|
|
Eğitişim Dergisi E-Eğitim, Bilim ve Sanat Dergisi Haziran 2009. Sayı: 23 ISSN 1307-1785 |
|
|
EYVAH, SAAT DERSE BEŞ VAR! Yrd. Doç. Dr. Adem Sultan Turanlı Erciyes
Üniversitesi, Eğitim Fakültesi turanli@erciyes.edu.tr |
|
|
Ali
Bey, dün akşam misafirler ayrıldıktan sonra dar zamanda, bu sabah anlatacağı konuyu
gözden geçirmiş ve sorun olacak bir şey olmadığını görmüştü. Kabaca da dersi
planlamış ve resmi sorumluluğunu yerine getirmiş olmak için de, geçen yıl
hazırlamış olduğu planları, tarih değiştirerek, bilgisayar çıktısını almıştı;
yani ders planları da hazırdı. Sabah her zamanki gibi saatin çalmasıyla
uyanmış, sürünerek kendini yataktan dışarı atmıştı. Her zamanki sabah ritüellerinden sonra, evden okula doğru yola koyulmuştu. Okul
yolu yürüyerek sadece 10 dakika sürse de, Ali Bey için bir ömür kadar uzun ve
ayakları geri geri gidiyor. Keşke bugün Cumartesi
olsaydı! O zaman hafta başına iki gün daha olurdu. Aslında yorgun da
hissetmiyordu. Akşam geç yattıysa da, buna alışıktı. Cuma akşamları TV’deki
tartışma programlarını geç vakte kadar izler, bazen de bir filme dalar ve geç
vakte kadar uyanık kalırdı. İşi gücü olmamasına rağmen, hafta sonları
erkenden uyanır ve sabah sporu için kendini, 15 dakika uzaktaki yürüyüş
parkuruna atardı. Fakat hafta içi durum hep aynı ve umutsuz! Okula
yaklaştıkça sıkıntısının artığını fark etti yine. Köşeyi dönünce okul
gözükecek ve küçücük bahçeyi geçerek, yine o aynı sıkıntıyı duyacağı daracık
koridorların içinde bulacaktı kendini. Aslında ne bahçe küçük ne de
koridorlar dardı. Bunu kendisi de biliyordu ama her defasında bu şikâyeti
tekrar ederdi. “Bu nedenle sevmiyorum okulu” diyordu. Keşke daha büyük bir
okulda daha ferah bir ortamda çalışıyor olsaydı. O zaman durum başka olurdu.
Kendi halindeyken veya daha yürekliyken asıl sebebin bu olmadığını kendine
itiraf edebiliyordu. Çocuklardı bu isteksizliğin nedeni. O çocukları
sevmiyordu. Bir şekilde öğretmen olmuştu veya olmak zorunda kalmıştı. Anne
babası, ona hep, “senden iyi bir öğretmen olur” demişlerdi, o da öğretmen
olmuştu. İşte olan olmuştu, artık mutsuzdu. Geri dönüşü olmayan bir yoldaydı
artık: Bu andan sonra meslek değiştirilmezdi ki! Derse girdiği anı düşündü,
içi daraldı! Boyası eskimeden dökülen dar koridorun sonundaki
sınıflardan birindeydi dersi. Nöbetçi öğretmenin, öğrencileri sınıflara
sokmuş olacağını umut etti; öğrencilerin koridorda kendisine çarpmasını
elbette ki istemezdi. Beklediği gibi olacaktı; çünkü hep böyle olurdu.
Nöbetçi öğretmenler, dersliklere girme konusunda oldukça titiz davranırlar ve
“öğretmen zili” çalmadan koridorlar boşaltılmış olurdu. Sadece okula geç
varmış olan öğrenciler olurdu ve biraz endişeli, dersliklerine doğru
koşuştururlardı. Yakınlaştıkça içi daralacaktı, her zaman olduğu gibi. Duyar
gibi oldu sınıfın gürültüsünü: Bağrışmalar ve hatta argo ifadeler… Ne işi
vardı burada? Kapı aralık ve içeri giriyor. Gürültüde hissedilir bir azalma
olmuyor; hatta ‘Öğretmen geldi, susun’ diye bağıranların sesi, gürültüyü
biraz daha artırıyor. Ali Bey çok da umursamadan sınıfa bakıyor, bu salı
sabahının geçen salıdan haftaki hemen hemen hiçbir
farkı yok. Arka sıralardakiler ayakta ve hatta başka sıraların yanında
bağrışıp duruyor. Bir kaçı da el kol hareketleri yaparak arkadaşlarıyla
dürtüşüyor. Adını bilmediği (çoğunu bilmezdi zaten) çocuklardan biri,
ayakkabılarıyla sırasının üzerine tünemiş vaziyette oturmuş, sol kolunu
arkadaşının omzuma atmış. Öte yandan, öndeki birkaç öğrenci, bir yandan
öğretmene bakarken bir yandan da konuşmaya ve gülüşmeye devam ediyor.
Gelişini fark etmelerine rağmen, öğrencilerin davranışlarını
değiştirmemelerine de pek aldırmıyor; çünkü çoktan kanıksamış bu tür
tavırları. Masaya gidiyor ve sandalyeyi çekip oturuyor. Bu esnada öğrenciyle
göz göze gelmemeye çalışıyor; masaya, tahtaya, sınıf defterine, perdelere,
beraberinde getirdiği kitaplara bakıyor… Onlarla göz göze gelmek içini
acıtıyor; bunlarla zaman nasıl geçer diye geçiriyor içinden. Önce masanın
biçimine takılıyor; dev bir kutu gibi. Yılların eziyetiyle kirlenmiş ve
örtüsüz. Sandalyesini çekiyor ve oturuyor. Bu masayı ilk defa görüyormuş
gibi, kollarını gererek boyunu ölçer gibi yapıyor, sonra da enini. Ardından,
sağındaki pencereye yöneliyor bakışları. Kirli tül perdenin ardındaki
binaları seçmeye çalışıyor; kimi alçak kimiyse daha yüksek. Kendi de böyle
bir binada oturuyor zaten; yani hiçbir özgünlüğü filan yok. Ama ilginç bir
şey yakalamış gibi, perdeyi bakışlarıyla delmeye çalışıyor. Bir süre sonra
tekrar sınıfa dönüyor bakışları. Bir süre karşı duvarı izliyor. Biçimsiz
yerleştirilmiş resim ve panolar var duvarda. Her defasında bakışları onlara
gider ve bir süre bakakalır. Bu ara sınıftaki gürültü devam etmektedir. Ali
Bey’in sınıfı gözleme turu henüz tamamlanmamıştır. Bir de solundaki duvara
bakar, girdiği kapının bulunduğu duvara bakar; askılık bu duvardadır. Ne
kadar gelişigüzel bir askı diye düşündü önce, sonra da bu düşüncesinin hiç de
yeni olmadığını fark etti. Hemen her derste benzer fikirler geçerdi
kafasından ya da geçmesini sağlardı kendisi. Gürültü halen devam etmektedir
bu arada. Bakışlarının bir sonraki durağı, beraberinde getirdiği ders
kitaplarıdır. Önce kitaplardan birini eline alıp, bir sayfa bulmaya çalışır,
sonra da diğerini. Aradığı sayfayı bulması epey bir süre almıştır; aramasının
sebebi hangi konudan başlayacağını bilmemek değildir oysaki. Akşam konuya göz
gezdirdikten sonra, anlatacağı yeri bulmada tereddüt yaşamamak için her zaman
bir ayraç yerleştirirdi kitabın arasına. Ayraç yine yerindeydi ama ona
ulaşmak epeyce vakit alıyordu. Sonra bileğindeki saate gözü takıldı. Dersin
altı dakikası geçmişse de, sınıftaki gürültü halen devam etmektedir. Artık
derse başlamanın vaktinin geldiğini düşündü ve yine hiçbir öğrenciyle göz
göze gelmeden “Gürültüyü kesin, artık başlayalım” der. “Sayfa 35’i açın ve
parçayı okumaya başlayın” der İngilizce olarak. Bu başlangıçlar ne kadar sık
yaşanıyordu hayatında! Nerdeyse her ders böyle başlıyordu. İçi bulandı,
talihine söylendi ve dersin bitmesi için dua etti. İşte
o malum köşeyi döndü ve okulun bahçesine girdi yine. İçinin daraldığını
hissetti, her sabah olduğu gibi. Koşuşturan öğrencilerin ona çarpmasından
korktu. Ne de olsa, hızlı koşuyorlardı ve üzerine çamur sıçratılsın
istemiyordu. Aralardan sekerek, daha doğrusu kaçarak öğretmenler odasının
bulunduğu binaya girdi. Yeterince havalandırılmayan loş koridorda yine o ağır
kokuyu duyumsadı ve belli belirsiz yüzünü ekşitti. “Sabahları koridorlar ve
sınıflar neden havalandırılmaz ki?” diye sordu kendi kendine. Cevabı
biliyordu aslında; sorudan dolayı kendine kızdı ve bu arada öğretmenler
odasının kapısına ulaşmıştı. Küçük
pencereli uzun oda, yeterince ışık almadığı için gündüz vakti bile elektrikle
aydınlatılıyor. Hemen sağda uzunca bir portmanto ve birkaç palto ve ceket
