Ömer Faik Andı

Sayı 85- Ahıska Özel Sayısı (Ocak 2025)

Abideler insanlara adeta ömürlerinden sonra, onları hayatlarından da uzun yaşatmak için dikiliyor. O da her abideye layık insana kısmet ola-olmaya. Onasa İlahi, Abide’ni ele gençken, halen yolunun başında nasip etmişti. Bizler, hadiselerin, ömürlerin tam manzarasını yalnız onların tamamlanmasından sonra görüyoruz. Tanrının Penceresi ise çok geniştir, O, olacakları henüz olmamıştan Bilendir, Yazı Yazan O’dur sa, başka nasıl olmalıdır ki!

Bir ömür uzunu millete ve yurda gerek olan hayırlı amaller yolunda çalışan, bu keşmekeşli mücadelelerde çok şeyini, son olarak hayatını da kurban veren, meslekine sadakati nedeniyle kendinin mahvedilmesinden başka, ona dünyada en aziz olan insanlara – ailesine de karşılaşılacakları sıkıntıları miras koyup geden bir şahsiyet için gaddardan gaddar düşmanların da verebilmeyeceği ceza unutulmaktır. Uğrunda kurban gitmeye hazır olduklarının seni yaddan çıkarmasından müthiş ceza yoktur. Ona göre de necip amaçlarla uzakları görmek kabiliyetinden mahrum, ama mekirde en keskin hilekarlığa alışkın olan iblislerin bir rezaleti de bu olup ki, safları, pakları, yaşamalıları yalnız cismen yok etmekle durmayıp, onları öldürenden sonra da tekraren öldürmeye, hafızalardan silmeye cehtler edipler.

Koca dünyayı beli bükük eden onun miktarı bilinmeyen yaşı değil, çekmeye müptela olduğu böylece dertlerdir.

Millet fedaisi Ömer Faik Nemanzade’yi Allah da tanıyordu, bende de. Onun kimliğini, niceliğini önceden bildiğinden Tanrı Ömer Faik’i sağ iken Abide’li etti – onu ipek tabiatlı, vefalı, onunla hayatın her imtihanından geçmeğe hazır olan bir ömür-gün yoldaşı ile kavuşturdu ki, ele adı da Abide idi. Ancak 1872 yılında doğulmuş, hayatının son noktası 1937’de kurşunla koyulmuş Ömer Faik’e insanların yaratmağa borçlu oldukları abide ise 2024’te, onun daha hiç zaman bitmeyecek ömrünün 152. yılında kısmet oldu.

O gün sıradan olan gün değildi. O gün milletin en sevimli evlatlarından biri heykelleşerek halka yeniden dönüyordu ve ona göre de Azerbaycan’ın Söz Mâbedi’nde — Nizami Gencevi adına Milli Azerbaycan Edebiyatı Müzesi’nde baş verecek bu tarihi hadiseye şahitlik etmek için Ömer Faik’in torunlarını, yakın, uzak akrabalarını, onun şahsiyeti ve mirasını seven, araştıran, aziz tutan insanları davet etmiştik. Bu, Ömer Faik Nemanzade’nin mutlu olduğu gün idi. Öyle gün idi ki, gerek ona hakiki sevgi besleyenler bir yerde olaydılar.

Ömer Faik dünyaya halkını bahtiyar etmek için görevlendirilenlerden olsa da, hayatı içerisinde barmakla sayılacak kadar az mutlu günler gördü. Bele mesut ömür parçalarından biri 1906 yılının 7 Nisan’ına tesadüf ediyordu. O gün aslında olayın farkında olmayan bütün Azerbaycan mutlu idi. Çünkü Azerbaycan ilk defe “Molla Nesreddin”le görüşüyordu ve bunun hansı saadet olduğunu on yıllar geçtikten, asırlar ve binyıllar değiştikten sonra, zamanın yüksekliğinden bakarken daha aydın duyacağız.

Ve “Molla Nesreddin”in ilk sayında derginin temelini atanlar – Celil Memmedkuluzade ile Ömer Faik Nemanzade millete yüz tutarak: “Sizi deyip gelmişem, ey menim Müslüman kardeşlerim”, – söylüyordular.

Milletin layık olduğu değerlere sahipliği namına mücadeleler onu hayatı boyu takip etti. Vicdanla, sadakatle bir millet evladı olarak Ömer Faik Nemanzade millet karşısında kendi borcunu sona kadar bir an bele tereddüt etmeden yerine yetirdi. Bütün Azerbaycan’ın ve Azerbaycanlıların Ömer Faik’e ve Ömer Faiklere borcu var. Hiç zaman da bu borçtan sona kadar çıkmak mümkün olmayacak. Çünkü Ömer Faik millete neyi vere bilirdi se, hepsini verdi ve son olarak da feda ede bileceği sonuncu serveti canı idi ki, ondan da geçti.

2024 yılının 14 Mayıs’ı ona göre tarihi bir gün idi ki, o gün Ömer Faik artık daimilik karar tutacağı Nizami Müzesi’nde muhteşem abideye çevrilerek insanlarla ilk defe görüşürdü.

Yolunun lap başında Ömer Faik ant içiyordu ve bunu bir otağın sessizliğinde, tenhalıkta – kendi içerisi ile sohbet esnasında değil, 2-3 dostun arasında yok, her kesin görüp bileceği gazete sayfalarından beyan ediyordu ve o ahidi “Şark-i Rus” gazetesinde yayınlamıştı.

Adl, hakk, hürriyyet-i efkar, tefrih-i beşer
Ta ölünce dilden ayrılmaz mezayadır mene!

Vadediyordu ki, adalet, düşünce özgürlüğü, insanların refahı nefesi gidip-gelene kadar, ömrünün sonuna kadar onun için en vacip özellik, dilinden düşmeyen şiar ve meslek olacak.

Bu andına sadakatini sübut etmek için okudu, öğrendi, çalıştı, mücadeleler etti, mahrumiyetleri tattı, hapislere düştü, sayısız tazyiklere, takiplere, hatta işkencelere de maruz kaldı, ancak yolundan sapmadı, amalinden dönmedi.

Şimdi, aradan bayağı vakit geçtikten sonra eski yılların belgelerini ele aldığımızda, tarihi sayfaladığımızda, köhne matbuatı izlediğimizde şahit oluyoruz ki, “Molla Nesreddin”de faaliyet gösterende de, o devrin diğer basın kurumlarına yazılar yazdığında da, milletin kaderi ile bağlı hangi se belirleyici kararın kabul edilmesine uğraştığında da Ömer Faik her zaman başkalarından, hatta itibarlı meslektaşlarından bile daha cesurdur. Hatta en cesaretli silahtaşlardan kimler se muayyen anlarda işin hatırına bazı tavizler vermeği uygun görse de, Ömer Faik daim barışmazdır, inatçıdır, sözünü sona kadar diyendir.

Işığı görmek ve o nuru artırmak yolunda çarpışmak Ömer Faik’e fetretten nasip olmuş bir istidat idi ve ne kader ki canında can vardı, milletin ışığını artırmak yolunda çalıştı. Ve bu mücadelelerde devamlı olmasının, ruhtan düşerek soğumamasının bir mühim sebebi de bu idi ki, o, tek değildi, mücadele meydanında hiç zaman yalnızlık hissetmedi, sürekli ona yardım eden, dayak duran, sesine ses veren meslek kardeşleri vardı. Ömer Faik’i de, Ömer Faikleri de zaman yetirmişti. XIX. asır bitir, XX. yüzyıl başlıyordu. Devir inkılaplara hamile idi, yeniliklere yönelmişti ve zaman bu yenilikleri yaratacak, inkılabı değişiklikleri hayata geçirecek insanları da yetirirdi ki, Ömer Faik onların en parlaklarından idi.

 Sade aileden çıkmıştı, bir Ahıska Türkü idi. Olsun ki, gidişat artık baş verdiyi gibi yok, ayrı tür cereyan etseydi, o da diğer akranları gibi, ya kendi şeceresinden olan başka akrabasına benzer sade hayat yaşardı, orta halli bir ömür sürüp dünyadan giderdi. Amma kader ve tarih onun boynuna vazife koymuştu. Havale etmişti ki, sen bu milleti değiştirmek ve yükseltmek yolunda çalışmalısın.

Fotoğraf: Ömer Faik Bey ve eşi Abide Hanım

Ömer Faik kimi insanların millet muallimi olmasını sübut eden başkalarının onlara verdiyi kıymetten evvel onların öz görmüş oldukları işler, emelleri, kalan izleri, yaşadıkları ömürdür.

Her büyük edip adeta yaratıcılığında bu suali sorur ve ona cevap da bulmağa çalışır: “ben kimim?”.

Günlerin birinde bu suali başlığa çıkararak Ömer Faik de ayrıca makale kaleme aldı ve o yazının mantığı bu idi ki, ister bir kişi olsun, ister bütün millet, isterse de her hangi fikir, amal, ona candan bağlanmak, aşık olmak için gerek en evvel tanıyasın.

Ömer Faik’in de ömrü boyu esas vazifelerinden biri bu oldu ki, milleti ilk önce kendine tanıtsın. Noksanlarını diye diye, kusurlarını kamçılaya kamçılaya, tenkit ede ede, millete büyüklüğünü anlatsın, halkı öz içerisinden yükseltsin.

