|
|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Haziran 2009. Sayı: 23 ISSN 1307-1785 |
|
|
BUGÜN YİNE OKUL VAR! Yrd. Doç. Dr. Adem Sultan Turanlı Erciyes
Üniversitesi Eğitim Fakültesi |
|
|
Bu yazının; yazarın Eğitişim Dergisi, Haziran 2009, Sayı: 23’de
‘EYVAH,
SAAT DERSE BEŞ VAR!’ adıyla yayınlanmış (http://www.egitisim.gen.tr/turanli_eyvah.htm)
yazısıyla beraber okunması önerilir. Bu iki yazı, aynı noktaya iki ayrı
pencereden bakma çabası olarak değerlendirilebilir. Saat akşamın sekiziydi ve birçok televizyon
kanalında haberlerin bitip dizilerin başlayacağı saatlerdi… Emre de,
beğendiği bu dizilerden birini o akşam izlemeyi çok istiyordu. Ama daralan
zaman, kâbus gibi üzerine çöküyordu. Saatin saniye kolu hızla ilerliyor ve Emre’yi
sıkıştırıyordu; böyle durumlarda, çocukluğunda annesinden dinlediği masaldaki
kurdun önünde kaçan kuzuya benzetirdi kendini. Yatma saatine iki saat daha olsa
da Emre, bu saatlerde zamanın çok çabuk aktığını ve hatta günün en hızlı
geçen zamanın bu iki saat olduğunu düşünürdü. Hafta içi her akşam düzenli
olarak bu saatlerde yatar ve birkaç sayfa bir şey okuduktan sonra uyurdu. Ertesi
sabah yine okula gitmek zorunda olduğunu bilmek çok zor gelirdi bazen Emre’ye
ve televizyon kanalları arasında gezinerek sıkıntısını dağıtmaya çalışırdı. Bir
takım muziplikler yapınca da babası, bu saatlerde haylazlığının arttığını
söylerdi. Neredeyse her akşam, erken kalkma zorunluluğunu bahane ederek duygu
sömürüsü yapar, uzaktan kumanda aletini eline geçirir ve sık sık kanal
değiştirerek annesini zıvanadan çıkarırdı. Bir tür döngü içinde, “şımarıklık yap,
kızsınlar, yüzünü as, alttan alıp gönlünü yapsınlar, sonra yine şımarıklığa
devam…” Niye böyle davrandığına ilişkin anne babasının çeşitli
‘teorileri’ olduğunu bilirdi Emre; onlar bu davranışları; bazen şımarıklığa
bazen saygısızlığa bazen de uykusunun gelmiş olmasına bağlarlardı. Oysa gerçek
sebep bunların hiç biri değildi. Anne babası, akşamın bu saatlerinin dışında Emre’nin
şımarık veya saygısız olduğunu nadiren düşünürdü; aksine, her fırsatta iyi
bir çocuk olduğunu ‘dosta düşmana’ söylerlerdi. Bu nedenle, bu yorumları onu incitmez
ve hatta içten içe hınzırca gülerdi bu duruma. Davranışlarının gerçek sebebini
onlara nasıl söyleyebilirdi ki? Hangi anne veya baba, Emre’nin söylemeye
cesaret edemediği ‘gerçek’ sebebi anlayışla karşılardı? Bir ara gözleri ekranda
takılı kaldı… Hatta ekranı delen ve boşlukta asılı kalan bakışlardı bunlar.
Sonra, odadaki sesler, bir uğultunun içinde kayboldu ve kendini okulun önünde
buldu. Emre
okulun bahçesinden içeri giriyordu… Her zamanki gibi keyifsiz ve yüzü asıktı.
İtilerek götürülüyordu sanki… Okulun bahçesinde koşuşan çocukların neşeleri
yoktu; sanki coşkusuz bir oyundaydılar. Emre’nin omuzları da ağır yük
taşıyormuş gibi sarkıktı. Her sabah bahçede yapılan sabah ‘içtiması’ bitmiş
ve öğrenciler binalara girmişti. Bahçede halen öğrenciler vardı; bazıları
kendisi gibi ağır ağır yürürken bazıları koşuyordu. Emre, koşmada hiçbir
anlam görmüyordu. Toplam yirmi yedi basamakla sınıfının bulunduğu kata çıkacak,
denk gelirse nöbetçi öğretmenin geç gelen öğrencilere savurduğu hakaretlerden
payına düşeni alacak ve sınıfına girecekti. Sekiz yıldır bu hep böyle olmuştu...
