RUHUMUZUN IŞILTILARI

(9-12 Yaş Çocuk Öyküsü)

Bengül Biroğlu Şahbaz[1]

Yeteneklerini keşfetmeye cesareti olan tüm çocuklar için...

Her doğan günle birlikte binlerce canlı, farklı bir yerde açar gözlerini dünyaya. Kimi bir ağaç kovuğunda, kimi okyanusun derinliklerinde, kimi çok uzak buzullarda, kimi de bizim gibi her biri kalabalık bir aile olan arı kovanlarında. Ben yaşadığım kovanın yani evimizin en yaşlı arısı olduğum için binlerce yavru arının dünyaya gelişine şahit oldum. Yüzlercesinin ilk uçuş heyecanını gördüm, onlarcası hastalandığında başında bekledim. Ama içlerinde beni çok etkileyen iki kardeş var ki sizlere onların hikâyesini anlatmak isterim.

Aslında aynı kovanda yaşayan biz arılar tek bir kraliçe arının yumurtalarından dünyaya geldiğimiz için hepimiz kardeş sayılırız. Kraliçe arı peteklerdeki her biri altıgen küçük odacıklara birer yumurta bırakır. İşte ilk evimiz bu odacıklardır. Ama bazen öyle tesadüfler olur ki kraliçe arı bir odacığa iki yumurta bırakır. İşte bizim can kardeşler de böyle bir tesadüf sonucu aynı odacıkta açtılar dünyaya gözlerini. Yalnız biri diğerinden üç saniye önce yumurtadan çıktığı için ona “Büyük Kardeş” dedik, diğerine “Küçük Kardeş”.

Gelin görün ki aynı odacıkta hayata gözlerini açan bu kardeşlerin dış görünüşleri birbirine ne kadar benziyorsa kişilikleri de bir o kadar zıddı.  Büyük Kardeş; disiplinli, çalışkan, kuralara harfiyen uyan örnek bir işçi arı iken Küçük Kardeş ise arıların genel karakterine tamamen aykırı, tembel, uyuşuk, kurallara inanmayan hatta bal yapmak bile istemeyen, kendi şahsına münhasır bir arıydı. Yumurtadan çıktıkları günlerin ardından arılar önce kovanın içinde çalışmaya başlarlar. Temizlik işleri, bal taşıma işleri yaparlar. Bizim Büyük Kardeş öyle gayretle çalışırdı ki nerdeyse üç arının yapacağı işi yapardı akşama kadar. Küçük Kardeş ise konu temizlik olduğunda kovanın en kuytu köşelerinde saklanacak bir yer arar veya işçi arıların çayırdan getirdiği polenleri gözeneklere taşımak gerektiğinde mutlaka gevezelik edecek birkaç arı bulur ve maalesef onun yüzünden bütün işler aksardı. Görevini aksatmasının nedeni sorulduğunda ise neşeli bir hal takınır, başlardı dans etmeye. Güneş batıp da yorgun argın kovana dönen işçi arıların asık yüzünü bir parça güldürebilirdi böylece. Dans etmek, arılarda önemli bir gelenektir. Biz arılar duygularımızı dans ederek anlatmaya çalışırız. Küçük Kardeş’in neşeli dansı da dalga dalga yayılırdı böylelikle kovandaki tüm arılara.

Çayıra çıkıp çiçekleri dolaşma vakti geldiğinde büyük kardeş oldukça hızlı uçar, taşıyabildiği en yüksek kapasitede polen taşırdı kovana. Küçük Kardeş ise kovandan çıkıp önce şöyle bir keyifle yükselir gökyüzüne, şeffaf kanatlarını yavaş yavaş silkelerdi güneşin altında ve etrafına bir göz atar, nerede gölgelik, serin bir yer varsa doğru o tarafa uçardı. Bulduğu büyük bir çiçeğin üzerine konar ve derin bir uykuya dalardı mis kokular içinde. Bazen de canı sıkılır ormanın derinliklerine uçardı. Ağaç kovuklarında avare avare dolaşır, bulabilirse diğer hayvanlarla sohbet ederdi. Hatta bazı geceler vardır ki eğlenmekten kovana dönmek için gecikir ve geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalırdı. Böyle gecelerde Büyük Kardeş ve ben gözümüz kovanın giriş kapısında, sabahın ilk ışıklarına dek kaygıyla beklerdik onun eve dönüşünü. Nihayet çayırın ucundan kanat sesini duyunca rahat bir nefes alırdık. Küçük Kardeş ne kadar sorumsuz davransa da büyüğü asla vazgeçmezdi onun için endişelenmekten.

Bazıları biz arıların hayatının yalnız çiçek çiçek dolaşıp bal yapmaktan ibaret olduğu düşüncesine kapılabilirler. Fakat bu düşünce bir yanılgıdan ibarettir. Bizler için aynı kovanı paylaştığımız ailemiz çok önemlidir. Birimizin düşüncesi, davranışı hepimizi ilgilendirir ve gücümüzü de birlik olmaktan alırız. O yüzden iki kardeşin durumu aslında tüm kovanı ilgilendiren bir sorundu. Kovandaki diğer arılar zaman zaman homurdanıyordu. “Biz çalışıyoruz, o tembellik yapıyor. Biz bir damla bal yapabilmek için binlerce çiçek geziyoruz, o ise yan gelip yatıyor.” diyorlardı Küçük Kardeş’e. Tepkiler zamanla öyle büyüdü, öyle büyüdü ki en sonunda işçi arıların lideri çıkıp “Ya bizim gibi çalışırsın ya da bu kovanı terk edersin!“ dedi tembel kardeşe. Büyük Kardeş dayanamadı tabi olanlara ve “Ben kardeşimin yerine de çalışırım, lütfen ona böyle davranmayın.” diyerek savundu kardeşini. Fakat kovandaki işçi arılar öyle kızgındı ki ben de ne yaptıysam ne söylediysem onları ikna edemedim. Küçük Kardeş kendini ifade etme fırsatı bile bulamadan, çaresiz ayrıldı kovandan. Her bir arı yalnız kendi kovanında yaşayabildiğinden başka bir kovana da sığınması mümkün değildi Küçük Kardeş’in. Tek başına ne yapar ne yer ne içer diye düşünmeden de edemiyordum.

