Yanımızdan geçtikleri zaman, önce korkup kaçtığımız, sonra da hoşt dediğimiz hayvanlardır dünyayı bizimle paylaşan köpek ya da it dediğimiz canlı varlıklar. Bazılarının vahşi saldırılarına çok kızsak, üzülsek de yine de onlara karşı yüreğimizde tutmaya çalıştığımız sıcaklıktan vaz geçemeyiz.

Ev ortamlarımız, sağlık sorunlarımız, yaşam şartlarımız bizi onlardan uzak tutmuş olsa da, bütün ülkemizi yasa boğan İzmir (30- 10-2020-) depreminde bu hayvanlarda gördüğümüz duygular, insanlarınkinden farklı değildi.     

Ben, aşağıda başlığını (Fındıkla Bizim Hikâyemiz) koyduğum bu yazıyı bir ay önce yazmaya başlamış ama üzerime çöken bir üşenme yüzünde bitirmeden yarım bırakmıştım. Bu günlerde yaşadıklarımız köpeklerin insanlara en yakın dost olduğuna inandırdı. Bizim de köpeklere daha yakın olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Eğitilmiş veya eğitim almamış bir köpeğe bakıp yakınlık gösterirsek eminim ki onlarda bizlere karşı sevgilerini esirgemezler.

Eğitilmeleri aylar sürse de sonunda küçük bir mükâfat karşılığında istenileni yapmaktan kaçınmayan bu insan dostu hayvanların duygularının çok fazla olduğuna inanıyorum.

Bazen, fedakârca yaptıkları işlere akıl erdirmek zor olabilir. Hissettikleri bir kokunun peşine düşen bu sevimli dostları depremlerde, kayıplarda, sel felaketinde, toprak altında gömülü olan ölüm olaylarında, narkotikte, güvenerek kullanıldığını görüyoruz.

Hatta, gecenin başlangıcında başlayıp, sabahın dördüne kadar sokakta iki köpeğin saatlerce uluyarak deprem uyarınsın da bulunduğunu sonradan anladım. Öyle bir uluma ki, sesleri bir mahalleyi aşıp insanları ayağa kaldırdığını hiç unutamam.     

 

                                    Fındık'la Bizim Hikâyemiz

Hangimiz, yaşımız ilerleyince çocukluğumuzdan aklımızda kalan hatıraları düşünmeyiz ki?

Sizleri bilmem ama ben bazen geçmişimde yaşadıklarımı aklıma getirmek için beynimi epey bir zorlarım.

Kendi kendime, aman bu aklıma gelenlerin davamı nasıldı der, ufak ufak anıları, kırık ipleri düğümleyip, kazak ören analar gibi birbirine düğümlemeye çalışıp yumak haline getiririm.

Yaşadığım salgın günleri yüzünden devletimizin emri ile evde kalmak zorunluluğu yaşamaktaydım. Zannederim kendimi daha diri tutmak ya da daha yaşlanmadım havasına girmek isteğiyle, bu günlere inat, ben de zaman zaman çocukluğumu iyice gözümün önüne getirmeye başladım.

Siz misiniz beni eve hapseden siyasetçiler! Size inat ben de çocukluğumun anılarında yaşamanın mutluluğu tatmaya başladım. Belki de evimin odalarında gezinirken yaşımı aşağıya çekip kendimi avutmak için çabaladım.

Kiminin it dediği, benimse her zaman köpek demeyi tercih ettiğim, alımlı, hassas ve kadir kıymet bilen bir köpekle kısa sürede olsa besleyip arkadaşlık ettiğim Fındık’dan bahsetmek için bilgisayarın başına oturdum.

İlkokulun birinci sınıfındaydım. Benden dört yaş büyük ve sırada ikinci olan İsmail Ağabeyim kendi sınıfında okuyan, Ahmet Çırpı adlı arkadaşının evine gider.

Ee, o zamanlar kerpiçle örülmüş birkaç odalı evler bahçesiz olur mu?

Ağabeyim, Ahmet Çırpıların bahçesinde yavrularını emziren bir anne köpek görür ve arkadaşına yavrunun birisini kendisine vermesini ister. Bu isteğe arkadaşının annesi dünden razı olduğunu söyleyerek bir yavrunun bakımının eksileceğini düşünerek hemen razı olur.

Benim için, zamanın en güzel hallerinden birisi böyle başlar.

Bir baktım ki ağabeyim kucağında beyaz, kıvırcık tüylü bir yavru gölbezle evimize geliverdi.

Getirirken ağabeyimi saran mutluluk beni de birdenbire sardı ki ne sardı.  

Annem minik yavruyu görünce ağabeyime, “Vah, daha çok küçükmüş, bunu niye annesinden ayırdın” deyişinden sonra kabul etmeme itirazı başlamadan, “Biz bakarız anne, biz bakarız diye bakarız” yalvarmamız işe yaradığını iyi hatırlıyorum.