Özellikle okula ilk başladığı yıl, ne kadar zorlanmıştı. Derse geç kalınca
korka korka bahçeden geçer ve nöbetçi öğretmene denk gelmemek için dua
ederdi. Oysa henüz okula gitmediği dönemlerde okulu sevmeyi ummuştu ama öyle
olmadı. Şimdi okulda tanıdığı bütün öğretmenlerin asık yüzlü olduğunu
düşünüyordu; özellikle de bahçede karşılaştıklarının. Öfkeli bir tonda
konuşuyor ve sebepli sebepsiz öğrencileri azarlıyorlardı. ‘Acaba evde de
böyleler mi?’ diye sormaktan kendisini alamazdı Emre. Birinci kademedeki sınıf
öğretmeni Hale Hanım da farklı olmamıştı. Hale Hanım, derslerde zaman zaman
gülümsemiş olsa da, bu gülümseme hiç sıcak gelmemişti Emre’ye; hiç annesinin
gülümsemesi gibi olmamıştı. Hep derslerden, testlerden ve yaptıkları
yanlışların ne kadar pahalı bedeller getirebileceğinden bahsetmişti. Birisinin
yaptığı şakaya tüm sınıf gülse bile, o tebessüm etmekten bile kaçınırdı. Beş
yıl böyle geçmişti ve sonra üç yıl daha. İkinci kademe için de iyimser
beklentileri olmuştu; çok sayıda öğretmeni olacağı için, en azından bazı
öğretmenlerinin olumlu tutumlarının olacağını ummuştu. Ama öyle olmadı.
Türkçe ve Matematik gibi ona zor ve bazen de sıkıcı gelen derslerin öğretmenleri,
hep kendi derslerinin önemi vurgular ve daha çok test çözmenin faydasından
bahsederlerdi. Resim ve Beden Eğitimi gibi daha çok sevdiği derslerde ise öğretmenler
onları ‘serbest bırakır’ ve onlar da ya kendi hallerinde bir şeyler yapar ya
da sınavlara hazırlık amacıyla test çözerlerdi. Fiilen yapılmayacaksa, bu
derslerin programa neden konulduğunu sıkça merak etmiş ama çocuk aklıyla bir
cevap bulamamıştı. Okula
nadiren istekle gitmişti o güne kadar. Aslında sorumsuz veya tembel bir
öğrenci de olmamıştı hiç ama okulu çok sevimsiz bulmuştu. Okulun fiziksel
yapısı değildi sorun olan; insanlar soğuktu… Müdür, müdür yardımcıları,
nöbetçi öğretmenler ve daha kötüsü kendi öğretmenleri soğuktu. Hiç birinin
kendine, annesinin veya babasının baktığı gibi baktığını görmemişti. Sadece
emir veriyor ve yasaklar koyuyorlardı. Her şeyi bilen kişilerin edasıyla akıl
veriyor ve hep daha iyisini istiyorlardı. Sınavlarda doksan- doksan beş alan
öğrenciden bile daha iyisini bekliyorlar ve buna da teşvik veya motivasyon diyorlardı. Ayrıca, Emre’ye
göre öğretmenin bu ‘boğucu’ tutumu, çoğu anne babadan destek de buluyordu. Emre
duyarsızca sınıfının bulunduğu kata çıktı; koridorda öğrenciler vardı ve
öğretmenler henüz gelmediğinden sınıf kapıları halen açıktı. Sınıfına girdi ve
genelde oturduğu sıraya doğru yürüdü. Birileri ona çarptı veya o birilerine; önemsemedi
bile. Yerine oturdu. Gürültünün ortasında öğretmeni veya bir başka deyişle günlük
‘işkencesini’ beklemeye başladı. Bir süre sonra öğretmen göründü. Sınıfa hiç
bakmadan masasına yöneldi ve kitaplarını masanın üzerine bıraktı. Sonra
sandalyesine oturup dışarı bakmaya başladı. Her zaman yaptığı gibi, bir süre
öyle kaldı. Belki de öğrencileri etkilemek amacı taşıyan bu duruş,
öğrencilerin öğretmeni taklit etmesine neden olurdu hep ve gıyabında öğretmenle
dalga geçerlerdi. Öğrencilerin üzerinden geçen bakışları, önce karşı duvara
asılı kaldı ve sonra diğer duvarları taradı. Sınıf defterini karıştırdı bir
süre; ilginç bir şey görmüş gibi yaptı birkaç defa ve deftere eğildi. Vakit
geçirmeye çalıştığı çok açıktı. Eziyet çekiyormuş gibi bir ifade vardı
yüzünde ve hiç mutlu görünmüyordu. Henüz günün ilk dersinde yaşanmaya
başlanan bu eziyet nasıl tamamlanırdı? Neredeyse bütün öğretmenlerinin mutsuz
olduğunu düşündü Emre; “Bu kadar mutsuzlarsa, neden öğretmenlik yapıyorlardı
ki?” Bu arada bazı öğrenciler kendi aralarında konuşmaya devam ediyor,
öğretmen ise dalgın bakışlarla duvardaki panoya bakıyordu. Ali Bey yine öğrenciyle
göz göze gelmemeye çalışarak ayağa kalktı ve “Kitaplarınızı açın” dedi. Bunun