asılmış. Kendi paltosunu da çıkarıp astı ve bu arada selam vermemiş olduğunu
fark ederek belli belirsiz bir “günaydın” dedi. Gelen cevabı beklemediği
gibi, zaten hemen hemen hiç kimse de açıkça duyulur
bir karşılık vermedi. Bir kaç mırıltı geldi, galiba bunlar da “günaydın”
anlamını taşıyordu. Odada kimin olduğuyla ilgilenmedi bile; daha doğrusu
onların kim olduklarını zaten odaya varmadan biliyordu. Periyodik olarak aynı
sabahlar tekrarlandığından ve ilişkilerini kanıksadıklarından, ne Ali Bey
için ne de diğer öğretmenler için sabahların ilginç bir yanı vardı. Ezbere
biliyordu ne yaptıklarını veya yapmadıklarını! Her salı sabahı olduğu gibi,
Ayşe Hanım anlatacağı konuya göz gezdirmekte; Ayla Hanım çantasını
karıştırmakta; Mehmet Bey ise, evden kahvaltısız çıktığı için yolda satın
aldığı simidi yemektedir… Öylesine tanıdık davranışlar ki… Artık böylesi
sahnelerden nefret ediyor nerdeyse. Çantasını masanın üzerine bırakıp
kitaplarını çıkardı. Sayfaları öylesine çevirirken, neredeyse tüm koridorun
duyacağı bir tonda söylenen ‘Günaydın Arkadaşlar” selamıyla irkildi. Canan
Hanım bu! Okul içinde bu kadar coşkuyla en son ne zaman selam verdiğini
hatırlayamadı! Bu kadın hep böyleydi; kıpır kıpır,
neşeli ve sevecen. Başını kaldırmadan zoraki aldı selamı, duyulmadı bile.
Canan Öğretmen, en yakınındaki Ali Bey’e yaklaştı. “Ali Hocam nasıl olmuş?“
diye sordu ve dikkatle Ali Bey’e baktı. Bütün isteksizliğine rağmen nezaketten
olacak, Ali Bey başını kaldırdı ve Canan Öğretmene baktı. Önce aşağıdan
yukarıya doğru süzdü, sonra da yukarıdan aşağıya ama dikkatini çeken bir şey
olmadı; bu yüzden de diyecek bir şey bulamadı. Başını iki yana sallayarak
bunu belli etmeye ve yüzüne de sahte bir üzüntü yerleştirmeye çalıştı. “Aşk
olsun hocam, nasıl görmezsiniz? Gözlerime bakın!”; Ali Bey de halen herhangi
bir değişiklik fark etmiş insan hali yoktu. “Lens taktırdım. Yeni rengimi
beğendiniz mi?” Gözleri deniz mavisiydi.
“Eski rengi neydi ki?” diye düşündü kendi kendine. !Ela? Yeşil? …”
Hiçbir ipucu yoktu kafasında ve Canan öğretmen Ali öğretmenin çaresizliğini
anlayarak, “Aşk olsun,” dedi, “hiç mi fark edilmiyor?” Oysaki esas mesele;
Ali Öğretmen’in, lenslerin rengini seçememesi değil, Canan Öğretmen’in
gözlerinin gerçek rengini hatırlayamamasıydı. Düştüğü durumdan çok sıkıldı,
çünkü karşılıklaştıkları zaman, çoğunlukla birbirlerinin hatırını sorarlardı.
Ayrıca, Canan öğretmen iyi bir insan ve sevilen bir öğretmendi. Nasıl olur da
bu kadar belirgin bir özelliğini hiç fark etmemişti. Bir
anda, vücudunun ısındığını hissetti. Yüzü alev alev
yandı; avuçları terledi… Herhalde bu hali dışarıdan da görülebiliyordu ki
Canan Hanım yardımcı olmak için, sakinleştirici bir tavırla “Sanki sabahın bu
saatinde başka derdiniz yokmuş gibi…” dedi ve diğer öğretmenlerin yanına
gitti. Ama Ali öğretmen sakinleşmedi çünkü onun sıkıntısı Canan öğretmenle
ilgili değildi artık. Bir anda, birazdan derse gireceği sınıftaki çocuklar
gelmişti aklına. Sadece bir kaçının ismini biliyordu; Hiç biri hakkında özel
bir bilgiye sahip değildi. Ne saç ne göz renkleri canlandı gözünde; yüzleri
bile belli belirsizdi. İlgileri neydi, ne yapmayı severlerdi veya hangi
konularda daha başarılılardı? Sorular cevapsız kaldı ve içini bir huzursuzluk
kapladı… Belki de utanç! Derse
giriş zili çaldı ve o tuhaf huzursuzluğuyla öğretmenler odasından ayrıldı.
