Eğitim bir insan imal etme işidir. Bu imalatı en iyi aile yapar, biyolojik olarak dünyaya getirdiği varlığı yuvada etnopedagojik birikimine dayanarak psiko-sosyal bir canlıya yani insana dönüştürür. Aile çocuğunun karakter eğitimiyle değer tabanını oluşturur ve okula salar. Kalanını okul ve aile birlikte geliştirir. Sonra toplum da devreye girer ve insan imalatı sürer. Okullar insana neleri öğrenmesi gerektiğini öğretir. Bunu öğrenen birey kendisini sürekli geliştirmeye, öğrenmeye adar. Mükemmele erişme hedefi insanı geliştiren iyi bir hedeftir. Eğitim böyle bir şeydir ve yaşam boyu devam eder.

Eğitim işinin uzmanları öğretmenlerdir. Onlara insan imalatı ustaları gözüyle bakılabilir. Bir de eğiticilerin eğiticileri vardır ki içlerinden bazıları gerçekten yüksek bir kategoridir. Onlardan biriyle görüşüyorum: Rasim Bakırcıoğlu.

Rasim Bakırcıoğlu her parmağında bir marifet olanlardan biri değil, her parmağında birkaç maharet olanlardan biri. Eğitimin her kademesinde görev yapmış eğitimcilerin eğitimcisi, şair, yazar, çocuk edebiyatçısı… Bilge bir kişi. Yaşamı yaş almak yerine yaşayan ve buradan öğrenerek biriktirenlerden. Çok deneyimler geçirmiş. Bugün anlayamadığımız, “Neden böyle oldu?” deyip içinden çıkamadığımız durumların içinden geçmiş! Ama daha da önemlisi zihnindeki birikimi etrafa saçmaya çalışan biri. Bazı ketumlar gibi kendine saklayıp biriktirdiklerini çöpe atanlardan değil.

Böyle bir bilgeyle uzaktan yazışarak bu sohbeti gerçekleştirdik. Biraz uzun oldu ama eminim bazı okuyucular bu söyleşiyi arşivlerine alacaklardır. Söyleşimize buyurun…

 

İkram Çınar (İ. Ç.)  Sayın Bakırcıoğlu! Soyadları bir bakıma aile tarihinden izler taşır. Bakırcıoğlu adının bir öyküsü var mı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Evet, soyadımın bir öyküsü var. Babam, bizim köyde ve çevre köylerde adını duyuran iyi bir bakırcı ustası imiş. “Ustası imiş” diyorum; çünkü ben altı aylıkken ölmüş, babam.

Babam, bakırcı olması nedeniyle soyadı yasasının çıkışından sonra “Bakırcı” soyadını almış. Ben de 1983 yılında mahkeme kararıyla soyadımı “Bakırcıoğlu”na dönüştürünceye dek bu soyadını kullandım.

İ.Ç.- Neden değiştirdiniz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü öğrenciliğim sırasında Yüksek Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü, ortaklaşa Çim adlı bir dergi yayımlıyordu. Orada çıkan şiirlerim ve düzyazılarımda; Çorum İlköğretmen Okulu öğretmenliğimin son altı yılı boyunca haftada bir köşe yazısı yazdığım Çorum (sonraki adıyla Yenigün) gazetesindeki yazılarımda; 1976’da Erzurum Eğitim Enstitüsü’nde çalışırken yayımladığım Ruh Sağlığı ve Rehberlik adlı ilk kitabımda, ikinci kitabım olan Rehberlik’te, bakırcı bir babanın oğlu olarak “Bakırcıoğlu” soyadını kullanmıştım. Kitap yayınına başladıktan sonra PTT işlemlerinde resmi olmayan soyadım sorun yaratınca, bu soyadımı resmileştirdim.

İ. Ç.- Ailenizden söz eder misiniz? Kardeşiniz, çocuklarınız, torunlar… Bir de kedileriniz var.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Aile öyküm, biraz uzun, karmaşık ve çileli. Kardeşim değil; üvey kardeşlerim var, özden ileri. Size aile yaşantılarımı, o yaşantılar içinde benim kişiliğimi olumlu-olumsuz etkileyen durum ve koşulları, olabildiğince ayrıntılara girerek anlatmaya çalışırsam, buradan ancak o zaman, etnopedagojiyi önemseyen bir akademisyen olarak birtakım sonuçlar çıkarabileceğinizi düşünüyorum. Etnopedagojik etkilerin yanı sıra belki de her aileye özgü durum ve koşulların, okul eğitiminin kişiliğimiz üzerinde ne kadar etkili olduğu konusunda da kimi ipuçları yakalayabilirsiniz. Ayrıntılara girince, öbür sorularınızın bir kısmının yanıtı da bu yazacaklarımın içinde yer alacaktır, ister istemez.

Muhacirlik sırasında ta Kayseri’ye dek gidip orada yerleşen ailenin çocuğu olarak babam, orada bakırcılığı öğrenmiş.

İ. Ç.: Muhacirlik konusunu açıklayabilir misiniz? Neden muhacir olmuşlar? Bir kaçakaç trajedisi mi?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Evet, kaçakaçlık trajedisi. Yöreyi Rusya işgal edince, etrafta yaşanan bazı kötülük haberleri üzerine Türk ve Müslüman kesim Anadolu içlerine kaçıp gitmek zorunda kalmış. Yıllarca yaşadıktan ve Kurtuluş’tan sonra bazıları geri dönmüş, bazıları ise gittikleri yerlere yerleşmişler.

İ. Ç.: Teşekkür ederim, tekrar babanıza dönelim, Kayseri’deydik.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Babamı, Kayseri’den, 1933-1934 yıllarında, komşu köyümüz Yolağzı’nda oturan dayısı Ömer Demirci getirmiş, bizim köye (Aşağı Irmaklar’a). Babam da benim gibi bir evin bir çocuğuymuş. Dedem (babamın dayısı), Kayseri’de babamı bulunca:

“Senin memlekette sahipsiz şöyle güzel, böyle güzel bir evin, tarlaların, çayırların var. Gel, memleketimize götüreyim seni; baba ocağını tüttür, orada.” diye ikna etmiş. Babamla dayısı, o zamanın koşullarında, kona göçe, konakladıkları köy ve kasabalarda bakırcılık, kalaycılık yapıp harçlıklarını çıkara çıkara memleketlerine dönmüşler. 

Babam, köyüne geldiğinde, Cami Mahallesi yakasında Hafızgil’le Vedigil’lin ortasındaki tarlasının başında, gerçekten, bütün görkemiyle kendisini bekleyen eviyle karşılaşmış. Kocaman bir ahırın üzerinde, büyüklüğü, nitelikli kerestesi ve ak badanalı çakadura odalarıyla her yandan görünen ve ilgi çeken bir yerde imiş bu ev. Ne ki dayısının ona söylemediği bir başka gerçek daha bekliyormuş kendisini. Babasının arazisi, dört mirasçı tarafından bölünmüş ve babama o arazinin yalnızca beşte biri kalmış. Bu durumu gören babamın çok üzüldüğü, evlenişinden birkaç yıl sonra, bu üzüntü nedeniyle sarılığa yakalandığı anlatılırdı, büyüklerce.