üzerine öğrencilerin çoğu susup zaten açık olan kitaplarına bakmaya
başladılar. Emre, “Oğlum, meyve yemiyor musun?” diye soran
annesinin sesiyle irkilerek, yüzündeki çocuksu bir tebessümle kendine geldi. Saate
baktığında yatma vaktine bir saat daha olduğunu gördü ve uzandığı kanepeden
aşağıya kayarken, ‘Baba, bir el satranç oynayalım mı?” diye sordu… Ertesi gün erken saatte eziyetle yürütülen okul
hazırlıklarında Emre için yeni olan hiç bir şey yoktu. Neredeyse hiçbir
bireysel tercih yansıtmayan kıyafetler giyilecek ve okul çantası gözden
geçirildikten sonra, her sabah ailecek tekrarlanan davranışlarla evden
çıkılacaktı. “Hadi, geç kalıyoruz!” dedi evin daha kalın sesli ebeveyni. “Neye
geç kalıyorsak? Bugün keşke tatil olsaydı!” diye geçirdi içinden Emre. Haftayı
böldüğü ve okulu daha ‘katlanılır’ kıldığı için hafta içine denk gelen tatil
günlerini çok seviyordu. Neredeyse her sabah tekrarlanan bir kurgu içinde bir
takım olayların gerçekleşmesini seyretti yine. Kapı aceleyle kapatılırken
düşürülen veya içerde unutulan eşyalar, kendi kendine kızan anne veya baba,
binadan çıkarken çoktan koşuşturmaya başlamış olan kapıcıyla selamlaşmalar… İyi
bir eğitimin önemini anlatırken, babası Emre’ye dolaylı olarak bu tür işlerde
çalışan insanların sıkıntılarından bahsederdi. Emre bunun bir taktik olduğunu
biliyordu aslında ve anne babasının beklentilerini de yadırgamıyordu. Hatta
önerilerini önemsiyor ve elinden geleni yapıyordu. Ama onların da, “kendisinin
elinden geleni yaptığını” fark etmelerini ve kabullenmelerini bekliyordu. Galiba
yetişkinler; ‘elinden geleni yapmak’ ifadesinin bir sınırlılığa işaret
ettiğinin farkında değillerdi. Bir yandan da okul denen şeyin, kendi
üzerindeki etkisini tebessümle hatırladı ve okulun; çocuklara yaşattığı coşku
ve neşeye ilişkin atılan nutukların gerçek olmadığını düşündü. Genel olarak
okumayı, bir şeyler öğrenmeyi veya
tartışmayı seviyordu ama okulda eziyet çekiyordu; okula başladığı ilk
günlerden beri de böyle olmuştu. Emre, evden çıktıktan birkaç sokak sonra anne
babasından ayrılarak okula yöneldi. Yürüyerek beş on dakikada gidiliyordu okula.
Yoldaki ayrıntıları çok iyi biliyordu. Her sabah okul yolunda, dikkatini çevredeki
ayrıntılara yoğunlaştırır ve okulla ilgili konuları düşünmemeye çalışırdı. Okul
nasılsa kaçınılmaz sondu. Sol taraftaki manavı ve meyveleri yerleştiren orta
yaşlı adamı inceledi. Manav bu sabah da somurtkandı; belki o da, öğretmenleri
gibi, yaptığı işi sevmiyordu. Sonra ayakkabı mağazası ve köşedeki butik… Aşina
tabelaları okudu ve her gün gördüğü anne babaları gördü yine. Çocuklarının
heyecansızlığı, onları okula bırakan anne babaların bakışlarına tedirginlik
olarak yansıyordu. Emre bu sabah okula biraz erken varmıştı. Servis
araçlarının ve öğrencilerin arasından okulun bahçesine girdi. Her sabah
yaptıkları gibi önce bahçede toplanıp sonra topluca sınıflara çıkacaklardı. Kendi
sınıfının bulunduğu kısma gidip erkek öğrencilerden birine yanaştı. Belli
belirsiz selamlaştılar ve zoraki bir gülümseme belirdi her ikisinin de
yüzünde. Şimdi müdür yardımcılarından biri mikrofonu alacak ve neredeyse
sekiz yıldır dinledikleri nutkun bir benzerini daha atacaktı. Konuşmacının
kendisi de; öğrencilerin onun söylediklerini önemsemediğini veya
dinlemediğini bilirdi; hem öğretmenler hem öğrenciler için bu sadece bir
törendi ve her sabah yapılması gerekiyordu. Törenden sonra gruplar halinde dersliklere
gidilirken sadece küçüklerin seslerinde bir parça heyecan hissediliyordu;
diğerlerinden ya hiç ses çıkmıyor ya da sızlanıyorlardı. Emre de arkadaşlarıyla
birlikte merdivenleri çıktı ve koridoru geçerek sınıfına girdi. Çantasını masasının
üzerine bırakıp oturdu, uyuyacakmış gibi başını çantasının üzerine koydu.