Ömer Faik’in kendini de yaşatmak, bugün ve sabah halka daha yakın etmeyin yolu aynı şekilde – o büyük şahsiyeti bu millete asil yüceliği ile tanıtmaktan ibarettir. Çünkü Ömer Faik 1937 yılında Sovyet siyasi represiyalarının şikarı gibi hapsedilenden sonra uzun zaman boyunca onun adı yasak oldu. Bazen irat tutulur ki, niye bizim edebiyatşinaslar, bilim adamları zamanında Celil Memmedkuluzade’nin “Molla Nesreddin”deki faaliyetlerinden bahsederek onu daim öne çektikleri halde Ömer Faik kenarda kalmış. Bu adçekmemeklik ne dikkatsizlikten baş verip, ne de o müelliflerin Mirze Celil’e mahsusu rağbetinden. 1937’den ta 1958’edek – beraatı verilene kadar Ömer Faik’in adı resmi siyasetin hükmü ile “halk düşmanları” listesinde idi ve onun hakkında bırakın müspet, ya menfi ne ise yazmak, hatta karalanmış adını çekmek de yasak idi. Bu yerde “karalanmış” kelimesini de tesadüfen kullanmıyorum. Siyasi repressiyaların davam ettiydi yılların kitaplarını, gazete ve dergilerini açarsanız, arşivlerde kalan birçok fotoları kaldırırsanız, bunu da yürek ağrısı ile seyretmeli olacaksınız ki, hansınsa adların, soyadların üstünden siyah mürekkeple kalın hat çekilip ki, okunmaz olsun, hansınsa adları kesmişler, şekillerdeki ayrı ayrı yüzleri karalamışlar ki, “düşman” çehreler görünmesin. İrticanın maksadı bu suretleri tarihten biryolluk silmek idi ve 1950. yılların ikinci yarısında beraatlar mevsimi binlerle yasak adın kapısını açsa, unutturulmağa çalışılanların hakkında yeniden yazılmağa, eserleri basılmağa başlansa da, onların bir kısmına yanaşmada yeterince ihtiyatlı, muhafazakâr münasebet 1960’lı yıllarda da devam etti, hatta sonraki yıllara da geçti, en bariz numunesi de Cavid’dir ki, tam beraatına, halka irsinin bütün dönüşüne yalnız 1980. yıllarda, 100 yaşı tamam olandan sonra ulaşıldı. Ömer Faik de kağıt üzerinde resmileştirilse de, gerçeklikte beraatının ve dönüşünün zamanı çok uzanmışlardan oldu.

Ömer Faik’in adını, mirasını unutuluştan halas etmek istikametinde çalışanların ilklerinden biri unutulmaz Şirmemmed Hüseynov idi. O, artık 1950-1960’lı yıllarda konuşmalarında, makalelerinde, ders veriyi oditoryumlarda talebelere müracaatlarında her zaman Ömer Faik’ten bahseder, edibin adi okuyucunun eli ulaşmayan makalelerinden parçaları iktibas ederdi. Odur ki, Ömer Faik’in abidesi açılan gün kurduğumuz meclise Şirmemmed muallimin ömür hemdemi Ülker Hanım’ı davet etmeyi kendime borç bildim. Ülker Hanım o akşam hem kendinin, hem de Şirmemmed muallimin sözünü diyerek Ömer Faik’in 1906 yılında yazdığı, o zaman “İrşad” gazetesinde yayınlanmış “Ne etmeliyiz?” adlı makalesinden başladı.

Bu makale büyük edibin, o zamansa hayli genç olan, mücadeleler meydanına tazece atılmış bir çılgın civanın haykırışıdır ki, hele ermenilerin azerbaycanlılara karşı türettiği 1918. yıl soykırımından, 1930’lu yılların ortalarında sokuldukları NKVD duvarları arasında gerçekleştirdikleri kırgınlardan, 1948 ve 1988. yıllarda yaptıkları geniş ölçekli etnik temizlemeler ve deportlardan önce yükselmişti ve hayret olunan fehimle çok uzakları görerek ne etmeli olduğunuzun şartlarını sayıyordu ve her kesi uyarmaya çalışıyordu: Komşumuzu, ermenini tanımalıyız! Bu beladan korunmak için mümkün siperi de teklif ediyordu: kendimizi müdafaayı teşkil edecek bir parti yaratmalıyız. Çünkü Ömer Faik ermenilerin kimliğini artık 1905 yılında görmüştü ve Türk’e karşı bu amansızlığın zaman geçtikçe azalmayıp aksine, daha da şiddetleneceğini önceden tahmin de etmişti. Yıllar sonra hatıralarında 1905. yılda Tiflis’te ermenilerin Türk-Müslüman ahaliye karşı kaniçenliğinin gaddar manzaralarını tasvir ediyordu – Tiflis’te Vorontsov köprüsünden geçen Türk hamallarını – o taylı azerbaycanlıları ermeni silahlıları sürüyerek köprünün yanına getirir, buradan çaya atıyormuşlar, kaçıp gizlenmiş Türk fişçilerini ayrı ayrı mahallelerden bularak hançerliyor, yaralı halde yine Kür kenarına sürüklüyor, onları da boğulmaları için çaya atıyormuşlar, suda çabalayarak kenara çıkmağa cehdedenleri ise yukarıdan yağdırdıkları kurşun ateşleri ile kırıyormuşlar. Yani sadece öldürmekle yürekleri soğumuyor, bu vahşiliklerini öldürmekten lezzet ala ala yerine yetirirmişler.

Bütün bunları görmüş bir milletsever milleti koruyacak “Difai”ni nasıl arzulamayaydı?!

…Ömer Faik’in ilk hapsi ile son tutulmasının arasında 30 yıllık mesafe var. İlk hapsinden sonra ona ağıl veren de olmuştu ve hatta hapsinden evvel de nasihat edenler bulunmuştu ki, kendini yorma, sononda kuru yerde kalacaksın. Öğüt verenlerden biri ele Mirze Elekber Sabir. Ömer Faik 1907’de zindana atılanda Sabir kinaye ile onu mezemmet ediyordu ki, sana söylemiştim, bir gün zindana atılacaksın, miller derdi çekme, kendi ömrünü yaşa, arada hakk-sayın yitecek, pişman olacaksın.

Söylemedim mi sana, rahat otur, hayıfsan,
Çekme bu millet gamın, çek özüne keyif sen.

“Sana ele iyi oldu bu köke düştün” kimi dikenli sözleri Sabir Ömer Faik’ten daha evvel halka diyordu ki, böyle vefasız olmayın, sesinizi çıkarın, şimdi zindan köşesindeki bu adam sizden ötürü böyle vaziyettedir:

Eylemedin itina, kıssa haman oldu mu?
Şimdi sana men diyen metlep ayan oldu mu?

Ama Ömer Faik’i, Mirze Elekber Sabir’i, Mirze Celil’i, o yolun başka metin devamcılarını “guşe-yi-zindan” korkusu durdurmak gücünde değildi.

Öyle yol seçmiştiler ki, hatta ölüm bile onları daha hiç vakit bu hattan ayıra bilmezdi.

…1992 yılı idi, Ömer Faik’in bahtsız yadigarı, kızı Bahtlı Hanım’la bir yay gününde eyvanda oturmuştuk, o zaman Azerbaycantelefilm desteği ile Hüseyn Cavid hakkındaki filmimi çekiyordum ve Sabir’in o şiirini yada salmıştım. Bahtlı Hanım Nemanzade demişti ki, Cavid efendi bize tez tez gelip gidiyordu. Atamla uzun uzadı sohbetler ediyordu. Elbette, biz çocuktuk o vakit. O kader sohbetlerine kulak asmıyorduk. Ancak tesadüfen bir defa ben işittim ki, babam Cavid efendiye dedi ki, sen niye son zamanlar yazmıyorsun? O da dedi ki, ben siparişle olan hiç neyi yaza bilmem. Gerek yüreğimden gelen sohbetler olsun ki, yazılsın.

“1936’da benim büyük bacım Kamile’nin düğünü olanda o mecliste Cavid efendi tamada idi. O toyda Semed Vurğun vardı, Abdulla Şaik vardı, diğer şairler, yazarlar da. Cavid efendini ben sonuncu kez 1936’da, o düğünde, bizim evimizde görmüştüm.

Fayide vermez, dedim, etdiğin efğan sana,
Halına yandıkların eylemez ihsan sana,
Mesken olur akibet guşe-yi zindan sana,
Guşe-yi zindan sana işte mekân oldu mu?
Şimdi sana men deyen metleb hasil oldu mu?

Doğrudan da, ele zindan guşesi onun sonuncu evi oldu. “Guşe-yi-zindan!..”

İnsanlar faaliyetlerini gösterirler, gederler ve biz tarihin şimdisinden – XXI. asrın yüksekliğinden baktığımızda, tabii ki, birçok hakikatleri daha aydın görüyoruz. Zaman gidişinde ayrı ayrı siyasetlerin, ayrı ayrı mefkurelerin, hatta bezen şahsi münasebetlerin tesiri ile ayrı ayrı şahsiyetlere bezen hakkettikleri kıymet verilmiyor. Onların tarihteki yeri hakkında düşünceler kifayet kader dürüst olmuyor. Ancak en adaletli münsif tarihin kendisidir. Bugüne gibi ne kader yazılıp sa, deyilip se de, yazılmalı ve söylenmeli olanlar hele az değil – Ömer Faik Nemanzade’ni biz bugün yeterince bütünlüğü ile tanımıyoruz. Yorulmaz ictimaî hâdim olup. Ancak hayıflar ki, halen de onun bu yöndeki geniş çalışmalarının yalnız muayyen hissesinden haberdarız. Matbuatta on yıllarca kalem çalınıp. “Molla Nesreddin”deki işleri kalsın bir yanda, “İrşad”da, “Terakki”de, “Açık Söz”de, “Azerbaycan”da, diğer gazetelerde 40’a yakın örtülü imza ile yazıp. O yazıların hepsini hele bir yere cemederek ayrıca kitaba çevirmemişiz. Bir kalem adamının yazmış olduklarının hepsini bilmeden onun özünü tamlığı ile nasıl görmek olur ki!