Koridorlar aynı ama hissettiği sıkıntı başkaydı. Bir şey boğazına düğümlenir
gibi oldu; utanmaya benzer bir duygu hissetti. Koridorlarda az da olsa
öğrenciler vardı ve derse öğretmenlerden önce girebilmek için acele
ediyorlardı. Bir yandan da, Ali Öğretmenin sertlik konusundaki ününü de
bildiklerinden olabildiğince uzağından geçmeye çalışıyorlardı. Sınıfa
yaklaştıkça, içindeki duygu hali değişmeye başladı; heyecan vardı içinde ve
bu duyguyu tanıdı. Mesleğe yeni başladığı sıralarda, derse giderken hep böyle
hissederdi; daha sonra bu duygular kaybolmuş, o da bu değişimi tecrübeye
bağlamıştı… Sınıfın
kapısına yaklaştığında, sınıftan gelen o uğultuyu yine duydu. Ama bu defa
sıkıntı duymadı veya kızmadı çocuklara. Kapıdan içeri girince, her zamanki
sahne yinelendi ve gürültü kesilmedi. Ama Ali Öğretmenin kaygısı bu defa
farklıydı… Masaya gitti, elindeki kitapları masanın üzerine bıraktı ama oturmadı.
Tül perdeyi delmek istercesine pencereden dışarıya da bakmadı. Doğrudan
bakışlarını öğrencilere çevirdi ve onların bakışlarını yakalamaya çalıştı.
Aslında biraz da acemi gibi hissetti kendini; kızdığı anlar dışında
öğrenciyle göz göze gelmeye o kadar uzak kalmıştı ki. Öğrencilerden bir kaçı
farklı bir şeyin olacağını düşünerek, tedirginlik duydu. Oysa öğretmenin
yüzünde ve gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Ali öğretmen,
öğrencilerin göz ve saç renklerini, onların yüzlerini keşfetmeye çalışır
gibi, çocukları inceliyordu. Bu tavır daha çok öğrencinin ilgisini çekmiş ve
birçoğu, fırtına öncesi sessizlik sanıp, tedirginlik hissetti. Ali Öğretmen
epeydir yapmadığı, zor bir şey daha yaptı ve öğrencilerin arasına doğru
yürüdü. Ve daha çok öğrenci şaşkınlık ve bunun sonucunda oluşan sessizlik
içinde, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Bu
sabah ne öğrenciler ne de öğretmen için sıradan bir sabahtı. Öğretmenin her
yeni hamlesi, öğrencide farklı bir tepki oluşturuyordu. Bu arada öğretmen
sınıfın arkasına varmış ve yüzünü tahtaya dönmüştü. “Sınıf buradan farklı
görünüyormuş.” diye geçirdi içinden. Asık yüzüyle kendini masada düşündü ve
kısa bir süre ‘sanal kendini’ seyretti. Öğretmenliğinin hiçbir albenisini
bulamadı. Nice zamandır hep, şimdi beğenmediği bu yüzle ve tavırla sınıfa
gelmişti… Soğuk ve heyecansız. Yıllarını boşa
geçirdiğini hissetti ve yeni bir başlangıç için çok mu geç kaldığının
tereddüdüyle elini sağındaki öğrencinin omzuna koydu ve kendi kulağına
acemice gelse de, uzun bir aradan sonra ilk defa “Günaydın çocuklar” dedi…
Candan Öğretmenin lensleri, Ali Öğretmen için yeni bir başlangıcın habercisi
olmuştu… Bu yazının; yazarın Eğitişim Dergisi, Haziran 2009, Sayı: 23’de “Bugün yine okul var!”
adıyla yayınlanmış (http://www.egitisim.gen.tr/turanli_okul.htm)
yazısıyla beraber okunması önerilir. Bu iki yazı, aynı noktaya iki ayrı pencereden
bakma çabası olarak değerlendirilebilir. UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı
özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde
yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif
link verilerek kullanılabilir. |
|
|
|