Öğretmeni veya daha doğrusu kaderini beklemeye başladı; gene ölesiye
sıkılacaktı. İlk iki ders İngilizce idi ve derse Ali Öğretmen girecekti;
onlar sınıfta hiç yokmuş gibi pencereden dışarı veya duvarlara bakarak ders
anlatmasını dinleyecek veya dinliyor gibi yapacaklardı. Biraz
sonra koridordaki sesler azaldı; bu da öğretmenin birazdan sınıfta olacağı
anlamına geliyordu. Tahmin ettiği gibi kısa bir süre sonra Ali Öğretmen sınıftaydı.
Saygısızlık olmaması için, Emre başını kaldırdı ve sol kolunu başına destek
yaptı. Hiçbir merak hissi içermeyen bakışlarla öğretmene baktı ve bir
tuhaflık sezdi. Öğretmen, masaya oturmadı bu defa ve pencereden dışarı da
bakmıyordu. Bu sıra dışı bir şeydi; Emre hafiften yerinde kımıldadı, elini
başının altından çekti ve dik oturdu. Dikkatle öğretmeni takip ediyordu ve
davranışlarına anlam vermeye çalışıyordu. Öğretmen, daha önce hiç yapmadığı
bir şey daha yaptı; bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirirken, onların
arasına doğru yürüdü. Sınıfın arkasına varınca yüzünü tahtaya döndü ve elini
bir öğrencinin omzuna koyarak ürkek bir tonda “Günaydın çocuklar!’ dedi. Emre
şaşkınlıkla arkadaşlarına bakınca şaşkınlık içinde olanın, sadece kendisi
olmadığını fark etti. Diğerleri de ilgiyle öğretmeni takip ediyor ve neler
olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Önceki günlerin tersine, sınıfta neredeyse
çıt çıkmıyordu. Ne Emre
ne de diğer öğrenciler; öğretmenler odasında yaşanan küçük bir deneyimin, Ali
Öğretmen üzerinde böyle bir etki yaratabileceğini bilebilirdi. “Her ne
olmuşsa, iyi ki olmuş!” diye düşündü Emre…
Ali Öğretmen o sabah yaşadığı basit bir olayın etkisiyle; hemen yanındaki insanları
ihmal ettiğini veya olayları görmezden geldiğini, bunu yaparken de hep
başkalarını suçlayıp kendini masum saydığını fark etmişti… Öğretmendeki bu
değişimin, Emre’ye yeni bir ivme kazandırıp kazandırmayacağı bilinmez ama
birçok öğrencinin daha, onun gibi incinmesine engel olacağı umulabilir. Burada anlatılanlar bir kurgudur elbette;
ama tanıdık bir kurgu. Bazılarımızın öğretmen olarak, çoğumuzun da öğrenci veya
anne baba olarak gözlemlediğimiz anlardan oluşmuş çok küçük bir kurgu. Geri dönüp
de eğitim hayatımıza bir göz attığımızda; özlemle, gururla, öfkeyle veya üzüntüyle
hatırlayacağımız ne kadar çok şey yaşamış olduğumuzu görürüz. Ama bu
yaşantıların herhalde hiç biri; bir öğretmenin omzumuza sevgiyle dokunan eli veya
‘aferin’ diyen sıcak bir bakışı kadar etkili olmamıştır. Bu yüzden birçoğumuz,
ilk defa onlara âşık olmuşuz ve en çok da onlara kırılmışız. UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının
tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün
halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan
başlığa aktif link verilerek kullanılabilir. |
|
|
|