İçerisi sabahlara inam dolu meşhur yazılarından birine Ömer Faik “Işığımız sönmeyecek” adı vermişti. Bu milletin ışığının daim parlayacağının sebepkârlarından biri de Ömer Faik’in kendi idi!

Azerbaycançılık düşüncesi bu milletin maneviyat yükünü taşıyanların yüreğinde, zihninde, kaleminde her zaman dolaşıp. Ancak bütün Azerbaycan, bütün millet ve onun kendi adıyla çağırılacak devleti hakkında hem siyasi, hem ilmi bakımdan daha cilalı ve dürüst kanaatler XX yüzyılın evvellerinden münevverliğimizin, maarifçiliğimizin, vatançılığımızın fikir gündeminde dayanıklı yerini tutar. Bu katarda Ömer Faik’in yeri sürekliliği ve katiyeti ile seçilendir. Hem de özellikle XX. asrın başından itibaren bu düşüncelerin bir akına çevrilmesinin sebebi o idi ki, daha tek elden ses çıkmaz korkusu yok idi. Ömer Faik’in çok yönlü çabalarının cevheri de bu mefkureden ibaretti ve onun yaptığı mücadeleler aşığı olduğu bütün millet ve Azerbaycan yolundaydı. Ama o, hem de Ahıska Türkü idi, öz aslına, köküne de çok bağlı idi ve onların mukadderatı ile alakadar tehlikeli durum yarandığında, bu tehlike mahiyetçe bütün Türklüye karşı dönende, tabii ki, bigane kalamazdı. Ömer Faik millet, onun haysiyeti ile alakadar meselelerde her zaman ifrat tavizsiz olup.

Azerbaycanlılara karşı tarihin muhtelif dönemlerinde tehlikeler yalnız ermeni semtten olmayıp. Bize sarı dikilen tamahkar, gaspkâr gözlerin çok rengi var. Ömer Faik kimi ayık insanların bir üstünlüğü de ondan ibarettir ki, gelecekte sele çevrile bilecek tehlikeleri hiss edince derhal ona karşı çıkmışlar, bununla da ne kadar fesadın karşısı ortaya çımadan alınıp.

…Arkada kalan on yıllar boyu ben Ömerbeyovlar neslinin, Pepinovlar ocağının, Nemanzadeler soyunun çok insanlarıyla ünsiyette olmuşum, temas yılları süresinde yakinlik hasıl etmişim ki, onların hepsine hayırhahlık, azimkârlık, millete yürekten hizmet etmek şevki hastır. Ancak bu neslin temsilcileri arasında benim en erken tanıdığım Çingiz Nemanzade olup. O zaman yegâne olan Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nde (şimdi Bakü Devlet Üniversitesi) talebe idim ve Azerbaycan televizyonunda programlar hazırlıyordum ki, onlardan biri de “Yedinci kıta” adlanıyordu. O programda Bakıda yaşayıp tahsil alan harici talebeler, payitahtımıza gelen harici konuklar, ecnebi sanatçıların buralara saferleri hakta söz açıyorduk. Kapalı sistem içindeydik, bu programı da düzeltmiştik ki, gençliğin gözlerini dünyaya açmak için küçücük de olsa köprüye çevrilsin. Halk arasında “AZİ” denilen Petro-Kimya Enstitüsü’nde Çingiz Nemanzade harici talebelerle çalışıyordu. Çingiz’in hayatı boyu ilgi gösterdiği esas değerlerden biri musikidir ki, gençlik yıllarında bu alana daha sık bağlı idi, o devirde Petro-Kimya Enstitüsü’nde ecnebi talebelerden ibaret ciddi musiki topluluğu da teşkil etmişti ki, zamanında bizim programda iştirak ettiler, izleri filmde de kalmaktadır. Ancak mütemadi sohbetlerimizden bunu da biliyorum ki, ele Çingiz’in özünün de hafızasında neslin tarihi, kaderi ile bağlı çok hatıralar filme kaydedilmiş gibi dakiklikte yaşamaktaydı. Ona göre de Ömer Faik’in Nizami Müzesi’ndeki abidesinin açılış merasimine onu da davet etmiştim ki, hem dedelerinden olan Ömer Faik’in dönüşüne birlikte sevinelim, hem de hatıraları ile meclisimizi daha da mahremleştirsin. Çingiz Nemanzade’nin o gün sözünü başlarken dedikleri her kese en evvel bu hakikati bir daha yada salmış oldu ki, Ömer Faik’e tam layık olduklarının iadesi her zaman çetinliklerden aşarak mümkünleşmiş. Bununla bir daha onu vurguladı ki, eğer Ömer Faik bugün bir abideye dönerek Azerbaycan’ın öncü müzelerinden birinde daimî yerini tutuyorsa, bu, asla sıradan olan hadise, hangi ise başka bir edibin, halk adamının, alimin, ya sanat adamının heykelinin yapılarak halka takdim edilmesi kadar sade iş değil.

Çingiz konuşuyordu, o mecliste ailenin tarihçesini, nelerden geçmiş olduğunu teferruatları ile bilen yaşlı insanlar çok idi, dinledikçe duygusallaşıyorlardı, çünkü öten günlerin dertleri bir-bir göz önünden geçiyordu:

“Ömer Faik’in hayat yolu ve faaliyetinin layıkıyla kıymetlendirilmesi için onun kızı Kamile Hanım çok büyük çabalar gösteriyordu. Ancak teessüfler olsun ki, tez-tez meyus kalıyordu. Çünkü gerekli tepki görmüyordu. Çünkü Ömer Faik’in adı kapalı listedeydi. Ömer Faik Türklerin, Azerbaycanlıların, umumiyetle, Türk halklarının terakkisi, maarifçilik, milli diriliş sahasında çalışmıştı ve bu da, tabii ki, Bolşeviklerin arzuladığına uygun değildi. Onların, aksine, isteği bu idi ki, bütün Türk halkları ruslaşsınlar, kendi kültürlerini yitirsinler. Kamile Hanım’la komşu idik, aynı caddede yaşıyorduk ve bizim evimizden onlara beş dakikalık yol idi. Ben de çocuktum, Kamile Hanım’ı çok seviyordum, onlara tez tez gedip-geliyordum, o da bana çok mihriban münasebet gösteriyordu. Şimdiye kadar gözümün önündedir: Kamile Hanım’ın iri, kalın bir defteri vardı. Her gün o deftere ne ise yazardı. Bakmıştım da, ancak ne yazdığını bilmiyordum, çünkü Azerbaycan dilinde Arap elifbası ile yazardı. Konuştuğunda birden ne ise yadına düşerdi, tez defterini açar, ora ilave ederdi. O zaman Mesketiya’da yaşayan bir sıra akrabalarımız, tanışlarımız vardı. Bazen gelip rica ederdiler, ben onları Kamile Hanım’ın yanına götürüm. Bir akrabamız vardı – halamın eşi, matematikçi idi. Hafızası çok iyi idi. O, Kamile Hanım’a söylerdi ki, falan yılda Andronik falan köye girdi, falan işleri türetti, Kamile Hanım da derhal kaydederdi. Günlerin bir gününde Şamil muallim Kurbanov Kamile Hanım’ın evine geldi. Kamile Hanım onda olan bütün yazıları, belgeleri, kendi hatıralarını, kayıtlarını Şamil muallime takdim etti. Aslında bu, bir hazine idi. Çünkü Kamile Hanım bunların hepsini yıllar boyu göz bebeği gibi koruyup saklayabilmiş, toplayabilmişti. O devirde ise bu, hiç de kolay iş değildi. Üstelik, çok tehlikeli idi. Onlar üstünde “halk düşmanı” damgası olan aile idiler. İstenilen gün dairelerinde arama yapılabilirdi, bütün bu kıymetli yadigarlar biryolluk yoka çıkarabilirdi. Şamil muallim Kamile Hanım’ın takdim ettiydi materyaller ve kendi araştırmaları esasında ciddi monoqrafi yazdı, Ömer Faik’in eserlerinin toplusunu neşrettirdi. O zamandan toplum Ömer Faik’in adını artık yakinen tanıdı, bildi ki, Azerbaycan’ın ve Ahıska Türklerinin böyle bir görkemli temsilcisi olup. Bugün sırf Rafael muallimin şahsi teşebbüsü ve çabaları ile, resmen hiç bir maliye ayrılmadan bu işin başa çattırılması, Ömer Faik’in abidesinin bu panteonda yer alması Ömer Faik’in hayatında o başlangıçtan sonraki ikinci en alamettar makamdır. Bugünden itibaren Ömer Faik güzel bir heykele çevrilerek burada her gün insanları selamlayacak, ben varım diyecek, söz yok ki, bu abide onun şahsiyetine de, yaratıcılığına da yeni yeni insanları celbedecek”.

…Ömer Faik’ten sayca az fotolar kalmış. Bir taraftan o devirde o kadar da çok resim de çektirilmiyormuş, diğer yandan da onların da çoğunu onu gider-gelmeze götürende NKVD baykuşları müsadere edip yoka çıkarmışlar.

Gerek ressamlarımız da bu insanın suretini, dramatik ömrünün hadiselerini elvan levhalara çevirmek semtinde emek sarf ede. O levhalardan birini bir zamanlar Ahıska Türklerinin düğümlü kaderi ile bağlı müşkülleri halletmek için köy köy dolaşan Ömer Faik’i hayale getirirken aydınca tasavvur ediyorum: at belinde, tekçe, yardımsız, korumasız-falan düzelermiş yollara. Gürcistan’da İnkılap Şurası’nın üyesi imiş. Gürcistan’da yaşayan Azerbaycan ve Ahıska Türklerinin vaziyetini öğrenmek için Borçalı mahalının bu başından vurup, o başından çıkıyormuş. Gördüklerinin hepsini belgeler, tutanaklarla hükûmete takdim eder, meseleleri dillendirirmiş. O belgelerde köylerde Azerbaycanlıların, Ahıska Türklerinin ona verdiyi rahatsız sualler da kalmış. Ahali sorurmuş ki, Ömer Faik Bey, bu hükûmet Sovyet hükûmetidir, ya ermeni hükûmeti? Suali sebepsiz de vermiyorlarmış, çünkü ayrı ayrı vazifelere tayin edilenlerin çoğu ermeniler imiş ve bura Gürcistan olmasına rağmen, ermeniler at oynatırmışlar, Müslüman, Türk ahalini de çok incitiyormuşlar.

Siyasetcil Ömer Faik de dinmez-söylemez bunların hepsini belgeliyor, yönetime takdim ediyor, tedbirler görmeye çağırıyormuş. Tabii, onun bu taassupkeşliğinden ve ermeniyezıt adımlarından daşnaklar da hemen haber tutuyordular ve Ömer Faik’e karşı türlü tahribatlara el atıyordular. Ömer Faik de köylere gittiğinde yanına korumalar almamasını sonralar aile sohbetlerinde böyle izah edermiş ki, ben kendim tek olanda her defe gideceğim yere farklı patikalarla, dakik zamanı önceden kimseye bildirmeden yollanırdım. İhtiyat ederdim ki, ele ermenilerle elbir olanları bana yoldaş verirler, hangise yollardan keçtiğimizde pusu kurup beni katlederler.

Ömer Faik’in ne zamansa yaratılacak suretlerinden birini böyle de görüyorum – şak kameti ile, vakar yağan görkemi ile at belinde, kimsesiz bir köy yolu ile ilerleyen…

O vakit – 1920’li yıllarda Bolşevik ciltli ermeni taşnakları Ömer Faik’e suikast teşkil etmeğe, onu aradan götürmeğe fırsat bulamamıştılar. Ancak Ömer Faik’in 1937 yılındaki hapsine götüren bütün tuzakların ardında onu kendilerine en gaddar düşmanlardan sayan ermenilerin bir başa eli vardı. Bunlar da sadece ihtimaller değil. Rahmetli Şamil muallim Ömer Faik’in Gürcistan Devlet Tehlikesizlik Komitesi’nin arşivindeki dosyası ile kısmen tanış ola bilmişti. Söylüyordu ki, ona dosyadaki bir sıra materyalleri, ayrı-ayrı şahitlerin ifadelerini, hapis için hazırlık esnasında yığılmış güya sübut edici reyleri vermekten imtina etmiştiler. Danışırdı ki, orada arşiv idaresinde işleyen de bir Gürcistan ermenisi idi.

O yıllarda ki unutulmaz professor Şamil Kurbanov’a Ömer Faik’in “Suç Dosyası” ile tanışlık ve bazı hisseleri kopyalamak nasip olmuştu, artık Sovyet dağılmıştı, KQB arşivleri yeni-yeni açılırdı. Aynı dönemde bana da, diğer araştırıcılara da bizde yüzlerle geçmiş siyasi mahpusun, repressiya kurbanının dosyaları ile asudece tanış olmak imkanı yaratılmıştı. Gürcistan genellikle arşivle tanış olmak meselelerinde bizlere münasebette hayli cimridir, ancak Şamil muallimin bahtı iki kat getirmeyipmiş ki, üstelik karşısına hem de bir ermeni çıkıpmış.

…Ömer Faik ve Ömer Faik benzeri insanlar o şahsiyetlerdir ki, gerek onların sureti her zaman insanların gözünün önünde ola. Gözünün önünde ola ve ister-istemez ona doğru gitmeye can atasan.

Ömer Faik de Azerbaycan düşüncesinin, Azerbaycan maneviyatının o şahsiyetidir ki, gerek yalnız jübileden-jübileye, her hansı bir uygun mevzu ve tedbirle ilgili yada düşmesin. Böyle şehitlerimiz gerek her gün hatırlansın, adları daim dilde olsun, saygıları her zaman bizimle kalsın. Çünkü Ömer Faik kimi seçilmişlerimizin hizmeti aslında Azerbaycan’ın her gününde var. İstiklal içindeyizse, her gün bu bağımsızlığın mutluluğunu tadıyoruzsa, bugün Azerbaycan hangi se bir-birinin ardınca zaferlere ulaşıyorsa, hepsinde Ömer Faik’in de payı var.