Çocukluk değil mi, işimizin adı da ne?  Bahçemize gelen bir köpek yavrusu değildi, kocaman bir neşe, bu sevincin bize verdiği mutluluktu.

Tabi, bu minik beyaz kıvırcık tüyleri olan yavrunun da bir adı olmalıydı.

Çocuk aklımızla, hemen dilimize gelen Fındık adını koyuverdik.

Bahçenin bir köşesine, tahta parçalarıyla küçük bir yuva yaptı babam Fındık’a. Annem de kırılmış içi sırlı bir küp kırığının dibini bize “Yalak yapın” diye verdi. Birkaç gün içinde Fındık’ın derme çatma bir kulübesi bir de önüne koyacağımız yalağı ve su kabı olmuştu. Bahçemizdeki kar popu gibi sevimli konuk bizim çok kıymetlimizdi.

Her gün verdiğimiz süt ve yemekle beslenen Fındık epey palazlanmaya başladı.

Uykumuz ve dersimizin bizi Fındık’la daha çok oynamamıza mani olmasına üzülüyorduk.

Altı yaşında ilk mektebe başladığım için, şimdi bile aklıma geldikçe bize verilen her gün yapmaya mecbur olduğumuz sayfalar dolusu ödevimi yetiştirememe endişesini hisseder gibi olurum. Birinci sınıfta, çizgili deftere günlük fişleri en az beş sayfa şöyle yazardık:

Ali topu tut.

Tut Ali tut.

Ayşe ip atla.

Baba eve gel.

Kış geldi.

Anne sobayı kur.

Ninem kazak örüyor.

Babam gazete okuyor.

Annem sofrayı kurdu.

Her gün verilen sayfalar dolusu bu ödevleri o küçücük parmaklarımla yazıp köpeğimizle oynamaya vakit bulmak için bir iki sayfayı da ağabeyime yalvarıp yazdırmaya çabalardım. Artık, bizim bahçemizin bir neşesi vardı. Sokağa çıkıp arkadaşlarla oynamamaya başladık.

Şimdi hatırladığım kadarıyla benim çocukluğumda sokaklarda iri başıboş köpekler olmazdı. Ancak, pikniğe gittiğimiz zamanlarda kırlarda görürdük heybetli, çocukları korkutan çoban köpeklerini.

Böyle olunca da mahallemizin köpeğe hasret çocukları da güzel şirin sessiz hayvanı sevmek için kapımızın tokmağını durmadan vurmaya başlamışlar. Çok şanslıydık. Kocaman bahçemiz ve arkadaşlarımızın da sevmeye geldiği bir yavru köpeğimiz vardı.

Fındık bizim ona gösterdiğimiz sevginin karşılığını fazlasıyla veriyordu. Çağırınca kucağımıza geliyor, bizimle top oynuyor. Otur deyince oturup kalk deyince kalkıyordu. Ayaklarımızın dibinde olması onu da bizi de çok sevindiriyordu.

Biraz da büyümeye başlayan Fındık o kadar çok sevimli oldu ki onu kucaklayıp sevmeye doyamıyorduk.

Düşünüyorum da belki de işlerinin bizlerden daha çok olmasından ya da çocuk büyütmek telaşı içinde olan annem ile babamın Fındık hiç umurlarında değildi. Ama, bizim için Fındık artık evin çocuğu gibi olmuştu.

Gel zaman git zaman bizim Fındık’ımız büyüdü. Hal ve hareketleriyle kulübesine ve bizim kocaman bahçemize sığmaz oldu. Artık laf da anlamaz olmuştu. Küçük kulübesini yıktı. Evimizin bahçe duvarlarını aşıp komşu bahçelere kaçıyordu. Peşine düştükleri, tavuk civciv, kedi kovalıyordu. Geceleri sabaha kadar havlayıp etrafa huzursuzluk vermeye başlamıştı. Alçak, bahçe duvarları olan kıyılarımızdan, “Komşu şu itinize sahip çıkın, benim cücüğümü yakalayıp öldürmüş. Kedimi kovalamış. Ekili sebze evleklerimizi eşelemiş” şikâyetleri gelmeye başlamıştı. Bizim, kaçmasın diye boynuna tasma takıp bir ağaca bağlamamız onun huzursuzluğunu iki misline çıkartmıştı.

Bu durumu endişeyle takip eden, hiçbir hayvanın kafeste, kulübede beslenmesine gönlü razı olmayan babam bir gün, “Bu böyle olmayacak çocuklar. Bu köpek özgürlük istiyor, gezip dolaşmak yanına arkadaş bulmak istiyor. Ben, bu hayvanın serbest gezmesi için köyde yaşayan akrabamın yanına göndereceğim” dedi. Biz, ağabeyimle babamı anneme şikâyete başlayınca, “Ne yapayım çocuklar, babanızın dayanamayıp bir tavuğu bile kesemediğini görüyorsunuz. Babanız ne derse o” cevabını alınca umutlarımız da tükenmişti.

 Ağabeyimle benim gözümüzün yaşına bakmadan bu güzel ve çok sevdiğimiz, büyümüş köpeğimizi haber gönderip çağırdığı akrabamızla, onların yaşamakta olduğu köye gönderdi babam.

Gittiği yeri memnun eden, bir avluda bulunan akraba iki hanenin kapı bekçiliğini yapan köpeğimizden iyi haberler gelmeye başladı.

Meğer bizim Fındık tam bir kapı nöbetçiliği yapıp asla avlunun yakınından yürüyen insanların bile geçmesine izin vermezmiş. Eve gelen misafirler en az üç dört metre uzaktan ev sahiplerine bağırıp, “Yahu gelin sizin şu azgın iti bir tutun ki bizde size gelelim” diye izin almaları gerekirmiş.

Anladığım kadarıyla, köyde iyi bakılan, sevilen Fındık, zaman içinde duygusallaşmış. Ona, “Öte git, beri gel” diyen hanenin, gece olunca bütün ayakkabılarını öteki hanenin kapsına taşıyıp kalbini kıranları sabah ayakkabısız bırakarak cezalandırırmış.

“Uyy, boyun devrilmesin Fındık. Yine bizi ayakkabısız bıraktın. Hele biz sana ne yaptık ki?” Diyerek yalın ayak gidip, yan hanenin kapısının önünden bir kucak dolusu ayakkabılarını toplayıp getirmek zorunda kalırlarmış.

Kısa boylu ama boyundan büyük işler yapan Fındık’ı her kim yazıya yabana giderse mutlaka yanında götürüp kendilerine güvence olarak taşımaya başlamışlar.

Sahibine sağdık Fındık, bir gün tarlada hastalanan ev sahiplerinden birisinin çıkardığı ceketi ağzına alarak köye kadar koşmuş. Her iki hanenin kapısı önünde havlamaya, birkaç adım geri dönüp tekrar gelmeye başlamış. Fındık’ın huzursuzluğundan bir şeylerin ters gittiğini anlayan iki hanenin akraba insanları koşarak tarlaya gitmişler. Yanında gittiği evin erkeğinin baygın olarak tarlada yattığını görüp hemen şehre hastaneye yetiştirmişler. Böylelikle kalp krizi geçiren genç sahibinin ölmesine engel olmuş bir zamanların küçük köpeği.

Biz ise Fındık aklımıza geldikçe ağlıyor babama köpeğimizi köye gönderdiği için sitem ediyorduk. Fındığın haberlerini alan babam, “Fındık sizi unutmuştur” dese de biz yine köpeğimizi özlediğimizi söyleyerek köye götürmesi için sonunda babamı ikna ettik.

Traktörden inip, ağabeyimle ben, koşarak karşılıklı kerpiç duvarla örülü kapısı olmayan akrabalarımızın kocaman avlusuna geldik. Geldik ama içimizde Fındık’ı görme sevinciyle birlikte bize havlayıp kovalayacağı korkusu da vardı. Girişteki, kerpiç duvarın yanında uzamış uyuklayan Fındık’ı görünce birden “Fındık” diye bağırdık.

Güneşin altına yatmış, keyfine bakan Fındık, bizim sesimizi duydu birden gözlerini açtı. Başkalarının paçasını kavrayıp bırakmayan daha da irileşmiş köpeğimiz hemen yanımıza gelip ayaklarımıza sürtünmeye başladı. Tatlı tatlı havlayışı ve kuyruk sallaması, sırayla üzerimize atlayışı görülmeye değerdi. 

Şimdi, ne zaman bir köpeğin fedakârlığını görsem bizim çocukluğumuzdan kalan en tatlı hikâyemiz aklıma gelir. Üç yıl sonra bile, iki sene kucağımızdan indirmediğimiz, her gün suyunu verdiğimiz, yalağını annemin verdiği yemeklerle doldurduğumuz Fındık bizi unutmamıştı. Büyüyüp daha da güzelleşmiş, cesur bir köpek olmuştu Fındık. Bir haftalık misafirliğimiz süresince, diz dize kucak kucağa vakit geçirmemize izin verdi bizim büyüttüğümüz köpek.

Bütün hayvanların, az ya da çok, kendilerine has duyguları olduğuna inandım.

Bizleri hiç unutmayan asil köpeğimiz, ölünceye kadar ne zaman o köye gitsek bizi unutmadığını gösterdiği sevgi ile belli etti. Bize de ağabeyimle yan yana geldiğimiz zamanlarda ara sıra Fındık’ı konuşmak kaldı.