Köye geldiğinde babamı, Efendigil’den Osman Ağa ve Emine Hanım’ın kızı Sebile Ersoy ile (annemle) baş göz etmişler. Ninem (annemin annesi), kızını, kaynının oğluyla evlendirmiş. Ninem, ilk evliliğini Gökgilgil’den (bizim soy, bu adla anılıyor), Dedem (babamın babası) Süleyman Ağa’nın kardeşi Molla Aslan’la yapmış. Muhacirlik sırasında onlar da Merzifon’a gidip orada yaşadıkları yıllarda Aslan Dede orada ölmüş. Memlekete döndüklerinde Ninemi bu kez, Efendigil’in Osman Ağa ile evlendirmişler.  Osman Ağa, Ninemden yaşlı ve bu, onun da ikinci evliliği imiş.

Üç çocukları olmuş. Annemden sonra dünyaya gelen Servet Dayım, 15 yaşında iken bu dünyadan göçmüş. Sonra İsmail Dayım dünyaya gelmiş. İsmail Dayım da küçük yaşta babasız kalmış. Köy yerinde erken yaşta, evin erkeği olma sorumluluğunu yüklenmiş, erken yaşta evlendirilmiş olmanın etkisiyle de olsa gerek, sert bir mizaç oluşturmuş. Dayım, bir yanıyla aşırı duyarlı; ama bir yanıyla da oldukça hırslı ve sert bir özyapı geliştirmiş. Arada bir ev içinde; hemen her Cuma namazı sonrasında da cami kapısında görüşülen köyle ilgili konularda söz alınca, düşüncelerini bir öfke patlaması biçiminde ortaya koyduğuna, birçok kez ben de tanık olmuşumdur. O nedenle kendisi, köyde Serto lakabıyla anılıyordu. Dayım, evde bir şeye bağırmaya başladığında Ninem bile susar, sesini çıkar(a)mazdı.

Ninem ki görmüş geçirmiş, nice acıları göğüslemiş; evini çekip çevirmeyi bilen, olumsuzlukları en uygun yollarla önleme taktiklerini iyi uygulayan hem zeki ve duyarlı hem de çok çalışkan bir kadındı. Nice yıllar, evin hem erkeği hem de kadını olmuş. Ninem, bana her sarılışında, babasızlığımın, daha sonraları da annesizliğimin eksikliğini gidermeye çalışan sevgisini, sevecenliğini, benim kolum kanadım olmaya hazır olduğunu duyumsatmıştır.

Babam ve annem, birkaç yıl, o görkemli evde yaşamışlar. Burada bakırcılık yapmış babam. Genç yaşına karşın, konu komşuyla çok iyi geçiniyor, işini yaptığı kişileri asla sıkıştırmıyormuş. Bakırı, kalayı, nişadırı parayla satın aldığı halde, eli dar olanların isteklerini de geri çevirmiyor, buğday vermek isteyenden buğday, para vermek isteyenden para alıyormuş. Parası da buğdayı da olmayanlara ise “Ne zaman fırsatın olursa, o zaman getirirsin.” diyerek onları da geri çevirmiyormuş. 

İ.Ç.: Çocukluğunuzdan ilk anılar nelerdi?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Okul öncesi ve ilkokul çağımda ve sonraki yıllarda bizim köyde hangi eve gittiysem, evdeki nine, dede, yenge, amca bana, babama yaptırdıkları kapaklı sahanları, tasları, maşrapaları, sitilleri, bakraçları, güğümleri, sinileri, leğenleri gösteriyor ve:

“Bak, bunu baban yaptı; hâlâ kalayı bile gitmedi.” diye babamın bakırcılığını ve kalaycılığını övüyor, “İyi insandı rahmetlik. Herkesin işini görürdü.” diyorlardı.

Ben de o yaptıranı memnun eden kap kacakları gördükçe, hakkındaki övgü dolu sözleri dinledikçe, hiç anımsamadığım babamla gurur duyuyor ve bir baba imgesi oluşturuyordum, belleğimde.

Babamın ve annemin oturduğu bu evin önemli bir sorunu varmış. İçecek suyu, hayli uzaktaki iki mahalleden sağlanıyormuş. Köyün Cami Mahallesi diye de anılan ve büyüklü küçüklü birçok mahalleden oluşan bu yakanın bir sulama suyu da yok. Caminin bulunduğu mahallenin ve onun yukarısındaki mahallelerin içme suyu gereksinimini, üst başta çıkan ve Tuval adı verilen iyi bir içme suyu karşılıyor. Bir de öbür mahallelerde daha kısıtlı içme suları var. Susuzluğuna karşın bu yakada, belki de dünyanın en iyi buğdayı yetişiyor.

Babam, özellikle su sorunu yüzünden, bu görkemli evinin kerestesiyle, köyü doğu-batı yönünde iki büyük mahalleye ayıran derenin öte yakasında, Sasopa denen üç hanelik yerde, biri yana doğru; öbürü de aşağıya, dereye doğru uzanan tarlalarının başında bir ev yaptırmaya girişmiş. Burası, güneyden kuzeye doğru uzanan yolun kenarındaki bahçelerine de yakın bir yer. Bu yakadaki Abanatuval adıyla anılan, bir değirmen taşını döndürecek gürlükteki kaynak suyu, tüm bu yakanın sulama gereksinimini karşılıyor. Ayrıca birçok yerdeki gibi burada da çok güzel bir kaynak suyu var.

Bu yer, eski eve yayan kırk beş dakika uzaklıkta. Burada, ahırın üzerine bir oda, bir ambar yerleştiriliyor. Oda ve ambarın ilerisine de çakadura iki oda yapılmak üzere direkler dikilip çatı bağlanıyor. Evin üç yanı balkonla çevrilidir. Önündeki tarlalara ve ogeçeye (Caminin ve okulun bulunduğu mahallelere), mahallelerin arkasındaki yarısı kayalık, yarısı meşe, fındık ve yer yer köknar ağaçlarıyla örtülü yamaçlara ve onların bitimindeki tepelere bakan ön balkonun orta yerine de köşk yapılacak. Ev bu aşamada, kerestelerinin birçoğu karşı evin çevresinde ve yollarda, Sasopa’ya taşınmayı beklerken babam hastalanıyor. O arada askerlik için çağrıldığı Kars’a gidiyor. Hastalığı nedeniyle geri gönderiliyor ve ben, daha altı aylıkken babam, bu dünyadan ayrılıyor. Böylece evin yapımı da yarım kalıyor. Yol boyu, taşınmayı bekleyen keresteler çarçur oluyor. Bunun üzerine annem, benimle birlikte, caminin yanı başındaki baba evine taşınıyor.

İ.Ç.: Bir çocuk açısından büyük bir kayıp. Sonra neleri anımsıyorsunuz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Üç-dört yaşlarımdayım. Dedem (babamın Dayısı), annemi yeğeni Nezir Usta’ya istiyor. Nezir Usta da bakırcı. Anneme soruluyor. O da “Oğlumla birlikte gitmem şartıyla olur.” diyor. Bu öneri, kabul ediliyor ve her yerin kar altında olduğu mart ayının bir gününde makar (düğün alayı), dayımların evine geliyor. Sabah, gelinin ata bindirilip götürüleceği sırada olanları ve sonrasını dün gibi anımsıyorum:

Dayımların evinin avlusunda annem, ambarın kapısında beni arkasına almış, iki eliyle sıkı sıkı tutarak avlunun orta yerinde duran Dedemle tartışıyor. Avlunun çevresinde ayakta dikilenler de tartışmayı izliyor. Dedem anneme, beni düğün telaşı bittikten sonra götürmeyi öneriyor. Annem ise hem ağlıyor hem de Dedeme:

“Oğlumu ya birlikte götürürüm ya da hiçbir yere gitmem.” diyor.

Dedem.

“Kızım, diyor, Rasim, senin oğlunsa, benim de torunum!  Elbette götüreceğiz. Ancak şu düğün telaşı bitsin, ertesi günü, ben kendim gelip alacağım onu.” diyorsa da anneme söz geçiremiyor.

Hem hüngür hüngür ağlamayı sürdürüyor annem, hem de kararlı bir biçimde:

“Hayır, diyor. Ya birlikte götürürüm oğlumu ya da şuradan şuraya adımımı atmam.”

Dedem, bunun üzerine “Peki” demek zorunda kalıyor.

Öndeki ata oğlan yengesi, ortadakine gelin (annem), onun arkasındaki ata da kız yengesi Sultan Hala bindiriliyor. Sultan Hala’nın kucağına da beni oturtuyorlar. Düğün alayı ile birlikte yola koyuluyoruz. Mart ayının karlı kış gününde, birkaç saat sonra komşu köye, Yolağzı’nın yedi hanelik Demircigil mahallesine varıyoruz.

Gittiğimiz gece, beni annemden koparıyorlar. Ben, feryat figan ağlıyorum. Yengem (Dedemin karısı) beni sakinleştirmeye uğraşıyor; ama boşuna. Annem, benim yeryüzündeki biricik dayanağım. Ondan ayrı kalmaya nasıl katlanabilirim? O akşam, derin bir ruhsal acı yaşadığımı anımsıyorum.

Dedemler hayli kalabalık. Yeğeni Nezir Amca’dan (üvey babamdan) başka, Dedemin bir genç kızı, iki genç oğlu, bir benim yaşımda oğlu, bir de benden biraz küçük kızı var. Nezir Amca, o yılsonunda askere gidiyor. Ben, annemle yatıyorum, artık. Herkesin ayrı yatağı yok zaten.

İ.Ç.: Dedeniz hayatınızda giderek önem kazanıyor…

RASİM BAKIRCIOĞLU: Dedem, demirci; ancak bu işi yapmıyor. Çok zeki, duyarlı, sevecen, önder kişilikli, girişken, tuttuğunu koparan, çevresinde sevilen, sayılan, hemen her yerde sözü geçen bir kişi. Öyle ki o kıtlık yıllarında celep toplayıp İstanbul’a götürüyor, onları satıp oradan pılı pırtı, incik boncuk alarak geliyor ve evinin bir üst odasında dükkân açıyor. Hepimize de birer çift iskarpin getiriyor. Yani o yokluk yıllarında ben de iskarpin giyiyorum.

Dedemin amcası Usta Ferhat, yaşantısı efsaneleşen ünlü bir demirci. O da çok zeki, atak, tuttuğunu koparan bir adam. Usta Ferhat’tan ve buradaki erkeklerin çoğunun demirci olmasından dolayı bu mahalleye Demircigil diyorlar. Bu küçük mahallede herkes birbirinin akrabası.

Kendi çocuklarına pek yüz vermeyen Dedem, evde beni el üstünde tutuyor. “Dedesinin torunu!” diyor da başka bir şey demiyor. Dedemin tembihi olmalı ki Yengem de kendi çocuklarından çok, benimle ilgileniyor. Yengem, akşam için ekmek pişirmek üzere (bizim yörede, her gün pilekide ekmek pişirilirdi), ikindi vakti un elemek için üst kattaki ambara giderken elimden tutup beni de ambara götürüyor, sakladığı yerden çıkardığı ekmeği, yanına biraz da peynir koyarak yemem için bana veriyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasının yokluğunun yanı sıra ev de kalabalık olduğu için, yemek sonrasında sofrada, bir lokma ekmek ve yemek kalmıyor.

Bu özel muameleler, çelişik duygular yaşatıyor bana; bir yandan hoşuma gidiyor bu durum, öte yandan da rahatsız ediyor, beni. Sonraki yıllarda, o evde bir camekân çocuğu gibi büyütülmemin bir hayli acısını çekiyorum.

Annem, kısa sürede, Demircigil’deki büyük-küçük herkesin yalnızca sevgisini değil; aynı zamanda saygısını da kazanıyor. Bu saygıda, oğluna sahip çıkışının da rolü vardı, sanıyorum. Herkes, beni de kendi çocukları gibi seviyor. Çocuklar, özellikle kış günlerinde hemen her gün, bir evde toplanıp doyasıya oyun oynuyoruz. Dışarıda kızak kaydığımız, kardan adam yaptığımız oluyor. Genelde yokluk ve yoksulluğun egemen olduğu bu mahallede, müthiş bir yaşama sevinci var. Yokluğu, yoksulluğu dert eden yok, sanki.

İ.Ç.: Okul hayatınıza gelirsek?

RASİM BAKIRCIOĞLU: 1945-1946 öğretim yılında, biri daha büyük, iki mahalleli bu köyde, Gülpaşa Eğitmenin öğrencisi oluyorum. Okula gittiğimde eğitmen beni, sınıfın en arka sırasının duvar dibine oturtuyor. Eğitmenin bu tutumu, beni çok üzüyor. Ama Hilmi Güçlü’nün Alfabe’sinden önce verilen Alfabe’yi, bir ay sonra elimize geçen Hilmi Güçlü‘nün Alfabe’sini, daha sonra verilen Birinci Yıl Kitabı’nı çok seviyorum. Yüksek tavanlı, geniş pencereli aydınlık, yanan soba ile sımsıcak olan sınıfımızı da çok seviyorum. Kalemi, defteri, silgiyi de.

Dışarıda ortalık kar altında. Şubat sonlarının soğuk rüzgârları esiyor, dışarıda. O günkü derslerin birinde Gülpaşa Eğitmen, söylediği sözcükleri yazmamızı istiyor. Ardından da yazdıklarımıza tek tek bakarak “doğru” ya da “yanlış” diyor. Her sözcüğü doğru yazanlardan biri de ben oluyorum. Bunun üzerine eğitmen, beni en arka sıradan alıp yeri, ön sıranın ortası olan, köyün en zengini Veysel Ağa’nın oğlu Dursun’un yanına oturtuyor. Beni ön sıraya taşıyan bu başarım, özgüvenimi bir hayli güçlendiriyor.

Sonra bir akşam, Dursunlara davet ediliyorum. Dursun’un annesi, güzel yemekleriyle karnımı doyuruyor; sıcak ilgisi ve sevecenliği ile de yüreğimi ısıtıyor.

İ.Ç.: Okulun işleyişi nasıldı, anımsıyor musunuz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: O yılın sonuna doğru bu okulda, şöyle bir olay yaşıyoruz: Güneşli bir cumartesi günü okula, başöğretmen Muhittin Bey geliyor. Saat 13.00’te bayrak töreninde eğitmenimiz “Çırpınaydın Karadeniz, bakın Türkün bayrağına” diye başlayan türküyle bayrağı göndere çektirirken, başöğretmen, olayı öfke ve kaygı karışımı bir duyguyla durdurup bayrağın göndere İstiklal Marşı’yla çekilmesi gerektiğini söylüyor. Bizi sınıfa götürüyor ve eğitmenle bize İstiklal Marşını öğretiyor. Sonra çıkıp bayrağımızı bu marşla göndere çekiyoruz.

İ.Ç.: O döneme ilişkin ilginç bir ayrıntı. Benzer durumun başka köylerde de yaşandığını duydum. Sonra?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Ertesi yıl, Nezir Amca askerden dönüyor ve amcasından ayrılıyor. Bunun üzerine biz, Aşağı Irmaklar’a, bir ambar, bir odadan ibaret olan benim baba evime taşınıyoruz. Nezir Amca da ahırın dış köşesindeki örtmenin altına körüğünü yerleştirerek kalaycılığa başlıyor. Ayrıca evimizin yanındaki iki tarlamızla eski evimizin yanındaki tarlamızı ve bir iki çayırımızı ekip biçiyor; evimizin bitişiğindeki bahçemizden meyvemizi, bostanımızdan sebzemizi elde ediyoruz. Ahırımızda bir çift öküzümüz, bir buzağılı ineğimiz, iki üç tavuğumuz, bir de horozumuz var.

İkinci, üçüncü sınıfı bizim köyde de eğitmen Ali Efendi’de okuyorum. Ancak orada İkinci Yıl Kitabı’nı ve Üçüncü Yıl Kitabı’nı değil, öğretmenlerin okuttuğu Türkçe kitaplarını ve öğretim programını izliyoruz. Çünkü burada iki de Cılavuz mezunu öğretmen var. Okulu, okumayı, öğrenmeyi gittikçe daha çok seviyorum.

Annemin, daha okula gitmediğim günlerin birinde, sanırım dört yaşıma doğru bir yaz günü, işten dönmekte olan kadınlarla çeşme başında konuşurken söylediği bir söz, belleğime kazınıyor. Annemin o sözü, yaşamım boyunca benim yol göstericim oluyor

Oradaki kadınlardan biri, “Maşallah, oğlun da kocaman adam oldu Sebile Bacı.” diyor. Annem, onun bu sözüne karşılık olarak “Leçeğimi (yazmamı) satacağım, oğlumu okutacağım, Yengesi.” yanıtını veriyor, başımı okşayarak.

İ.Ç.: Güzel bir hedef yükleme ve pekiştirme! Annenizden biraz söz edin lütfen.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Annem, acı-tatlı her duyguyu gerektiği gibi yaşamayı ve yaşatmayı, koşulsuz sevmeyi bilen; kısacası Atabek Yurdu annelerinin ortak özelliklerini içselleştirmiş, benimle kardeşlerime öz-üvey ayrılığı diye bir duyguyu yaşatmayan bir kadın. Ramazan ve kurban bayramlarında Cami Mahallesi’ndeki Ninemi görmek üzere Dayımlara giderken, o sabah pişirdiklerinden bir kap dolusu pişi ve lokumu yanına alıyor. Yol üstündeki mezarlıkta yatan babamın mezarının başına varıyoruz. Pişi ve lokumları mezarın başına koyuyor. Babamın hayrına, gelen geçen, alıp yesin; kimse almazsa kurt kuş yesin, diye. Mezarın başında biraz oturduktan sonra kalkıp gidiyoruz.

Ne yazık ki onun çok istediği okumayı başardığımı göremiyor annem. Dördüncü sınıfta olduğum yılın baharında, kapıdaki tarlamızda imece ile mısır ekerken sol yanına inme iniyor annemin. İnmesi, iki hafta sonra konuşmaya başlayacak kadar hafif olmasına karşın, o zamanın olanaksızlıkları yüzünden, ben beşinci sınıftayken 02 Ocak 1949’da annemizi yitiriyoruz. İki kız kardeşim ve en küçük kardeşim Arif, bir buçuk yaşında annesiz kalıyor. Annemin gömülme işleminden sonra Arif’i ve beni Nezir Amca’nın komşu köyde oturan evli ablası götürüyor. Ben, ara tatil bitince dönüyorum. Arif ise orada kalıyor ve onu Sekine Bibi büyütüyor.

Annemin ölümünden sonra bize, Ninem bakmaya başlıyor.  Annemin ölümü üzerinden daha iki ay geçmişken üvey babam, komşu köyden bir kız kaçırıp onunla evlenince Ninem, beni kendi evlerine götürüyor. Beşinci sınıfın kalan kısmını dayımlarda tamamlıyorum.

Biraz da annemin anısına, yıllar sonra öğretmen olup bizim köyde göreve başladığımda, Konya’nın Batum köyüne yerleşmiş olan üvey babamdan, o zaman ikinci sınıf öğrencisi olan en küçük kardeşim Arif’i alıp getiriyor, okumasını sağlıyor ve onu Cılavuz’un sınavlarına hazırlıyorum. İkinci sınav için Cılavuz’a götürüyorum. Sınavı kazananlar listesinin ilk sırasında adını görünce büyük bir sevinçle köye dönüyorum. Birkaç gün sonra da ben, ilk sınavını kazanmış olduğum İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünün okulda yapılacak ikinci sınavına girmek üzere İstanbul’un yolunu tutuyorum. Ben de orada öğrenci oluyorum.

Arif, yıllar sonra Gazi Eğitim’in Eğitim Bölümünde de öğrencim oluyor. Ne yazık ki o da dört yıl önce, Emekli Eğitim Müfettişi olarak üç çocuğunu babasız, beni kardeşsiz, eşini de kocasız bırakıp aramızdan ayrılıyor.          

İ.Ç.: Ona da Allah’tan rahmet dilerim. Şimdiki koşullar açısından bakınca olanaksızlıklar çok fazla. Buna karşın az önce de dediğiniz gibi yaşama sevinci çok yüksek ve büyük bir ihtirasla hayata asılıyorsunuz. O dönemde bilimsel bilgileri öğrenmeye ve okumaya yönelik büyük bir arzu var. Galiba yoksulluktan kurtulmanın çaresi okumak! Çevre köylerde durum nasıldı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Bizim köye, çevresindeki 13 köyün çocuklarının da gelmesi için 1928 yılında ilkokul açılmış. Cumhuriyet’in kuruluşundan tam beş yıl sonra. Annem, dayım ve köyün öbür çocukları, o yıldan itibaren bu okulda okuma olanağı bulmuşlar. Dayımlardan, ileriye doğru okuyanlar bile çıkmış. Kâmil Efendi kaymakam, Yusuf Ersoy doktor olmuş. Onun için Efendigil sanı ile anılmaya başlamış dayımların soyu. Annem, bu nedenle okumanın anlam ve önemini çok iyi biliyor. Köyümüzden üç kişi Cılavuz’da üçüncü sınıf öğrencisi. Köyümüzde bir de Erzurum Öğretmen Okulunda okumuş Kâzım Ertürk Ağabeyimiz var.