…Ömer Faik’in tabip torunu, uzun yıllar Tıp Enstitüsünde kürsü başkanı olmuş Nigar Hanım anası Adile Hanım’ın dilinden konuşuyormuş ki, köklü-kömeçli Abaşidzeler neslinden olan nenesi Abide Hanım çocuklarını Ömer Faik’in vasiyetleri ruhunda terbiye edip büyütüyordu. Aslında Ömer Faik vasiyet etmeye mecal bulmamıştı. Onun bütün nasihatleri da, vasiyetleri de yaşadığı ömür, yazdığı eserler idi. Ailede de daim ona çalışılmış ki, Ömer Faik’in nigaran ruhu şad olsun diye onun umduğu ruh, arzuladığı yeni nesil terbiyesi ilk başta öz ailesinin içerisinde var olsun, balalarında davam etsin.

Mert ataların amallerini yaşatmış, en müthiş dönemlerde ailenin şerefini yüce tutmağa kadir olmuş, analığın, kadınlığın mukaddes heykelleri olan bu melekler – Ömer Faik’in Abide hanımı, Hüseyn Cavid’in Mişkinaz hanımı, Ahmed Cavad’ın Şükriyye hanımı, Seyid Hüseynin Umgülsüm hanımı ve kaç böyle diyanetli kadınlarımız gerek her zaman rahmetlerle, sevgilerle anıla, yeni nesillere görk ola!

Ömer Faik Numanzade

Bir ailenin, bir neslin dayağı olmuş bu mert kadınların her biri aslında milletin liyakat sütunlarıdır!

…Ömer Faik abidesini görkemli sanatkâr, halk ressamı, unutulmaz dostumuz Akif Asgerov’un talebesi olmuş genç, istidatlı heykeltıraşımız, Ressamlık Akademisini bitirince Nizami Müzesi’nde işe götürdüğüm Leyla Memmedova yarattı. Abidenin açılış gününde, o heyecan ve gurur dolu akşamda Leyla da konuştu ve böyle tesirli sözler söyledi ki, “Ömer Faik’i tanıdıkça onun yıllar önce dediklerinin bugün gerçekleştiğini anladım. Ömer Faik’in o zaman kadınların eğitimi için yürüttüğü mücadelenin fonunda onun heykelini 150 ilden sonra bir kadın hazırladı. Ömer Faik benim gördüğüm kader aslında iki farklı karakterli insandır: bir taraftan o, küçük çocukların elinden tutup onlara bilgi veren muallim, diğer taraftan da Ahıska Türk Cümhuriyeti’nin ilk kurucusu, Azerbaycan uğrunda mücadele etmiş kahramandır. Ona göre ben her iki karakteri – hem muallimi hem de o lideri bu abidede göstermeye çalıştım.”

14 Mayıs 2024’te, tarihe çevrilen o önemli günde Ömer Faik abidesi üzerinden örtüyü çekmezden önce bunu da söyledim ki, bu, sadece müzedeki olağan ferahlı açılış değil. Tekçe Ömer Faik Nemanzade’ye yakın, akraba olan insanların da şad günü değil. Bu, bir millet hadisesidir. Halkın ebedi yaşamak hakkı olan bir evladı bu muhteşemlikle yeniden geri gelirse, bundan böyle daim gözler karşısında olacaksa, bu, hakkın zaferi, adaletin tentenesi demektir.

Ömer Faik Nemanzade büyük yolunu millet karşısında içtiği antla başlamıştı. 1904 yılında yazdığı ve “Şark-i Rus”ta dercedilmiş “İkba-yi hissiyyat” şiirindeki bu misralar onun meramnamesi, gelecek yıllar için muayyenleştirdiği programı, millet karşısında uhteliği idi:

Könlümün maksudi kırmaktır esaret kaydını,
Meyl-i temim-i hakayık meyl-i baladır bana.

Esaret zincirlerini kırmak yolunda çalışmağı, hakikatleri müdam car çekmeyi bütün isteklerinden üstün tutmanın çağırışlarının son nefese kadar dilinden düşmeyecek en ali değerler olacağını beyan eden Ömer Faik sona kadar da andına sadık kaldı. Muharrirlik etti, muallimlik etti, gerekli saydığı kitapları milletin bilik ufuklarını genişletmek için dilimize çevirdi. Mirze Celille birlikte “Molla Nesreddin” gibi müstesna mizah toplusunu doğurdu.

Millet kuruculuğu, halkının yükselişleri namına her neyi var – biliğini, zamanını, rahatlığını, sevgisini feda etti. Sona bir canı kalıyordu. Onu da feda edip ebediyete uçtu. Abideye çevrilip yalnız bir müze otağında değil, caddelerden, hıyabanlardan sevimli milletini her gün selamlaya bilmek onun ana sütü kimi helal hakkı değil mi?!

 

“525-ci qǝzet”, 25.11.2024

Makaleyi Türkiye Türkçesine Hacali Necefoğlu uyarladı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir