Halk masalları ve hikâyelerinde İslam öncesi ve sonrası Türk kültürü

-Ziya Gökalp'in Küçük Mecmuası Örneği- [1]

Önceki yazılarımda başta Atatürk olmak üzere, tanıttığım bazı düşünürlerimizin filozof olduklarını belirtmiştim. Bazı Veryansıntv okurları, filozof nitelemesini hak ettiklerini düşündüğüm kişiler için, ‘her şey olabilirler ama filozof değildirler’ tarzında eleştirilerini dile getirmişlerdi. Tam tersini düşünüyorum: her şey olabilmenin yolu filozofluktan geçer. Filozof olmak için Avrupalı ya da Amerikalı olmak gibi koşula körlemesine inanç, yalnız aşağılık kompleksi duygusundan kaynaklanır. Filozof olmadıkları halde Albert Camus’yu, Jean Paul Sartre’ı, Nietzsche’yi yere göğe sığdıramayan işgal altındaki beyinler, konu bizim Türk düşünürlerine gelince filozofluğu onlara layık görmezler. Bizde sanılandan çok sayıda ve çok yetkin filozoflar vardır. Ziya Gökalp de bunlar arasındadır. Sorunumuz nedir biliyor musunuz? Avrupalılar, filozoflarının kim olduklarını fark edip takdir edecek bir felsefe geleneğine hem sahip hem sadıktırlar. Biz ise, felsefe geleneğimizin farkında olmadığımız gibi, filozoflarımızı da anlayacak zihinsel kudrete, yerliliğe, insafa, vicdana kısaca felsefe kültürüne yabancı olmakta diretmekteyiz. Kendimize yabancı, başkasına “yerli” bir kafayı taşıdığımız sürece, filozofluğu hep dışarıdan, din adamlığını da hep içeriden üretmeye devam ederiz.

Felsefe nedir, kimlere filozof denir, hangi tür düşünce felsefi sayılır, bu sorular için ayrı bir yazı yazacağım, Veryansın okurlarına buradan duyuruyorum.

Bu kör döngüyü kırmak Türk aydının görevidir. İşte bu seçkin Türk aydınlarından biri de filozofumuz Ziya Gökalp’tir.

Şimdi filozofumuz Ziya Gökalp’i dikkatli okuyup anlayalım.

Ziya Gökalp’e ait Küçük Mecmua’yı Osmanlıca’dan günümüz Türkçesine çeviriyazı olarak aktardığımda (Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya 2009-2010) üç cilt olarak yayınlanan bu çalışmamda onun dikkat çekici 13 halk masal ve hikayesine yer verdiğini fark ettim. Bu masal ve hikâyeleri daha yakından incelediğimde İslam öncesi ve İslam sonrası Türk kültürüne ait temel kültür unsurları bakımından zengin bir kaynakla tanıştığımı gördüm.

Cumhuriyetimizin kuruluş arefesine denk gelen 1922 yılında Diyarbakır’da Ziya Gökalp, bu dergiyi otuzüç sayı olarak yayınmıştır. İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde dergi, sadece siyasi değil aynı zamanda ve belki de özellikle kültürel açıdan zengin içerik taşımaktadır. Siyasi geçişi resmeden yazılar başka bir çalışmanın konusudur.

Bu incelememiz, Türk kültürünün İslam öncesi ve sonrasına ait temel unsurlarını içeren halk masal ve hikayeleri hakkındadır. Türk milletinin din, dil ve kültür geçişlerinden en önemli dilimi 1922’ye tesadüf etmektedir. Ziya Gökalp Küçük Mecmua’ya aldığı bu masal ve hikâyelerde günlük yaşamdan, Türk aile yapısına, din ve ahlak algısından savaş ve barış kültürüne kadar çok geniş bir kültürel tayfı bulmak mümkündür. Dünden bugüne Türk kültürü bu masal ve hikâyelerde temel bütün unsurlarıyla yaşatılmakta ve nesilden nesile aktarılmaktadır. Masallar ve hikâyeler, Türk kültürünün en canlı taşıyıcılarındandır. Düğün, cenaze, kahramanlık, yeme-içme tarzı, aile yapısı ve yaşantısı, din-insan, devlet-insan, doğa-insan ilişkilerinin Türk hayat pratiklerindeki yansımaları, bu 13 masal ve hikayede temel unsurları ile gözlemlenmektedir.

İslam öncesi Türk kültüründe hayat pratikleri bakımından düğünden cenaze işlerine dek süren hayat algısı, İslam sonrası kültüründen farklıdır. Bu farkın izini, masal ve hikayelerde sürmek ve aradaki değişimi belirlemek Türk kültürünü bilimsel ve felsefi açılardan keşfetmek bakımından vazgeçilmezdir. Çünkü bunlar kendiliğinden, doğal ve insan odaklı süreçlerden kaynaklanmaktadır. Tutulan bir arşiv, belgelenebilen bir olgu ya da olay kadar olmasa da, gelenek ve görenekler aracılığıyla bu kültür unsurları yaşatılır ve aktarılması da, mitik ve majik anonim edebi eserler sayesinde kolaylaşır.

Türk kültürü en temel unsurlarıyla hikaye ve masallarda yaşar. Ziya Gökalp’in seçkisi, zengin kültürel arkaplanı açıkça yansıtmaktadır. Türk kültürünü din ve dünya algısında bir araya getiren bu temel unsurların keşfi, bence, Türk milliyetçiliğinin tarihsel yönünü çizenlerden biri olan Gökalp’in masal ve hikâye seçkisiyle başlatılmalıdır.

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÖZELLİKLERİ

Milletlerin kimliği tarih içinde doğal olarak var olagelmiştir. Bir kimlik inşası yapılamaz. Kimlik, toplumların ve milletlerin iç dinamikleri içinde ürer ve meydana gelir. Dışarıdan ya da içerden ısmarlama kimlikler tayin edilmez. Edilmeye kalkıldığı zaman, o kimlik değil, ayırıcı, bölücü bir faşist biçimlendirme olur. Başka bir deyişle, toplum mühendisliği olur ama bu faşist bir mühendislikten öteye geçemez.

Buna göre, Türk kimliği tarih boyunca toplumun kendi iç dinamikleriyle doğal olarak oluşmuştur. Dışarıdan ya da planlı olarak dayatılan bir kimlik değildir. İnşa edilmemiştir. Siyasi yöntemle kimlik inşa edilemez.  Türk toplumunu bu bakımdan etnik ve dinsel kategorilere göre bölmek sosyolojik ve sosyal psikolojik açıdan imkân dışıdır. Kültür felsefesi açısından ise tamamen olanaksızdır. Doğal olarak var olagelen ve sürekli Türk kimliğini besleyen kültür, halkın yaşam tarzı ve hayatı yorumlama yöntemlerinde saklıdır. Kimliği besleyen temel öğelerin organik taşıyıcıları arasında masalların, hikâyelerin, mitoloji ve bin bir türlü edebi eserlerin bulunması bu nedenle tesadüfi değildir.

TÜRK KİMLİĞİ DOĞAL VE KENDİLİĞİNDENDİR

Türk milliyetçiliğinin fikir babalarından Ziya Gökalp, kültürü, “bir milletin dini, ahlaki, hukuki, kurgusal, sanatsal, dilsel, iktisadi ve bilimsel hayatının uyumlu bir toplamı” olarak tanımlar. Ona göre yöntem ile bireyin istemiyle oluşmamıştır; kendiliğinden ve doğal olarak meydana gelmiştir, yapay değildir. Türk kültürünün tanımı tamamen bu kalıba uymaktadır. Doğal olarak meydana gelen kültür, Türk kimliğini yaratır.

Gökalp, kültürle medeniyeti tanımlarken aynı vurguyu yapar: “Kültürle uygarlığı birbirinden ayıran, kültürün özellikle duygulardan, uygarlığın özellikle bilgi birikiminden oluşmasıdır. İnsanda duygular, yönteme ve isteme bağlı değildir Bir millet, başka bir milletin dinsel, ahlaksak ve sanatsal duygularını taklit edemez.”

Türklerin millet olması, kültür ve kimliklerinin oluşması gibi, doğal ve kendiliğindendir. Çünkü Türk kültürü ve bu kültüre dayalı kimlik, zorla ve planlayarak meydana gelmiş değildir.  Kimliği yaratan kültür, toplumsal hayatın hücrelerinde sürekli olarak yaşayan efsaneler, masallar, hikâyeler ve diğer edebi eserlerle birikir. Dil, bu kültürel öğeleri, kimliğin oluşmasında birer tuğla olarak kullanır. Semboller giydirir, zamanla yeni anlamlar katar ya da anlam boşluğuna uğratır. Dil ve kültür, kimliğin ayrılmaz parçası olurlar. Bu iki parçayı, tarihsel süreç ayrılmaz şekilde kaynaştırır.

MİLLİ KÜLTÜR HALKIN ESERİDİR

Kitle ve halk birbirinden farklı kavramlardır. Kitle insanı duygusallık, anonimlik özelliği taşır. Kitle insanında akli denetim erir; kişi ya da birey, kitle içinde tükenir, gider. Böyle olunca kişisel sorumluluk duygusunu yitirir. Horkheimer’in belirttiği üzere “kültür ferdileşmeyi hedef alıyor, kitle kültürü ise, ters yönde ahlaktan ve hatta kültürden ayrılıyor. Çünkü kültür, kitlenin değil, halkın yaratmasıdır.” Gökalp bu anlamda halkın kültürüne ‘Milli Kültür’ diyordu. Çünkü kültürün yürütücüsü ve yaşatıcısı halktır, kitle değildir.  Hatta halk, mevcut ve müstakbel kültürün yaratıcısıdır.

Gökalp’e göre, halkın kültürü, işlenmemiş kültür olarak demokratik; işlenmiş (tezhip edilmiş) kültür de olarak da, aristokratiktir.

KÜÇÜK MECMUA’DA YER ALAN MASALLAR VE HİKAYELERDE TÜRK KÜLTÜRÜNÜN UNSURLARI

Milletin eski seciyesi, eski ülküleri masallarında gizlidir. Avrupa’nın bütün milletleri, milli seciyelerini, eski ülkülerini anlayabilmek için, memleketlerinde aktarılan genel halk masallarını kayda geçirmişlerdir. Bu masalların kahramanlarını herkes tanır, çünkü yüksek edebiyata da telmih yoluyla girmiştir. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, II/115., Yar., Antalya, Eylül 2009). Halk masalları ve hikayelerinden başka halk inançları adıyla bir takım sözlü (şifahi) inançlar da vardır. Bu inançlar semavi dinin harcını da teşkil etmiş, ekserisi bu dinlerden daha evvel vücuda gelmiştir. Türkler, İslam olmadan evvel, Şamanizm ve Tuyunizm dinlerine tabi olduklarından, Türklere ait olan halk inançları çoğunlukla bu iki eski dinden kalma akidelerdi. Bazısı da İranlılarla Araplardan, İsrailiyyat’tan yahut yerli Hıristiyanlardan alınmış, bir kısmı da sonradan kendi kendine yeniden teşekkül etmiştir. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, III/14, Yar., Antalya, Şubat 2010).

İşte Küçük Mecmua’da yer alan halk hikâye ve masalları, batıl itikatlardan efsanelere kadar Türk kültürünün İslam öncesi ve sonrası temel unsurların barındığını görüyoruz.

Ziya Gökalp’ın, çeviri yazısını gerçekleştirdiğim Küçük Mecmua’sında geçen on üç masal ve hikâyeye bu çerçevede daha yakından bakabiliriz. Bunlar Türk halk kültürü yansıtan İslam öncesi ve sonrası temel unsurları taşımaktadır. Ziya Gökalp’ın deyimiyle “işlenmemiş” halk kültürüne aittir.

Şimdi bunlardan Türk kültürünün unsurlarını taşıyan belli başlı birkaç masal ve hikâyeyi inceleyebiliriz:

NEZİR’İN KARISI

Savaş ve İntikam

Bu hikâyede Türklerin ayrılmaz bir kültür unsuru olarak savaşkanlıkları öne çıkarılmaktadır. Tarihleri boyunca savaş, günlük yaşamlarında bile geniş bir edebiyat oluşturmuştur. Savaşkanlık ve intikam, yan yana kullanılır. Her savaşta pek çok Türk, bir ya da birden fazla yakınını kaybettiği için, mevcut savaşa, hem vatan, millet ve kutsal değerleri uğruna hem de kaybettiği yakın ya da yakınlarının intikamını almak amacını gerçekleştirmek için büyük bir istekle katılır. Savaş ve intikam duygusu, milli bir ruh haline gelir. Başka bir açıdan bakıldığında, milli ve dini değerler için savaşmak, İslamiyet’te cihat olarak adlandırılıp kutsanırken, bir millete, kişi ya da topluluğa intikam duygusu gütmek yerilmektedir. Dolayısıyla savaş ve intikam, aynı kültür içindeki çatışmayı da simgelemektedir.

AYRICALIĞIN ÖLÇÜTLERİ

“Nezir’in Karısı”nda okuma-yazma bilmek bir ayrıcalıktır. Ancak bir diğer ayrıcalık daha vardır. Köy beyine ve köyde ileri gelen nüfuzlu kişilere yakın olmak herkese nasip olmayan bir şanstır. Bu iki ayrıcalık tipi, masallarda genellikle çatışma halindedir. İslamiyet’te ilim öğrenmek ve öğretmek övülür, âlimler üstün tutulur. Cahillik ve cahiller yerilir. Bu açıdan okuma-yazma bilenlerin Türk kültüründe hürmet ve itibar görmeleri, İslam kültürüyle örtüşürken, soy-sop ya da mal-mülk sayesinde elde edilen statü hoş görülmez. İslam, samimi bir ahlaki dindarlık dışında, doğuştan ya da sonradan elde edilen hiçbir ayrıcalığı onaylamaz. Türk kültüründe bu tarz çatışmanın örneklerinden biri budur.

AİLENİN ÖNEMİ

Hikâyede bir yandan mevki, makam ve saygınlık vurgulanmakta; diğer yandan aile ve çocuklara düşkünlük övülmektedir. Hikâyede mevki makam sahipleri güzellik, tahsil ve aile hayatına düşkünlük gibi olumlu nitelikleri taşıyan seçkin insanlardır. Onlar toplumsal hayatta her şeyin en güzelini elde ederler. Oysa iyi ve düzgün bir aileye sahip olmak, her zaman mevki-makam ayrıcalığına ulaşmış olmakla aynı kategoride yer almayabilir. Hatta bunlar kimi zaman birbirine zıt düşebilir.

Yalnızlık kâbusu bugün de yaygın bir korkudur. O yüzden aile ve çocuklar, yalnızlığın en köklü çaresidir.

ŞEHİTLİK VE ÖLÜM

Şehitlik, Türk kültüründe İslam öncesinden beri kutsal görülen bir ölüm şeklidir. Nezir düşmanla savaştıktan sonra şehit düşer. Karısı Zeyneb’e bu acı haberi bir müddet vermek istemezler. Sonunda Zeynep haberi duyar ve tahammül edilemez bir ızdırap hayatına mahkûm olur. Şehitlik Türklerde en yüce ve mübarek bir ölüm, bir mertebe kabul edilmekle birlikte, sonuçta onun acı bir ölüm olduğunun herkes farkındadır. Nezir’in şehit olduğu haberini saklayanlar ve Zeyneb’in duyunca kendini kaybetmesi, hayattan umudunu kesmesi, bu dediğim çatışmaya işaret etmektedir. Günümüz Türk kültüründe de aynı çatışmalı duyguların bir arada yaşandığına tanık olmaktayız.

ŞEHİTLİK VE İNSANLIK

Nezir hayatta iken köyün ileri gelenleri ve köyün beyi, onu çok sevip sayarlarken, şehit olduğunda saygınlık ve itibarını hiçe sayarlar. Nezir’in itibarı, şehit oluncaya kadar sürer. Şehit olduktan sonra karısı Zeynep de ortada kalır. Sadece köy zadegânı değil, devlet görevlileri bile Zeyneb’e kötü davranırlar. Bey zulmetmeye başlar. Zeynep, Nezir’in şahadetiyle çocuklarına ve kendine bakamaz olur. Demek ki Nezir’in ölümünü/şahadetini sabırsızlıkla bekleyen Bey, fırsatı ganimet bilir ve Zeyneb’i kendisiyle evlenmeye ikna eder ve evlenirler.

Şehitlik, İslam’da en muteber ve yüce ölüm şeklidir. Bir kimse şehit oluncaya kadar hak ettiği itibarı, şahadetten sonra fazlasıyla hak eder. Ailesi ve çocukları ortada bırakılmaz. Onlara, başlarında aile reisi yok diye zulmetmek ve acılarını katlamak, ne insani ne de İslami’dir.

Şehitlik ve insanlık bu hikâyede çatışmaktadır.

EVLİLİK VE AŞK

Neden sonra Nezir’in şehit olmadığı anlaşılır. Köye yaklaşan kafile, düşman eline esir düşen gençler idi. Zeynep aralarında Nezir’i görünce çok üzüldü ve inleyerek yere yığıldı. Bey’le evli Zeynep, aşkını unutamamıştır. Hikâye, evliliğe değil, aşka öncelik vermektedir. Türk kültüründe en az aile kadar, aşk da kutsal ve değerlidir. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, I/21-23., Yar., Antalya, 2009).

Küçük Hemşire

Bu masal, sağdaki veziri üç oğlan, soldaki veziri üç kız sahibi olan bir padişahı ve kızlarla oğlanlar arasındaki çekişmeyi konu almaktadır.

KIZ BABASI OLMAK

Masalın başlarında kız babası olmak ayıp karşılanıyor. Erkek çocukları olan vezir kendine güvenirken, kız babası olan vezir ve tabii ki kızları çekingen bir tavır içinde bulunuyorlar. Kızlara ceylanlar, erkeklere de aslanlar diye hitap ediliyor. Erkek evlatlar, olumlu ve güzel sıfatlarla anılırken, kız evlatlar olumsuz ve aşağılayıcı niteliklerle tanımlanıyor. Ata binmek, kılıç kuşanıp düşmanla dövüşmek ve kahramanlık göstermek erkeğin özellikleridir. Evde kalıp ev işlerini yapmak, oya örmek ve çocuk bakmak ise kadınların işidir.

Masalın baş taraflarında bu karşıt nitelemeler üst üste geliyor. Masalın devam eden bölümlerinde, bu anlayışın yanlış olduğu vurgulanıyor. Türklerin İslamlaşmasından sonra kadın-erkek ilişkileri farklı bir boyuta taşınmıştır. Arap kültürünün etkisiyle kadınlar ikinci planda kalmışlar; Türklerin İslam öncesi kadın-erkek eşitliğine dayalı kültürleri kadın aleyhine değişikliğe uğramıştır. İşte masalda bu değişiklik, baş taraflarda yer almakta, ancak masalın devamında eleştirilmektedir.

CİNSİYET FARKI

Cinsiyet farkı, görünüşten ibarettir. Erkeklere ait sanılan özellikler, doğuştan ve sırf erkek oldukları için değildir. Kızlar vezir babalarıyla konuşurlar. Burada kızlar ile babaları arasında, şu an yerleşik geleneğimizde çok sık rastlamadığımız düzeyde arkadaşça konuşmalara tanık oluyoruz. Yiğitlik, elbise ve erklik işi değildir. Çünkü İslam öncesi kadınlar silah kullanabiliyorlardı ve yeri geldimi erkeği aratmayacak yürekte kahramanlık sergiliyorlardı. Kızlar babası vezir, kızlarıyla gurur duymaya başlamıştır. Başkaları kızların erkeklerle rekabetini hoş görmese de vezir, kızlarına sonuna kadar destek vermektedir. Masalda kızlar ile erkekler arasında bilgi ve beceri bakımından fark görenlerle fark görmeyenler arasındaki çekişme resmedilmektedir.

KADININ EĞİTİMİ

Eğitim ve öğretim imkânı tanındığı sürece kadın erkek farkı ortadan kalkar. Kadınlar erkeklerin yaptıkları her şeyi yapabilme kapasitelerini keşfetmiş olurlar. Eğer hala toplumda kadınlar aleyhine bir gelişme söz konusuysa bu, onlara yeterince tanınmayan eğitim-öğretim hakkının gasp edilmesindendir. Kadın erkekle aynı düzeye gelecek bir eğitim hakkını elde ettiği zaman toplumsal gelişme mümkün olur. Adalet, özgürlük ve insanlık bu suretle sağlanır. Kadın böyle bir toplumda kendi gücünü görebilir. Kahramanlık kas ve beden gücüne bağlı değildir. Önemli olan ruh kahramanlığıdır. Bunun için de erkek ya da kadın olmak fark etmez.

Masal, kadın ve erkeklerin eşit olduğu anlaşıldığı bir toplumda mutlu sonla bitmektedir. Ancak masal, halen İslam toplumlarında kadın aleyhine süre giden şartların varlığını vurgulamaktadır. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, I/32-43, Yar., Antalya, 2009).

YILAN BEY İLE PİLTEN BEY

Padişah, bir oğlu olması için Allah’a yalvarır ve sonunda Yılan şeklinde bir evladı dünyaya gelir. Herkesi sokup zehirleyen bu yılan kılığındaki evlat, Ayşe adında bir kadına âşık olur ve mutlu bir hayata başlarlar. Ancak Ayşe’nin üvey annesi iki aşıkı birbirinden ayırır. Kaybolan Ayşe, mezarlıkta gömülü olan ve orada peri kızının çocuklarına ders veren bir şehzade ile ilişkiye girer ve ondan çocukları olur. Şehzadenin adı Pilten bey’dir. Sonra aşık olduğu Yılan Bey’le çocuklarının babası olan Yılan Bey’den birini seçmesi için Ayşe’ye tercih etme hakkı verilir. İçi kan ağlasa da Ayşe, çocuklarının babası olan Pilten Bey’i tercih eder. Aşık olduğu Yılan bey’i terk etmek zorunda kalır.

YILAN KÜLTÜ

Orta Asya kültürüne göre Güneş Tanrısı yakınlarını yeryüzüne yılan şeklinde gönderir. Bu yüzden yılan bereket ve iyiliğin sembolüdür. Ayrıca Türklerdeki 12 Hayvanlı Takvimdeki hayvanlardandır.

İslam literatüründe ise yılan, Âdem ile Havva’yı kandırıp saptıran şeytan olarak görülür. Tam bu noktada iki kültür arasındaki farklılık kendini gösterir.

Bu masalda geçen Yılan Bey, aşkı temsil etmektedir. Aşk, kutsal bir duygu olduğu için Yılan sembolünün kullanılması rastlantı değildir. Babası, dini vecibelerini yerine getiren bir padişahtır ve üstelik onun duasıyla bu Yılan çocuk dünyaya gelmiştir. İslam kültürü ile Türk kültürünü bu masalda kaynaştıran tema dikkatimizi çekmektedir.

Mahallenin imamı, saray erkânı için güvenilir bir portre olarak çizilmektedir. Üvey anne, hemen tüm masallarda kötülüğü temsil etmektedir. Bu masalda ise, Ayşe’nin üvey annesi de kötülüğü temsil etmekte; Ayşe’nin hep kötü olması için elinden geleni yapmaktadır.

AŞK VE EVLİLİK ARASINDA

Ayşe, âşık olduğu Yılan Bey’i, evlendiği Pilten Bey uğruna terk etmek zorunda kalmaktadır. Eskiden bugüne, genellikle Türk kültüründe benzer olguya tanık olmaktayız. Aşk kutsal ve insanidir ancak evlilik, zorunlu ve vazgeçilemez bir kurumdur. Tercih bu yüzden hep evlilik lehinde gerçekleşmektedir. Bu tercih, toplumsal ve kurumsal bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Aile ve çocuklar, aşka tercih edilmektedir. Maneviyat açısından düşünüldüğünde Ayşe, Yılan Bey’i yani aşkını arzu etmektedir. Ancak maddi ve toplumsal uygulamaların getirdiği bir zorunluluk açısından düşünüldüğünde Pilten Bey’le beraberliği seçmek zorunda kalmaktadır. İlki, kültürün manevi, ikincisi de maddi yönünü temsil etmektedir. Nikâh aşka galebe çalmaktadır. Beden evlilikle, kalp ise aşkla huzur bulmaktadır. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, I/115-117, 128-131, Yar, Antalya, 2009).

Nar Tanesi Yahut Düzme Keloğlan

Padişah kızı Gülsün sultanla, bir şehzadenin önce başlamadan biten ve çileli ve ızdıraplı ayrılıktan sonra mutlu bir evlilikle sonuçlanan aşk ve evlilik hikâyesindeki kültürel unsurlar üzerinde duracağım.

NEZAKET VE ERKEKLİK

Gülsün sultanı padişah babası şehzadeye vermeyi kabul etmiştir. Şehzade onu altundan arabaya bindirip alay eşliğinde babasının sarayına doğru yola çıkarlar. Şehzade, babasından sonra padişahlık tahtının varisi, zengin mi zengin, yakışıklı mı yakışıklıdır. Ancak yola koyulduklarında Şehzade, yerde gördüğü bir nar tanesini alır, ağzına götürür. Bunu gören güzeller güzeli Gülsün Sultan, yerdeki bir tanesine tenezzül eden bir kişinin, şehzade bile olsa adam olamayacağına hükmeder. Bu kaba ruhlu, nezaketten nasibini almamış bir adamla yaşayamayacağına karar verir ve arabacına arabayı tekrar babasının sarayına doğru sürmesini emreder. Şehzade ne diller döker, ama Gülsün sultan kararını çoktan vermiştir.

Türk kültüründe “erkek” ve “erkeklik”, nezaket kavramıyla pek yan yana kullanılmaz. Ancak Gülsün Sultan, “adam” ve “erkek” olmanın şartını, insani vakara ve kibarlığa bağlıyor. Aslında Türk kültüründeki erkeklik ve adamlık tanımı da gerçek anlamda böyle olsa gerektir.

Şehzade, bu ayrılıktan sonra, masallarımızın meşhur kahramanı Keloğlan kılığına girip Gülsün Sultan’ın sarayında bahçıvan olarak işe giriyor. Gül yetiştirip aşk şiirleri terennüm ederek “adamlık” ve “erkeklik”in nasıl olması gerektiğini artık öğrenmiş olduğunu ispatlıyor ve Gülsün ona aşık oluyor. Şehzadeyi adam olmadığı için terk eden Gülsün sultan, bahçıvanında adamlık yani nezaket gördüğü için ona aşık oluyor. Bu hikâyede erkeklik ve adamlık, tanımını, nezaket ve incelikte buluyor.

İslam kültüründe kadın, genelde erkeğine itaat mecburiyetinde ve itirazı vukuunda onun dayağına şer’an mahkûmken, Türk kültüründe Keloğlan, kadının kapısında bahçıvan olup aşk şiirleri ve güllerle serenat yapmaktadır. Aradaki fark budur. (Küçük Mecmua, 1340 1922-338, çeviri yazı: Şahin Filiz, II/21-23., Yar., Antalya, Eylül 13-17, 2009).

TEMBEL AHMET

Bir padişahın aşk yüzünden delirmiş bir oğluyla üç kızı vardı. İlk iki kız, sağ ve sol vezirin yaşı kemale ermiş oğullarına vardı. En küçük kız ise, babası razı olmasa da mevkili makamlı olgun bir erkek değil, temiz bir gençle evlendi. Küçük kızın kocası Tembel Ahmet, masalın sonunda, Padişahın aşk yüzünden deliren oğlunun sevgilisini kurtarıp saraya getirince mutlu son gerçekleşir.

