Giriş
Vatan, genel itibariyle sınırları çizilmiş, bir bayrağın temsil ettiği, haritalarda konumu belli olan ve resmî belgelerle tanınan bir toprak bütünü olarak tanımlanır. Nitekim sürgüne maruz kalmış toplumlar için vatan, yukarıda bahsi geçen somut tanımların ötesinde bir anlam barındırır.
Ahıskalı Türkler açısından vatan, bayrağın temsil ettiği ve toprak bütünlüğü belirli olan bir yerden ziyade unutulamayan bir hafızadır. 14-15 Kasım 1944 tarihinde yaşanan sürgünden sonra Ahıska, bir coğrafik konum olmaktan çıkmış ve hatıralarla, anlatılarla ve kendisine has kültürü ile varlığını devam ettiren bir kavrama dönüşmüştür. Bu yazı, vatan kavramının sürgünlere maruz kalan toplumlar bağlamında geçirdiği dönüşümü Ahıskalı Türkler örneği üzerinden konu almaktadır. Dönüşümün somut bir temsil ve coğrafik bir konumdan bir yaşayış biçimine, kültürel bir kimliğe nasıl evrildiği anlatılacaktır.
Ahıska: Vatan
Ahıska, yukarıdaki tanımlamalarımızın ötesinde sürgün öncesinde de genel ‘vatan’ kabulleri ötesinde bir yapıya sahiptir. Bunun asıl nedeni, bölgenin uzun yıllar boyunca farklı medeniyetler tarafından yönetilmesi ve farklı etnik kimliğe sahip toplumun birlikte yaşamasıdır.
Ahıska’da yaşayan farklı etnik kimliklere mensup toplulukların, kendilerine özgü yaşam pratikleri, adet ve gelenekleri ile hatta farklı inanç sistemlerine dayalı inanışları bulunmaktadır. Bu denli farklılığa sahip toplumların uzun yıllar bir arada yaşaması, Ahıska’yı tekdüze bir bölge olmanın ötesine götürmüş ve birbirinden etkilenen yaşam biçimleri ile soyut bir kavram olmaktan çıkarıp somut bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Bu gerçeklik, etnik ve inanış bakımından farklı toplulukların bir arada yaşam sürmesiyle daha da zenginleşmiştir. Ahıskalı Türkler açısından vatan, yalnızca doğulup yaşanılan bir bölgenin ötesine geçerek öğrenilen ve paylaşılan bir hayat pratiğine dönüşmüştür.
1944 Sürgünü: Vatanın Mekândan Kopuşu
14-15 Kasım 1944 tarihinde Ahıskalı Türker’in maruz kaldığı sürgün, sadece bir yer değişimi değil, bölgede yaşayan Türk toplumunun vatanları ile yüzyıllar içerisinde kurdukları bağlarının güç yoluyla kesilmesidir. Bir gecede uygulanan kararlar ile bilinmezliğe sürüklenen hayatlar, vatanın mekânsal ilişkisini sona erdirmiştir. Nitekim bu durum, Ahıskalı Türkler özelinde vatan duygusunun sonlanması sonucunu doğurmaktan ziyade duygusal ve zihinsel bir alana taşınmıştır. Bununla birlikte vatan, artık gidilemeyen ancak hafızalarda daha da güçlü şekilde korunan bir yer haline gelmiştir. Bu sayede Ahıskalı Türkler açısından vatan kavramı, yalnızca bir bayrağın temsil ettiği ve sınırları çizili bir toprak bütünü olmadığını acı bir örnekle bizlere göstermiştir.
Sürgün sonrası süreçte Ahıskalı Türkler, vatanları ile kurdukları bağları doğal olarak değiştirmek durumunda kalmışlardır. Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a sürgün edilen Ahıskalı Türklerde vatan, artık yokluğuyla hissedilen bir kavram haline gelmiştir. Sürgüne maruz kalan toplum devletin belirlediği bölgelerde yeni yaşamlarını kurmuş dahi olsalar, bu bölgeleri vatanları olarak adlandırmamışlardır. Bunun temel nedeni, Ahıska’nın zorunlu şekilde terk edilmiş olması ve Ahıska’nın anlatı ve hatıralar aracılığıyla hafızada canlı tutulmaya devam edilmesidir. Bu bağlamda sürgün, vatanı yok etmemiş; onu sessiz ancak dirençli bir hafıza alanına dönüştürmüştür.
Vatana Dönüş Meselesi
Sürgün ve sıkı yönetim dönemi sonrasında Ahıskalı Türklerin temel sorunlarından birisi de vatanlarına dönüşlerinin sağlanıp sağlanmayacağı olmuştur. Ahıskalı Türklerle birlikte sürgün edilen diğer Kafkas milletlerinin kendi öz yurtlarına geri dönüşü, Ahıskalı Türkleri bu mesele doğrultusunda harekete geçmesine vesile olmuştur. Nitekim SSCB tarafından Ahıska Türklerinin kendi öz yurtları olan Ahıska’ya geri dönüş yasağının devamı kararı, uzun yıllar sürecek mücadeleyi başlatan nokta olmuştur. Ahıskalı Türkler birçok ulusal ve uluslararası kongre düzenlemiş, Moskova’ya heyetler göndermiş ve dönüşün sağlanabilmesi adına çok sayıda çalışmalar yapmıştır.
Ahıskalı Türkler, kendi tarihsel yurtlarına, bir diğer deyişle vatanlarına geri dönüş taleplerini çeşitli platformlar ve yöntemler aracılığıyla dile getirmiştir. Nitekim Moskova yönetimi, bu taleplere geçit vermemesi nedeniyle söz konusu çalışmalar sonuçsuz kalmıştır. SSCB yönetiminin talepleri karşılamayışının nedenlerinin ardında farklı sebepler de yer almaktadır. Yaşanan sürgün sonrası süreçte bölgeye çok sayıda Ermeni kökenli aile iskan edilmiştir. Ahıskalı Türkler için vatan, büyüklerinin aktardığı anlatılar ile zihinde canlanırken, o dönemde Ahıska’nın fiziksel ve sosyo-kültürel yapısı bu hatıralarla örtüşmeyen bir görünüme dönüşmüştür.
Bundan kaynaklı süreç içerisinde vatan, dönülecek bir tarihsel yurt olmaktan ziyade, korunması gereken bir kültürel zenginlik haline gelmiştir. Hissedilen sorumluluk da bu kültürel zenginliğin korunmasına yönelmiştir. Vatan, gidilecek bir yer değil, aktarılacak ve hatırlanacak bir değer olarak varlığını sürdürmüştür.
Vatan Kavramının Dönüşümü
Ahıskalı Türkler için vatan, sürgün sonrası dönemde dönüşü mümkün olmayan bir bölgeden, taşınması zorunlu bir kültüre dönüşmüştür. Yaşanılan bölge farklı olsa da Ahıska kültürüne ait yaşam biçimleri her ayrıntıda muhafaza edilmiştir. Konuşulan dilden, yenilen yemeğe, yapılan düğünden, giyilen giysiye kadar yaşadıkları her bölgeye kendi kültürünü götüren Ahıskalı Türkler, zaman içerisinde yaşadıkları toplumların kültürlerinden etkilenseler de asimile olmayarak öz kültürlerini her zaman yaşatmışlardır. Hatıralar da düşüncelerin en somut taşıcılarındandır. Aktarılan, anlatılan ve paylaşılan acı deneyimler sayesinde Ahıska, geçmişte yaşanmış bir bölge olmaktan öteye gitmiş ve yaşayan bir kimliğe dönüşmüştür.
1989 yılında meydana gelen Fergana Faciası olayı, Fergana ve civarında yer alan bölgelerde yaşamını idame ettiren Ahıskalı Türkler açısından vatan kavramına ilişkin süreç içerisinde ortaya çıkabilecek anlayış değişikliği ihtimalini sona erdirmiştir. Bu bölgeden göç etmek zorunda kalan Ahıskalı Türkler, diğer orta asya devletleriyle birlikte Azerbaycan, Rusya ve Ukrayna gibi devletlere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu süreç sonrasında Ahıskalı Türkler için genel ekseriyetle yaşamını devam ettirdiği bölge, bir yaşam alanı olarak görülmüş ve ‘vatan’ algısı güçlü ve tek bir biçimde kendisini göstermiştir.
SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’ye yönelik kitlesel göçlerin yaşanması, bu meselede yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan, Ahıska’nın ise memleket olarak kabul görmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu düşünceyi benimseyen bireylerin, etnik, kültürel ve tarihsel aidiyetleri sebebiyle Türkiye’yi vatan olarak kabul ettiklerini ifade edebiliriz. Türkiye’de yaşamını sürdüren Ahıskalı Türkler arasında azımsanmayacak düzeyde benimsenen bu düşünce, post-Sovyet devletlerde ve ABD’de yaşayan Ahıskalı Türkler tarafından aynı düzeyde yankı bulmamıştır. Nitekim, söz konusu yaklaşımın daha önce ortaya atılan farklı düşüncelere nazaran toplumun daha geniş bir kesimi tarafından benimsendiğini söyleyebiliriz.
Ahıska’yı hiç görmemiş yeni kuşaklar açısından vatan, deneyimlenmemiş ve tarihsel anlatılar üzerinden şekillenmiş bir yurt olarak görülmüştür. Yeni kuşaklar, Ahıska’yı coğrafik konumundan çok hikayeler ve sözlü anlatılar aracılığıyla zihinlerinde canlandırmışlardır. Bu anlatımlar doğrultusunda vatan, tarihsel anlamda yer almış ve geçmişte kalmış bir mekân olmanın ötesine giderek günümüzün güncel kimliğine sahip olmuştur.
Sonuç
Ahıskalı Türklerin maruz kaldığı sürgün, vatan kavramının yalnızca coğrafik sınırlar ile ifade edilen, bir bayrak ile temsil edilen ve benzeri unsurların çok ötesi olduğunu karşımıza çıkarmaktadır. Vatan kavramının aynı zamanda bir kültürel zenginlik olduğunu ve hayat yaşantısında oldukça etkisini hissettirdiğini Ahıskalı Türkleri analiz ettiğimizde de görmekteyiz. Zorla terk ettirilen topraklar, vatanı yok etmemiş; aksine, onu kimlik, kültür ve hafıza üzerinden yeniden yorumlanabilir bir duruma getirmiştir. Bu bağlamda vatan, bir devinim içerisinde kendini yenileyen diaspora ile güncelleyen bir devamlılık görünümünü almıştır.
Sürgün ile başlayan ve uzun yıllar boyunca devam eden sürecin gölgesinde şekillenen bu örnek, vatanın unutularak kaybedilen bir mekân değil, zihinde kuşaktan kuşağa aktarılan, hayatın bütün kültürel alanlarına etki eden bir değer olduğunu bizlere göstermektedir. Ahıskalı Türkler açısından vatan kavramını Ahıska, Türkiye ya da farklı bir coğrafya olarak niteleyen toplumsal kesimler olsa da, genel ölçekte yaşam kültürü ve hayat anlayışlarının birbirleriyle ciddi benzerliklerin yer aldığı görülmektedir. Bu durum, esas olanın mekânsal aidiyetten ziyade, ortak değerler anlayışının korunarak sürekliliğinin sağlanması gerektiğini bizlere göstermektedir.

