Çizgilerimde Taşıdığım Ahıska

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Ben Ahıskalıyım.

Bu cümle benim için sadece bir kimlik ifadesi değil; bir duruşun, bir terbiyenin ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessiz bir direncin adıdır. Ahıskalı bir ailede büyümek, insana erken yaşta sorumluluk, saygı ve sabrı öğretir. Bugün dönüp baktığımda, Ahıskalıların verdiği ana terbiyesinin beni ne kadar derinden etkilediğini daha iyi anlıyorum. Zaman değiştikçe, bu değerlerin gençler arasında yavaş yavaş kaybolduğunu görmek içimde bir burukluk oluşturuyor. Ancak aileden alınan o temel terbiye, ki buna etnopedagoji deniliyor, insanın içine bir kez yerleşti mi kolay kolay silinmiyor. Benim çizgilerimdeki ciddiyet, derinlik ve suskunluk biraz da buradan geliyor.

Resimle olan yolculuğum çocukluk yıllarımda başladı. Küçük yaşlardan itibaren çizmeye karşı doğal bir ilgim vardı. Bu ilginin şekillenmesinde en büyük paylardan biri dayımın kızına aittir. Onun küçük kâğıtlar üzerine yaptığı resimler beni her zaman büyülemiştir. O yaşlarda belki farkında değildim ama hayranlık, insanın içinde bir kapıyı sessizce aralıyor. Benim için de öyle oldu. Kalem, zamanla oyun olmaktan çıktı ve kendimi ifade ettiğim bir dile dönüştü.

İlk çizimlerim genellikle doğayla ilgiliydi. Dağlar, ağaçlar, deniz… Belki de Ahıskalıların köklerinden koparılmış bir halk olmasıyla doğaya duyulan özlemin, bilinçsiz bir yansımasıydı bu. Sadece kâğıtla yetinmedim; o dönemlerde üç boyutlu çalışmalar da yaptım. İnternetin, telefonun olmadığı bir dönemde büyüdüm. 1990 doğumluyum ve ilkokul 3–4. sınıflardayken, unu suyla karıştırarak kendi dünyamda şekiller oluştururdum. O zamanlar sanat benim için teknik bir bilgi değil, keşfetme cesaretiydi.

Zamanla karakalem, kendimi en net ifade edebildiğim alan hâline geldi. Bugüne kadar birçok farklı konu çizdim. Sanatımda tek bir duyguya ya da tek bir temaya bağlı kalmadım. Çünkü Ahıskalı olmak da tek bir duyguyla anlatılamaz. Acı vardır, sabır vardır, suskunluk vardır ama aynı zamanda onur vardır. Bir dönem “kadına ve şiddete hayır” temalı büyük bir tablo çalıştım. Bu eser, İstanbul’da bir galeride sergilenmek üzere hazırlandı. O süreçte sanatın sadece estetik değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluk olduğunu daha iyi hissettim.

Ahıska sürgünü ise benim sanatımın en derin yerinde durur. Bu konuya dair iki ayrı çalışmam bulunuyor. Bu tablolar, benim için sadece geçmişi anlatmak değil; hâlâ taşınan bir acıyı görünür kılmaktır. Ahıska sürgünü, bir gecede yurtlarından koparılan insanların hikâyesidir. Bu hikâye nesiller boyu anlatılmadan, sessizce taşınmıştır. Ben o sessizliği çizgilerimle bozmak istedim. Sanatın, unutulanı hatırlatma gibi bir görevi olduğuna inanıyorum.

Hayvan figürleri arasında en çok at çizmem ise tesadüf değil. At sporuyla ilgileniyorum; atlı okçuyum. At, Türk kültüründe olduğu gibi Ahıskalılar için de özgürlüğün, gücün ve yoldaşlığın sembolüdür. Onun asaleti ve direnci, çizgilerime kendiliğinden yansıyor. At çizerken, köklerime biraz daha yaklaştığımı hissediyorum.

Resimlerime bakan insanların, sadece bakıp geçmesini istemem. Onların tablolarımı bir kitap gibi okumasını isterim. İlk bakışta görünenin ötesinde, durdukça açılan anlamlar olsun isterim. Çünkü Ahıskalıların hikâyesi de böyledir; yüzeyden bakınca sade, derine inince çok katmanlıdır.

Resim benim için bir terapidir. Konuşamadığım, anlatamadığım duyguların dili çizgilerim olur. Bu yüzden resim yapmak hiçbir zaman planlı bir hedef olmadı. Beni ben yapan, vazgeçemediğim bir alan oldu. Bir dergide yer almak gibi bir beklentim yoktu ama sanatın ve Ahıskalı sanatçıların görünür olması çok kıymetlidir. Çünkü sanat olmazsa insan eksik büyür, kültür eksik kalır.

Ben çizgilerimle hem kendimi hem de ait olduğum hafızayı taşımaya devam ediyorum. Çünkü bazı hikâyeler vardır; anlatılmaz, çizilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir