dönemimde tek kurtarıcı gibi görünüyor bana. Sürekli kafamı kurcalayan sorunlarımın yarattığı sıkıntıyı yalnızca başarılarımla oyalayabileceğimi sanıyorum. Bu arada İngilizceye ağırlık vermek de aklımda.
20 Eylül 1969
En etkili kurtarıcım, müzik oluyor çoğu kez. Onunla soluk aldırıyorum, beni sıkıştıran duygularıma. Belli bir biçim ve düzen içindeki seslerden oluşan güzelim ezgileri, çoğu kez o ezgilerle uyumlu sözleri piyano, saz, keman ve öbür çalgılar eşliğinde dinlemek, çok iyi geliyor. Bildik ya da unutulmuş yaşantılarımın oluşturduğu duygularımı, öbür sanat dallarının da sevdiğim ezgiler kadar güzel anlattıklarını düşünüyorum.
Kimileyin yazınsal ürünlerle müzikten daha çok ilgileniyorum. Ne ki yazınsal yapıtlar, şu günlerimde müzik kadar etkili olmuyor, doyumsuz bırakılmış isteklerim üzerinde. Derinlikli duygularımı sözcüklerin yüklendiği anlamlar, ezgiler kadar dinginleştiremiyor. Ezgiler, daha doyurucu geliyor.
“Öğretimde Gazetelerden Yararlanma Tekniği”
Öğretim yılının ilk öğretmenler kurulu gündeminde bir de öğretmenlerin, istedikleri bir konuda istekli öğrencilerle bir saatlik bir seminer konusu seçmeleri maddesi var. Ben, Pedagoji öğrenimim sırasında Fevzi Selen öğretmenimden öğrendiğim “Öğretimde Gazetelerden Yararlanma Tekniği” başlıklı bir seminer yapabileceğimi söylüyorum ve isteğim kabul görüyor. Bütün beşinci sınıflardan, bir sınıfı dolduracak sayıda öğrenci katılıyor bu çalışmaya.
Seminerin ilk saatinde, öğretimde yararlanılan araçlardan birinin de gazeteler olduğunu; bu, haftada bir saatlik süre içinde öğretimde gazetelerden nasıl yararlanabileceğimizi uygulamalı olarak öğreneceğimizi belirtiyorum. Bunun için herkesin istediği bir ya da birden çok gazeteyi alarak onları okumaları ve okudukları arasında saklanarak günü gelince öğretimde yararlanılabilecek yazıları, resimleri, karikatürleri belirleyeceklerini, onları göstereceğim biçimde kestikten sonra o gazete kesiklerini hazırlamış oldukları ambalaj kâğıtlarına uygun bir düzende yapıştıracaklarını; böylece zengin bir öğretim aracı hazırlamış olacaklarını anlatıyorum.
Ertesi hafta derse herkes okuduğu gazete, aldığı kâğıt yapıştırıcısı, cetvel ve makas ile geliyor. Herkesin hangi yazı, resim ve karikatürleri seçtiğine bakıyorum tek tek. Benim Cumhuriyet okuru olduğumu bilen ya da hangi gazeteleri okumayacağımı kestiren kimi öğrencilerin, örneğin Tercüman gibi gazetelerden seçimlerini yapanların tedirginliklerini seziyorum. Onların seçimlerini de öbür öğrencilerin seçimleri gibi onaylayınca rahatlıyorlar. Çünkü açıktan açığa olmasa da kimi sağ görüşlü öğretmenlerin, öğrencilerin elinde örneğin Aziz Nesin’in bir kitabını gördüklerinde kitabı ellerinden aldıklarını, herkesin yasak olmayan her gazeteyi, kitabı okuma özgürlüğünün bulunduğu gerçeğine müdahale ettiklerini duyuyorum. Bu kısıtlayıcı tutum, öğrencilerde gereksiz kaygılar yaratıyor.
Öğrenciler, bu notsuz çalışmayı büyük bir hevesle sürdürüyorlar. Her öğrenci hem gazete okumaya alışıyor hem de bu yolla zengin bir kaynak sahibi oluyor. Ayrıca başkalarının seçimlerine saygı göstermeyi öğreniyorlar.
Ulusal günlerde, 10 Kasım’da, olanakları ölçüsünde birden çok gazete almalarını, o günlerde değişik gazetelerde çıkan yazıları okumalarını öneriyorum. 29 Ekim’de, 10 Kasım’da, 23 Nisan’da gazete bayilerinde gazeteler tükeniyor. 23 Nisan günü öğle üzeri Saat Kulesi’nin olduğu meydanda bir kişinin, bugün insanların gazetelere çok ilgi gösterdiğini, bayilerde gazetenin kalmadığını söylediğini duyuyorum. Bu kişi o gün gazeteleri, benim seminer öğrencilerimin tükettiğinde habersiz olduğu için böyle yanlış bir yorum yapıyor.
Bu öğrencilerin hazırladığı dosyaları, yıl sonunda kitaplığın okuma salonunda sergiliyoruz. Bütün öğrenciler, bu dosyaları karıştırarak bunlarda saklı hazine değerindeki öğretim araçlarını yakından görüyorlar.
Bu dosyaları il düzeyinde sergileme ve bu yolla bu verimli çalışmayı çok kişinin görmesini sağlamayı ne ben akıl ediyorum ne de kimse aklıma getiriyor. Tayyar Bey, o dosyalardan kimilerinde ağırlıklı olarak Cumhuriyet gazetesinden kesilmiş yazıları görünce, okul hakkında olumsuz bir söylenti yayılır kaygısıyla, belki de buna izin vermezdi.
3 Ekim 1969
Rüştü Apaydın yarın Çorum’dan ayrılıyor. İyi bir dost, içten arkadaşlık kurduğum kişi, Rüştü Bey. Kendisini anlıyorum; o da beni anlıyor. Sık sık birbirimizi arama gereksinimi duyacak kadar yakın oluyoruz Rüştü Bey’le. Sıra üstü nitelikte bir arkadaşlık oluşuyor aramızda. Onun etkisiyle girişkenlik, özgüven, kişilerle iyi ilişki kurma konuları, bilincimde daha bir netlik kazanıyor.
Bulgarlar, “Atatürk öldü; dünya artık eskisi kadar ilginç değil.” demişler. Bu sözün benzerini ben de onun için söyleyebilirim: “Rüştü Bey olmayınca Çorum, benim için artık eskisi kadar ilginç değil.” Önemli bir dayanağımdı Rüştü Bey. Bundan sonra en çok kendime dayanmak durumundayım.
Kitaplık Kolu Gözetici Öğretmenliğim
Bu yıl, yıllardır sürdürdüğüm Kültür Edebiyat ve Yayın Kolu gözetici öğretmenliği yerine Kitaplık Kolu Gözetici öğretmenliğini alıyorum. Amacım, kitaplığı Onlu sisteme göre tasnif ettirmek, bir de öğrenciler arasında bir kitap piyangosu düzenleyerek kitaplığa sokulmayan ve ders kitaplarında yer verilmeyen çağdaş yazarlarımızın yapıtlarını öğrencilere tanıtmak.
Kitaplık kolunun ilk toplantısında yıllık çalışma programında bu iki girişime de yer verilmesini sağlıyorum. Okul yönetiminin de onayından geçen programı uygulamaya başlıyoruz. Kitapları onlu sisteme göre tasnif etme işi, kitaplıkta boş boş oturan kitaplık memurunun biraz rahatını kaçırıyor. Bu işi oldukça ağırdan alıyor. Sık sık uğradığımda bir arpa boyu yol alınmadığına tanık oldukça canım sıkılıyor. Nedenini sorduğumda, bir dizi neden sıralanıyor. Yönetimin dışarıda bir işi olduğunda kendisinin gönderildiği, en çok öne sürdüğü neden oluyor.
Birçok yönetici, öğretmen ve memur gibi Çorumlu olan bu görevliyle kötü olmak da istemiyorum. Çareyi, sıklıkla kitaplığa uğrayarak nereden nereye varıldığını izlemekte buluyorum. Birkaç ayda bitirilebilecek tasnif işini bu içten pazarlıklı genç, yıl sonuna dek uzatıyor.
Sıra kitap piyangosuna geldiğinde aramın çok iyi olduğu Uysal Kitabevi ile öğretmen Faik Bey’in kitabevinden yeterince ödünç kitap seçiyor ve onları, piyangonun çekiliş tarihinden on beş gün önce okula getirerek okulun salonunda sergiliyorum. Kitaplıklara pek uğramayan öğrencilere de öbür öğrenciler gibi yeni yazarlarımızın kitaplarını görme ve piyangoda onlardan birinin kendilerine çıkması düşlerini kurma olanağını sağlıyorum.
İlköğretmen Okullarının İlk Öğrenci Boykotu
18 Ekim 1969
İlköğretmen okullarının ilk öğrenci boykotunu bizim okulda benim idare nöbetçisi olduğum gün, 17 Ekim 1969 Cuma günü saat 7 30’da beşinci ve altıncı sınıf öğrencileri başlatıyor. Bu boykotla ilgili olarak bugün 16 30’larda ifade veriyorum.
Her nöbetimde, kimi öğrencilerin gürültü, şamata ile geçirme eğiliminde oldukları etütlerinin sessizlik içinde geçmesini ve çalışmak isteyen öğrencilerin bu hakkını korumak amacıyla her sınıfa en az bir kez sessizce uğruyorum. Ayrıca gürültü duyduğum sınıf olduğunda, oraya ikinci, üçüncü kez de uğruyorum. Dersine girdiğim çocukların sınıflarında fazla sorun yaşamıyorum, nöbetlerimde. İşimi öbür sınıflardaki gürültücü çocuklar, zorlaştırıyor.
O akşam, görülmedik bir sessizlik içinde sürüyor bütün sınıflarda etütler. Etüt sonrasında da el ayak zamanında yıkanıyor, zamanında yatağa giriliyor. Bu pek rastlamadığım duruma bir anlam veremiyorum. Kafamda beliren bilinmezlikle birlikte ben de nöbetçi öğretmen odasına çekiliyorum.
Sabah kalkışı ve etüdü de dikkatimi çeken bir düzen ve sessizlik içinde geçiyor. Sabah etüdünden çıkış zili ile kahvaltı için yemekhaneye yöneliyor çocuklar. Ben de yemekhanede öğretmenlere ayrılmış olan masaların birinde kahvaltıya oturuyor ve çayımı dolduruyorum. Öğrenciler de çaylarını dolduruyor; ancak o arada bir sesin ardından duyduğum bir uğultu üzerine karşımdaki öğrenci topluluğuna baktığımda, öğrencilerin ayağa kalkarak mutfağa doğru yöneldiklerini görüyorum. Birden paniğe kapılıp bir tabure üzerine çıkıyor, ellerimi havaya kaldırarak “Çocuklar sakin olun! Nereye gidiyorsunuz? Ne var? Ne oluyor?” diyorsam da sorularıma karşılık veren olmuyor.
Bunun üzerine tabureden inerek mutfağın bulunduğu aralıkta, onların aralarına giriyor “Durun!” diye önlerini kesmek istiyorum. Çünkü “Çayda olumsuz bir şey gördüler ve o öfkeyle mutfakta aşçıbaşına saldıracaklar.” korkusu uyanıyor zihnimde. En öndekilerin mutfağa değil de dışarıya, arkaya açılan kapıya yöneldiklerini görünce korkum dağılıyor ve yerini bir bilinmeyene bırakıyor. Bu kez, arkaya niçin yöneldiklerini anlamak için ben de dışarı çıkıyorum. Çıkan öğrencilerin orada bir yerlerden iki yanında çıta bulunan pankartları ellerine alarak üstteki Samsun yoluna yöneldiklerini görüyorum.
Binanın arkasından Ankara-Samsun yoluna çıkıyorlar. Peşlerinden oraya koşuyor, orada önlerine geçiyorum. Bunun üzerine soldaki Devlet Hastanesi yoluna yöneliyorlar. Oraya koşup ellerindeki pankartları almaya kalkışıyorum. Sıkıca tuttukları pankartlardan hiçbirini alamıyorum ellerinden. Yürüyüşlerini kararlılıkla sürdürdüklerini görünce yine panik içinde okula dönüyorum. Müdüre haber vermem gerektiğini düşünüyorum.
Müdür Bey’e telefon edip durumu anlattıktan sonra yine öğrencilerin yanına gitmek için yola çıkıyorum. Öğrenciler, arkadan dolanıp parkın batısında yine ana yola indiklerinde, Müdür Bey de yıkılmış bir durumda oraya geliyor. Müdür Bey, öğrencilerin önüne geçerek onları durdurmak istediğini söylüyor. Kendisine benim onları durdurmaya giriştiğimi; ancak durmadıklarını belirterek bir olumsuz tepkiyle karşılaşmasın diye “İsterseniz, önlerine geçmeyin Müdür Bey!” diyorum.
Ancak Müdür Bey, düzgün dört sıra olarak ve marşlar söylemeye başlayarak ana caddede yürümekte olan öğrencilerin önüne geçiyor ve iki elini öndekilerin göğüslerine dayayıp “Durun!” diyorsa da öndeki öğrenciler Müdür Bey’in ellerini göğüsleriyle iterek yürüyüşlerini sürdürüyorlar.
Müdür Bey, geri çekiliyor ve “Gelin, durumu Milli Eğitim Müdürüne bildirelim.” diyor. Oraya gidiyoruz, Müdür Bey, Milli Eğitim Müdürüne durumu anlatıyor.
Milli Eğitim Müdürü, Milli Eğitim Müdür Yardımcısı, Müdür Bey ve ben dışarı çıkarak bir süre öğrencilerin yürüyüşünü izledikten sonra yeniden Milli Eğitim Müdürünün odasına dönüyoruz. Milli Eğitim Müdürü, Tayyar Bey’e, “Öğrencileri boykota kışkırttığından kuşkulandığınız bir öğretmen var mı?” diye soruyor. Müdür Bey, “Böyle bir şey söyleyemem.” diyor.
Ne ki yıllar sonra yine Rüştü Aksoy’dan, Tayyar Bey’in bu boykotta benim parmağımın olduğundan kuşkulandığını öğreneceğim. Çünkü dersine girdiğim öğrenciler üzerindeki etkimi biliyor Müdür Bey.
Kırda bir yere giderek üç gün gece gündüz orada kalan öğrencilere TÖS Çorum Şubesinin ve esnafın battaniye ve yiyecek sağladıklarını duyuyoruz. Boykota katılan öğrenciler içinde TÖS üyesi birçok öğretmenin çocuğu da var. Ben de TÖS’ün üyelerinden biriyim. Ancak ne boykot öncesinde ne de boykottan sonra TÖS üyelerinden birilerinin bu boykotta rolünün olup olmadığını ne görüyor ne de duyuyorum. TÖS yönetiminin ise bu tür gizli kapaklı bir işe karışamayacağını düşünüyorum. Çünkü TÖS, bütün eylemlerini yasalar çerçevesinde ve saydam biçimde yürütüyor. Kimi hakları elde etmek için yasaları zorlama gereğini duyduğunda da siyasal erkin uygulayabileceği cezaları göze alarak o konularda ne yapmak istediğini de önceden kamuya duyuruyor.
Benim zihnimde de bu tür yasa dışı, gizli kapaklı eylem ya da söylemlere girişme de birilerini bu tür davranışlara yöneltme de hiçbir zaman yer bulamamıştır. TÖS üyelerinin birçoğu ve yöneticileri benim gerek sendikamızda gerekse okulumda öğrencilerime karşı tutumumu bildikleri için içlerinden birilerinin bu işte bir parmağı olsa bile bunu benden saklamalarına hiç şaşırmıyorum. Çünkü ben, bütün olanaksızlıklarıma karşın, hiçbir kuruluşa ve kişiye bağımlı davranmayan bir tutum sergiliyorum. TÖS’ün amaçlarını beğendiğim için onun üyesi olmuş bulunuyorum. Hiçbir kişi ya da kuruluşun beni kullanmasına da hiçbir kişi ya da kuruluşu kullanmaya da asla sıcak bakmıyorum. Bu tür yaklaşımları çok çirkin buluyorum.
İşte bu tutumum nedeniyle olmalı, öğrencilerin bu boykotu nasıl planladıkları, kimin, kimlerin etkisiyle planladıkları konusunda hiçbir bilgim ve duyumum olamıyor. Boykottan haberimin olmadığını kendisine bildirerek kendisini bu kuşkudan kurtarmayı düşünürken ne yazık ki Tayyar Bey’in sonsuzluğa göçtüğü acı haberini alıyorum.
Öğrencilere bir arkadaş gibi davranan, öğrencilerin çok sevdiği Eğitim şefi Yusuf Güneş, boykotun ikinci günü öğrencileri ikna ederek okula döndüreceğine kesinlikle inanarak kırdaki öğrencilerin yanına gidip onlardan okula dönmelerini istiyor. Ancak öğrencileri bu kararından vazgeçiremeyince ağlayarak geri dönüyor. Ardından, öğrencilerin çok sevdiği Kimya öğretmeni Mehmet Özdemirci ile Beden Eğitimi öğretmeni Halis Demirci şanslarını deniyor. Onlar da elleri boş dönüyorlar.
Bir de Beden Eğitimi öğretmeni Kadir Sever, bu konuda öne atılıyor. Öğrencileri kendisinin okula döndüreceğini öne sürüyor. Beni en çok onun bu savı şaşırtıyor. Gerekli gereksiz, haklı haksız demeden, birçok öğrenciyi eşek sudan gelinceye dek tokatladığı, onları aşağıladığı ayyuka çıkan; çocukların ise çaresizlikleri yüzünden ses çıkaramadıklarını ve o acılara katlanmak zorunda kaldıklarını düşünemeyen bu öğretmen, öğrencilerin kendi sözüne mutlaka boyun eğeceklerini sanıyor ve öğrencilerin bulunduğu kıra, o da gidiyor. Tabii o da eli boş dönüyor.
Öğrenciler, “Haklarımızı elde etmeden dönmeyiz. Derdimizi Bakanlık müfettişlerine anlatacağız.” diye karşılık veriyorlar, gidenlere. Müdür Bey’in söylediğine göre ”Okul müdürü ve müdür başyardımcısı 15 gün izne ayrıldığı takdirde döneriz” diyorlar.
Öğrencilerin yürüyüş sırasında dağıttıkları bildiride sıralanan çay bardağı eksikliği, pis sularla yemek pişirmek, bulaşık yıkatmak, öğrencileri yerde yatırmak, hakları olarak gelen paranın hesabını vermemek gibi isteklerin dışında, bazı öğretmenleri istemediklerini, bazı öğretmenlerin kendilerine sürekli hakaret ettiklerini, “Yerseniz yiyin, yoksa defolun gidin!”, dediklerini, “Kitap verilmediği halde öğretmenlerin öğrencilere zayıf not verdiklerini, kendilerine kötü davranıldığını belirttiklerini duyuyoruz.
Boykotla ilgili olarak ben, yukarıda anlattıklarım kadarını yaşıyor ya da duyuyorum. Ancak şunu belirtmem gerek: Pis sularla yemek pişirme, bulaşık yıkatma savı, bildiğim kadarıyla doğru değildir. Çocuklar, bunu hangi yanlış gözlemlerine dayanarak yazmışlar, onu bilemiyorum.
Bakalım, yaşananların bundan sonrası nasıl gelişecek, sonuç ne olacak. Okuldan gitmemiz de kalmamız da olası. Herkes bir şey söylüyor. Destekleyen öğretmenler varmış. Bugün güya bir öğretmen gitmiş, “Yiyin, için, yatın!” demiş öğrencilere.
Başka etkenlerin, kışkırtmaların olduğu düşünülse bile bu boykotta, Müdür Bey’in ve onun en yakını olan Müdür Başyardımcısının ihmallerinin payı olduğu açık. Çay bardaklarının bir kısmı günlerdir, kullanılamaz durumda. Önce 5. Ve 6. Sınıflar kahvaltı yapıyor, ardından da dördüncü sınıflar kahvaltıya geliyor, bardak eksikliği yüzünden. Revirde aspirin bile bulunmuyor. Kimi öğretmen ve yöneticiler, kahvelere baskın yapıyorlar. Sigarayla savaşım amacıyla ders ortasında sınıflara girilerek öğrencilerin ceplerinde sigara aranıyor. Belli ki hiç de hoş olmayan bu tür polisiye önlemler de öğrencileri iyice geriyor. Öğrencilerin kimi önemli gereksinimlerinin karşılanması, günlerce savsaklanıyor.
Müdür Bey, sorunların çözümüne odaklanacağına, bir cumartesi törenindeki konuşmasında kasket zorunluluğunun kaldırılmasını isteyen öğrencilere, “Size okul kasketi değil, fötr şapka bile yakışır” gibi bir tümceyle sesleniyor. Öğrenciler daha sonra bunu pankartlarında “Biz fötr şapka değil, revirde aspirin istiyoruz.” biçiminde yansıtıyorlar. Okulda birkaç öğretmen, öğrencilere baskı uyguluyor, onları aşağılıyor, azarlıyor, onlara sık sık gerekli gereksiz dayak atıyor. Birilerinin öğrencileri boykota yönlendirip yönlendirmediklerini bilemiyorsak da eksikliklerin ve baskıların yarattığı gerilim bu eylemi körüklemiş olabilir.
Öğretmen yetiştiren bir kurumun bu durumunu görünce, Mustafa Necati döneminde, daha sonra köy enstitülerinde öğrencilere Atatürk’ün istediği üstün değerin verildiğini; özgüvenli, kişilikli, girişimci öğretmenler yetiştirilmesinin hedeflendiğini anımsadığımızda, içimiz yangın yerine dönüyor. Mustafa Necati, öğretmen yetiştiren okullarla, köye öğretmen olarak atanan öğretmenlerin kişisel sorunlarıyla bile yakından ilgileniyor ve onların çözümüne yardımcı oluyor. Tonguç, köy enstitüsü öğretmen ve yöneticilerinden, öğrencileri aşağılayıcı, onların onurunu kırıcı söz ve davranıştan kesinlikle uzak durulmasını öğrencilere mutlaka sevgiyle, sevecenlikle yaklaşılmasını istiyor. Buna uygun davranmayan yönetici ve öğretmenleri köy enstitülerinde barındırmıyor.
Çeviksoy’un Asılsız Savları
Boykotun üzerinden çok yıl geçtikten sonra Ankara’da bir kitap fuarında okurlara çocuk kitaplarımı imzalarken o dönem öğrencilerimizden biri olduğunu söyleyerek kendisini tanıtan Osman Çeviksoy ile yine o dönem öğrencilerimizden biri olduğunu söyleyen İsmet Aci, yanıma gelecek. Osman Çeviksoy, Bebiha-Aşkın ve Yokluğun Romanı-adlı imzalı kitabını verecek bana. İç kapakta “Değerli öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu’na en derin saygıyla… 20.02.2018 Ankara” yazısını okuyacak ve kendisine teşekkür edeceğim.
Romanda Yer Verilen Gerçek ve Gerçek Dışı Konular
Okuduğumda romanın baş kişileri olan Erhan’ın (Osman Çeviksoy’un) ve sevgilisi Rüya’nın (Bebiha’nın) çevresinde geliştirilen gerçek ve gerçek dışı olayların ele aldığını göreceğim. Bu konuların başlıcalarını şunların oluşturduğunu göreceğim: Erhan’ın kendi köyü, komşu köyleri, ortaokul öğrenimi sırasında kaldığı Çorum’un yoksul kenar mahallesi. Onu okumaya, yazmaya özendiren, çok anlamlı ve değerli yardım ve destekleriyle onun yaşamakta olduğu birçok olanaksızlıklarına çare üreten eli öpülesi Türkçe öğretmeni Nesrin Hanım. Yaz tatillerinde çalıştığı tuğla, kiremit ve lastik fabrikaları. Çorum İlköğretmen Okulu yaşantıları ve Çorum İlköğretmen Okulu beşinci ve altıncı sınıf öğrencilerinin benim nöbetimde başlattıkları ve üç gün kırda sürdürdükleri boykot ile okulda yapılan bir öğrenci örgütü seçimi.
Çeviksoy’un, kendisinin, köylülerinin bütün yokluk ve yoksunluklarına karşın onurlu, erdemli gerçek yaşantılarını anlattığı bu romanında bir de tümüyle düş ürünü olup belli kişi, kurum ve kuruluşları kimi yasa dışı karanlık işlere yönlendiren kırmızı arabalı yıkıcı bir karaktere yer verdiğine büyük bir şaşkınlıkla tanık olacağım.
Çeviksoy, bu karanlık işler çeviren “süpürge bıyıklı, yüzünde iğreti duran beni olan, işçiyi, köylüyü, nasırlı elleri, açlığı, emekçiyi, ezilmişliği, sömürüyü, kapitalizmi, sosyalizmi anlatan, kravatlı adamı” ilkin ilkokulu bitirdiğinde kırmızı arabasıyla kendi köyünde iki arkadaşıyla birlikte karşımıza çıkarıyor. Bu adam köylerine geldiğinde, Erhan’ın çalışkan, umutları olan bir çocuk olduğunu görecek ve kendisini okutacağı sözünü verecek. Ancak bir daha köye uğramayacak.
Yazar, bu karanlık adamı yıllar sonra bu kez, Çorum İlköğretmen Okulu öğrencilerinin boykotunun başladığı günün önceki akşamında, Erhan’ın yatmakta olduğu koğuşta sabahleyin boykota başlayacaklarını anlatan, tanıyamadığı (!) son sınıf öğrencisinin yanında karşımıza çıkarıyor. Bitmiyor; ertesi gün, öğrenciler yürüyüşe geçtiklerinde Erhan, “gece koğuşlarına kadar gelen, uzun boylu, uzun saçlı, gür bıyıklı, yüzü benli adamı” bu kez Türkiye Öğretmenler Sendikasının Çorum Şubesi önünde görecek.
Kırdaki çocuklara yiyecek getiren dört arabanın en önünde de o karanlık işler çeviren adamın kırmızı arabası yer alacak. “Kırmızı arabayı Erhan tanıyor, yıllar önce köylerine gelen, eliyle dokunduğu arabadır, bu. Artık markasının ‘Cehevrolet’ olduğunu da biliyor Erhan.” Arabaların bagajlarının ekmek üzüm dolu olduğunu gören öğrenciler, gelenleri coşkuyla alkışlayacaklar.
Erhan’ın tanıdığı yüzü benli adam, kalabalığa “Genç meslektaşlarım!” diye seslenerek başladığı bir konuşma yapacak orada:
“Biz, diyecek, Türkiye Öğretmenler Sendikası olarak, size bu haklı eyleminizde sonuna kadar destek olacağız. Sizi bu kırsal alanda aç ve açıkta bırakmayacağız. Başarıncaya kadar eyleme devam…”
Yazar, “Konuşan kişi gerçekten öğretmen miydi? Onu komite üyelerinden tanıyanlar var mıydı? Kimse tanımasa da boykotçulara üzüm ekmek getirmişlerdi ya destek sözü vermişlerdi ya yeterdi. Alkışı fazlasıyla hak etmişlerdi.” biçimindeki sözleriyle o karanlık, gizemli işler çeviren düşsel karakter aracılığıyla koskoca TÖS’ün Çorum şubesini gizli işlere bulaşan bir örgüt gibi gösterecek.
Romanın devamında da doğru-yanlış, boykotun sona ermesine dek ve ondan sonrasını anlatıyor.
Bu karakter aracılığı ile Çeviksoy, kendi tutucu ideolojisini geçerli, devletin yanında bir görüş; daha eşitlikçi bir yaşamı savunan, Atatürk’ün devrimci anlayışından yana olan kişileri ve TÖS’ü ise devlete karşı ve yıkıcı olarak göstermek gibi çok sakıncalı bir yola sapıyor. Bunu, romanını kendisinin benimsemiş olduğu ideolojiden yana olanlar için daha ilginç kılmak amacıyla kurgulamış olsa da ne yazık ki demokratik, laik ve bilimsel temelli çağdaş değerleri savunanları, o karanlık işler çeviren karakter gibi kişiler gibi göstermeye girişiyor. Bu tutumu ile yazar, romanında ele aldığı, insanı insan kılan değerlere de gölge düşürüyor.
Onca güzelim gerçeklikleri, insanın içini ısıtan bir dille anlatan yazar öğrencimin çağdaş düşünceye böylesine aykırı, dahası belli kurum, kuruluş ve kişileri karalamaya dönük bu çabasını anlamakta, doğrusu çok zorlanıyorum.
Yazarın, Çorum İlköğretmen Okulunda öğrenci iken benden de ders aldığını öğreniyorum. Ancak, belli ki benim katıksız Aydınlanmacı Atatürkçü düşünceden kaynaklı yaşam görüşümü Çeviksoy, ya anlayamamış ya da bu görüşüm kendisine fazla sıcak görünmemiş. Bu nedenle olmalı ki bana pek yaklaşmamış o yıllarda. Yoksa kimi yazmaya hevesli öğrencilerim gibi onunla da yakından ilgilenir ve şairliğini, yazarlığını geliştirmesi için kendisine kesinlikle yardımcı olmaya çalışırdım. Yalnız, dil devriminin kazanımı olan ve derslerimde de kullanmaktan büyük mutluluk duyduğum öz Türkçe sözcüklerden pek çoğunu romanında kullanması, sevindirici.
Sorumluluğunun bilincinde olan bir yazar, yazdığı romanda ele aldığı olayların içinde gerçek kurum, kuruluş ve kişilere yer veriyor ve onların adlarından söz ediyorsa, çok duyarlı davranması, o kurum, kuruluş ve kişilerle ilgili gerçek dışı anlatımlara asla yer vermemesi; adından söz ettiği kişiler yaşıyorsa, onları bulup olayları onların bilgisine de başvurarak doğru biçimleriyle anlatması gerekirdi. Romanı ilginç kılacağım, okurun merakını artıracağım diye, asılsız anlatımlara yer verme, kurum, kuruluş ve kişilerin saygınlığına gölge düşürme, onların onuruyla oynama gibi bir hakkı yoktur, yazarın.
Bu bağlamda ben, gerek kendimle gerek görev yaptığım Çorum İlköğretmen Okulu ile gerekse üyesi olduğum TÖS Çorum Şubesiyle ilgili olarak romanda yer verilen asılsız anlatıları belirtmeyi bir vicdan borcu biliyorum.
Gelecekte eğitimimizin yakın tarihini araştıranlara bu olayla ilgili doğru bilgileri sunmak amacıyla yukarıda, idare nöbetçisi olmam nedeniyle boykot günü yaşadıklarımı ve tanıklıklarımı anlattım. Aşağıda da yazarın roman havası içinde olayı sorumsuzca nasıl betimlediğini verdikten sonra o dönemde Öğrenci Örgütü Başkanı olan Turan Akpınar’ın bu olayın hazırlık evresine ve oluş biçimine ilişkin yazısına ve sözlü açıklamalarına yer vereceğim
Romanın Boykota ilişkin Bölümünden Bir kesit
Yazar, romanının “BIÇAK KEMİĞE DAYANINCA” başlığı altında boykotu şöyle anlatıyor (sa.276):
“Yoklama alınıp ışıklar söndürüldükten yaklaşık yirmi dakika sonra koğuşun kapısı hızla açıldı, içeriye biri uzun, diğeri kısa boylu iki karartı girdi, kapı kapatıldı. Erhan henüz uyumamıştı. Başka uyumamış olanlar da vardı. Nöbetçi öğretmenin geri döndüğünü sandılar.
“Uyanın arkadaşlar” dedi karartılardan biri.
“Uykuya yeni dalanlar da bu gür ve kararlı sese uyandılar. Yataklarının içinde oturur duruma geldiler. Ses öğretmenlerine ait değildi.
“Sabah boykota başlıyoruz arkadaşlar!” dedi aynı ses. Okula bu yıl kaydolan kardeşlerimizden ranza bulamadığı için hâlâ soğuk beton üzerinde yatanlar var. Yemekler berbat. Makarnadan, nohuttan, mercimekten bıktık. Yemek masalarında onar kişi oturduğumuz halde ancak yedişer, sekizer bardak konulabiliyor masalarımıza. Sınıflarımız yeterince temiz değil. Öğretmenlerimiz tarafından aşağılanıyor, hatta dövülüyoruz. Bunlar gibi sayısız eksiklerin ve hataların giderilmesi için sabah kahvaltı saatinde boykota başlıyoruz.
“Odanın ışığı yakılmadığından, konuşanın ve yanındakinin yüzlerini gece lambasının soluk aydınlığında kimse açık seçik göremiyordu. Görebildikleri kadarıyla; sesi, duruşu, özellikle de pijamalı oluşu hesaba katıldığında konuşan kişi son sınıflardan birisi olmalıydı. Erhan, daha çok sesinden hareketle Öğrenci Örgütü Başkanı Turan’a benzetti. Ancak ihtimal veremedi. Örgüt Başkanı idareyi karşısına alır da boykota öncülük eder miydi? Yanındaki açık seçik görülemeyen takım elbiseli, kravatlı, uzun saçlı, uzun bıyıklı adam Erhan’a pek yabancı gelmedi. Okul personelinden biri olduğunu sanmıyordu. Başını sağa sola çevirerek sürekli ranzaları gözetleyen adam, gece lambasının ışığına bir dönse…
“Arkadaşlar! Bu eylem en ince ayrıntısına kadar düşünülerek planlanmıştır. Kimse aç susuz kalmayacaktır. Kimsenin kılına dokunulmayacak, burnu kanamayacaktır. Boykotumuz tümüyle içinde bulunduğumuz şartların iyileştirilmesine yöneliktir. İnsan onuruna yakışır şartlar ve insan onuruna yakışır eğitim öğretim istiyoruz. Bakanlığın bizim için gönderdiği ödeneğin bize harcanmasını istiyoruz. Yani öğrenci olarak doğal haklarımıza sahip çıkıyoruz, o kadar…”
“Kısa suskunluk anlarında, bitişik koğuşlardan gelen sesler duyuluyordu. Demek ki aynı anda bütün öğrencilere ulaşılmıştı. Bütün öğrenciler, yarınki eylem konusunda bilgilendiriliyordu. Yine:
“Arkadaşlar!” diye başladı pijamalı konuşmacı. “Programı açıklıyorum. Lütfen dikkatli dinleyin. Eylemi sabah etüdünden sonra yemekhanede başlatacağız. Kahvaltıda peynir, yağ, reçel çıkacak. Herkes masalardaki yerlerini aldıktan sonra çay servisi yapılacak, kimse ekmeğe, peynire, yağa, reçele dokunmayacak. Çaylar içilmeyecek. Birkaç dakika öyle sessiz beklenecek. O sıra nöbetçi öğretmenlerden Rasim Bey yemekhanede bulunacak ve bizim kahvaltı yapmamızı ısrarla isteyecek. Rasim Bey’in söylediğini yapmayacağız.; çaya, ekmeğe, kahvaltılıklara el sürmeyeceğiz. Hocamızın dediğini yapmayacağız ama ona karşı en ufak bir saygısızlıkta da bulunmayacağız. Hocamızın yemekhaneyi mutfağa bağlayan kapıdan iyice uzaklaşmasını sükûnet içinde bekleyeceğiz. Sonra hep birlikte ayağa kalkarak “Yeter artık! Bıçak kemiğe dayandı.” sloganlarıyla mutfağa yürüyeceğiz. Mutfağın arka kapısını kullanarak ana caddeye çıkacağız. Süheylâ Hocamızın bize öğrettiği marşları söyleyerek Atatürk Anıtı’nın bulunduğu alana gideceğiz. Anıta çelenk koyup İstiklal Marşını söyleyeceğiz. Sonra da “Boykot Komitesi” aldığı kararlar doğrultusunda bizi yönlendirecek. Boykot komitesinin görev verdiği kişiler dışında idareciler, öğretmenler dahil, kimse dikkate alınmayacak. Komite tarafından boykotun sona erdiği duyuruluncaya kadar tek ses, tek yürek, tek yumruk olarak hareket edilecek. Komitenin kararı ve izni dışında hiçbir eyleme girişilmeyecek. Anlaşılmayan bir nokta var mı arkadaşlar?”
“Kimseden ses çıkmadı.
“Konuşmacı, koğuştakileri rahatlatmak, tereddütleri gidermek için olsa gerek:
“Hiçbir şeyi kafanıza takmayın arkadaşlar!” dedi. “Komite tarafından her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldü. Yarınların bugünlerden daha güzel olabilmesi için biz bu eylemi yapmaya mecburuz. Böyle düşünün ve şimdi rahat bir uyku çekin. İyi geceler!”
“Herkes şaşkınlık içindeydi. “İyi geceler!” diyen bir iki cılız ses duyuldu. Çoğunluktan ses çıkmadı. Zaten onlar da karşılık beklememişlerdi. Kapıyı pijamalı konuşmacı açınca koridorun ışığı uzun boylu karartlının yüzünü iyice aydınlattı. Aynı anda Erhan’ın belleğinin bir noktası da aydınlanıverdi. Uzun boylu adamın yanağındaki siyah, büyük et benini gördü ve onu tanıdı. İlkokulu bitirdiği yaz kırmızı arabayla köylerine gelen üç kişiden biriydi. Cami önünde Erhan’la konuşmuş, kendinden daha yaşlı, saçları dökülmüş birine notlar aldırmış, Erhan’ı okutacaklarını söylemişti. Sonra da ne aramış ne sormuştu. Onu tanıdı. Beş yılda hiç değişmemişti. Gür ve uzun bıyığı yine üst dudağını kapatıyordu. Açılan kapıdan önce o, ardından pijamalı çıktı, kapı kapandı. Koridordan gelen ivedi ayak sesleri, bir hayli devam etti. Sonra yatakhane derin bir sessizliğe gömüldü.
“Erhan, kafasında üç soruyla uykuyu beklemeye başladı,
“Birincisi, okulda şartlar gerçekten çok mu kötüydü? Erhan’a hiç de öyle gelmiyordu. Hatta harika bile diyebilirdi. O, hiçbir zaman yakalayamadığı rahat ders çalışma olanağını, beslenme düzen ve kalitesini bu okulda yakalamıştı. Kendi evinde ve başka hiçbir yerde yemediği, yiyemediği yemekleri burada yemişti. Sadece adlarını duyduğu “imambayıldı”yı, “karnıyarık”ı da burada yemişti. Gülden reçeli, yapıldığını burada tadarak öğrenmişti. Soğuk, karlı, yağmurlu havalarda giyebileceği bir paltoyu ilk kez bu okul vermişti ona. İl Halk Kütüphanesini saymazsa masada ders çalışmaya burada başlamıştı. Okulda Erhan’a sunulan harika, sıcacık olanaklar herkese sunuluyordu.”
Yazar, sonra kafasındaki öbür iki soruyu, sonra sabah olanları anlatıyor. Orada benimle ilgili olarak yazdıklarının çoğunu, yıllar sonra hayal edebildiği ve ne acıdır ki olmadığı biçimde şöyle yazıyor:
“Yatakhanenin bütün koğuşlarında aynı yönlendirmelerin yapıldığı belliydi. Sabah kahvaltısında çay servisi yapıldı, ancak kimse bir yudum içmedi. Ekmeğe el sürülmedi. Peynire, yağa, reçele uzanılmadı. Herkes birbirinin yüzüne ve dönüp dönüp mutfağın kapısına bakıyordu. Yemekhane sessizdi. Yemekhane fırtına öncesinin sessizliğini yaşıyordu. Derken mutfak kapısında Rasim Bey göründü. Diğer nöbetçi öğretmen yoktu. Rasim Bey yalnızdı. Yemekhaneye dört sıra halinde yerleştirilmiş masaların orta koridorunda yürümeye başladı. Kısa boylu, sert görünüşlü, dersini Türk Dil Kurumunun teklif ettiği en yeni sözcüklerle anlatan, bazen abartılı olsa da Türkçeyi çok güzel kullanan ve Erhan’ın derslerini can kulağı ile dinlediği öğretmenlerden biriydi. Biraz sonra ortalığın karışacağından haberli miydi, bilinmiyordu. Her adımda mutfak kapısından uzaklaşmasına bakılırsa boykot kararından haberi var gibiydi. Kimse kahvaltı etmiyordu. Rasim Bey derslerdeki ödünsüz sert tavrıyla:
Çocuklar, niçin yemiyorsunuz? diye sordu.
Kimsede çıt yok.
“Rasim Bey, adımlarını sıklaştırdı. Şimdi mutfak kapısından daha hızlı uzaklaşıyordu.
“Yesenize çocuklar, niçin yemiyorsunuz?” diye gürledi.
Yine ses yok. Ağızları bıçak açmıyor.
Karşı duvara, yani mutfak kapısına en uzak noktaya kadar yürüdü, durdu, duvara arkasını verip yemekhaneyi bir kere daha gözden geçirdi. Kimse yemiyor, kimse içmiyordu. Belli ki bir işaret bekleniyordu.
Rasim Bey:
Ne duruyorsunuz! İçsenize çayınızı!” diye adeta azarladı öğrencileri.
“Çay” sözcüğünü duyar duymaz, son sınıflara ait bazı masalar ayağa kalktı. Onların ardından bütün yemekhane ayağa kalktı. Hep bir ağızdan yüksek sesle ve aynı ritimle akşam öğretilen slogan atılmaya başlandı“Artık yeter! Bıçak kemiğe dayandı!”
“Artık yeter! Bıçak kemiğe dayandı!”
“Rasim Bey duvar dibindeydi ve sanki böyle bir eylemi beklemiyordu; şaşırdı kaldı. Gerçekten boykota gidileceğinden habersiz miydi? Bu şaşkınlığı geçince iki elini birden havaya kaldırarak kalabalığı yatıştırmaya çalıştı. Böyle bir kalkışma anında bile Türkçeyi güzel kullanmaya çalışıyor, derslerinde olduğu gibi nezaketinden, saygısından ödün vermiyordu. Sadece sesini yükseltmişti, o kadar.
“Çocuklar ne oluyor? Çocuklar lütfen yerlerinize oturunuz!”
“Rasim Bey’in elleri kalabalığı yatıştırmaktan çok kalabalığa yol göstermek için kalkmış gibiydi. Çünkü iki eli de mutfak kapısını işaret eder gibiydi. Belki de bir rastlantı sonucu elleri mutfak kapısını gösterir konumundaydı.
Komite tarafından görevlendirilenler hemen yerlerini aldılar. Yemekhanenin yatakhaneye ve derslikler tarafına açılan kapısı tutuldu. İki kanatlı mutfak kapısı sonuna kadar açıldı, öğrenci sevkine başlandı.
Rasim Bey, olduğu yerden kıpırdamıyor, aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu:
“Çocuklar yapmayın! Çocuklar lütfen yerlerinize oturun!”
Buna karşılık öğrencilerin söylediği hep aynı sözlerdi.
“Artık yeter! Bıçak kemiğe dayandı!”
Büyük heyecan yaşanıyordu.
Heyecan herkesin hoşuna gidiyordu.
Mutfak betimlemesinden sonra arkada ağaç saplı dövizlerin alınarak yola çıkıldığı ve sonrası anlatılıyor.
Ancak yolda benim önlerini kesmek istediğim; arkadan dolanıp caddede dörtlü sıra olarak yürünürken Müdür Bey’in önlerine geçip onları durdurmak istemesini anımsamıyor yazar. Bir yanlışı daha ekliyor romanına: Boykotçu öğrencilerin şehir merkezine doğru yürüyüşe geçtiklerinde “Türkiye Öğretmenler Sendikası Çorum Şubesinin yanından geçerken Erhan’ın “gece koğuşlarına kadar gelen uzun boylu, uzun saçlı, gür bıyıklı, yüzü benli adamı” görüyor. Çeviksoy, burada gözle görülür bir açık veriyor ve TÖS Çorum Şubesi üyelerini suçlayan asılsız bir kahraman yarattığını ortaya koyuyor. Çünkü şubenin binası yol üzerinde değil, Bahçelievler Mahallesinin içindedir. O nedenle boykotçu öğrencilerin TÖS Çorum şubesi yanından geçmeleri olanaksızdır.
Çeviksoy, ortaokul yıllarının geçtiği yerleri adım adım biliyor; ancak belli ki daha çok üst tabakanın oturduğu bu mahalleyi ayrıntılı olarak tanımıyor. O yüzden, romanında gerek TÖS’e gerekse TÖS’lülere karşı olduğunu, o gizemli karanlık adamı bir de TÖS şubesinin önünde konuşlandırarak TÖS’lüleri karalamak için gerçekleştirdiği bu kurgu ile aslı astarı olmayan bir olaya yer veriyor. Hem bu adam gün ortasında bile TÖS şubesinin önünde dolaşacak kadar pervasız davranabildiğine göre bu adamı ben niçin tanımıyorum?
Hem, TÖS’ün bütün söz ve eylemleri saydam, açık değil mi? Çeviksoy, ayrıca hangi hak ve yetkiyle üstü kapalı da olsa TÖS’ü karalamaya kalkıyor, bu da anlaşılır gibi değil. TÖS, ülkemizde öğretmenliğin Atatürk dönemindeki onurlu konumuna gelmesi, ülke insanımızın aydınlanmanın ışığı ile buluşmasının sağlanması yolunda çok değerli savaşımlara imza atmış öğretmenlerin, yüz akı bir kuruluşudur. Çeviksoy gibi eli kalem tutan, dil devrimi ile dilimizde işleklik kazandırılan ayrıntı, önem, algı, sonuç, doğal, biçim, öbek, dize, ak, ilginç, yetki, içerik, kez, Tanrı, içten… gibi sözcükleri bu yapıtında kullanan bir öğretmen, bu en güçlü öğretmen örgütünü nasıl karalamayabilir? Bu, ne kadar talihsiz bir yaklaşımdır? Bu asılsız olaylara yer vermese, olaylara nesnel bir tutumla yaklaşsaydı, pek çok güzelliklere, duyarlıklara yer verdiği romanı, kim bilir nasıl değerli bir yapıt olarak kalabilirdi gelecek kuşaklara…
Yazar, o gizli işler çeviren ajan provokatör tipi de romanının karakterlerinden biri olarak kullanmakla gece bekçisinin okulu yeterince koruyamadığını, dolayısıyla yatılı okulun gece güvenliğinin olmadığını anlatmakta olduğunun ayrımında bile değil. Henüz öğrencilerin yataklarına girmelerinin üzerinden yirmi dakika geçmiş iken; bekçinin, okula gireni, çıkanı görebileceği belli yerlerindeki anahtarla saatini belli saatlerde kurmakta olduğunu yazarlığa soyunan bir kişi nasıl bilemez? Gecenin daha ilk saatlerinde bile uzun boylu bir adamın bekçiye karşın rahatça girebildiği yatılı bir okulda öğrencilerin, gece okulda yatan nöbetçi öğretmenin, lojmanda kalan müdür ve başyardımcının, okulun idare odalarındaki değerli evrakın güven altında olduğu düşünülebilir mi?
Yazar, bütün koğuşlarda aynı anda boykot görevlilerine boykotu anlattırıyor; ama yirmi dört saat aynı yemekhanede, aynı yatakhanede, aynı alanlarda yan yana olduğu, kendi koğuşunda dakikalarca konuşan son sınıf öğrencisini tanıyamıyor. Koridorun ışığı, uzun boylu adamı tanımasını sağlıyor; ama konuşmacı öğrenciyi tanımasına yardımcı olamıyor. Yazar, öğrencileri boykota, bu gizemli ve karanlık adamın ittiğini ima etmiyor; arkadan dolanarak açıkça savunuyor.
Erhan, boykota katılıyorsa da boykota karşı görünüyor. Dahası, çok kişinin de karşı olduğunu yazıyor. Arkadaşlarının yakındığı eksikliklerden de rahatsızlık duymuyor. Çünkü daha öncesinde öyle ağır yoksulluklar yaşamış ki burada kavuştuğu olanaklar, onun için erişilmesi çok zor şeyler, onun için.
Boykotun başladığı anlara ilişkin yaptığı betimlemelerinde, benim boykottan haberimin olduğu izlenimini yaratmak istiyor. “Her adımda mutfak kapısından uzaklaşmasına bakılırsa boykot kararından haberi var gibiydi.” tümcesiyle ortaya koyduğu kuşku, tümüyle asılsız bir kuşkudur. Benim yemekhanede söylediğim söz ve davranışlarım, yukarıda yazdıklarımdan ibarettir, oysa. Onun ötesindekiler, tümüyle kurmacadır.
Çeviksoy, romanında yansıttığı yaşama bakışı ile benim yaşama bakışımı bağdaştıramamış olması yüzünden, benim boykottan haberim olduğu kuşkusuna kapılıyor olmalı. Okurlarım, Çeviksoy’un romanını da okurlarsa, sevgili öğrencimle benim ülkeme, insanıma ve tüm insanlığa bakışımız arasındaki ayrımı kolaylıkla görebilirler.
Ben, her durum ve koşulda sınıfımdaki tüm öğrencilerime olabildiğince eşit ilgiyle yaklaşmaya çalışan bir öğretmen ve yönetici oldum. Benden farklı düşünenlerin görüşlerini benimsememem, onların görüşlerine saygı duymamın önünü kesmemiştir hiçbir zaman.
Derslerimi ilgiyle dinlediğini söyleyen Çeviksoy’un, benim henüz çocuk yaştaki öğrencilerimi boykota yönlendirecek nitelikte birisi olmadığımı anlamış olmasını çok isterdim.
Kırda Geçen Üç Gün
Yazar, kırda geçen üç güne de bir dizi yaşanmamışlığı, yaşanmışlık olarak anlatmakla yetinmiyor, boykotu bir komünist kışkırtması gibi göstermek için de bin dereden su getiriyor. Bir de Basketçi Kerim (Kızıl Kerim) diye bir figür yaratıyor. Kerim, “basketçi” sıfatından çok “kızıl” sıfatından hoşlanıyor. Onu yakından tanıyanlar, “kızıl” sıfatını dünya görüşünden dolayı benimsediğini biliyorlar. Kerim, yaz tatillerinde “Lenin sakalı” bırakıyor.
Öğle geçtiği halde hâlâ yiyecek bir şey gelmediği için iyice acıkan öğrencilere biraz önce toplanan boykot komitesinin kararlarını boykot sözcüsü olarak Kızıl Kerim bildiriyor. Basketçi Kerim, ekmeklerinin mutlaka geleceğini söylüyor.
Biraz sonra “Araba geliyor!” diye bağırıyor birisi. Gözler, toprak yolla asfaltın birleştiği noktaya çevriliyor. “Kırmızı renkli uzun bir arabanın asfalttan toprak yola sapmış, yavaş yavaş boykot alanına doğru geldiği” görülüyor. Ardından “toprak yola üç araba daha” giriyor.
Kırmızı arabayı Erhan tanıyor. O, yıllar önce köylerine gelen, “Cehevrolet” marka arabadır. Bu arabadan inen, Erhan’ın tanıdığı yüzü benli adam, kalabalığa coşkuyla sesleniyor:
“Genç meslektaşlarım!”
Hem “genç” hem “meslektaş” olmak öğrencilerin gururunu okşadı. Can kulağıyla dinlemeye başladılar.
“Biz Türkiye Öğretmenler Sendikası olarak, size bu haklı eyleminizde sonuna kadar destek olacağız. Sizi bu kırsal alanda aç ve açık bırakmayacağız. Başarıncaya kadar eyleme devam…”
Alkışlandı.
Konuşan kişi gerçekten öğretmen miydi? Onu komite üyelerinden tanıyanlar var mıydı, bilinmiyordu. Kimse tanımasa da boykotçulara üzüm ekmek getirmişlerdi ya destek sözü vermişlerdi ya yeterdi. Alkışı fazlasıyla hak etmişlerdi. O konuşurken sağında duran orta boylu, favorisi ona benzeyen, bıyığı benzemeyen, saçları onunkinden daha kısa, gömleğiyle kravatıyla ve açık renk takım elbisesiyle ondan daha çok öğretmene benzeyen genç adamı da Erhan tanıdı.”
Yazar, sürdürüp gidiyor, kimi gerçek, kimi uydurma olayları yazmayı.
Komite sözcüsünün duyurmasıyla kalabilecek yeri olanlar ilk geceyi kentte geçiriyorlar. Erhan da o gece Kezban Halasında kalıyor. Sabahleyin döndüğünde boykot alanının girişinde, taşıdıkları pankartlardan yalnızca “Çorum İlköğretmen Okulu” ve “Yeter artık! Bıçak kemiğe dayandı!” yazılı pankartlarının kaldığını; öbürlerinin yerine “daha büyük, daha gösterişli” olan, turuncuya yakın kırmızı boyayla yazılmış “Tam bağımsız Türkiye! İşçi köylü el ele! Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!” gibi sloganların asıldığını görüyor.
Kentten gelenlerin hepsi şaşırıyor. “Elbette tam bağımsız Türkiye herkesin hedefi olmalıydı. Bu hedefi Türk milletine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk göstermişti. (…) Bunlara kimsenin itirazı olmazdı. Ancak Çorum İlköğretmen Okulu öğrencileri olarak dün bunlar için mi önlerindeki sıcak çayı ve nefis kahvaltılıkları bırakıp buraya gelmişlerdi? (…)
Çeviksoy, sonrasında “Neler için yola çıkmıştık, nerelere geldik?” diyen çatlak seslerin çoğalışına dek düş gücünü sonuna olabildiğince kullanarak anlatımını sürdürüyor. Yusuf Güneş’in gelişini ve ağlayarak umutsuz dönüşünü uzun uzun anlatıyor. Basından söz ediyor. Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinin muhabirlerinin ikindiden sonra aynı araba içinde geldiklerini yazıyor. İki gazetecinin bir ara omuzlara alınarak çayırda tur attırıldığını, alkış ve sloganlarla uğurlandığını yazıyor. Çünkü olayı birinci sayfalarından komitenin açıklamalarına uygun olarak en güzel biçimde bu iki gazete duyurmuştur. Hürriyet, iç sayfaların birinde birkaç satırla yer verdiği için muhabirine barikat açılmamıştır, muhabir, girişten geri çevrilmiştir. Tercüman da taraflı bir haber yazmıştır.
Üçüncü gün iki Bakanlık müfettişi geliyor. Kürsü olarak kullanılan taşın önünde, “boykotun çizgi değiştirmesine destek verenler taşın sol tarafında; bu değişikliği onaylamayanlar sağ tarafında” toplanıyorlar. İki tarafa da eşit uzaklıkta duran bir azınlık da iki büyük grubun arasında toplanıyorlar.
Müfettişlerden biri, öğrencilerin oturmalarını istiyor ve ikna edici konuşması sonunda, derse devam kararı alırlarsa bu eylem nedeniyle kendilerine herhangi bir ceza verilmeyeceği, ahlak notlarının kırılmayacağını; boykota devam kararı alırlarsa sonuçlarına katlanmaları gerekeceğini söylemesi üzerine uzun bir sessizlik oluyor. Sonra komite üyesi basketbolcu Kerim (Kızıl Kerim), “Arkadaşlar! Okula dönüyoruz.” diyor ve boykot sona eriyor.
Yazar, hızını alamıyor, bir de şu notu düşüyor: Boykot komitesi sağda yer alan öğrencilerin çoğunlukta olduklarını ve kararlılıklarını görünce, çatışmalara fırsat vermemek için boykotu bitirme kararı alıyor ve “sendikacı öğretmenlerden oluştuğu bilinen, ancak kimlerden oluştuğu bilinmeyen üst komitenin onayına (!)” sunuyor. Bu komite de kararı değerlendirerek onaylıyor ve “müfettişler gelmeden az önce” komiteye ulaştırıyor. Müfettişler gelmese bile boykot, üçüncü gün bitecekmiş.
Yazar Çeviksoy, sonunda baklayı ağzından çıkarmış ve bu boykotu TÖS Çorum şubesinden bir grup öğretmenin düzenlediğini açıkça vurgulamıştır.
Bakanlık müfettişinin ceza almayacaklarını birkaç kez söylemesine karşın, Çeviksoy, köyüne gittiği bir cumartesi günü babasına gönderilen bir yazıdan, boykot nedeniyle kınama cezası aldığını öğrenince devlete karşı güveni sarsılıyor. “Devlet yalan söyler miydi?”
Çeviksoy, boykot sonrasını anlattığı sayfalarda müdürün görevden alındığını yazıyor. Müdürün Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcılığına atanarak görevden ayrıldığını bile bilmiyor yazar.
Kurumları, kuruluşları ve yaşamakta olan kişileriyle birlikte eğitimin romanını yazmaya kalkışan bir kişi, olayları bir bilim insanı titizliği ile inceleyerek, araştırarak yansıtmazsa geleceğin eğitim tarihçileri, eğitim araştırmacıları kendisinden hesap sorar.
Turan Akpınar’ın Öğrenci Boykotuna İlişkin Yazdıkları
Boykot sırasında Öğrenci Örgüt Başkanı olan Turan Akpınar’ı bularak boykota niçin karar verildiği ve nasıl uygulandığı konusundaki bilgisine başvurdum ve olayı gerçek yüzüyle ortaya koymasını istedim. Akpınar, bu isteğim üzerine aşağıdaki şu yazıyı gönderdi:
1969 YILI ÇORUM İLKÖĞRETMEN OKULU ÖĞRENCİ BOYKOTU NASIL OLUŞTU?
(Osman Çeviksoy’un Bebiha romanında boykotla ilgili bazı asılsız anlatımlarına yanıttır.)
Çorum merkezde olan ve1955 yılından beri İlköğretmen Okulu olarak hizmet veren binadan 1968-1969 yılında yeni binasına taşınınca yeni kayıtlarla birlikte öğrenci sayımızda da belli oranda artış oldu.
Yeni okul; üç katlı dershane bölümü, üç katlı yatakhane binası, spor ve müzik salonları, geniş yemekhanesi ile günün koşullarına uygun olarak planlanmış modern bina topluluğundan oluşuyordu. Ne yazık ki tüm bu yeniliklere karşın, öğrencilerin temel gereksinimleri olan çift katlı yatak ranzaları, yemekhanede kullanılan tabak, çay bardakları, çay demlikleri yeterli olmadığı için sabah kahvaltısında önce 5 ve 6. sınıflar kahvaltı yapıyor, ardından 4. sınıflar gidiyorlardı yemekhaneye. Yeni gelen 4. sınıf öğrencileri beton zemine serili ranzasız döşeklerde yatıyorlardı. Erzak deposunun içinden geçen borulardan zaman zaman akan sular olumsuz görüntüler oluşturuyor, günlük nöbet görevi yapan 6. sınıf öğrencilerinin ambar görevlisi ve nöbetçi öğretmenle girdikleri ambarın durumu öğrenciler arasında yayılıyordu.
Öğretmen okullarında uygulanan ve Köy Enstitülerinin uzantısı olan ÖĞRENCİ ÖRGÜTÜ Başkanı olarak ben, durumu okul müdürümüz Tayyar Kerman’a ilettiğimde her seferinde aynı yanıtı alıyordum:
“Biliyorum durumu evladım! Bakanlıktan ödenek istedik. Ödenek gelir gelmez noksanlıklar giderilecek.”
Eylülde başlayan eğitim öğretimin üzerinden bir buçuk ay geçmesine rağmen noksanlıklar bir türlü giderilmiyor, yer yataklarında yatan öğrencilerde öksürük ağırlıklı hastalıklar artıyordu. Doktora gitmek için başvurduğumuz yönetici öğretmenlerimiz, elimize bir aspirin tutuşturup geri gönderiyorlardı. Akşam etütlerinde sınıfları dolaşıp öğrencilerin istek ve şikâyetlerini dinleyip eğitim şefimiz Yusuf Güneş’e iletiyordum. Tüm bu olumsuzluklar, özellikle son sınıf öğrencileri arasında sert eleştirilere neden oluyor, sorunların bir an önce çözülmesi isteniyordu.
Yatakhanelerimizin alt katında bize ayrılan öğrenci başkanlığı odasında haftada bir gün yaptığımız kabine toplantısında da konuyu tartışıp ne yapmamız gerektiği üzerinde konuşuyorduk. 1968 yılları Türkiye’de üniversite öğrencileri, işçileri istediklerini almak için boykot, grev gibi Anayasanın tanıdığı haklarını kullanarak harekete geçtiklerine göre, “Neden biz de bu hakkı kullanmayalım?” diye kendi kendime sorular yöneltip son kabine toplantımızda ilk kez seslendirdim BOYKOT görüşümü. Önerim olumlu karşılanınca, öncelikle gizlilik konusu görüşülüp yemin ederek konuyu haftaya yapacağımız toplantıda ele almayı planlayarak dağıldık.
Bundan sonra yazacaklarım, öğrenci örgütünden çıkan kararlar olduğu için ilişkide olduğum Ayhan Altay, Hasan Ali Kalayoğlu, Mustafa Çağlar ile telefon görüşmesi yaparak Rasim Bakırcıoğlu Öğretmenimizin hazırladığı ANILAR kitabının Çorum yılları bölümünde yer alacak 1969 Öğrenci Boykotuna açıklık getirmek amacını taşıdığını belirtip görüşlerine başvurdum. Yazının birer kopyasını kendilerine gönderip ekleme ve çıkarmalar konusunda görüşlerini aldıktan sonra metni öğretmenimize gönderdim. Arkadaşımız Osman Çeviksoy da böyle bir yol izleseydi, boykotla ilgili sağlıklı bilgileri kendisine aktarırdık. Gene de Osman Çeviksoy’a teşekkür ediyorum. Yazdığı romanında boykota yer verip tarihe not düştüğü için. Bizim görevimiz de düşülen notun yanlışlarını belirtip düşülen notun doğrusunu yazmaktır. Ayrıca şunu da belirtmekte yarar görüyorum: O boykota katılan öğrencilerin yüzde 95’i yaptıkları eylemin gurur ve onurunu hâlâ taşımaktadır.
BOYKOT GÜNÜ
Boykot öncesi yaptığımız toplantılarda eylemin ana hatları ortaya çıkmaya başlamıştı. Ortak görüş olarak hazırlanacak ve yürüyüşümüz sırasında halka dağıtılacak bildiriyi Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Çorum Şubesinde bastırma işini Hasan Ali’ye verdik. Orada da gizlilik ilkesine uyulması konusunda görevliye yemin ettirildi. Yürüyüşümüzde kullanacağımız pankartları bir gün öncesi herkes yattıktan sonra öğrenci örgütü odasında el becerileri güzel olan arkadaşlar üstlendi.
Eyleme sabah kahvaltısında başlanacak, Saat Kulesi’ne kadar yürünüp geri okula dönülecekti. Yapılan plana göre kahvaltıda kimse yemeğe el sürmeyecek, Yüksel Güntürkün uzun boylu olduğu için ayağa kalkıp “NEDİR BU DURUM? ARTIK YETER!” diye bağırınca yemekhanedeki 5. ve 6. sınıflar ayağa kalkıp yemekhanenin arka kapısından kendilerine verilen pankartlarla Samsun yoluna çıkıp parkın önündeki Atatürk Heykeli önünde benim gelmemi bekleyeceklerdi.
Son toplantımıza kadar ne dışarıdan yardım ne de görüş aldık. Sabah boykota çıkılacağı örgüt üyeleri ve komite dışında kimsenin haberi olmayacaktı. Komiteyi üç gruba ayırarak yatakhanenin üç katına dağılıp “YARIN SABAH BOYKOTA ÇIKIYORUZ. NEDENLERİNİ SİZLER DE BİRE BİR YAŞIYORSUNUZ. 4. SINIFLARIN DURUMLARI ORTADA. BOYKOTA SADECE 5. VE 6. SINIFLAR KATILACAK. GÜNDÜZLÜLER VE 4. SINIFLAR KATILMAYACAKLAR. BU KONUDA KİMSEYİ ZORLAMIYORUZ, İSTEMEYEN KATILMAYABİLİR.” açıklamalarını üç dört kez tekrarlayıp katlara dağıldık. Osman Çeviksoy’un romanında belirttiği kırmızı arabalı ve bıyıklı kişinin kim oluğu ve aramızda ne işi olduğu hâlâ çözülmemiş bir giz olarak durmaktadır. Öyle ki Çeviksoy, yatakhanede konuşanı örgüt başkanı Turan’a benzetirken, loş ışıkta kırmızı arabası olan bıyıklı kişiyi rahatlıkla seçebiliyor.
Yatakhaneleri dolaşan gruplar örgüt odasına döndüklerinde, son olarak onlara şöyle bir öneride bulundum: “ARKADAŞLAR! SABAH BÜYÜK VE SONU BELLİ OLMAYAN BİR İŞE GİRİŞİYORUZ. HEPİMİZ DE DEVLETİN SAĞLADIĞI OLANAKLARLA OKUYORUZ. BOYKOT SONRASI YAPILACAK SORUŞTURMALARDA KİMSENİN ADI VERİLMEYECEK. BUNUN İÇİN DE ŞİMDİ BİR YAZI HAZIRLAIP BU EYLEME KOMİTE OLARAK KARAR VERDİĞİMİZİ YAZIP İMZALAYACAĞIZ.” diyerek yazıyı hazırlayıp imzalayarak çekmeceye kilitledim. Yataklarımıza yattığımızda sonucun bizlerden neler alacağını düşünüp, okuldan atılmadan sürgüne razı olmanın umudu ile uyuduk.
Sabah etüdünden sonra yemekhaneye giderken her günkü bağırtılı ve koşuşturmalı durumun yerini sessizlik almıştı. 4. sınıflar sınıf pencerelerinden bu duruma anlam veremeyen bakışlarla izliyorlardı. Rastlantının bize yaptığı en büyük sürpriz, çok sevip saydığımız öğretmenimiz Rasim Bakırcıoğlu’nun nöbetçi olması idi.
Yemekhanede sessizlik öğretmenimizin de dikkatini çekmiş, sorgulayıcı bakışlarla etrafı süzüyordu. Bardak ve tabaklar gene noksandı masalarda. Planlandığı gibi Yüksel Güntürk’ün gür sesi ile birlikte yemekhane boşalmaya başladı. Arkadaşlarımız, yemekhanenin arka kapısına doğru yürüyünce, Rasim Öğretmenimiz bir taburede, ben de başka bir taburede bağırıyoruz: “ÇOCUKLAR SAKİN OLUN!”, “ARKADAŞLAR NEREYE GİDİYORSUNUZ?” Bu arada çıkışta küçük bir karmaşa yaşandı. Sonradan öğrendiğimize göre yemekhane görevlileri arkadaşların önüne sandalyeleri atıp gitmelerine engel olmaya çalışmışlar.
Arkadaşlar ana yola çıktıklarında Baş Muavin Tevfik Bey, oturduğu lojmandan çıkarak bana doğru geldi ve Turan neler oluyor? Koş arkadaşlarını geri çevir!” dedi. Ben de Tevfik Bey’e yanıt olarak; “Hocam beni dinlemezler artık, ben de onların yanına gidiyorum.” diyerek merdivenleri koşarak çıkıp parkın önündeki Atatürk heykeli önünde bekleyen arkadaşlarıma katıldım.
Sabahın saat sekizinde Bahçelievler Mahallesi boykotçu Öğretmen Okulu öğrencilerinin yüreklerinden gelen coşku ile İstiklal Marşını dinlediler. Ana caddeden Saat Kulesine doğru yürüyüşe geçtik. Burada bir parantez açıp Osman Çeviksoy’un yürüyüşte TÖS önünden geçerken gene o kırmızı arabalı ve bıyıklı kişiyi gördüğünü yazmış. Oysa ana cadde ile TÖS binası aynı yol üzerinde bulunmuyordu. Yani biz, TÖS binası önünden hiç geçmedik.
Yürüyüşümüz boyunca güvenlik güçleri hiçbir müdahalede bulunmadılar. Biz hem yürüyor hem de hiç durmadan marşlar söylüyorduk. Kortejin önünde ve sonunda komite görevlileri yürüyor, gelen öneriler bana iletiliyordu. Bu arada lise binası önünden geçerken Okul Müdürümüz Tayyar Kerman hızla geldi ve öndeki arkadaşların göğüslerine ellerini dayayarak “Durun! dedi. Ama başarılı olamadı. Öğrenciler göğüsleriyle Müdür Bey’in ellerini iterek yürüyüşlerini sürdürdüler.
Plan gereği Saat Kulesi’nden dönülecekti ki gelen bir öneri ile şehir dışında bulunan ve Çorum halkınca kutsal kabul edilen “ERZURUM BABA TÜRBESİNE” kadar yürüyüp orada değerlendirme yapalım denildi. Saat Kulesi’nin önünden geçerken oradaki kitapçı dükkânının sahibi tarafından hakaretlere uğradık. Ancak duymamış gibi yürüyüp geçtik. Yaklaşık üç dört kilometre uzaklıktaki yerimize vardığımızda dinlenme olanağı bulduk.
Kahvaltı yapmamıştık. Hemen Çorum merkezi tanıyan arkadaşlardan komite oluşturup esnaftan yiyecek toplanmasına karar verdik. Öğleye doğru iki taksi bulunduğumuz yere yiyecek ekmek, helva ve üzüm getirdiler. Akşama doğru TÖS şubesi ve halktan battaniye, yorgan gibi malzemeler gelmeye başladı. İlk parasal yardımı TÖS yaptı. Ayrıca Çorum içinde görevlendirdiğimiz arkadaşlar da yiyeceğin yanında biraz da para toplamışlardı.
İlk geceyi sonbaharın soğuk sabahlarının ayazını yiyerek geçirdik. Arkadaşımız Lütfü Merdoğlu’nun babası, yakınımızdaki tahıl ambarında görevliydi. Bizim ikinci geceyi de dışarıda geçireceğimizi düşünerek tahıl ambarının kapısını açtı. Tahıl çuvalları üzerinde soğuktan korunaklı; ancak çuvalların üzerinden yere düşme korkusu içinde bir gece geçirdik. Bu arada başta öğretmenlerimiz Yusuf Güneş, Mehmet Özdemirci, Halis Demirci, Kadir Sever olmak üzere, hatırlı kişiler toplanma yerine gelerek okula dönmemizi isteseler de biz, “Bakanlıktan müfettiş gelmeden dönmeyiz.” diyerek direndik. O geceyi de biraz ilerideki tepelerin arasında rüzgâr almayan çukur yerlerde yatarak geçirdik.
Üçüncü günün akşamında bizi desteklemek için gelen diğer okulların öğrencileriyle birlikte eğlence yapmaya hazırlanırken Bakanlıktan gelen iki müfettiş yanımıza gelerek konuşma yaptılar ve onların verdiği garanti ile ertesi gün okula döndük.
Müfettişler, akşam öğrenci örgütünü bir sınıfta toplayarak dağıttıkları soru kâğıtlarındaki beşer soruyu yer, zaman ve kişi belirterek yanıtlamamızı istediler. Başka da bir soruşturma olmadı.
Boykota katılan tüm öğrencilere verilen uyarı cezalarını şeref madalyası gibi dosyalarımıza yerleştirdik. İşin ilginç yanı ise aynı uyarı cezasının boykota katılmayan arkadaşlarımıza da verilmiş olmasıydı.
Bu yazılanlar 1968-1969 öğretim yılı Öğrenci Örgütü Başkanı Turan Akpınar olarak arkadaşlarımın da görüşleri alınarak hazırlanmıştır. Saygılarımla. 6 Ağustos 2025
Çeviksoy’un, romanında boykot yerine erzak götüren arabaların önündeki kırmızı arabanın yer alışının, o arabadan çıkan yüzü benli kişinin yaptığı konuşmanın, boykota katılan öğrencilerin sağda solda toplanmalarının ve TÖS’lü öğretmenlerden oluştuğu öne sürülen bir üst kurulun aslı astarının olup olmadığını da soruyorum Turan’a. Turan, bunların hiçbirinin gerçek olmadığını, yalnızca yazarın gerçek dışı kurguları olduğunu belirtiyor.
22 Kasım 1969
Geçen gün ne yazık ki nöbetçi öğrenci başkanı Hüseyin’i tokatladım nöbetimde. İnsan tokatla eğitilir mi? Doğru bir davranış mıdır tokatlamak? Tokat, saygısızlığı, kural tanımazlığı, görevi kötüye kullanmayı önler mi? Bu tür davranışların öğrenci üzerinde değişik olumsuz etkiler bırakmaktan başka bir yararı olmadığını bilmeme, okulda dayak, azarlama, kötü söz söyleme, aşağılama gibi davranışlara baş vurmayanlar arasında yer almama karşın tokatladım ne yazık ki o öğrenciyi.
Sonra düşündüğümde, bende o öğrenciye yönelik bir öfke birikmiş olduğunu gördüm. Öğrencilerle ilişkilerimde sağlıklı davranma konusundaki tutumuma kocaman bir gölge düşürdüğümü anladım, bu davranışımla. Otoritemi bilinçli ve tutarlı tutum almalarımla sağlayacağıma, yetkime dayanarak öğrencide türlü olumsuz duygular yaratan, onun kişiliğini zedeleyen bir çareye başvurdum.
Bu öğrencinin Boykot Komitesinin etkili üyelerinden biri olma olasılığı da var mı acaba? Bu olaydan sonra son sınıfları edilgin bir protestoya hazırladığını duyuyorum bu öğrencinin. Bunun sonucu olarak bugün, kimse başkan olmak istemiyor. Başkanlık önerilen her öğrenci, “Arkadaşlar istemiyor.” karşılığını veriyor. Düşüncesini açıkça savunma hakları kısıtlı olduğu için etkin biçimde direnemeyen, kendilerine insanca davranılmasını, insanca yaşamayı isteyen, öğretmen ve yöneticilerin onur kırıcı, özgüveni zedeleyici davranışları karşısında dik durmak isteyen öğrenciler, en güvenli tepki biçimi olarak bunu seçiyorlar.
Dingin kafayla bu tepkimi gözden geçirdiğimde şu yargıya varıyorum: Öğrenci en akıl almaz davranış gösterse bile öfkeme yenilerek ona dayak atmaya, hakaret etmeye, onun kişiliğini zedelemeye, ona sağlıklı kişilik gelişimini zedeleyen bir söz söylemeye, davranış göstermeye hakkım yok. Yapmam gereken, yanlış davranışını düzeltmenin her yolunu denemek; bunlarla bir sonuç elde edemediğimde de cezasının belirlenmesi için onu disiplin kuruluna vermek olmalıdır, eski okulda bir kez yaptığım gibi. Hem çağdaş eğitimi savunacağım, eğitim psikolojisi okutacağım hem de bu disiplinlerde yeri olmayan tutum ve davranış sergileyeceğim. Bu çelişkiden kesinlikle kurtarmam gerek kendimi. “Hak etti; sabrımı taşırdı” gibi gerçek dışı savunmalara sığınma hakkım yok.
Bu öğrencimi tokatlamama yol açan, bardağı taşıran olay, şöyle gelişiyor:
Bu başkan, aşçı başının mutfakta bayat ekmeği ufalayarak kıymaya kattığını görünce, bu yolla kıymanın çalındığı savıyla aşçı başına müdahale ediyor; onu yapmaması gerektiğini söylüyor. Kendisini denetleme hakkı ve yetkisi olmayan bu öğrencinin bu yanlış müdahalesi, aşçı başının gururuna dokunuyor ve bu durumu bana bildiriyor. Üstüne üstlük bu başkan, defalarca kural dışı davranışlarıyla canımı sıkmış birisi. Onun çizmeyi iyice aşan bu davranışı, nöbet saatlerinin yarattığı gerginliğin de eklenmesiyle benim kendimi denetleme gücümü iyice azaltıyor ve kendisini tokatlıyorum.
Ardından pişmanlık duyuyorsam da iş işten geçmiş oluyor.
Bu öğrencim, daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe Bölümü öğrencisi olacak. Oradan bana yazdığı mektupta yanlışlarıyla beni defalarca üzdüğünü, öfkelendirdiğini; şimdilerde ise yaptığı yanlışların bilincine vardığını, doğru yolu gördüğünü belirterek benden özür dileyecek. Ben de ona verdiğim yanıtta, yanlış davranışlar gösterse de kendisini tokatlamamam gerektiğini yazacağım. O tarihten sonra bu öğrencimle dost olacağız. Birçok kez de telefonla görüşeceğiz.
Fakir Baykurt’un Konferansından Sonraki Taşlı Saldırı
Birlikte yediğimiz akşam yemeğinden sonra TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, Çorum Belediye binasının üst katındaki toplantı salonunda Çorum TÖS üyeleriyle öbür katılımcılara öğretmenliğin yetkinleştirilmesine, öğretmenlerin başarılı bir sendikal savaşımına yönelik çok doyurucu, çok etkili bir konuşma yapıyor. Bize umut aşılıyor, bizim güzel günler düşlememizi sağlıyor.
Coşkulu duygular içinde çıkıyoruz toplantı salonundan ve TÖS binamıza doğru yürümeye başlıyoruz. Kimi yerde karanlık olan sokaklarda ilerlerken bir taş yağmuruna tutuluyoruz. Neye uğradığımızı anlayamıyoruz. Neyse ki kimsenin burnu kanamadan binamıza ulaşıyoruz. Kısa süre sonra Çorum’un karanlık gerici güçlerinin, İmam Hatipli öğrencileri kullanarak bizi taşa tutturduklarını öğreniyoruz.
O güne dek, bu tür sabotajların, saldırıların yapıldığını duyduğumda, bunların durup dururken yapılamayacağını; örneğin din, inanç üstüne yanlış bir söz söylendiği için bu gibi saldırıların yapıldığını düşünüyordum. O gece anladım ki ortada hiçbir neden olmadan da çağ dışı kafalar, bu tür saldırıların yapılmasında etken olabiliyorlar.
Ne Baykurt ne de onun bilinçli, ağır başlı dinleyicileri hak ediyordu böyle çirkin bir saldırıyı. Dahası konuşmasının bir yerinde Genel Başkan, sözü, yasalara aykırı davranışların yanlışlığına getirerek bize şunları söylüyordu: Arkadaşlar! Mevcut yasaların bize tanıdığı hakları sonuna dek kullanarak savunacağız, hakkımızı. Onların bize tanıdığı hakları sonuna dek kullanmadıkça yasaları asla zorlamayacağız. Eğer mevcut yasalar hakkımızı elde etmemize yetmiyorsa, ancak o zaman, bize tanınan direnme hakkımızı kullanmayı düşünebiliriz. O noktada olmadığımıza ve yasaların tanıdığı pek çok hakka sahip olduğumuza göre durup dururken asla suçlu duruma düşmemeliyiz.”
Dört Günlük Öğretmen Boykotu
15-18 Aralık 1969 tarihleri arasında TÖS, dört günlük Öğretmen Boykotunu gerçekleştiriyor. Boykota Müdür Vekilliği yapan Tevfik Akın, Eğitim Şefi Yusuf Güneş ve Din Dersi öğretmeni Mahmut Keskin dışındaki öğretmen ve yöneticilerin tümünü oluşturan 28 kişi katılıyor.
Boykot için şube şöyle bir hazırlık yapıyor ve ona uygun olarak boykot şöyle sürdürülüyor:
Genel Merkezin isteği doğrultusunda şubemiz, okullardaki boykota katılımı yönetmek üzere her okuldan iki kişiyi görevlendiriyor. Bizim okuldan, yakın dostum Resim öğretmeni Veli Sapaz’la bana görev veriliyor. Okullar adına görevlendirilen üyeler, boykottan önceki günün akşamında şube yönetimince çağrılıyor ve kendilerine, okullarında kaç kişinin boykota katılabileceği soruluyor. Bizim okuldan 15 kişinin boykota kesin olarak katılabileceğini bildiriyoruz. Bu görevlilere, boykot sabahında okula gitmemeleri; boykota katılacak olanlara da aynı şeyi iletmeleri bildiriliyor.
Veli Bey’le ben ise, tam tersine boykota katılacakların sabah erkenden okula gitmelerini, ders zili çalınca sınıflara girmeyip öğretmen odasında oturmalarını öneriyoruz. Bu durumda birçok arkadaşın daha derse gitmeyeceklerini düşünüyor ve bunu uyguluyoruz. Öngörümüz doğru çıkıyor. Biz boykotçular, öğretmen zili çaldığında yerimizden kımıldamayınca, öğretmen odasına uğramadan sınıfına çıkan Din Dersi Öğretmeni Mahmut Keskin ve iki yönetici dışındaki öğretmen arkadaşlar da yerlerinden kalkamıyorlar.
Bir süre sonra Günaydın Çetiner, “Rasim Bey! TÖS üyesi olmayan bizler de boykota katıldığımıza göre, biz de sendikaya üye olalım da yarın TÖS’ün avukatları bizi de savunabilsin.” diyor. Bunu fırsat bilerek “Günaydın Bey! Şaka yapmıyorsan, seni alnından öpebilir miyim?” deyince “Ne şakası? Ciddi söylüyorum!” diyor. Gidiyor, Günaydın Bey’i öpüyorum. “O zaman üye kayıt belgelerini isteyeyim şubeden ve üyeliklerinizi gerçekleştirelim.” diyorum. Süheylâ Hanım, “Üye olmak şart mı?” diyor, “Şart!” diyorum.
Öğretmen odasında telefon yok. Müdür Vekili Tevfik Bey’in odasına gidiyorum ve “Tevfik Bey! TÖS’e üye olmak isteyen arkadaşlar için şubeden üye kayıt belgesi isteyeceğim. Telefonunuzu kullanabilir miyim?” der demez, Tevfik Bey, yerinden sıçrıyor ve “Telefon ahizesini alıp bana uzatıyor, “Buyur arkadaş!” diyor. Şube başkanına durumu anlatıp kayıt belgelerinden istiyor, Tevfik Bey’e de teşekkür ederek öğretmen odasına dönüyorum. Bir süre bekliyoruz. İkinci dersin zili çalıyor, biz hâlâ belgelerin gelmesini bekliyoruz.
Arkadaşlar daralınca bir kez daha gidiyorum Tevfik Bey’in odasına. Bir daha rica ediyorum. Tevfik Bey, yine aynı titizlikle uzatıyor ahizeyi. Başkana, bizim belgelerin neden hâlâ gelmediğini sorduğumda başkan, “Her okuldan çok sayıda üye olma isteği geliyor. Elimizde belge kalmadı. Belgeleri çoğaltarak okullara ulaştırıyoruz. Sizin okula daha çok güvendiğimiz için sizi sona bıraktık. Biraz sonra size de ulaşacak belgeler.” diyor. Bu gelişmeyi sevinçle duyuruyorum öğretmen arkadaşlara.
Biraz sonra gelen belgeler doldurulup imzalanıyor. Kimi arkadaşlar, fotoğraflarının olmadığını söylüyorlar. Onların sonradan da yapıştırılabileceğini söylüyorum. Ardından şunu ekliyorum: ”Şimdi buyurun şubemize gidelim ve orada size çay, kahve ikam edelim.” diyorum. 28 kişi, birlikte şubenin salonuna girince şiddetli bir alkışla karşılanıyoruz.
Daha sonra duyuyoruz ki Din dersi öğretmenini, girdiği sınıftaki öğrenciler protesto etmişler ve öğretmen, dersi tamamlayamadan sınıftan çıkmak zorunda kalmış.
Boykottan bir gün önce Milli Eğitim Bakanı, boykota katılanların beş yıla kadar hapsedilebileceklerini, o nedenle kimsenin boykota katılmaması gerektiğini duyuruyor, radyolardan. Boykotun ilk akşamının ilk saatlerinde ilin baş savcısı şubemizin salonuna giriyor. Boykotumuzun başarılı olmasını diledikten sonra Bakanın söylediklerinin doğru olmadığını, var olan yasalar gereği çok düşük bir ceza verilebileceğini açıklıyor. Kendisini ayakta şiddetli alkışlarımızla uğurluyoruz. Bu, bizim özgüvenimizi daha da güçlendiriyor.
Ertesi gün bir arkadaş, beni kapıda bir öğrencimin beklediği haberini veriyor. Çıktığımda kapıda Öğrenci Örgütü Başkanı Turan Akpınar’ı görüyorum. Turan, “Öğretmenim! Biz öğrenciler, boykotunuzu nasıl destekleyebiliriz? diye soruyor. Ben de Turan’a duyarlığı için teşekkür ettikten sonra bu boykotun öğretmen boykotu olduğunu, öğrencilerin buna hiçbir biçimde karışmaması, karıştırılmaması gerektiğini belirtiyorum.
Aldığımız karar gereği, her akşam şube binamızın toplantı salonunda hiçbir oyun oynamadan oturuyor, sohbet ediyor, boykot haberlerini izliyoruz. Boykot boyunca geceleri de perdeleri açık tutuyor ve saat 24 00’da da evlerimize dağılıyoruz.
Boykot Sonrasında Yaşadıklarımız
Bir hafta sonra soruşturma başlıyor. Bu eylem, değişik yüzlerin, değişik karakterlerin, iki yüzlülerin, korkakların, pısırıkların ve dürüst, gerçek devrimcilerin tanınmasını da sağlıyor.
Hem mahkemede soruşturma açılıyor boykota katılanlara hem de idari soruşturma. Mahkemeye, her birimiz, avukatımızın hazırladığı savunma metnini sunuyoruz. İdari soruşturmada da Genel Merkezimizin belirlediği ve bize duyurmuş olduğu boykotun amaçları doğrultusunda savunma yapıyoruz. Her iki soruşturma sonunda da beraat ediyoruz.
Köylere gönderilen müfettişlerce öğretmenlere baskı yaptırılarak boykota katılım sayısı azaltılmaya çalışılsa, boykota katılanlara katılmamış gibi ders defterleri imzalatılmaya çalışılsa da bilinçli ve inançlı öğretmenler, bu baskıya boyun eğmiyor ve boykotlarına kararlılıkla sahip çıkıyorlar. Çorum, katılımın en yüksek olduğu iller arasında yer alıyor. Gerek mahkeme heyetinin gerekse Milli Eğitim Müdürünün sağduyu sahibi oluşları, hak aramanın doğallığına inanan kişiler oldukları biliniyor. Milli Eğitim Müdürü arada bir TÖS Şubesinin salonuna uğrayan, bir süre gazetelerin olduğu köşede gazete okuyarak oradan ayrılan kişidir.
Bu eyleme katılanlardan kimileri bir yerde, alandan çekilse de savaşım sürüyor. Çünkü sorunlarının bilincinde olan yeter sayıda öğretmenin varlığı söz konusu. Bizim okuldan boykota katılanlar, bu eylemlerini fire vermeden dört gün boyunca sürdürüyorlar.
Bu Boykot Nedeniyle Yıllar Sonra Verilen Ceza
Yıllar geçecek, ben Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen ve müdür yardımcısı olarak çalışmaya başlayacağım. 12 Eylül ile kara bulutlar çökmüştür ülkenin üzerine. Bu boykotla ilgili olarak Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bana şu asılsız bildirim imzalatılıyor:
Olağan üstü hal koşullarını yaşıyoruz, ülke düzeyinde. Karanlık havayı sevenlerin muhbirlikleri ortalıkta kol geziyor. Bir sol, komünist (!) avıdır, başlıyor. Pek çok kişi, öğretmen, sorgusuz sualsiz tutuklanıyor. Hak hukuk arama olanakları, hak getire. O günlerde Bakanlıktan adıma gelen bir yazıda, 15-18 Aralık 1969 tarihleri arasında katıldığım boykotla ilgili olarak iki ay önce savcılığın aldığı ifade (!) sonucunda bir günlük maaş kesim cezasına çarptırıldığım bildiriliyor. Üst yazıya ekli 28 kişi ile birlikte alınan savcılık ifadesinden sonra verildiği bildirilen bir günlük maaş kesim cezasının verildiği belirtilen kişilerden ikisinin o tarihten önce öldüğü halde onların da adının olduğu ve ifadelerinin alındığını belirten bu resmi yazı, Öğretmen Boykotuna katılanları kara listeye almak için hazırlanmış bir tuzaktan başka bir şey olmadığını ortaya koyuyor.
Hak arama yollarının tıkalı olması, MHP’li olduğu duyumu yayılan bir kişinin Ankara Sıkı Yönetim Komutanı olduğu, sesini çıkaran solcuların içeri atılmasını bildiğim için söz konusu boykot nedeniyle ne mahkemenin ve idarenin hakkımda beraat kararı vermiş olduğunu ne de iki ay önce bir savcının ifademe başvurmadığını bildirebiliyorum, bir yere. Çünkü biliyorum ki o günlerde, La Fontaine’nin “Kurtla Kuzu “masalındaki oyun oynanıyor ülkemizde. Bu asılsız “bildirim”in amacı, beraat etmiş olsalar da TÖS üyelerinin siciline bir suç notu düşürmek olsa gerek. Oysa TÖS, yasal bir sendika olarak kurulmuş ve çalışmıştır.
Bu asılsız bildirime itiraz hakkımı kullansam, belki de sorgusuz sualsiz içeri atılabilirim. O yüzden, içeri atılmaya katlansam bile benim maaşımla geçinmekte olan çoluk çocuğumun perişan olmasını göze alamıyorum. Bu, hak arayamamamın yarattığı derin acı, bütün canlılığı ile içimde duruyor.
1 Ocak 1969
Bu yılbaşı, güzel geçti geçen yıllardakinden. Ayten ve Süheylâ hanımlar bize geldi. Akşam yemeğini birlikte yedik. Saat 2 00’a dek oturduk. Süheyla Hanım’la kimi derinlikli konularda söyleşip, tartıştık, yorumlar yaptık. Duyguları coşkulu, sezgileri güçlü, yaşantıları ilginç bir kişilik, Süheylâ Hanım.
Kopya Çeken Öğrenciye Müdahale Biçimim
6 Şubat 1969
Sınavlar, bana özellikle okumak istediğim kitapları okuma zamanı kazandıran zamanlar arasında yer alıyor. Kürsüde, kimi de aralarda gezerek kitabımı okuyup arada bir de öğrencileri izlerken sağ sıraların orta yerinde oturan bir öğrencinin, masanın gözündeki, dersimizle ilgili tutturduğum dosyayı açtığını ve dosyadaki bilgilere bakmaya çalıştığını görüyorum.
Biraz sonra yerimden kalkıyor, önce pencere tarafına düşen aradan yürüyor, sonra onun bulunduğu araya yönelip duvar dibinden geri dönüşümde sol elimi masanın gözüne sokup dosyayı kapatıyor ve öğrenciye bakarak el işaretiyle “Devam et!” diyorum. Yeniden kürsüye geçip kitabımı okumayı sürdürüyorum.
Arada bir baktığımda, o çocuğun, moraran yüzüyle donup kaldığına ve zil çalıncaya dek tek sözcük yazmadan oturduğuna tanık oluyorum.
Yazılıları okurken, bu öğrencimin daha önce yazdıklarını değerlendiriyorum. O yazdıklarından üç alıyor.
Sigara ile Bir Savaşım Denemesi
10 Mart 1969
Sigara içme konusu, ikide bir öğretmenler kurulunda gündeme getiriliyor, ders saatlerinde sınıflarda öğrencilerin üzeri aranarak içenlerin saptanıyor, disiplin kurulunca cezalandırılıyor; ancak bu polisiye önlemlerle bir türlü önüne geçilemiyor sigara içmenin. Bu konuda yeni yerleşkede kat müdür yardımcılarından katlarında sigara içilmemesi için titizlik bekleniyor. Bu amaçla katımda yeni bir savaşım yöntemini uygulamaya koyuyorum. Sınıflarımı ders yapılmayan çarşamba günü öğleden sonra toplantıya çağırıyorum. Tümünün katıldığı bu toplantıda onlara dilimin döndüğü ölçüde sigaranın özellikle taze ciğerlere büyük zarar verdiği için kendilerine yasaklandığını anlatıyorum. Bu zararlıyı bırakmaları için disiplin yolu dışında bir yol deneyeceğimi; bu amaçla sigara içenlerin, yalnızca bende kalmak üzere bana adlarını yazdırmalarını istiyorum.
Kısa bir duraksamadan sonra, parmaklar kalkmaya başlıyor. Parmak kaldıranları yazıyorum ve kendileriyle haftaya görüşeceğimi bildiriyorum. Hafta içinde birkaç kişi daha yanıma gelerek adlarını yazdırıyorlar. Ertesi hafta, onlarla yaptığım toplantıda, kendilerine ne zaman, kimlerin, nelerin etkisiyle bu zararlıya alıştıklarının öyküsünü dinliyor, sigarayı bırakıp bırakamayacaklarını soruyorum. İçlerinden biri sıra dışı bir öykü olarak ilgimi çekiyor. Bu öğrenci henüz on bir-on iki yaşlarındayken babası onu birlikte kahveye götürüyor, orada kendisi bir sigara yakarken bir sigara da oğluna veriyormuş. Çocuk sigaraya böyle başlamış.
Bu zararlı alışkanlıktan vazgeçme sözü istiyorum her birinden. Bir kişi dışında içicilerin tümü söz veriyor bana. Bu yolla sigara savaşımını kazanıyorum derken, öbür katın müdür yardımcısı olan Seyhan Hanım bir gün, sitem dolu bir sesle “Rasim Bey! Kendi katında sigara içmeme sözü aldığın öğrencilerin, benim katımdaki tuvaletlerde sigara içiyorlar.” diye yakınıyor.
24 Mayıs 1970
Neredeyse bir yıl boyunca olumlu-olumsuz hiçbir yaşantımı yazamamam, ne acı! Şimdi de yetişmeyen ders konularının tedirginliği, teksir yapma, yazılı sınavlar, yönetim işleri, yazılıların zihnimi uğraştırması yetmezmiş gibi bir de sendikanın 30 Mayıs’a ertelediği “Devrimci Eğitim” konulu açık oturumda konuşma yapacağım. Bu konuşmaya hazırlık amacıyla okumaya başladığım “Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç” adlı yapıtı yarılayamadım bile. İşlerimi hep böyle dar zamanlarda yapma eğiliminde olduğumu ayrımsıyor, bunun anal evreyi yaşama biçimiyle ilgili olduğunu öğreniyorum. Bakalım, ne denli başarılı olacak oturumumuz.
18 Temmuz 1970
Nice olumlu-olumsuz yaşantıları yazamadım yine. Sanırım ben, yazmayı zaman yitirme olarak düşünüyorum, kimi zamn. Yazmak geçince içimden, bir acelecilik duygusu beliriyor bende. 30 Mayıs’ta TÖS şubemizin düzenlediği “Devrimci Eğitim” konulu açık oturumda sevindirici bir başarı gösteriyorum.
Şubemiz, 1 Temmuz’da da yeni mezun olan öğretmenleri çağırıyor lokale. Konuşmalar oluyor sağlı sollu. Son sözü bana veriyor başkan. Öğrencilerime derslerde söyleyemediğim şeyleri söyleme olanağını bulmamın sevincini yaşıyorum. Örgütçülüğün öneminden söz ediyorum onlara.
2 Ağustos 1970
Günler, ses çıkarmadan, ”Gidiyorum!” demeden akıp gidiyor. Dün öğleden sonra TÖS’ün sağa yatkın bölümünü oluşturan dört yüz üyenin imzalı önergesiyle şubemizde genel kurul toplantısı yapılıyor. Biraz geç gidebiliyorum toplantıya. Başkan açış konuşmasını yapmış, genel kurul başkanı seçilmiş, sıra başkan yardımcısına gelmiş. Adımı söylüyorlar, içeri girer girmez ve başkanın yanına oturuyorum.
Toplantıdan sonra bir kez daha düşünüyorum: Her açıdan gelişmem için önemli bir yol kat ettim. Anılmaya değer bir düzeyi yakalamış bulunuyorum. Daha ileri bir düzey için de olabildiğince çaba gösteriyorum. Buna karşın içimden silip atamadığım, yaratıcılarının neler olduğunu tam olarak bilmediğim eksiklik duygusunu, topluluk karşısına çıkma korkusunu yaşıyorum. Böyle bir görev verildiğinde orada eksik, yanlış bir şey yapma, bildiklerimi istediğim biçimde söyleyememe, pot kırma kaygısıyla toplantı öncesi zamanımın çoğunu kendime zehir ediyorum. Konuşma sırasındaki ufak pürüzlerimi bile büyütüp duruyorum.
Çok kimseden iyi olduğumu bildiğim halde neden hâlâ bu duyguyu yaşıyorum?
Bir gün, bu duygularımın altında yatan nedenleri ve onlar yüzünden bugüne dek nerelerde, neler yaşadıklarımı öğrenip bundan nasıl kurtulduğumu yazmak, iyi bir çalışma olacak benim için.
21 Eylül 1970
Bugün yaşadıklarımı tüm ayrıntıları ile yazmayı çok isterdim. O denli ilginç tipleri, onların içyüzlerini ortaya çıkaran tepkilerini izledim ki bunları gelecek kuşaklara ibret olsun diye yazmalıydım. Ne yazık ki bunun için gerekli zamanım yok. Zorunlu işler, zihnimi ele geçiren birçok sorunum var.
Öğretmenler kurulu toplandı bugün. Klikler, bunların karşı grupları gizliden gizliye yeme çabalarını seziyorum. Toplantı sonrasında da zümre toplantıları ve ders bölüşümü yapılıyor. Orada da istediği dersleri kapma amacıyla sergilenen ilkel tutumları izliyorum. Bunları yazabilseydim, öğretmenliğin nerelere dek gerilediğinin acı veren belgeleri olurdu bunlar, benim de bu yüzden içinde bulunduğum gerilimi azaltırdı az da olsa.
2 Ekim 1970
Kimi gün, tek bir üzüntü bile yanıma yöreme yaklaşamıyor. Her şey iyi, güzel görünüyor gözüme. Dahası başkalarının haksızlığı, kötülüğü ilgilendirmiyor beni. “Herkesin yaptığı ettiği kendisini bağlar.” diyorum. Ama bugün tanık olduklarım karşısında böyle düşünemiyorum. Dün gündüzlü sınavı yapılan öğrenciler, mülâkata alınıyor; bugün de Matematik ve Türkçe yazılıları okunuyor. Ben de Türkçenin okuyucularındandım. Arada S. Bey yanımıza geliyor, kendince uygun bir anı kollayarak yazılı kâğıtlarını çeviriyor tek tek. Sonra M. Bey geliyor, o da aynı işi yapıyor.
Mülakat salonunda da bu öğretmenlerin, tanıdık, dost, akraba çocuklarına kazanma şansı sağlamak için didinip durduklarını görüyor, iyice geriliyorum. Öğretmenliğe ahbap çavuş ilişkisiyle gelme kapısının aralanmasıyla gelip herkesten çok adaletten, doğruluktan, dürüstlükten söz eden arkadaşlar, her fırsatta tanıdıklarına, yakınlarına bu tür yollarla çıkar sağlama çirkinliğini gösteriyorlar. Bu, kimsesiz, yoksul, ama başarılı çocukları, bu haklarından yoksun bırakmak isteyenlere karşı direnmek de bize düşüyor. Bu iğrenç davranışlar bende gittikçe artan bir baş ağrısına yol açıyor.
Köy enstitülerinin özgün yapısından hayli uzaklaştırıldığı yıllarında bile bu tür kayırmacılıklar kimsenin aklından bile geçmezken, şimdi aynı işlevi görmek durumundaki bu okulların içine düşürüldüğü duruma tanık oldukça içim içimi yiyor. Kendini halkının kurtuluşuna adamış olan bilinçli kişilerin güç birliği ile çağdaş, adil bir düzen kurulmadıkça ülkemizin bu durumlardan kurtulabileceği olasılığı yok. Bu yapılmadığı sürece, çıkarcıların at oynattığı bir alan olmaktan kurtulmayacak, ülkemiz.
“Başıma Ne Geldiyse Kadınlar Yüzünden Geldi”
12 Haziran 1970
Karşılaştığım her ilginç olayın öyküsünü not etseydim, insan psikolojisini en iyi onlar anlatırdı. Birlikte çalıştığım öğretmen ve öğrencilerin tanık olduğum ilginç yaşantıları da bu konuda oldukça öğretici olurdu. Mustafa, sınıftaki öğrencilere göre hem daha yaşlı hem de iri yapılı, serkeş görünüşlü biri. Örneğin, öğretmenlerinin yanında ceketini düğmeleme gereğini duymuyor. Oysa büyük saygısızlık sayılıyor, bu durumda öğrencinin ceketini düğmelememesi. Kendisine söylenen hemen her söze kimi kabaca, kimi bilgiççe, kimi de küçümseyen karşılıklar veriyor.
Mustafa’nın yaşı, cüretkâr görünüşü, güçlü beden yapısı, birkaç okuldan sürülmüş olması, genellikle saygı görmediğinde içlerindeki eksiklik duygusu canlanan, küçük düştükleri kaygısına kapılan öğretmenler için önemli bir sorun oluşturuyor. Bu yüzden bu öğrenciyle o öğretmenler arasında çatışmaların olduğu duyuluyor. Mustafa, kendisini ezdirmek, aşağılatmak istemeyen; ama aynı zamanda ciddi sorunları olduğu anlaşılan bir öğrenci. Cezalandırılacağını bilse bile kendisine topluluk içinde hükmetmeye çalışana anında tepki gösteriyor. Nitekim bu nedenle ceza da alıyor.
Benimle de çatışıyor birkaç kez, ders içinde olumsuz diye nitelediğim davranışlarından ötürü. Belki ben de yukarıda belirttiğim nedenden ötürü öyle yorumlayarak gidiyorum Mustafa’nın üstüne. Ancak benim yoğurdu üfleyerek yemelerim sayesinde çoğunlukla iyi ilişkiler içinde oluyoruz, Mustafa’yla.
Yıl sonu, okulu bitirme sınavlarının başladığı günlerde Resim-İş dersi sınavında Müjgân Öğretmen, “Kopya çekiyorsun!” diyerek dikiliyor Mustafa’nın tepesine, bağırıp çağırıyor, sınav kâğıdı Mustafa’nın elinden almak istiyor. Mustafa, “Alamazsınız kâğıdımı!” diyor, öğretmene. Öğretmen, kâğıdı çekiyor; kâğıdın yarısı öğretmenin elinde, öbür yarısı Mustafa’nın elinde kalıyor.
Olay, disipline götürülüyor. Disiplin Yönetmeliğinin 10. maddesine göre Mustafa, okuldan uzaklaştırma cezası alıyor. Okuldan ayrılmadan önce bana gelip benden kitap listesi istiyor okumak için. Ayrıca benimle konuşmak istediğini söylüyor. “Oturabilir miyim?” diyor. Oturmasını söylüyorum. Oturur oturmaz, “Şimdiye kadar benim başıma ne geldiyse kadınlar yüzünden geldi.” diye söze giriyor.
Mustafa’ya “Benim dersimde en arka sırada otururken ikide bir Kuran’ı açıp okuyor, arada bir de bana bakıyordun, müdahale edecek miyim, diye. Eğer müdahale etseydim, o kadın öğretmenden önce başına gelenlerden biri de bir erkek öğretmen yüzünden gelebilirdi.” demiyorum. Yalnızca şunu söylüyorum. “Mustafa! Senin annen de kadın değil mi?”.
Bunu der demez, Mustafa morarıyor, ardından hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Niçin ağladığını sormuyorum Mustafa’ya. Ağlamasının durmasını bekliyorum. O arada okuyabileceği birkaç kitap adını yazıyorum bir kâğıda. Ayağa kalkıyor ve “Hoşça kalın!” derken, bunları okuyabilirsin.” diyerek kâğıdı uzatıyorum kendisine. Mustafa, “Sağ olun! “diyerek odamdan çıkıyor.
HASAN BOZALP’IN MÜDÜRLÜĞÜ DÖNEMİ
Tayyar Bey’den sonra yine Edebiyat öğretmeni olan Hasan Bozalp müdürümüz oluyor. Hasan Bey, duygusal, herkesle sıcak ilişki kurma eğiliminde, alçakgönüllü, işini seven bir kişi. Örneğin müdür yardımcısı olarak bana havale ettiği bir yazıyı, zile bastığında anında yanına gelecek olan görevliyle göndermiyor, çoğu kez. O yazıyı elinde sallaya sallaya odama geliyor, yazıyı masama bırakıp karşımdaki koltuğa oturuyor. Bir süre sohbetten sonra kalkıp gidiyor.
Âşık Mahzuni Okula Çağrılıyor
Bir gün, akşamın geç bir saatinde bir şey almak için okula gitme gereğini duyuyorum. Okulun salonuna girdiğimde, benim katımdaki öğrencilerin etüt saatinde merdivende toplandıklarını; Müdürün de salondan onlara “Çocuklar! Şimdi sınıflarınıza girin, Mahzuni’yi yarın okula getireceğim.” dediğini duyuyorum. Bu sözü duyunca “Eyvah!” diyorum içimden. Çünkü Mahzuni, deyişleriyle dönemin yönetiminin haksız hukuksuz uygulamalarını sert bir dille eleştiren, bu nedenle de siyasal erkin kendisine iyi gözle bakmadığı bir halk ozanımız. Ancak, belli ki Müdür Bey, yatılı öğrencilerin etüt saatinde Mahzuni’nin konser verdiği salona gitmelerini, ozanın okula getirilmesinden daha sakıncalı görüyor.
Ertesi gün sabah saatlerinde hizmetli odama geliyor ve beni Müdür Bey’in çağırdığını söylüyor. Gidiyorum. “Rasim Bey, diyor, Mahzuni, sizin iyi konuştuğunuz ilkokul öğretmeni Faik Bey’in konuğu imiş. Sizden oraya gidip Mahzuni’nin bugün öğleden sonra okulumuza gelmesi isteğimi iletmenizi istiyorum”
Bunun üzerine Faik Bey’i bularak müdür Bey’in isteğini Mahzunı’ye iletmesini söylüyorum. Mahzuni, “Öğleden sonra Gümüşhacıköy’e verdiğim randevum var. Ancak bir okulun bu daveti için oraya telefon edip o randevumu erteleyecek ve memnuniyetle bu okula gideceğim.” diyor. Bu olumlu haberi Müdür Bey’e ulaştırınca Müdür Bey, öğleden sonra öğrencilere Mazuni’nin okulun toplantı salonunda konser vereceği haberini duyuruyor.
Öğleden sonra okulun arabasıyla getirdiğim Mahzuni’yi Müdür Bey’in odasına götürüyorum. Bir süre sonra salona indiğimizde dün akşamki öğrencilerin ancak yarısının orada olduklarını görüyoruz. Öbürleri çarşıya gitmeyi yeğlemişlerdi.
Müdür Bey, kulağıma, sahneye çıkarak âşığı takdim etmemi istiyor. Çıkıyor, kısa bir konuşma sonunda Mahzuni’yi sahneye çağırıyorum. Mahzuni, alkışlarla sahneye çıktıktan ve sandalyesine oturduktan sonra bir konuşma yapıyor. Konuşmasında çağrıya teşekkür ettikten sonra sözü halka getiriyor ve bazılarının halka inmekten söz ettiklerini; oysa halkın aşağıda değil, yukarıda olduğunu, o nedenle halka çıkmaya çalışmak gerektiğini belirterek, bestelerinden, okulda söylenmesinin uygun olanlarını özenle seçerek dinletiyor.
Ortak Sınav için Önceden Hazırlanan Sorular
Bir sınav sabahı, üç zümre öğretmeni, sınav saatinden iki saat önce Müdürümüz Hasan Bozalp’ın odasında bir araya geldiğimizde ders öğretmeni, “Ben soruları hazırladım. Bakın, bir değişiklik yapmak istediğiniz bir soru yoksa, bunları yazalım ve altını imzalayalım.” der demez, benim midem bulanmaya başlıyor. Müdür Bey, herhangi bir şey söylemeden durumu izliyor. Bir yandan hazırlanan sorulara bakıyor, bir yandan da uygun bir neden bularak bu duruma müdahale etmeyi düşünüyorum. Sonunda, “M. Bey! Bu sorular, çok genel. Bu sorulara verilen yanıtları değerlendirmede çok zorlanırız. Daha somut sorular soralım ki hem öğrenciler neyi yazmaları, neyi yazmamaları gerektiğini anlasınlar hem de biz yazılan yanıtları daha kolay değerlendirelim.“ diyorum. Asıl amacım, bu dayatmaya boyun eğmemek, soruların burada ortaklaşa hazırlanmasını sağlamak.
Sınav kuruluna tanınan hakkı bir başına kullanmaya kalkışan M. Bey, oyununun bozulması üzerine öfkelenerek “O zaman ben karışmıyorum. Neyi istiyorsanız onu sorun!” deyip kenara çekiliyor.
Ben, karşı çıkan olarak yeni bir şey söylemeden ders kitabını açıyor, oradan uygun gördüğüm soruları öneriyorum ortaya, öbür arkadaşın da onaylamasıyla soruları belirliyoruz. Soru kâğıdının altını imzalayarak sınav salonuna gidiyoruz.
Bu ve bunun benzeri davranışları gördükçe devamlı bir öğrencisi olarak okulu bitirmiş olmanın sağladıklarını bir kez daha anımsıyorum. Bir zamanlar, Eğitim Bölümü’nü üstün başarıyla bitirenler köy enstitüsü ve İlköğretmen Okulları meslek dersleri öğretmenliğine atanıyor, öbürleri de ilköğretim müfettişi olarak görevlendiriliyordu. Zamanla öğretmen okulu müdürlüğüne meslek dersleri öğretmenlerinin getirilmesi gibi bu yaklaşım da ortadan kaldırılıyor.
İki Öğrencimin Yüzüklerini Takıyorum
Bir gün TÖS Şubesinin salonunda otururken, okulumuzu bitiren öğrencilerimden Cemal Türkmen, yanıma geliyor ve Sınıf arkadaşı olan Hanım’la evlilik yüzüklerini benim takmamı istediklerini söylüyor. Bunun için evlilik töreninin yapılmakta olduğu TÖS Şube binamızın zemin katına iniyoruz. Böyle bir işlevi iki kez yerine getirmenin coşkusuyla yüzükleri takıyorum. Türkmen, yıllar sonra beni anlatan bir yazısında bu mutlu olaydan da söz ediyor ve yazısına o yüzük takma anının fotoğrafını da koyuyor.
Bir Yıl Sonra Gerçekleştirebildiğim Ziyaret
Tayyar Bey’in okulumuzun müdürlüğünden ayrılışından ve Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcısı oluşundan sonra Ankara’ya bir türlü ayağım düşmüyor. Bir yıl sonra gittiğimde Müdür Bey’i makamında ziyaret ederken “Herkes geldi ziyaretime, bir siz gelmediniz.” diye sitem ediyor. Ben de “Bugüne dek Ankara’ya ayağım düşmedi ve bu gelişimde de ilk size uğradım.” diyorum.
Bir süre sohbet ettikten sonra “İsteğiniz?” diye sormasını çok yadırgıyorum. İsteğimin olmadığını; yalnızca kendilerini ziyarete geldiğimi ve geç kalan “yeni göreviniz hayırlı olsun!” dileğimi iletmek istediğimi söyleyince yüz çizgilerinde hoş bir görüntü oluştuğunu gözlemliyorum.
Sağlıklı Bir Öğrenim Ortamı Oluşturma Çabam
İstiyorum ki öğretme-öğrenme etkinliklerinde kullandığım yöntem ve teknikler, sınıfta sağlıklı bir toplumsal-ruhsal ortam yaratacak nitelikte olsun. Bunu öğretmenlikle ilgili bilgi, beceri ve değer duygularımın; özel alan bilgi ve becerilerimin, genel kültürümün yeterli olması ölçüsünde başarabildiğimi çoktan kavramış bulunuyorum. O nedenle bu alanlardaki eksiklerimi tamamlama yolunda aralıksız çaba gösteriyorum. Bunu başarmam ise bilinçli, eleştirici bir okur olmamla olanaklı. Onun için kitaplığımı bu alanlarla ilgili başyapıtlarla donatıyorum ve gerek duydukça onlara başvuruyorum. İşi burada da bırakmıyor, geçmişte öğrendiklerimle şimdi öğrendiklerimi harmanlayarak oluşturduğum duygu, düşünce ve değer duygularımın ışığında yeniden düzenlediğim tutum ve davranışlarımla sınıfı yönetiyor, konuları bu yeni tutum ve davranışlarıma uygun biçimde işliyorum.
En küçük bir duygusal soğukluk yaratan durumun bile sınıfın toplumsal havasını bozduğunu biliyorum. O nedenle öğrencilerime içten davranmaya, sınıfla sağlıklı bir iletişim kurmaya özen gösteriyorum. Bu nitelikte bir duygusal, bilişsel ve toplumsal alışveriş ortamı yaratılmadığında, en iyi bilgi, beceri ve değer duygularını bile öğrencilerle buluşturmanın olanaksızlığının bilincindeyim. Örneğin, öğrencilerin büyük çoğunluğunun ilgileri ders konusu üzerinde yoğunlaşmış iken, onu sürdürmek yerine, aykırı bir davranış gösteren bir iki öğrencinin bu davranışlarına müdahaleye yöneldiğimde, sınıftaki yüksek güdülenim bir anda dibe vurabiliyor.
O nedenle sınıftaki olumlu havayı bozan o bir-iki öğrenciyi sınıfın dikkatini dağıtmayacak biçimde uyarmaya; konuya odaklanmış çoğunluğun ilgilerini dağıtmamaya özen gösteriyorum.
Her Şeye Karşın…
Her şeye karşın şunları uygulamaya çalışıyorum:
. Zor da olsa, sınıfta öğrencilerin olumsuz davranışlarının önünü kesmenin en etkili yolu olan “her öğrenciyi etkin kılmaya çaba gösteriyorum.
. Dünyanın en zor işlerinden biri olan, anlatılanları edilgin olarak dinlemeye dayanan öğretme-öğrenmeyi asla yeğlemiyorum.
. Öğretme-öğrenme süreçlerini dış denetim yerine, öğrencide iç denetim oluşturarak sürdürmeye önem veriyorum.
. Öğrencilerimle sıcak; ama laubaliliğe varmayan bir ilişki kurmaya özen gösteriyorum.
. Her öğrencimin isteğine kulak veriyorum. Bunlardan uygun bulduklarımı yerine getiriyor; uygun bulmadıklarımı da nedenleriyle birlikte kendilerine bildiriyorum.
. Öğrencilerimin başarma, kazanma umutlarını sarsan söz ve davranışlardan sakınıyorum. Bu tür bir kuruntuya kapıldıklarını sezdiğimde, uygun bir durum yaratarak öğrenen her öğrencinin sınıfını geçeceğini vurguluyorum.
. Onları, çok özel durumlar dışında hiçbir zaman başkalarıyla yarışmaya özendirmiyor; özellikle kendileriyle yarışmaya, kendilerini geçmeye yöneltiyorum.
. Derslerde, örneğin sürekli anlatıp dinletme, sürekli soru-yanıta yer verme, sürekli söyleyip yazdırma gibi tekdüze öğrenme etkinliklerinden uzak duruyorum. Derslerimi olanak ölçüsünde birden çok etkinlikle sürdürmeye çalışıyorum.
. Öğrencilere hazır, kuru bilgiler verme yerine, onları olabildiğince düşünmeye araştırmaya incelemeye, sorun çözmeye, yaratıcı etkinliklere yöneltiyorum. Her ders planımda, konunun özüne yönelik sorulara yer veriyorum. Öğrencileri o sorular üzerinde düşündürüyor, tartıştırıyor ve birtakım sonuçlara vardırıyorum. Kimi konuları da ödev olarak veriyorum. Bunları yaparken öğrencilerin bulundukları yerden yola çıkıyorum. Ön bilgi olarak bilmeleri gereken kavramları açıklayarak, örnek vererek öğrenmelerini sağlıyor, resim, şekil şema gibi araçlardan da yararlanıyorum.
. Dersin son on-on beş dakikasını o saatte öğrenilenlerin özetlenmesine ayırıyorum.
. Öğrencileri, anlamadıklarını, uygun bir zamanda sormaya alıştırıyorum.
. Zaman zaman grup çalışmasına yer veriyorum.
. Gerektiğinde öğrencileri günlük olaylardan, gazete haber ve yazılarından da yararlandırıyorum.
. Yaptığım tanım ve açıklamaların, içermesi gerekenleri kapsamasına; gereksiz olanları da dışta bırakmasına önem veriyorum.
. Dersleri, öğrencilerin katılımıyla belli bir düzen içinde işliyorum. Öğrenciyi fazla sıkmayan, laçkalığa yol açmayan, zamanın boşa harcanmasını önleyen, her söylenenle ilgilenmeyi, çalışmaya istekle katılımı sağlayan bir düzen oluşturmaya çalışıyorum.
. Nöbetlerimde koşuşma ve bağrışmayı, koridorda oyun oynamayı engelliyorum.
. Yıl sonunda, son zamanlarda işlediğimiz konular ile ilgili sorular ile yıl içinde uyguladığım testlerdeki soruları harmanlayarak hazırladığım bir test uyguluyorum.
Son derslerimin birinde öğrencilere birer kâğıt dağıtarak “Birlikte yaptığımız öğretimin sizce olumlu ve olumsuz yanları nelerdir? Yerimde olsaydınız, neleri nasıl uygulardınız?” sorusunu soruyorum. Kâğıtlara adlarını yazmadan yanıtlamalarını ve bitirince masamın üzerine tersine koymalarını istiyorum. O kâğıtlara yazılanları okuyarak onlardan kendim için dersler çıkarıyorum.
Sonuç olarak öğrencileri, yıllarca uygulaya geldikleri ezberci, verimsiz, sözde öğrenme alışkanlıklarından kurtarmak için bütün öğretmenleri, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimle öğrencilere sorun çözücü, yaratıcı bilgi, beceri ve değer duyguları kazandırabilecek öğretme-öğrenme yöntem ve tekniklerini uygulayabilme yetkinliğinin kazandırılmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bu yapılmadıkça dünyanın en iyi öğretim programlarını yapmanın bile bir işe yaramayacağı kanısını taşıyorum.
“Bu, Bir Namus, İffet Meselesidir”
Öğrenciler arasında maç yapılıyor, okulun spor salonunda. Çalışkan son sınıf kız öğrencimiz, geçen yıl sınıfta kaldığı için bu yıl beşinci sınıfı yeniden okumakta olan erkek arkadaşıyla birlikte tribünde yan yana oturarak maçı izliyor. Tribünde maçı izleyen başka öğrenciler de var. Bu öğrencilerin birbirini sevdikleri duyulmuştur. O sırada salonda olan Matematik öğretmeni Osman Bey de bunu duyanlardan biridir. Başka öğretmen gibi Osman Bey de bu çalışkan kızı, o tembel öğrenciye yakıştıramıyor ve o öğrenciyi cezalandırmak için neden arıyor.
Osman Bey, o erkek öğrenciyi sahaya çağırıyor, herkesin içinde tokatlıyor, arkasından da disiplin kuruluna veriyor. Disiplin kurulu, bu öğrenciyi cezalandırıyor ve ahlak notunu da düşürüyor.
Yıl sonu geliyor, öğretmenler kurulu toplanıyor. Kurulun gündem maddelerinden biri de düşürülen ahlak notlarının yükseltilmesidir. Sıra bu çocuğun ahlak notunun yükseltilmesine gelince tartışma uzuyor. Ben ve birkaç arkadaş, bu öğrencimizin cezasını çektiğini o nedenle ahlak notunun düzeltilmesini istiyoruz.
Mustafa Bey, buna şiddetle karşı çıkıyor ve “Bu, diyor, bir namus, iffet meselesidir. O nedenle bu öğrencinin ahlak notu iade edilemez!“
Sonra oylamaya geçiliyor ve bu öğrencinin ahlak notunun yükseltilmemesini savunanların oy çokluğu ile ahlak notu düzeltilmiyor. Bu sonuç beni çok üzüyor. Çünkü bu çocuk bir nöbetimde akşam etüdünde bana gelip babasının öldüğünü, bir ağabeyinin bulunduğunu; onun da Almanya’da çalıştığını, kimi yanlış davranışları yüzünden birkaç öğretmenin kendisini sürekli aşağıladıklarını ağlayarak anlatmıştır.
Ne yazık ki bizim okulda sınıfta kalanlara, kurallara uymayanlara, “sorunlu öğrenci” olarak bakma yerine, kötü gözle bakılıyor, çoğunlukla. O nedenle birçok öğretmen, o çalışkan, uyumlu kızı, bu tembel (!) ve uyumsuz (!) öğrenciye yakıştıramıyor. Bu nedenle o kızı seven bu delikanlıya öfke kusuyorlar.
Ertesi yıl, bu delikanlı da okulu bitirip öğretmen oluyor. Bir gün o iki öğrencimizden, bütün öğretmenlere şöyle bir çağrı geliyor:
“Biz ikimiz, düşünüp taşındık ve yaşamımızı birleştirmeye karar verdik. Siz öğretmenlerimizin de bu mutlu günümüzde bizimle olmanızı diliyoruz.”
N.’yi çalışkan, uslu kız öğrencimize yakıştıramayan öğretmenlerin hiçbiri bu düğüne katılamıyor.
Yusuf Bolat’la Derinleşen Arkadaşlığımız
Meslek Dersleri öğretmeni Yusuf Bolat, memleketim olan Artvin’deki İlköğretmen Okulu’ndan bizim okulumuza atanıyor. Doğup büyüdüğüm yörenin yerel kültürünü algılamış olması, aynı dal öğretmeni olmamız gibi ortak özellikler, kısa sürede kaynaşmamızı sağlıyor.
Daha sonra bana, birlikte Çorum’un Kabartma Haritası’nı yapma önerisini getiriyor Bolat. Hem de uyarıcı bir ileti ile birlikte. Benimle deneyeceği ortaklık da yürümezse, bir daha bu tür bir girişinde bulunmayacağını söylüyor.
Kabartma haritayı yapmak için günlerce uğraşıyoruz, derslerden ve mesai saatlerinden sonra. Bunları okullara satıp para kazanacağız. Ancak yaptığımız kabartma harita umduğumuz ilgiyi görmüyor. Yusuf Bolat yine de bana artık “ortak” diye sesleniyor sürekli.
Bolat yılmayacak; bu kez de “Çorum’un Yerüstü Zenginlik Kaynakları”nı gösteren renkli bir harita yapmayı gündeme getirecek. İki büyük kartonu birleştirerek Çorum’un yerüstü kaynaklarının renkli resimlerini içeren bir harita yapacağız.
Okulu Dışardan Bitirmede Bir Dosta Yardımım
O yıllarda lise mezunlarına ilköğretmen okulunu dışarıdan bitirme hakkı tanınıyor. İsteyenler, bizim okulda da yapılacak meslek dersleri sınavlarını kazanınca öğretmen olacaklar. Çorumlu olan öğretmenler, tanıdık, bildik kişilerin bu sınavları vermeleri için adeta seferber oluyorlar. Açıktan yapamadıkları yardımlar için akla gelmedik yollara başvuruyorlar.
Benim de orta okulda İngilizce öğretmeni olan ve beni çok seven bir tanıdığım var. Bu hanım da sınava girecek olan kız kardeşine yardımcı olmam için beni buluyor. Benim kendisine yardımcı olma biçimimin başka kişilerin yardımından çok farklı olacağını; benim, sınav salonunda değil, sınavdan çok önce yardımcı olabileceğimi belirtiyorum arkadaşıma. Kardeşinin uygun zamanlarımda evime gelmesini ve sınava nasıl hazırlanması gerektiğini kendisine anlatabileceğimi, o çalışmaları yaptıkça kendisini yoklayabileceğimi söylüyorum.
Meslektaşımın kardeşi bunu memnuniyetle kabul ediyor ve bana gelmeye başlıyor. İstediğim çalışmaları yaptıkça onları öğrenip öğrenmediğini yokluyorum. Kızcağız, zekâsı ve çalışkanlığı ile beni şaşırtıyor. Her konuyu neredeyse noktası noktasına öğrenmiş olarak geliyor. Kısa bir sürede bütün dersleri en iyi biçimde öğreniyor. Bu durumda kendisinin üstün bir başarıyla sınavları kazanabileceğini söylüyorum. Gerçekten girdiği her sınavdan bileğinin hakkı ile sekiz, dokuz, on alıyor. Ben de yardım isteyen birisine onurlu bir yardım yapmış olmanın kıvancını yaşıyorum.
SÜLEYMAN ALTUNBULAK’IN MÜDÜRLÜK DÖNEMİ
1 Mayıs 1971
Hava açık ve sıcak. Toprakta bir telaş bir telaş ki sormayın. Döllenme, çoğalma yolunda her canlı, büyük bir çaba içinde. Üremek, çoğalmak ve yaşamak en güçlü dürtüsü, doğanın. İnsan, daha üst düzeyde evrimleşmesi nedeniyle bu dürtüsüne bir de toplumsal-ruhsal boyut katmış. Bu yolla yapıcı, buluşçu ve yaratıcı bir kimlik kazanmış. Bu yolla insan olma katına yükselmiş. Türlü nedenlerle yıkıcı yanı da varlığını sürdürmüş.
Evrimleşmenin bu üst aşamasında mutlu bir yaşam sürdürebilmesi için insanın her türlü gereksinimlerini doyurucu düzeyde ve dengeli bir biçimde giderebilmesi gerekiyor. Ancak o zaman, kendini yaşama olanağını elde edebiliyor. Kendini yaşama olanağı sağlanamadığında ise türlü savunmalarla ayakta durmaya çalışıyor.
19 Mayıs 1971
İl düzeyinde yapılan 19 Mayıs kutlamasının sunuculuğunu yapıyorum. Sunumum güzel oluyor. Tören sonrasında karşılaştığım Müzik öğretmeni Hasan Turşucu, heyecanla bana sarılıyor ve dün akşam, benim tutuklandığımı duyduğunu, çok üzüldüğünü; bugün sunuculuk yaptığımı görünce çok sevindiğini söylüyor.
“Ben, akla, bilime inanan, kurtarıcı ve kurucumuz Atatürk’ün yaptıklarını candan benimseyen bir öğretmen ve yurttaşım. Bütün yapıp ettiklerim, o doğrultudadır. O nedenle beni tutuklamaya bir gerekçe bulamazlar.” diyorum.
4 Temmuz 1971
Öğleye doğru okula vardığımda Müdür Bey’in toplanma alanında Yusuf Bolat’la dolaşmakta olduğunu görüyorum. Yanlarına vardığımda “Rasim Bey’e soralım.” diyor ve Yusuf Bey’e eğitim şefliğini önerdiğini söylüyor. Önce bozuluyorum. Şeflik konusunda geçmişte bana oynanan oyunu anımsıyorum. Bu, ona bile taş çıkartacak kadar ilginç görünüyor bana. Bu kez, en yakın arkadaşım çıkarılıyor karşıma. Yoksa bu tezgâhı, saman altından su yürütmede çok başarılı olan Tevfik Akın mı hazırlıyor? Eğer o ise bu oyunun hazırlayıcısı, doğrusu çok başarılı bir oyun, bu.
Altunbulak, daha önce Bolat’a bu görevi önereceğinden söz etmiş değil bana. Oysa daha önce, açık olan müdür yardımcılığına kimin getirilmesinin uygun olacağını sormuştu. Herkes eğitim şefliğine bu kez benim getirileceğime kesin gözüyle bakıyor. Onlardan biri de Yusuf Bey. Dahası, kabul ettiğimde onların istediklerini yapamayacağımı söylüyor. Ben de ona Müdürün açık olan müdür yardımcılığına kendisini düşündüğünü sezdiğimi söylüyorum. O da müdür yardımcısı olmak istemediğini belirtiyor.
Müdür, Yusuf Bey’e ardından, “İster eğitim şefliğini, istersen Rasim Bey’in işini al, o eğitim şefi olsun.” biçiminde gönül alan bir yaklaşım sergiliyor. Ancak Yusuf Bolat’ın tutumu şaşkına çeviriyor beni. Bu öneri ve ısrardan, çok mutlu olduğu okunuyor, yüzünden. Kovalandığı için kaçıyor Yusuf Bey. Eğitim şefliği sırasının bana geldiğinin geçmişte konuşulmuş olduğunu bilmesine karşın ne Müdürün yanında ne de daha sonra bana ondan tek bir söz etmiyor.
Gerçi müdür yardımcılığı, eğitim şefliği yanında çok rahat bir iş. Zamanın çoğu benim, bu işte. Özel tasarılarım üstünde çalışmama daha çok elverişli. Ancak beni üzen, önceden birçok kez konuşmamıza karşın, bu konuda Müdür Bey’e benden bir kez bile söz etmemesi, Yusuf Bolat’ın. İnsan, bu, demek ki. Hak edenin yerine bizi uygun gördüklerinde, o kişi ile ilişkilerimiz hangi boyutta olursa olsun, o işe kendimizi layık görmekte bir an bile duraksamıyoruz.
Tüm bu olanları yaşarken asıl mutluluğu, kişisel gelişimimi sağlamada aramam gerektiğini düşünüyorum.
8 Temmuz 1971
Dört gün öncesine yönelik anlattığım konuda ertesi gün, ilginç bir gelişme oluyor. Bolat, kendisiyle ilgili düğümü çözüyor.
Akşam saatlerinde Mustafa Manap’la Çimento Fabrikası’nın restoranında yiyor, içiyor, saat 23 00’da lokale geliyoruz. Bolat’ın da orada olduğunu görüyorum. Bir süre sonra onunla birlikte evlerimize gitmek üzere kalkıyoruz. Bolat’ın evine gidiyor ve saat 03 30’a dek konuşuyoruz. İlk sevincinin etkisinden kurtularak konuyu enine boyuna ele alıp kendisine yapılan öneriyi kabul etmesi durumunda bunun ileride yol açacağı sonuçları düşündüğünü dile getiriyor. Ben de açık konuşuyorum her şeyi. Bunun Tevfik Bey’in bir oyunu olduğunu; çünkü benimle daha yakın ilişkiyi gerektiren bir görevde olmamı istemediğini anlatıyorum.
O da Müdür Bey’e benim görevimi kabul edebileceğini, şefliği istemediğini söyleyeceğini belirtiyor. Bakalım, Müdür, hangi amaçla bana önermediğini söyleyecek eğitim şefliğini.
Sonunda eğitim şefliği bana veriliyor. İşinin çokluğuna karşın, hem yöneticilikler içinde en çok sevdiğim görev olması nedeniyle hem de benim hakkım olduğu için kabul ediyorum.
Şükrü Gümüş’ün Romanı
Yeni yerleşkede, okulun tatile girdiği günlerin birinde, Eğitim Şefi olarak oturduğum odanın penceresinden, ana yolu bahçeye bağlayan merdivene baktığımda, koltuğunda büyük boy bir defterle Şükrü Gümüş’ün, yine o dingin bir volkan görünüşü ile merdivenden inmekte olduğunu görüyorum. Az sonra odama giriyor. Yerimden kalkıp kucaklamak üzere ona yaklaşırken koltuğunun altındaki büyük boy kalın defteri eline alıyor, kucaklaşma sonrasında. Yerine oturmadan, neyin nesi olduğunu bilmediğim o defteri, masamın üzerine koyuyor. Hoş beşten, hâl hatır sormadan sonra, defteri elime alarak “Bu nedir Şükrü?” diye soruyorum.
Şükrü, o ağır, oturaklı, biraz da utangaç görünümünün altında sakladığı özgüveniyle “Bu, öğretmenlik yaptığım yöreyle ilgili bir romandır öğretmenim! Roman, “Zap Boyları” adını, olayın geçtiği yöreden alıyor. Okumanız ve görüşlerinizi söylemeniz için getirdim.” diyor. Çok seviniyor, dahası, heyecanlanıyorum. Şükrü, son sınıfta üç yer seçmeleri istendiğinde, “Hakkâri, Hâkkâri, Hâkkâri” diye yazan öğrencilerimizden biri, aynı zamanda.
Şükrü’nün romanını okuyor, kararlaştırdığımız tarihte bana uğradığında da görüşlerimi kendisiyle paylaşıyorum. Roman üzerinde, söylediklerim doğrultusunda bir kez daha çalışmasını öneriyorum ve eğer isterse bu romanını Çorum gazetesinde tefrika ettirebileceğimi söylüyorum. Yeni Gün ve sonraki adıyla Çorum gazetesinde yıllardır her hafta yazı yazdığım için gazetenin sahibi Aydın Bey’in, bu konuda bir dediğimi iki etmeyeceğini biliyorum. Şükrü’nün romanı, gazetede tefrika ediliyor.
İki yıl sonra Erzurum’da aldığım Milliyet Sanat dergisinde, Şükrü Gümüş’ün bu ilk romanı olan Zap Boyları’nın, Milliyet roman yarışmasında üçüncülük kazandığını göreceğim. Eğer o amansız hastalık erken yaşında onu bizden koparmasaydı, Şükrü Gümüş, bugün büyük olasılıkla kendini kabul ettirmiş romancılarımızdan biri olacaktı.
Kendilerini Çorum İlköğretmen Okulunun Yaşantılar adlı duvar gazetesinde ve Yeni Gün gazetesinde yazmaya özendirdiğim öğrencilerimden ikisi de şiirde ve düzyazıda kendilerini kanıtlamış olan Mahmut Bayatlı ve Cemal Türkmen’dir. Mahmut Bayatlı’nın, yıllar sonra öğretmen avukat olarak yoğun iş yaşamına karşın şiirin yakasını bırakmadığını, Türkiye Barolar Birliğinin açtığı Hukukçular Arası Şiir Yarışması’nda “Şimdi” başlıklı şiiriyle birincilik ödülünü aldığını, Birliğin yarışmaya katılan şiirleri içeren Hukukçular Arası Şiir Yarışması (Nisan 2014) yayınında görmekten büyük bir mutluluk duyacağım. Cemal de öyle. Şiirin yanı sıra düzyazıda da ustalığını sürdürecek. Örneğin, bir köy enstitüsü hayranı olarak bu kurumlarla ilgili bir de kitap yazacak.
3 Ağustos 1971
12-30 Temmuz arası, Samsun’daki Program Geliştirme Kursu’na katılıyorum. MEB Öğretmeni İş Başında Yetiştirme Bürosu, her yıl genellikle deniz kıyısındaki ilköğretmen okullarında hizmet içi eğitim amacıyla açılan kursları ve kurs yerlerini bildiren yazı gönderiyor okullara. Öğretmenler de onlardan istedikleri bir kursa katılabiliyorlar. Kursa katılanlara yolluk veriliyor ve kurs yerinde karşılıksız yeme, içme ve yatma olanağı sağlanıyor. Kurs bitiminde yapılan sınav sonunda kendilerine bir de kurs belgesi veriliyor.
Hocalarımız arasında doçentler, Milli eğitim Bakanlığında çalışmakta olan öğretmenler bulunuyor. Dersler tartışmalı geçiyor. Birçok yeni bilgiler öğreniyor ve onların coşkusuyla dönüyoruz okulumuza. Aynı zamanda bir kıyı kentinde tatil yapmış oluyoruz.
On gündür, Bolat’la Çorum’un zenginlik kaynaklarını gösteren renkli harita üzerinde çalışıyoruz, mesai dışı zamanlarımızda. Bu ayın sonuna doğru da bastırmayı düşünüyoruz. Çalışırken çokça da dedikodu yapıyoruz. Hemen herkese yönelik ahkâm kesiyoruz. Birlikte en son başarımız, görevleri değiştirme kararını uygulatmamız oluyor. Bakalım, bu işin altındaki çapanoğlu ne zaman çıkacak ortaya.
Borçlarım kabarıyor ve can sıkıntımın önemli bir nedeni durumuna geliyor, bu durum. Paramı hesapsız mı harcıyorum? Örneğin, gözüme kestirdiğim hemen her kitabı alıyorum. Oysa sınırlı gelirime göre harcamalıyım paramı. Artık bir “Dur!” demeliyim, bu hesapsız harcamalarıma.
26 Ağustos 1971
Bir hafta önce yoğun para sıkıntısı çekerken bin yedi yüz lira alıyorum bir arkadaştan. Bir o kadar da Dayımdan almayı başarınca bankaya olan iki bin lira borcumu yatırıyor ve rahatlıyorum.
Eğitim şefi olarak çalışmalarımı aralıksız sürdürüyorum. Bakalım, çok önemsediğim bu görevi ne ölçüde başarıyla yürüteceğim. Bu görevimin; okulun, öğrencilerin, öğretmen ve yöneticilerin yarattığı bir dizi karmaşa içinde süreceğinin bilincindeyim. Öğrencilerle serinkanlı, hoşgörülü, sevgi temelinde bir ilişki kurmakta kararlıyım. Eğitime yönelik eksikliklerini öğrencilere maddi yardım yapmaya varacak kadar aşırı ilgi ile öğrencilerin gönlünü kazanarak kapatan Yusuf Güneş’ten sonra işim çok da kolay görünmüyor.
Okumak istediğim birçok kitap, yazmayı düşündüğüm birçok konu beni bekleye dursun, bu yoğun yöneticiliği gerektiği gibi sürdürmek durumundayım. Psikanalizle ilgili öğrenmek zorunda olduğum pek çok konu da beni beklediğini fısıldıyor kulağıma.
16 Eylül 1971
İşlerim öncekilerden yoğun olmasına karşın, her gün daha dinç ayrılıyorum okuldan. Çünkü yöneticilikte önem verdiğim, yalnızca eğitim şefliği.
Bolat’la birlikte hazırladığımız renkli, resimli Çorum Haritasını üzerinde çalıştığımız boyutların yarısı kadar bir boyutta Ankara’da basıma veriyoruz. Basılan haritalardan Birini de Çorum Valisine sunuyoruz. Bakalım, sürümünü sağlayabilecek miyiz, yoksa büyük umutlarla daha önce yaptığımız Çorum Kabartma Haritası’nda olduğu gibi iflasla mı sonuçlanacak bu girişimimiz de.
Saat 16 30’dan 22 00’a dek Edebiyat öğretmenleriyle “Atatürk Yazı Yarışması”na katılan öğrencilerin yazı ve şiirlerini okuyoruz, benim odada. Arkadaşların birinci olarak seçtikleri şiirin ünlü bir şairimize ait olduğunu; ama kime ait olduğunu çıkaramadığımı söylüyorum ayırtmanlara. O nedenle de ister istemez o öğrenciyi birinci seçiyoruz ve bayrak töreninde ikinci ve üçüncü gelenle birlikte armağanını da veriyoruz.
Ancak bir süre sonra Varlık dergilerimi karıştırmak aklıma geliyor ve birinci seçilen şiiri orada bularak birinci olan K.nin birinciliğinin iptal edildiğini, nedenini de belirterek öğrencilere duyuruyorum. İki yıllık olan bu çocuk, o yıl da sınıfta kalınca okulla ilişiği kesiliyor.
Aradan yıllar geçecek, bir sabah Gazi Eğitim’e derse yetişmek üzere Demetevler’de, toplu taşıtı beklerken hepsi dolu geçince derse geç kalmamak için taksiyle gitmek zorunda kalacağım. Bir taksiyi durduracak ve sürücünün yanına oturacağım. Oturur oturmaz, sürücünün, ”Hocam!” diyerek elime sarılmaya çalışırken yüzüne baktığımda sürücünün, birinciliğini iptal ettiğim ve o yılın sonunda da okuldan atılan öğrencimiz olduğunu anımsayacağım. Çok değişik bir duygu yaşayacağım. O olayın geçmediği başka konulardan söz ederek vardığımız Gazi Eğitim’in kapısında, para almak istemeyecek bu öğrencim. Zorla parasını öderken, bana kartını uzatacak ve “Hocam! Lütfen gerektiğinde beni arayın, anında istediğiniz yere gelirim.” diyecek.
İki aydan beri her akşam, aynı yoğunlukta sürüyor işlerim. Kafamda iki nedenle bir ağrı var. Biri iş yoğunluğundan kaynaklı; öbürü de 5-B’nin kollara üye vermediklerini söylemesinden. Sınıfa çıkıyorum. Sınıf sözleşmiş görünüyor. İki üye zor çıkarabiliyorum. Öfkemi zorlukla dizginliyorum. Şenol Bektaş’ı azarlıyorum, yapmamam gerektiği biçimde. Şenol, gerilimli bir çocuk. İçindeki kin her konuşmasına yansıyor. Beni çok seven bir kız öğrencimizin de kardeşi, bu çocuk. Bu sınıfı olumsuz davranışlara zorlayan sayıları kabarık başka öğrenciler de var.
Bu tepkilerin nedenlerini biliyorum. Ne ki onların yaratıcıları ben olmadığım gibi onları ortadan kaldırma olanağım da yok.
Bu İşte Bir Terslik Olmalı
Dördüncü sınıfta uysal, uyumlu olan öğrenciler, beşinci sınıfta biraz dikleşmeye; son sınıfa geçince de iyiden iyiye dişlerini göstermeye başlıyorlar. İncelemeye, üzerinde derin derin düşünmeye değer bir durum, bu. Sınıfları yükseldikçe daha olgunlaşmış olmaları, daha nezaket içinde davranmaları gerekirken, bunun tam tersi nasıl olabiliyor? Bunda bir terslik olmalı.
Benim anladığım, bu onlara uygulanan tutarlı-tutarsız davranışların acı sonucu. Kendilerine yapılan baskı nedeniyle ilk sınıflarda gerekli gereksiz azarlamalara, can yakıcı dayağa bile sesini çıkaramayan, korkup sinen çocuklar, büyüyüp biraz daha özgüven kazandıkça o korku duvarını aşıyor ve geçmişte içlerinde biriktirdikleri öfkenin etkisiyle uyum göstermesi gereken yerde bile başkaldırabiliyorlar. Dahası disiplin cezasını bile göze alıyorlar. Bunun önemli bir başka nedeni de özellikle bazı öğretmenlerin kişisel kaprisleri uğruna örneğin sporda öne çıkan öğrencilere özel muamele yapılması. Bu da hem o özel muamele görenleri şımartıyor hem de öbür öğrencilerde bu haksızlığa karşı içten içe olumsuz duyguların gelişmesine yol açıyor.
Oysa okulun, nasıl her değişik alanlarda yetenekli olan öğrencilerin olabildiğince gelişmelerini sağlamaya çalışmak gibi bir sorumluluğu varsa, o kadar da sporda yetenekli öğrencileri olabildiğince geliştirme sorumluluğu bulunuyor. Bu tür duyguların oluşmasına, okullar arası karşılaşmalarda birinci gelmek için olmadık çarelere başvuran kimi Beden Eğitimi öğretmenlerinin kaprisleri yol açıyor. Bunu önlemekle görevli okul müdürü, türlü nedenlerle bu yanlışa göz yumunca yaşanıyor, bu istenmeyen durumlar, ne yazık ki.
Bu normal dışı gelişimin bir nedeninin daha bulunduğunu düşünüyorum. Öğretmenlik kimlik ve kişilikleriyle otorite kurma yerine notu silah olarak kullanan öğretmenler de önemli bir etken oluyorlar bu konuda. Not baskısı da çocukların kişilik gelişimlerini sakatlayan önemli etkenler arasında yer alıyor.
Köy enstitülerinin özellikle ilk altı yılında, bunun tam tersi; yani olması gereken bir gelişme gerçekleştiriliyor. Çocukların sınıfları yükseldikçe kişiliklerinde o ölçüde gözle görülen olumlu bir gelişim görülüyor ve onlar, küçük sınıflardaki öğrenciler için rol model ablalar ve ağabeyler oluyorlar. Bu olumlu etkileşim ortamı, enstitülerin özgün yapısından uzaklaştırıldığı; ilköğretmen okuluna dönüştürüldüğü zaman bile büyük ölçüde yok edilemezken bu olumlu hava gittikçe gücünü yitirerek bugünkü acı sonuç ortaya çıkıyor.
4 Haziran 1972
Seyhan Hanım, bir gün öğretmenler odasında “Rasim Bey, diyor, sizden bir isteğimiz var, Dr. Orhan Bey, Avukat Şevket Bey ve benim. Benim oğlum Noyan’la Orhan Bey’in oğlu Kürşat’ı ve Şevket Bey’in kızı Refia’yı kolej sınavlarına hazırlamanızı istiyoruz.”
Bu öneri hoşuma gitmekle birlikte “Ben nasıl yaparım bu işi?” diyorum. “Bu iş en iyi siz yarsınız.” diyor. “Bir düşüneyim.” diyorum. Sonra, “Benim uygun olduğum saatlerde çocuklar evime gelebilirlerse, olur.” diyorum ve çalışmaya başlıyoruz. Yıl başına yakın bir zamanda başladığımız bu çalışmayı beş altı ay sürdürüyoruz. Bugün son dersimizi yapıyoruz. Ders dediğin, çocukların okullarındaki sınavlarıyla ilgili olarak sordukları, kafalarına takılan soruları sormaları ile sürüyor çoğu kaz. Biri konuşurken öbürleri dinliyor, konuşma sıralarını bekliyorlar. Birbirinin sözünü kesmiyorlar.
Bu son derste, onlar için aldığım üç takım kitabı kura çekimi ile onlara veriyorum. Öz Türkçe Sözlük Refia’ya; Çilli, Karın Ağrısı ve Cüce Noyan’a; Üç Anadolu Efsanesi de Kürşat’a çıkıyor. Kitaplarına iyi bir okuyucu, mutlu ve başarılı olmaları dileğimi yazıyorum, seviniyorlar. Giderken kuşlar gibi, uçar gibi gidiyorlar. İçimden bir şeyleri de birlikte götürüyorlar. Üçü de zeki, yaşamdan umutlu çocuklar. Onları yarın başarılı birer kişi olarak görmek istiyorum.
13 Temmuz 1972
Bu satırları yazmaya, çalışma odamda saat 20 30’da başlıyorum. Temmuz sıcaklarını yaşıyoruz. Dışarda bir esintinin varlığı duyuluyor. Bu haberi, komşunun bahçesindeki kavakların yapraklarından çıkan hışırtı iletiyor bana.
Rüştü Apaydın dostumun girmemi sağladığı kooperatiften bana düşen arsayı satıyor ve geniş bir soluk alıyorum. Bu akşam, yıllardır omuzlarımda taşıdığım borç yükünden kurtulmanın, ev için çok gerekli eşyaları almış olmanın rahatlığını yaşıyorum. Paraya yönelik sıkıntı şimdilik yok artık kafamda. Ne ki onun dışındakiler yerli yerinde duruyor.
5 Ağustos 1072
İyi ki iki önemli limanım, kurtarıcım var: Okuma ve yazma. İkisini de henüz istediğim düzeye çıkaramamış olsam da ikisi de umutlu tutuyor beni. Ne demiştim on yıl kadar önce?
Umutlarımız var ya
Güvercin kanatlı
Umutlarımız var ya
Pusatlı
Biz varız ya dünyada
Sen ve ben
Biz varız ya
Gece inemez erken
Sevilerimiz var ya bizim
Beklemeliyiz
Bugün tomurcuklarsa
Çiçek çiçek yarınlarda
Uzunca bir süre ekonomik olanaksızlıklara bağlıyorum, eylemsizliğimin, bunalımlarımın nedenlerini. İşte onlar yok, şimdi. Para sıkıntım sona eriyor. Buz dolabı, çamaşır makinesi de alıyorum. Evde sıkıntısı çekilen bir eksiklik kalmıyor; bunlar aradan çıkınca başka eksikliklerin varlığı daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Hiçbir soruna teslim olmamak gerekiyor yine de. Gerçekte herkes kendisi yaratıyor kendi mutluluğunu. Bunu aklımdan çıkarmadan bakmalıyım sorunlarıma.
Çorum’lu yıllarımda birçok meslektaşımın yayımladığı kitapları görüyor, öğrencilerime okutacağım kitaplar yazmayı geçiriyorum aklımdan. Var olan kitapların birçoğunu tutarlı bulmuyorum; buna karşın yazarlarının cesaretine şaşıyorum. Biraz öğretmenlik uğraşılarımı fazla önemsememin etkisiyle; biraz cesaretsizlik, biraz da zamansızlık nedeniyle bu hevesimi sürekli erteliyorum.
16 Ağustos 1972
Salonun bir duvarını dolduracak büyüklükte, sökülüp kurulabilecek özellikte bir kitaplık yaptırıyorum, Erkek Sanat Okulundaki bir öğretmen arkadaşıma.
İçimdeki çocuk, sık sık otuz beş yaş gerçeğime çarpıyor alnını ve derin bir acı duyuyor. Sevgi Soysal’ın “Yürümek” adlı yapıtını okurken akşam gördüğüm düşü anımsıyorum: Sattığım evimin batısındaki tarlada bir ev yapmışım. Ama içimde bir burukluk, bir boşluk, bir pişmanlık, bir şeyleri yitirmiş olmanın derin acısı var. Bu duyguları yalnızca iki üç kez gördüğüm düşlerimde yaşamıyorum. Arazimi, evimi satışımdan bu yana hemen her gün yaşıyorum. Çok önemsediğim varlıklardan kopmuşluğun, havada kalmış gibi bir duygunun yarattığı boşluk, bu. Çevremi algılamaya başladığım andan bu yana onlarla ilgili yaşantılarım, kanıma, iliğime işlemiş. Oralarda büyük bir coşku duyarak yaşamış, çok sevmişim, oraları.
Bunca çok sevdiğim o bir avuç varlıklarımı neden satmak gereğini duyduğumun bilincindeyim. Bir şeylerden kaçıyorum, kaçmanın kurtuluş olmadığını bile bile.
Şahinci’deki Kara Liste
8 Haziran 1973
Bir konuk geliyor odama. Çorum’un bir köyünde çalışmakta olan Artvin’in ilçemin komşu su Şavşat ilçesinden olup Çorum’un bir köyünde ilkokul öğretmeni olarak çalıştığını belirten bu arkadaş şunu anlatıyor bana:
Saat Kulesinin bulunduğu meydanın güneyinde, yolun kenarındaki Şahinci Kitabevi’nin sahibi Şahinci’nin elindeki günü geldiğinde ilk anda ortadan kaldırılması gereken solcuların listesinde benim de adımın bulunduğunu, bu nedenle bana dikkatli olmamı öğütlüyor, bu genç adam, nasıl dikkatli olabileceksem. Sanırım, dikkatli olmamın en geçerli yolu, TÖS üyeliğinden, Aydınlanmacı Atatürkçü düşüncenin akıl ve bilim yolundan ayrılıp kendileri gibi Orta Çağ karanlığına dönüp kendilerine biat etmek olabilir, olsa olsa.
Bana böyle bir öğütte bulunma cesareti yüzünden delikanlıya içten içe kızsam da çayını içirdikten sonra, böyle şeylere aldırmaması gerektiğini söyleyerek yolcu ediyorum kendisini. Bu kişi, bir daha da hiç uğramıyor yanıma. Kim bilir, belki de beni koruyup kollayıcı bu uyarısı için kendisine teşekkür etmemi, o listeden adımın silinmesi için yardımcı olmasını istememi, mensup olduğu grupta benim onların sandığı gibi birisi olmadığımı savunmasını rica etmemi bekliyordu.
O gerici grubun kişilerinden birisi olduğu anlaşılan bu kişi, belli ki hemşerisi olduğumu öğrenince yine de bana acımış ve beni uyarma gereğini duymuş.
Şahinci Kitabevinin sahibi Şahinci’nin Çorum’daki ilericilerin acımasız düşmanlarından biri, kör tutucu takımın önde gelenlerinden biri olduğunu biliyorum.
O yıllarda Bakanlık, bir yerde sınav kazananları oradaki İlköğretmen okulu yerine başka bölgedeki İlköğretmen okuluna göndererek bu öğrencilerin başka bölgeleri de görmelerini, tanımalarını amaçlıyor ve bir yıl, ağırlıklı olarak Artvin’in Şavşat İlçesinden çok sayıda sağcı öğrenci bizim okula yatılı öğrenci olarak geliyor ve okulda kısa sürede bir sağ cephe oluşturuluyor. Bunlar, eğitim şefi olarak benim tutumumu da öğreniyorlar. Eğitsel kol seçimlerini, onların desteklediği kabine kazanıyor. Bu kabine ile tatsız bir eğitsel kol çalışmaları sürdürüyorum, eğitim şefi olarak. Şahinci’ye adım da bu kanaldan iletilmiş olmalı. Çünkü ben, okulda ve derslerde politika konuşmanın büyük yanlış olduğu bilinciyle davranan bir öğretmenim. Ancak, o kesimin beni karşılarına almaları çok doğal. Çünkü ben TÖS’ün de etkin bir üyesiyim.
28 Haziran 1973
Nice aylar geçmiş, tek satır yazmamışım günlük defterime. Kim bilir ne kadar çok sayıda saptanmaya değer şeyler yaşadım ya da önemli olaylara tanık oldum, bu süre içinde. Bir şeyler yapma, yapıtlar oluşturma düşleri kuruyorum; ancak ele avuca gelen bir ürün ortaya koyamıyorum. İşte tatil geldi.
Barış gazetesinin “Atatürkçülüğün Çağdaş Yorumu” yarışmasına katılma düşlerini kuruyorum, bir de. Bakalım Temmuz sonuna dek bunu gerçeğe dönüştürebilecek miyim?
Kitaplığımın yapımı tamamlanıyor. Güzelce yerleştiriyorum kitaplarımı yeni kitaplığıma. Bu hevesle neleri yapacağımı, tasarılarımı not ediyorum defterime. Kendime “Hodri meydan!” diyorum.
7 Temmuz 1973
Çetin Altan’ın “Büyük Göz Altı” adlı yapıtını okuyorum. Yazarın büyük göz altında geçen yaşantılarını anlatışından çok etkileniyorum.
Okulda müdürle, müdür başyardımcısıyla sürtüşüp duruyoruz Yusuf Bolat’la birlikte. İki gün önce “Artık büyüyelim!” diye yeni bir karar alıyoruz. Onlarla ve başkalarıyla sürtüşmeyelim artık! “Öğrencilere iyi davranayım ben de.” diyorum.
Masamın üzerinde, iki gün önce “Atatürkçülüğün Çağdaş Yorumu” yarışması için karaladığım kâğıtlar, sözlükler, “Atatürk Yolunda 40 Yıl”, dağınık olarak duruyor. Ben ise Büyük “Göz Altı”nı okuyorum. Aylar önce başladığım “Tırpan”ı, akşam saat 01 00’da bitirebiliyorum. Bu yapıtla ülkemiz insanlarının kötü yazgısını yaratan etkenleri üzünçle, coşkuyla yaşıyorum. Sorunların çözüm yollarını görüyorum. Sürdürülen rezil tutumun iğrençliklerini izliyorum. Korkunun zavallılığı ile haklının gücünün, yürekliliğinin yüceliğini, erdemliliğini görüyorum.
Gün yaklaşacak, Nutuk’tan esinlenerek Aydınlık bir yol: Atatürkçülük başlığı ile yazmaya başladığım yazımı gönderme tarihim yaklaşınca ortalara dek anlamlı bir metin ortaya çıkarmışken, zaman darlığı yüzünden, baş tarafla bağdaşmayan bir sonla noktalamak zorunda kalarak gönderdiğim yazım, ancak 8. olabilecek ve bir takım kitap armağanı alabileceğim, bu yazımla. Seçici kurulda görevli arkadaşım Binyazar, bir ara Çorum’a gelecek ve yazımın yarıya kadar giden başarılı anlatımını sona doğru düşürdüğümü söyleyecek. Ona, zamanında yeterince çalışmayı yapamamam nedeniyle son bölümü geçiştirmek zorunda kaldığımı söyleyemeyeceğim.
13 Temmuz 1973
“Atatürkçülüğün Çağdaş Yorumu” konulu yazı yarışması için çalışıyorum. Bunun için yoğun bir isteğim olmasına karşın tembelliğimi üzerimden atıp istediğim çabayı gösteremiyorum. Dün akşam “Keloğlan”ın yanı sıra Türkân Şoray’ın “Arım Balım Peteğim” adlı filmini izliyoruz. Oysa bu tür etkinlikleri ertelemem gerekiyor, dereceye girmeyi istediğim o yazımı tamamlamam için.
20 Temmuz 1973
Kimi zaman değil, çoğu zaman umutsuzluk yapışıyor yakama. Oysa düşündüğümde, hiç de umutsuzluğa düşmemi gerektirecek durumda değilim. En büyük olanak, sağlık değil mi ayrıca? Gencim ve sağlığım yerinde. Öyleyse niçin bu olanaklarımdan yararlanarak karşıma çıkan sorunları çözmeye çalışmıyorum? Ne olursa olsun, umutsuzluk kapılarını sımsıkı kapamalıyım. Yaşanacak çok yıllar var, önümde.
10 Kasım 1973
Çorum Kültür Salonunda İl adına Atatürk’ü Anma Programında ben de “Atatürk’ün Dil Devrimi” üstüne bir konuşma yapıyorum. Salonda protokol, anmayı izlemeye gelen Çorumlular, bizim okulun öğretmen ve öğrencileri bulunuyor. Salonun üst katındaki yerime, Rüştü Aksoy’un yanına geldiğimde Aksoy, “Çok güzel konuştun. O nedenle senin Erzurum Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliğine atanmanı sağladım.” diyerek bana kırmızı kâğıda yazılı bir telgraf uzatıyor.
Şakacı bir kişi olan ve çok yakın konuştuğum Aksoy’un bana takıldığını düşünürken elime tutuşturulan telgrafta gerçekten bana Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünce Erzurum Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliğinin önerildiğini; kabul edip etmediğimi üç gün içinde telgrafla bildirmemin istendiğini okuyorum. Ben konuşurken PTT dağıtıcısı getirmiş bu telgrafı, ben sahnede olduğum için telgrafı Aksoy almış.
Değişik duygular içine giriyorum, telgrafı okuduğumda. Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsünde ülkücülerin egemen olduğu duyumum var. Bu telgrafla üst eğitim kurumunun önerilmesi, gururumu okşuyor. Bunun yanı sıra, bu öneriyi kabul etmem durumunda, iyi geçinemediğim yöneticilerden kurtulabileceğimi ve yazmak istediklerimi yazmak için de zaman bulacağımı düşünüyorum. Ekrem Altun’a telefon ederek görüşünü soruyorum. O da “Gel!” diyor, burada iyi bir meslek dersleri öğretmen kadromuz var.” Bakanlığa öneriyi kabul ettiğimi bildiriyorum.
Yıllar Sonra İlginç Bir Haber duyacağım
Daha önce de anlattığım gibi Tayyar Bey, boykot olayından sonra bu okulda kalamıyor. Çorumlu olan Öğretmen Okulları Genel Müdürü Mehmet Alptekin, kendisini Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcılığına getiriyor.
Yıllar geçip Rüştü Aksoy, Bakanlık müfettişi olduğu; benim de Erzurum’dan Gazi Eğitim Enstitüsüne Meslek dersleri öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak atandığım yıllarda bir pazar günü bize uğradığında, bana şunları anlatıyor:
Öğretmen Okulları Genel Müdürü Mehmet Alptekin, eğitim enstitülerinin meslek dersleri öğretmeni gereksinimini karşılamak üzere sicil dosyaları kırmızı şeritli olmayan İlköğretmen Okulu Meslek Dersleri öğretmenleri arasından bu görevin gerektirdiği niteliklere uygun olanların belirlenmesini istiyor. Ancak onlar içinde yeter sayıda öğretmen bulunamıyor. Bunun üzerine kırmızı şeritli dosyaların da taranmasını istiyor. O tarama sırasında benim adım da saptananlar arasına giriyor.
Rüştü Aksoy’un da Genel Müdürün odasında olduğu bir saatte, Genel Müdür, daha öncesinde Çorum İlköğretmen Okulunda müdürüm olan Tayyar Bey’e konuyu açarak bana, İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri öğretmenliğini önermeyi düşündüğünü; orada uyum sağlayıp sağlayamayacağımı soruyor. Tayyar Bey, orada başarıyla görev yapabileceğimi söylemek yerine “Siz bilirsiniz.” yanıtını verince Genel Müdür, “Öyleyse, diyor, Rasim Bakırcı’ya Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsünü önerelim.”
Tayyar Bey, bu yanıtı ile benim İleride Ege’de bir yere yerleşme düşümün gerçek olmasına açılmak üzere olan kapının şimdilik kapalı kalmasına neden oluyor. Haksız da sayılmaz, Müdürüm. Az çektirmedim kendisine, birlikte çalıştığımız sürece (!). Kaç kez su kattım pişmiş aşına. Her öğretmen ve yöneticisi, etliye sütlüye karışmaz, karşısında sus pus otururken, cürmüme bakmadan ikide bir başına yeni bir iş çıkaran birisi hakkında olumlu yanıt verecek değildi ya Müdür Bey! Üstüne üstlük, sarsılan prestiji yüzünden Çorum’dan ayrılmak zorunda kaldığı boykotta parmağımın olduğunu ortaya atmamış olsa da boykotta benim parmağımın olduğundan kuşkulanmışken.
Ancak Müdürümün hakkını da teslim etmeliyim: Yapıp ettiklerim yüzünden çalışmalarımı nesnel biçimde sicilime yansıtmamış olsaydı ne teftişte teşekkür alabilirdim ne de kırmızı şeritli dosyama bakıldığında adım dikkat çekerdi.
Müdür Başyardımcılığımın Gaspı
Tayyar Bey, Öğretmen Okulları Genel Müdür Yardımcısı oluşunun ardından başyardımcı Tevfik Akın da Samsun Eğitim Enstitüsüne Meslek Dersleri Öğretmeni olarak atanıyor. Teamül gereği, bana başyardımcılık sırası bana geliyor. Ancak öyle olmuyor. Okul arkadaşı olan Milli Eğitim Müdürünün de araya girmesiyle Tevfik Bey’den boşalan başyardımcılığa yakın bir zamanda müdür yardımcısı olan Ahmet Tüfekçi’nin atandığını öğreniyorum. Gerçekte başyardımcılık, müdürlük, benim hiç sevmediğim işler arasında. Ancak başyardımcının lojman gibi bir avantajı var. Onun için verilmesine katlanabileceğim. Dediğim gibi bir de “teamül” diye bir şey var.
Bunu duyunca, edilgin bir direnişe geçiyor ve bana havale edilen evrakın gereğini yaparak müdüre iletmiyorum. Bir cumartesi akşamı nöbetçiyim. Odamda otururken Müdür Altunbulak giriyor odama ve karşımdaki koltuğa oturarak “Rasim Bey! Siz de nöbetçi iken şu istatistikleri birlikte yapalım bu akşam.” diyor.
Onun üzerine Müdür Bey’e diyorum ki “Pazartesi günü (göstererek) şu anahtarları masanıza koyacağım. Size layık bir eğitim şefi atarsınız yerime, yeni başyardımcınızı atadığınız gibi, onunla yaparsınız bunları.” Bunu deyince birden afallıyor Müdür Bey ve “Hayır! Yok öyle bir şey.” diyor. “Nasıl yok?” diyorum. Bu atamayı Milli Eğitim Müdürü ile birlikte üçünüz Şehir Lokantasında da kutlamadınız mı?” Bunu söyleyince büsbütün afallıyor ve öyle bir atamanın olmadığını yineliyor, titreyen sesiyle ve “O evrakı verin, ben yapayım.” diyerek evrakı alıp çıkıyor.
Pazartesi günü odamın anahtarlarını alarak odasına giriyor ve anahtarları masasını üzerine bırakıyorum. “Oturur musunuz?” diyor ve zile basarak iki çay söylüyor. Bana diyor ki ”Rasim Bey! İstiyorsanız, bir haftaya istediğiniz bir yere müdür olarak atamanızı yaptırayım.”
“Benim müdürlük filan istediğim yok. Müdür Bey!” diyorum. Benim canımı sıkan bana haksızlık yapılması.”
Başyardımcılığın verilmemesine bir yandan da içten içe sevindiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü başyardımcı, birçok hesap kitap işlerini yapmak zorunda. Onlar ise benim hiç sevmediğim işler.
Müdür, anahtarları almıyor. Bir süre bana evrak havale etmiyor. Odamda oturuyor, öğrenci işleriyle ilgileniyorum yalnızca. Bir gün odama gelerek “Rasim Bey! Müzik öğretmeni Rüştü Bey’in dersini dinlemeye gidiyorum. Siz müziği seversiniz. Hem eğitim şefi olarak öğretmenlerin dersleri sizi de ilgilendirir. Buyurun Rüştü Bey’in dersini birlikte dinleyelim.” deyince “Hayır!” diyorum. “O sizin işiniz.” “Rüştü Bey sizin yakın arkadaşınız. O da memnun olur, gelişinize.” diye ısrar ediyor ve Rüştü Bey’in dersine zorla götürüyor beni. Bir başka gün de kendi dersini dinlemeye davet ediyor. Gerçekten yetkin bir matematik dersi verdiğini görüyorum, Müdür Bey’in.
Müdür Bey, birçok matematik öğretmeni gibi duygulara yer vermeyen, olaylar karşısında soğukkanlılığını koruyan, çıkarına en uygun tutum ve davranışı göstermekte çok başarılı bir yönetici.
Yıllar sonra Gazi Eğitim’e atandığımda Altunbulak, Bakanlık Müfettişi olarak çalışırken bir gün Müdür Bey’in odasından beni arayacak ve yazdığım kitabımdan söz ederek, beni kutlayacak.
Çok yıllar sonra ikimizin de emekli olduğumuz yılların birinde Çorum İlköğretmen Okullular vefa göstererek beni ve Müdür Bey’i de Antalya gezilerine katılmaya çağıracaklar. Müdür Bey’le bir de orda karşılaşacağız. Orada da bana aramızda herhangi bir olumsuzluk olmamış gibi gayet içten davranacak. Ben de benzer biçimde karşılık vereceğim kendisine.
Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’ne Atanıyorum
Çok zaman geçmiyor, 1973 yılının 10 Kasım’ında Atatürk’ü Anma toplantısında Atatürk ve Dil Devrimi konulu konuşmamı tamamlayıp salonun en arkasındaki Rüştü Aksoy’un yanındaki yerime vardığımda Rüştü Aksoy, “Çok güzel konuştun. O nedenle senin tayinini Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsüne çıkardım.” diyerek üzerinde büyük harflerle yazı yazılı kırmızı bir kâğıdı bana uzatıyor. Şaka yaptığı düşüncesiyle alıyorum kâğıdı ve onun ne olduğunu anlamak üzere baktığımda, bu kâğıdın Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünden gelen bir telgraf olduğunu görüyorum. Telgrafta Genel Müdürlük, bu enstitüye atanmamın düşünüldüğünü, kabul edip etmeyeceğimi üç gün içinde telgrafla bildirmemi istiyor.
Hiç düşünmediğim, beklemediğim bir olguyla karşılaşmanın sevinç ve şaşkınlığını yaşıyorum. Ertesi gün orada meslek dersi öğretmeni olarak çalışan arkadaşım ve akrabam Ekrem Altun’u arıyorum. İyi haberler duyulmayan bu okul konusundaki duraksamalarımı kendisine anlatıyorum. “Gel! Burada iyi anlaştığımız üç meslektaşız. Seninle sayımız dört olacak.” deyince Bakanlığa kabul ettiğimi bildiriyorum.
Bu haberin duyulması üzerine beni seven birçok öğrencim, rastladıkça benimle fotoğraf çektiriyor. Çok güzel duygular yaşıyorum bugünlerde. Bir yandan da hazırlıklara başlıyorum. Erzurum soğuğuna uygun bir de kışlık giysi diktiriyorum, terzime.
Özel Ders Ünüm ve Sonrası
Geçen yıl özel ders verdiğim üç öğrencinin de kolej sınavlarını kazanmaları, Çorum’da ünlenmeme yol açmış olmalı ki bu yıl özel ders için başvuranların sayısı 18’i buluyor. Bu çocukları üç gruba ayırarak çalışmaya başlıyorum. Ancak bu gidiş kararım, bu öğrencilerin velilerinde düş kırıklığı yaratıyor. Şevket Bey, bu yıl da oğlunu göndermiş bulunuyor bana. Çorum’dan ayrılacağımı duyan velilerin üzüldüğünü duyuyorum. Avukat Şevket Bey ise “Bu çocuklarımızı da yetiştir de ondan sonra istediğin yere git!” diyor.
Pratik düşünmesi ve kişisel hesaplarının güçlü olduğunu bildiğim Yusuf Bolat, bu gidişimi yarara çeviriyor ve velilere kendisini önermemi istiyor. Öyle yapıyorum ve Yusuf Bey’e tekneler dolusu bir olanak sunuyorum. Çocukları sınavlara hazırlamayı Yusuf Bey üstleniyor.
Yusuf Bey, bu yolla Çorum’da tanınacak ve daha sonra emekliliğinde orada dershane açacaktır.
Vedalaşmalar
Ayrılacağım gün yaklaştığında Müdür Bey bir cumartesi günü bayrak töreninde beni öven bir konuşma yapıyor ve yeni görevimi kutluyor. Ardından, hemen her cumartesi günü eğitim şefi olarak kendilerine seslenmekte olduğum öğrencilere bu kez, bir veda konuşması yapıyorum. Sözümü çok çalışmalarını, başarılı olmalarını istediğimi, kendilerine olan sevgimi yüreğimde birlikte götüreceğimi ve onları hiç unutmayacağımı söyleyerek tamamlıyorum. Alkışlar arasında kürsüden inerken duygulu anlar yaşıyorum.
Müdür Bey, o akşam, bir de dışarıda bir veda yemeği düzenliyor benim için. Tüm öğretmen arkadaşlarla birlikte yemek yiyor, sohbet ediyoruz. Yemeğin sonunda orada da birkaç arkadaş ve Müdür Bey, yine övücü, iyi dilekler içeren konuşma yaptıktan sonra öğretmenler adına bir de gümüş şekerlik hediye ediyor. Benim teşekkür konuşmamla yemeğimiz son buluyor.
Yakın dostlarımdan öğretmen Ümit Bey, Faik Bey, Halk Eğitim Başkanı Hayrettin Koyuncu ile de birer akşam yemeği yiyoruz. Ümit Uzel, Tarih Boyunca Büyük Öğretiler’i; Allaha ısmarladık demek için uğradığım Uysal Kitabevi sahibi Celal Uysal da Nietzsche’den Seçmeler’i armağan ediyor.
Gitmeden bir gün önce 4.12.1973 tarihli Çorum gazetesi şu haberi yayımlıyor:
“Rasim Bakırcıoğlu Erzurum’a atandı
Gazetemiz yazarlarından Çorum İlköğretmen Okulu meslek dersleri öğretmeni Rasim Bakırcıoğlu, Erzurum Eğitim Enstitüsü meslek dersleri öğretmenliğine atanmıştır.
Şehrimizde kaldığı süre içinde görevindeki başarısı ve herkesle iyi ilişkiler kurması nedeniyle kendisini kabul ettiren, böylelikle de eğitim enstitüsü öğretmenliği gibi daha yüksek bir göreve atanan Rasim Bakırcıoğlu, yarın Erzurum’a gitmek üzere şehrimizden ayrılacaktır.
Sayın Bakırcıoğlu’na yeni görevinde başarılar dileriz”
Bir sonraki bölüm: KÂZIM KARABEKİR EĞİTİM ENSTİTÜSÜ YILLARIM