KIZIN RIZASI

Türkler İslamlaşmadan önce evliliklerde kızın rızasını almak yerleşik bir kültürel unsurken, İslamlaştıktan sonra –Hanefi Mezhebi dışında- neredeyse kızın rızası ikinci planda kalmıştır. Bu masalda padişah bile –kendi razı olmasa da- en küçük kızının istediği erkekle evlenmesine mani olmamıştır. Diğer kızlarını da aynı şekilde kendi rızaları doğrultusunda evlendirmiştir. Bu Türk kültürüne ait çok eski bir uygulamadır.

ANAERKİL AİLE YAPISI

Tembel Ahmet’le evlenen küçük kız, onun çalışıp para kazanmasını ve evin geçimini sağlamasını ister ve buna zorlar. Tembel Ahmet’i eve almaz. Çalıştığını gördüğü zaman eve girmesine izin verir. Ahmet’in annesi, Ahmet’in tembelliğinden dolayı üzülür, onu sırtında taşıyıncaya kadar gider. Burada iki kadın ve baskın karakterleri dikkati çekmektedir. Anaerkil bir aile yapısı bu masalda Türk kültürünün en temel unsurları arasında yerini almıştır.

KAZA, KADER VE TEVEKKÜL

Türkler, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceğine dair güçlü inanca sahiptirler. Bu yüzden biraz septik milletiz diyebilirim. Padişahın ilk iki kızı, siyasi ve maddi ikbal için kendilerinden yaşlı vezir çocuklarıyla evlenirken, en küçük kız, genç ama parasız-pulsuz, hatta tembellikle ün yapmış birisiyle evlenmeyi tercih etmiştir. Takdir-i ilahi bu ya, padişah, diğer damatlarından hiçbir fayda görmemiştir. Fakat her hayrı, kızını hiç de gönlü olmadan verdiği Tembel Ahmet’ten görmüştür. Tembelliği terk edip çalışkan bir insan haline gelen Tembel Ahmet, bununla da yetinmemiş, aşkından deli divane olmuş padişahın deli oğlunun sevgilisini yine o bulup getirmiştir.

Küçük Mecmua’da geçen halk masal ve hikâyeleri Türk ve İslam kültürünün birbirine benzer, aykırı ya da tam olarak uzlaşı içindeki unsurlarını bir araya getirmektedir. Bu unsurlar tamamen tabiidir; yapay değildir. Bu sebeple uzun ömürlüdür ve böyle de kalacaktır.  Yapay kültür yoktur. Böyle bir kültür oluşturulsa dahi, uzun ömürlü olamaz. Kültür, halkın destanları, masalları, bin bir çeşit ve çeşnideki yaşam tarzları ile kendiliğinden var olur. Kahramanı halktır. Siyasiler ya da militanlar değildir. Kimlik bu türlü kültürden beslenerek meydana gelir. Bunun için de çok uzun bir tarihsel geçmişe ve gelecekle ilgili kurgulanmış milli amaçlara ihtiyaç vardır.

Türk kültürü ve kimliği, kitlelerin değil, halkın, halkların tarih içinde yarattıkları gönüllü, duygulu, bilinçli ve kendiliğinden olan iki ölümsüz değerleridir. Siyaset kültür ve kimliği yaratmaz; ancak bunlara doğru ya da yanlış yön verebilir.

Kaynaklar

  1. Orhan Türkdoğan, Türk-Ulus Devlet Kimliği, IQ Kültür-Sanat Yayıncılık, İst. 2005.
  2. Ziya Gökalp, Küçük Mecmua (I-III), Çeviri yazı: Şahin Filiz, Yeniden Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya, 2009-2010.
  3. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Kemal Bek, Bordo Siyah Yayınları, İst. 2005


[1] Bu yazının yayınlandığı ilk kaynak: Veryansın Tv. 10/01/2020. https://www.veryansintv.com/halk-masallari-ve-hikayelerinde-islam-oncesi-ve-sonrasi-turk-kulturu/