Bizim kovanımızın bulunduğu alan, etrafı yüksek dağlarla çevrili geniş bir ovadır. Nerdeyse her mevsim bitkiler renk renk çiçek açar burada. Dağlara doğru yaklaşınca da yamaçlardaki büyük ağaçların reçine kokusu hemen cezbeder bizi. Hava ne çok soğuk ne de çok sıcak olur, bu da biz arlar için bulunmaz bir nimettir. Arıları ve balı çok seven bu sebeple yüzlerce kovanın bakımını üstlenen bazı insanlar da saydığım sebeplerden olsa gerek kovanları yerleştirmek için genellikle bu ovayı tercih ederlerdi. O günlerde de bize yakın dizilmiş neredeyse yüz kovan vardı etrafımızda ve Küçük Kardeş’in gidişinin haberi birkaç saat içinde tüm kovanlarda duyulmuştu. Ah vah edenler olduysa da yapılacak öyle çok iş, taşınacak öyle çok polen vardı ki işlerin yoğunluğundan çabucak unutuldu Küçük Kardeş. Yine de ormana doğru kanat çırparken Büyük Kardeş’in sağa sola  “Kardeşim” diye seslenişine, geceleri hala belki eve döner umuduyla üzgün bekleyişine şahit oluyorduk.

Günler günleri kovaladı, baharın en güzel günleri başladı. Ovadaki hemen her çeşit binlerce çiçek adeta gülümsüyordu bize. Hepimiz polen taşıma işini çabucak, kolaylıkla bitiriveriyorduk. Geriye kalan zamanımızda ise tatlı bahar rüzgârının tadını çıkarmak kalıyordu. Böyle günlerin birinde kovanlar arası dans yarışması yapılacağı haberini aldık. Tüm arılar gibi bizim de gönlümüzde hemen birinci olmak hayalinin kıvılcımları parladı. Ama nasıl? Diğerleri gibi biz de bilindik tekniklerle dans edebiliyorduk ancak. O gece kovanda yaptığımız toplantıda uzun uzun çareler aradık.

Dans yarışmasının günü geldiğinde herkesi kendimize hayran bırakacak çok güzel bir gösteri sergiledik. Hem en fazla sayıda arının katıldığı büyük bir grupla dans ettik hem de o güne dek görülmemiş figürler kullandık. Güneş ışıklarının parlak yansıması, coşkulu akan suyun sesi, hafif hafif esip yaprakları okşayan rüzgâr, dağlardan kopup gelen reçine kokuları, bütün ova bizim ritmimize eşlik etti sanki. Jüri üyeleri ve seyirciler dakikalarca coşkuyla alkışladı. Hatta arıları ve balları seven insanlar bile ayağa kalkıp hayranlıkla izlediler gökyüzündeki bu kanat cümbüşünü. Bu yılın en iyi dans eden kolonisi biz olmuştuk ve gözlerinde yaşlarla jüri üyelerinin tebriklerini kabul eden kraliçe arımızın anlattıkları hepimizi duygulandırdı.

Yarışmadan önce kovanda yaptığımız toplantıda bizi bu yarışmaya içimizde en iyi dans eden Küçük Kardeş’in hazırlaması gerektiği konusunda hem fikir olmuştuk. Fakat asıl sorunumuz Küçük Kardeş’i nerede, nasıl bulabileceğimizdi. Bu durum hepimizi büyük bir pişmanlığa sürüklemişti. Bunca zaman Büyük Kardeş dışında hiçbirimiz onu tam anlamıyla merak edip aramamıştık. Belki de çoktan bir arı kuşuna yem olmuştu veya buradan çok, çok uzaklara uçup gitmişti. Hepimiz onu evinden göndererek büyük bir hata etmiştik ve belki de artık bu hatanın telafisi kalmamıştı. Bizim mahcubiyetimizi gören Büyük Kardeş: “Ben onun nerede olduğunu biliyorum.” dedi. “Kovandan ayrıldıktan sonra günlerce aradım onu. Sonunda bir mağarada gizlenmiş buldum. Kardeşim de yaptıklarından çok pişman olmuş, evinden ayrıldığına çok üzülmüş. Sizler de kabul ederseniz onu ikna edip yeniden evimize döndürebilirim.” dedi. Fevri davranışımızın çok kötü sonuçlara sebep olmadan onarılabilmesi içimizi rahatlattı. Özellikle Küçük Kardeş’i yeniden aramızda görebilecek olmanın mutluluğu hepimize yetti.

Böylelikle Küçük Kardeş’in eve dönmeyi kabul edip bize yeni dans teknikleri öğretmesi ile yarışmayı kazandık. Ama asıl kazancımız ailemizde herkesin kendine has yetenekleri ve özellikleri olduğunu kabul etmemiz oldu. Kimimiz çalışkan, kimimiz sabırlı, kimimiz neşeli, kimimiz öfkeli… Farklı farklı karakterlere sahip olabiliriz ama her birimiz aynı zamanda farklı yeteneklere de sahibiz. Önemli olan ruhumuzun derinliklerinde saklı kalmış ışıltıları gün yüzüne çıkarabilmektir.

 


[1] Türkçe Öğretmeni