 İ.Ç.: Çocukluğunuzda köydeki yaşam nasıldı, günler nasıl geçiyordu?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Bizim ev, köyümüzün ortasından akan derenin oluşturduğu yayvan vadinin güney yakasında ve okula kırk beş dakika uzakta olduğundan, öğlen yemeği için Dayımlara iniyorum. Yengemin kimi gün ceviz içli ketelerini, kimi gün katmer ketelerini, kimi gün yoğurt eşliğinde tereyağıyla yağlanmış lavaşlarını, kimi gün fasulye yemeğini, kimi gün de kesme çorbasını ve tereyağlı makarnasını yiyerek okula dönüyorum. Fırtınalı havalarda, Dayımlarda kalıyorum. Dayımların ekonomik durumu, bizimkinden biraz daha iyi. İki odası, bir avlusu bir de ambarı var evlerinin. On iki ay çalışıp on iki ay yetecek ürün elde edebiliyorlar, köyün çoğunluğu gibi.

Bir de baba tarafından akrabamız, benden bir sınıf aşağıda olan ve beni çok seven, benim de kendisini çok sevdiğim Abdul Nuri arkadaşım var. Abdul Nurilerin evi de okula çok yakın. İkide bir, o da öğle yemeğine götürmek istiyor beni. İkimizin de baba tarafından Ninesi olan Perüze (Firuze) Nine, beni görür görmez, “Sana kurban olem oğul!” diyerek bağrına basıyor. Evdeki herkesten de yakın ve sıcak ilgi görüyorum. Abdul Nurilerin evi saray gibi kocaman bir ev. En iyi keresteden yapılmış, köyün en güzel evi. Üç odası, bir mutfağı, bir ambarı ve bir de salonu var. İki yanı balkonlu. Her odası halılarla, kilimlerle döşeli. Kocaman evin altındaki ahırı, çift çift öküzler, inekler, buzağılar, düveler, tosunlar ve mandalar dolduruyor. Ayrıca çok sayıda koyunları var. Bir de hizmetkârları.

İ.Ç.: Okulda neler öğreniyorsunuz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Üçüncü sınıfta eğitmenin bize okuduğu Oğuz Destanı’ndan çok etkileniyorum. Bir de Karacaoğlan’ın Gençliği, Orta Yaşlılığı ve Yaşlılığı adlı kitap beni çok etkiliyor. O yıllarda okulumuza Bakanlığın çıkardığı halk kitapları geliyordu. Emekliliğimde yazdığım Mutluluk Nerede? adlı kitabımdaki Alfabe Sevinci’nde, benim alfabe sevincimi; Beni Etkileyen İlk Kitap’ta da Karacaoğlan’la ilgili bu kitabın bendeki etkisini öyküleştirdim.

Dördüncü sınıfta, Cılavuz Köy Enstitüsü mezunu, okulun başöğretmeni Ahmet Üstündağ’ın öğrencisi oluyorum. Daha büyük bir istekle sarılıyorum derslerime. Öğretmenimiz, Nimet Çalapala’nın Tabiat Bilgisi kitabındaki “Tabiat ve Biz” adlı ilk konuya çalışarak gelmemizi istiyor, ilk Tabiat Bilgisi dersinde. Büyük bir hevesle çalışıyorum, öğretmenimizin verdiği konuya bu konuya. Sonraki derste, “Kim anlatmak istiyor konuyu, kimler çalıştı?” diye sorar sormaz, parmak kaldırıyorum. “Gel bakalım!” diyor, öğretmenim.

Ben, konudaki her sözcüğü, noktası, virgülü ile takır takır anlatıyorum. Bitirdiğimde, “Aferin!” beklerken öğretmenim, “Olmadı.” diyor. Ben, şaşırıyorum; bir anlam veremiyorum, öğretmenimin bu sözüne. Öğretmenim açıklıyor. Benim, konuyu öğrenmediğimi, ezberlediğimi söylüyor. Oysa konuyu okuyup, orada anlatılanları anladıktan sonra onları kendi cümlelerimle anlatmam gerektiğini belirtiyor. O gün, öğrenmekle, anlamakla ezberlemenin farkını kavrıyorum.

Beşinci sınıfta, sınıfın tartışmasız başarılı öğrencisiyim. Düzenli çalışıyorum. Ödevlerini aksatmıyorum. Hemen her derste sorulan sorulara doğru yanıt veriyorum. Derslerimin tümü pekiyi. Öğretmenim, bayramlarda bana şiir okutuyor, 23 Nisan’da konuşma yaptırıyor. Duvar gazetesine başyazar olarak yazı yazdırıyor. Karagöz’ün Yazıcılığı adlı piyeste Karagöz rolünü veriyor. Hasan Ali Yücel’in Altı Ok adlı uzun şiirini bayramda ezberden okutturuyor.

Dördüncü sınıfların öğretmeni İsmail Aksoy, yazımı çok beğendiği için öğretmenimden izin alarak verdiği cümleleri tahtaya yazmamı ve o cümleleri öğrencilerin doğru yazıp yazmadığını tek tek denetlememi istiyor. Kendisi de Başöğretmen Odası’nda oturuyor. Bu öğretmenlik rolü nedeniyle de çok gurur duyuyorum.

Bu sınıfta bir de beni çok utandıran ve zorlu bir dayak yememe neden olan bir olay yaşıyorum. Dışarıda ısının, sıfırın altında olduğu kış günlerinin biridir. Öğle üzeri gürül gürül yanan sobanın çevresinde koşuşan öğrenciler, sobanın borularının birbirinden ayrılmasına ve sınıfın duman içinde kalmasına yol açıyorlar. Öğretmenimiz, gürültü üzerine sınıfa gelip öfkeli bir yüzle boruları birbirine geçiriyor. Çok geçmeden, koşuşmalar sonucu bir kez daha ayrılıyor borular birbirinden ve sınıf yine duman içinde kalıyor. Yükselen gürültü üzerine gelen öğretmenimiz bu kez daha çok öfkeleniyor ve “Çıkın dışarı!” diyerek bizi buz gibi salona çıkardıktan sonra buruları birbirine geçiriyor ve dumanın çıkması için pencereleri açıp sınıfın kapısını kapatıyor.

Çok geçmeden, sınıfın kapısında dikilen çok sevdiğim arkadaşım Abbas’ı, kapıya doğru itiyorum. Boş bulunan Abbas’ın sırtı kapıya çarpınca kapı, ağzına kadar açılıyor ve Abbas, sınıfın orta yerinde buluyor kendini. Bu olay üzerine salondan, ortalığı çınlatan bir ses yükselir yükselmez, öğretmenimiz salona çıkıyor. Abbas’ı tek başına sınıfın orta yerinde görünce, onu sınıftan çıkarıp kapıyı kapattıktan sonra:

“Kim itti onu içeriye? diye soruyor.

Öğrencilerden birinin beni işaret etmesi üzerine öğretmenim, yanağıma okkalı bir tokat indiriyor ve odasına dönüyor.

Ben, hem yaptığım davranış hem de yediğim dayak yüzünden çok utanıyorum. Yanağımın şiştiğini sanarak elimle yanağımı yokluyorum. Yer yarılsa, duraksamayacak, gireceğim.

Derslerde, bir süre öğretmenin yüzüne bakamıyorum. Neyse ki öğretmenim, bir şey olmamış gibi davranıyor da, bu duygumun etkisinden kurtuluyorum.

Biricik dayanağım olan annemin ölümüne; onun ardından yaşadığım acılara karşın, derslerimi ve başarımı aksatmadan sürdürerek yılsonuna ulaşıyorum. Öğretmenimiz, o günlerin birinde bana, sınıfta benimle yarışan İsmail Sever’e ve Yılmaz’a, yaşlarımızın küçük yazıldığını, diploma alabilmemiz ve Cılavuz’un sınavına girebilmemiz için yaşımızı büyüttürmemiz gerektiğini, bu nedenle velilerimizin okula uğramasını söylüyor.

Bunun üzerine, yaşımızı büyüttürmek için üçümüz, velilerimizle birlikte Ardanuç’un yolunu tutuyoruz. İlçemizi, oradaki dükkânları, dükkânlarda satılanları ilk kez o gün görüyoruz. Mahkeme kapısına vardığımızda, mübaşir olduğunu öğrendiğimiz ufak tefek bir adam yanımıza yaklaşıyor ve niçin geldiğimizi soruyor. Dayım, anlatıyor. Adam, Cılavuz’un çok zor bir okul olduğunu, kendi çocuğunun orada okuduğunu, daha ilk yılda sınıfta kaldığını, ayrıca o okul öğrencisinin çok para harcandığını; aldığı maaşın çoğunu çocuğuna gönderdiği halde, gönderdiği paranın yine de yetmediğini söylüyor.

Bunun üzerine zaten çok çalışkan olmayan Yılmaz’ın babası Ali Amca, “Ben, yaş büyütmekten de oğlumu sınava sokmaktan da vazgeçtim.” diyor. Benimle yarışan İsmail’in babası, “Yoksul bir adamım ben. O kadar parayı gönderemem oğluma.” diyerek çocuğunun yaşını büyüttürmekten vazgeçiyor. Dayım ise “Ben, yeğenimin yaşını da büyüttüreceğim, onu sınava da sokacağım. Benim yeğenim çalışkandır, tutumludur; çok para harcamaz. Yeğenime güveniyorum ben.” diyerek dilekçeyi veriyor ve yaşım büyütülüyor.

Harıl harıl Cılavuz’un sınavlarına hazırlanıyorum. Cumartesi, pazar günleri hayvan otlatırken bile aritmetik ve geometri tanımlarını ve tanımlara verilmiş örnekleri yineliyorum: “Tam sayılı kesri bileşik kesre çevirmek için tam sayı, kesrin paydasıyla çarpılır, çarpıma pay katılıp pay olarak yazılır, eski payda da payda yazılır.” tanımı gibi, bildiğim pek çok tanım, o günlerden kalmadır.

Sınavı kazanıyorum ve yazgımı değiştiren Cılavuz’lu yıllarım başlıyor. Mübaşirin iki yıllık oğlu ile aynı sınıfta okuyoruz. Bu çocuk hem çok zeki değil hem de çok az çalışıyor. Boş zamanlarının neredeyse tümünü okulun kantininde yiyip içmekle geçiriyor. Ben ise harçlığımın sınırlılığını bildiğim ve Dayımın güvenini sarsmamak için kantinde bir bardak çay bile içmiyorum. Okul, sabahleyin, kocaman bir bardak çay veriyor zaten. Böylece çok para harcamamış oluyorum.

  İ.Ç.: Çocukluk eğitiminizde etnopedagojik örnekler arıyorum. Anılarınızı biraz daha mı deşsek acaba?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Beşinci sınıfın sonuna doğru, bir pazar günü, dayımların bir tarlasını sürerken köyün muhtarı Süleyman Amca geliyor yanımıza. Selamlaşmadan, kolay gelsin demeden sonra Süleyman Amca Dayıma:

“İsmail Çavuş, diyor, bana bir yazı geldi. İstanbul’da bir okul varmış, zeki, çalışkan yetim çocukları okutuyormuş bu okul. İstersen, senin yeğeninin adını bildirelim oraya.” deyince, Dayımın kaşları çatılıyor ve Süleyman Amcaya:

“Muhtar! Benim yeğenim kimsesiz değildir.” diyor, öfkeli bir sesle.

Süleyman amca, söylediğine pişman olmuş durumda:

“Peki, sen bilirsin. Hoşça kal!” diyerek ayrılıyor.

Dayımın, babasını yakınlarının ve komşuların anlattığı kadar bilen, annesini yitirişinin acısı ise daha taze olan benimle ilgili bu tutumu karşısında, kendisine bağlılık duygularım büsbütün güçleniyor.

Sert ve baskıcı tutumuyla çevresini ve beni de kimi zaman tir tir titreten Dayım, önceki yıllarda da bu tür koruyucu ve kollayıcı davranışlarıyla beni kendisine, kopmaz bağlarla bağlıyor. Örneğin, bir yıl önce de şöyle bir olay yaşıyorum: Dördüncü sınıfta yılsonu karnemi aldığımda, bütün notlarım pekiyi olduğu halde Tarım-İş notumun, karnemde orta olduğunu görür görmez, ağlaya ağlaya okuldan Dayımlara doğru inerken, daha eve varmadan, ağladığımı duyan Dayım:

“Ne oldu oğul, niye ağlıyorsun?” diye sesleniyor. Ben, ağlamamı sürdürerek yanına yaklaştığımda karnemi uzatarak:

“Tarım-İş dersim orta.” demem üzerine:

“Sen ağlama! Şimdi ben gider, Ahmet Bey’den bunun nedenini öğrenirim.” diyor ve okula yöneliyor.

Ne ki sonraki yıllarda, benim amaçlarımla Dayımın kafasındaki hesaplar, ciddi biçimde çatışıyor. Dayım, bana öyle bir baskı uyguluyor, beni öylesine tehdit ediyor ki sesimi çıkaramayıp kabul ediyorum isteklerini. Bunlar, yıllar yılı, kişisel yaşamımda derin acılar yaşatıyor bana. Çocuklarım ve torunlarım ile kedilerimden önce bu darbe niteliğindeki olaylara değinmek istiyorum.

İlk darbe: Dayım, beni daha okulu bitirmeden nişanlamak ve evlendirmek istiyor. Bizim köylü bir veliyle birlikte, bu amaçla ta okula kadar geliyor. Orada, Fehmi Amcaya, benim ağzımı aratıyor. Benim kesinlikle “hayır” dememe karşın, Dayımı tanıdığım için, ardından bir de mektup yazıyorum ve mektubumda da henüz evlenmeyi düşünmediğimi; bu okuldan sonra eğitim enstitüsü Türkçe Bölümünde öğrenimimi sürdürmek istediğimi yazıyorum. Ancak, Dayımdan, tehdit dolu bir mektup alıyorum: “Neyin okumasıymış? Benim borç boğazımda, sen, okumanın derdindesin. Okudun ya işte! Ben seni nişanladım; eğer nişanı bozmaya falan kalkarsan, bir daha bu köye ayak basmayı aklından çıkar!” diye yazıyor. Dayıma, “hayır” diyerek kesip atmam olası değil. O nedenle o zaman, evlilikte acele edilmemesini yazıyorum bu kez. Dayım, mizacı gereği, dediğini yapıyor beni evlendiriyor.

İkinci darbe: Okulu bitiren bizlerin atamalarının yapılacağı günlerden bir süre önce, bir Artvin milletvekili Ardanuç’a uğruyor ve halktan isteklerini soruyor. O sırada bizim köyden Süleyman Amca, oğlunun, benim ve diğer iki kişinin Ardanuç’un köylerine atanmamızı istiyor. Ankara’ya teller çekiliyor ve dördümüz de Ardanuç’un köylerine atanıyoruz. Böylece bizim köye yayan beş saat uzaklıktaki Tosunlu köyü ilkokulunun stajyer başöğretmeni ve öğretmeni oluyorum.

Bu atanmadan çok mutlu olan Dayım, bir gün bana “Oğul, diyor, seni okutmak için bankaya ve kişilere bir hayli borçlandım. Köy yerinde senin bir masrafın olmaz nasıl olsa. Yağı peyniri, unu da evden götürürüz. Mutemede bir dilekçe yaz. Maaşının otuz beş lirasını sana harçlık olarak yollasın, kalanını da ben alayım. O otuz beş liranın hepsini de harcama; birazını biriktir.” diyor.

Oysa ben, çok daha başka hayaller kurmuştum. Maaş almaya başlayınca, önce Dayıma en iyisinden bir palto ve dayımla birlikte bütün ev halkına yine en iyisinden birer çift ayakkabı alacak, güzel birer giysi diktirecektim. Bizim köyde iki üç kişi dışında kimse kışın palto giymiyordu. Bir de Dayım giysin, istiyordum.

“Peki” diyorum, ister istemez, Dayımın bu isteğine ve yüz elli iki lira tutarındaki maaşımın her ay yüz on yedi lirasını dayım almaya başlıyor. Okulların açılmasına yakın biz zamanda, kışlık yiyeceğimizi, eşimi, Ninemi ve Dayımın okul çağı gelen ikinci çocuğu Himmet’i de alarak üç atla Tosunlu’ya varıyoruz.

İ.Ç.: Öğretmenliği seviyor muydunuz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Öğretmenliği rastlantı sonucu seçmiş olmama karşın, çok seviyorum. O nedenle çok heyecanlıyım. Özellikle son sınıfta daha çok yoğunluk kazanıyor öğretmenlik sevgim. Öğretmen ve yöneticilerimizin telkinleri, okulumuzun bitişiğindeki uygulama ilkokulunda ve Susuz köyündeki ders verme denemelerimiz, iki aylık köy stajımız, büsbütün bağlıyor öğretmenliğe beni.

Bir dağın eteğindeki Tosunlu köyünde, kısa sürede öğrencilerimle ve velilerle sıcak bir ilişki kurmayı başarıyorum. Kız-erkek öğrencilerin tümünün okula gelmesini sağlıyorum. Elli beş kişilik birleştirilmiş sınıftaki on iki birinci sınıf öğrencisinin tümü, şubat sonuna doğru okumayı yazmayı söküyor. Yılsonuna piyesiyle birlikte bir müsamere hazırlıyorum. Kadın-erkek herkes müsamereyi izliyor. Çocukları okutmanın ötesinde, köylüyü aydınlatmanın da birincil görevim olarak görüyorum. Çünkü bize bu yönde bir ülkü telkini yapılmış bulunuyor.

Buradaki ve daha sonraki yıllarda kendimi geliştirmeye ve öğrencilerimi yetiştirmeye yönelik çabalarım, bu konulardaki başarılarım, başarısızlıklarım, emekli eğitim müfettişi olan öğrencim Seydahmet Soylu’nun hazırlayıp YOUTUBE’a yüklediği videoda ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

İ.Ç.- O belgesel izledim. Öğrenciniz hazırlamış. Linkini buraya da ekleyeyim: https://www.youtube.com/watch?v=f5l9H5Xh9aQ

RASİM BAKIRCIOĞLU: Yazın köye, Dayımlara dönüyor, hep birlikte tarla, çayır, harman gibi hasat işlerine girişiyoruz. Evde yiyip içtiğimiz için yazın maaşımın tümünü Dayım alıyor. Öğretmenliğimin ilk yılında da okulun son sınıfta verdiği lacivert giysilerimi giyiyorum. İki yıl boyunca her yıl yalnızca o giysimi giymem nedeniyle pantolonumun dizleri, o yaz iyice aşınıyor. Okula gitme zamanı yaklaşınca Dayımdan bir pantolon diktirmek için para istemeyi düşünüyorum. Bir sabah, ikimiz evin bitişiğindeki bacada iken Dayıma, ıkına sıkıla bu pantolon diktirme istediğimi açıyorum. Bunu söyler söylemez Dayım, müthiş öfkeleniyor ve “Benden büyük adamın oğlu musun? Ben yamalı elbise giyiyorum. Sen de yama yaptır, öyle giy! Bana olan borçlarını öde de ondan sonra ne diktirirsen diktir, nereye gidersen git!” diye bağırıyor.

Neye uğradığımı anlayamıyorum. Kimseler duyacak, “Rasim, Dayısıyla tartışıyor.” derler, diye ödüm kopuyor. Sesimi kesiyorum. Fakat yamalı pantolonla da okula asla gidemeyeceğimi düşünüyorum.

Bir gün durumu, öğretmen olan kayın biraderime açıyorum. O da “Mutemede bildir, maaşını bundan sonra sana ödesin ve ne ihtiyacın varsa onları karşıla. Sen öğretmensin. Yamalı pantolonla sınıfa giremezsin.” diyor. Öyle yapıyorum.

Okulun açılmasına yakın tarihte, yine dört kişi, Tosunlu’nun yolunu tutuyoruz. Dayım, maaşımın kendisine ödenmeyeceğini öğrenince, bana faiziyle birlikte iki bin dört yüz liralık bir borç listesini bir mektupla Tosunlu köyüne gönderiyor. Bunun üç yüz lirasını kendisine hemen göndermezsem, gelip Tosunlu köyünü başıma yıkacağını yazıyor. Yine ödüm kopuyor, Dayım buralara gelip köyün içinde bana bağırır çağırır, diye.

Hem zengin hem de çok iyi bir insan olan köyün muhtarı Eyüp Çavuştan borç para alıp Dayıma götürmeyi düşünüyorum. Eyüp Çavuş, bir sözümü iki etmeden parayı veriyor ve bir at tutarak bir cumartesi günü bizim köye gidiyor ve o parayı Dayıma veriyorum.

İlk yılın yaz başında Dayım, bizim köye naklimi istemem için başvurmamı istemişti. Stajyer olduğumu, nakil yapılamayacağını belirtmişsem de Dayım bana dilekçeyi yazdırmıştı. Ben, stajyer öğretmenin yer değiştirme isteği işleme alınmaz, diye unutuyorum, verdiğim dilekçeyi. Ancak, ikinci yılın aralık ayında, askerden gelen birinin benim köyümü istemesi, bizim köyden bir öğretmenin de başka bir köye gitmesi üzerine, benim naklim bizim köyün Cami Mahallesindeki tek öğretmenli okuluna yapılıyor. Aralığın kışında, çok sevdiğim ve kendilerine alıştığım öğrencilerimden ve köyümden ayrılmak zorunda kalıyorum.

Dayım, ikide bir, Vesiye Nine aracılığı ile bana çıkardığı düşsel borcun kalanını da ödememi istiyor. Benim ise bu “borcun” değil tümünü, dörtte birini bile ödeme olanağım yok. Cami Mahallesinde oturduğum eve bile kira ödüyorum.

Ertesi yıl, karşı mahallede yeni yapılan okulun başöğretmenliğine atanıyorum. Bir gün, akrabamın da eşi olan muhtardan bir çağrı alıyorum. Gittiğimde, Dayımın orada olduğunu ve benden, kendisine olan borcumu ödememi istediğini bildiriyor muhtar. Yanında da köyümüzde dükkân sahibi ve bir akrabamın eşi olan Servet Amca var.  Dayım, bana gönderdiği listede, Cılavuz’da faizi ile birlikte bin iki yüz lira harcamadığımı belirtmişti. Onunla ilgili olarak Dayıma, birinci yıl, arazimin yüzünü elli beş liraya verdiğini, bana o yıl altmış lira gönderdiğini; ikinci ve üçüncü yıl, arazimin yüzünü altmışar liraya verdiğini, bana ise o yıllarda yetmişer lira gönderdiğini söylüyorum. Ondan sonraki yıllarda da arazimi kendisinin ekip biçtiğini belirtiyorum.  Dördüncü, beşinci sınıflarda bana yine yetmişer lira; son sınıfta ise yüz lira gönderdiğini anımsatıyorum.  Evlenme sırasında neredeyse beş kuruş bile harcanmadığını söylememe fırsat vermeden, Dayım bir öfke patlamasıyla “Ola! Sen kim oluyorsun da benden hesap soruyorsun?” diye bağırıyor.

Kısa süren buz gibi bir sessizlikten sonra, akrabamın eşi Servet Amca, cebinden cüzdanını çıkarıp para saymaya başlıyor. Saydığı paraları bana uzatıyor. “Al bunu, Dayına olan borcunun hepsini kapat. Bana sonra ödersin.” diyor. Ben, “Hayır, olmaz.” diyorsam da parayı zorla cebime sokuyor. Ben de o parayı Dayıma uzatıyorum. Dayım, duraksamaksızın alıyor ve gidiyor. Sonra Servet Amcaya olan borcumu dört yılda ödeyebiliyorum.

Buna karşın her bayramda Ninemin elini öpmeye gidiyoruz Dayımlara. Tabii Dayımın elini de öpüyoruz, buz gibi bir havada.

Dayım, öğretmen olan üç çocuğundan ilk ikisini de bana yaptığı gibi, kendi istediği zaman ve kendisinin istedikleriyle evlendiriyor. Bana uyguladığı parasal baskıyı onlara da uyguluyor. Öbürleri gibi çok sevdiğim, duyarlı bir çocuk olan, Dayımın büyük oğlu Servet, babasının kendisine yaptıklarına katlanamıyor ve genç yaşında kanserden yaşamını yitiriyor. İkinci oğlu Himmet’e de etmediğini bırakmıyor, Dayım. Ancak o, babasını olduğu gibi kabul etmeyi başardığı için daha ucuz atlatıyor, Dayımın zulmünü. Üçüncü oğlu Fahri ise en özgür yaşamayı başaran çocuk oluyor. Çünkü Dayım, onu evlendirmeyi başaramıyor. Fahri, örneğin, günün modası gereği sakal bırakarak Dayımı çileden çıkarıyor. Ne yazık ki Fahri’nin, bir trafik kazasında yaşamını yitirdiği haberini alıyoruz, kazadan aylar sonra. Mezarının nerede olduğu bile bilinmiyor. Dayım, bu kez, Fahri’nin kemiklerinin peşine düşüyor ve onları bulmayı başarıyor.

İ.Ç.: Çocuklarınıza gelirsek?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Çocuklarımıza ve torunlarımıza gelince: Üç kızımız, iki büyük kızımızdan birer torunumuz var. Büyük kızımız, psikolog ve emekli. Ortanca kızımız özel bir üniversitede mütercimlik-tercümanlık bölümünde Yrd. Doçent olarak çalışıyor. Küçük kızımız da Devlet Opera ve Balesinde keman sanatçısı olarak görev yapıyor. Büyük torunumuz bankacı. Küçük torunumuz ise şu anda Amerika’da yüksek lisansını bitirmek üzere olan bir avukat.

Gelelim kedilerime: Yaz-kış her gün, beni görmediğinde rahatı kaçan ve beni arayan; kış boyu, masamın sol köşesinde yatan; her fırsatta kucağıma gelip orada uymaktan büyük bir keyif alan; dilinden anladığım ve dilimden anlayan Dingin’le bana onun kadar yakın davranmayan Süslü’müz var. Bunlarla ve bunlardan önce bahçemize gelip bir daha evimizden ayrılmayan ve yıllar sonra gidip bir daha dönmeyen kedilerimle yaşantılarımı, Kedilerim adlı romanımda dile getirmeye çalıştım.

İ. Ç.: İnsanların çocukken bilgisayar gibi programlandıklarını ve yaşamlarını büyük ölçüde o programa göre yürüttüklerini düşünenlerdenim. Çocukluğunuzdan kalan hatıra parçalarından hangilerini paylaşmak istersiniz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: S. Freud ve gelişim psikologlarının birçoğu da sizin gibi düşünüyor. Bence de doğrudur bu yargınız. Freud, çocukluk dönemini “İnsan, çocukluğunun çocuğudur.” diyecek kadar önemsiyor, bildiğiniz gibi. Kişiliğimizin iskeleti, yaşamımızın ilk altı yılında biçimleniyor. Özellikle de hangi olumsuz yaşantılarla bilinçdışı karmaşalarımızı oluşturduğumuzu bilmediğimiz ilk üç yıl; ondan da fazla ilk bir yıl içindeki yaşantılarımız, kişiliğimizin değişmez belirleyicileri oluyor.

Çocukluğuma ilişkin birçok anıdan birkaçını daha anlatayım.

Anı 1:

Dayımlarda bir akşam yemeğini yiyoruz. Dayımın o sert seslenişi, bir tokat gibi çarpıyor kulağıma:

“O kaşığı sağ eline al!”

Ben, büyük bir kusur işlemiş gibi utanıyorum ve sol elimdeki kaşığı sağ elime alıyorum. Ondan sonra kaşığı hep sağ elimle kullanıyorum. Ancak, çekici, keseri, bıçağı, testereyi sağ elimle asla kullanamam.

Anı 2:

Ali Amcanın oğlu Yılmaz, benim yaşıtım. Evleri, Dayımların evinin yanı başında. Sıklıkla onlara gidiyorum ve Yılmaz’la oyun oynuyoruz. Yılmaz, bir yerlerden, telden yapılmış bir oyuncak getiriyor. Bir süre onunla ve başka oyuncaklarla oynarken, o tel oyuncak çok hoşuma gidiyor. Eve (Dayımlara) dönerken, o oyuncağı gizlice cebime koyup götürüyorum. Dayımlarda o oyuncakla oynadığımı gören Ninem, o oyuncağı nereden bulduğumu soruyor. Ben de Yılmazlardan aldığımı söylüyorum.

Ses tonumdan, davranışlarımdan, oyuncağı habersiz aldığımı anlayan Ninemin yüz anlatımı değişiyor ve ciddileşerek bana şunları söylüyor:

“Onu hemen Yılmaz’a götür ve ‘Bunu bizim eve götürmüştüm, getirdim.’ de. Oyuncağı orada bırakıp gel! Bir daha da sakın kimsenin bir şeyini habersiz ve izinsiz alma, tamam mı?” diye beni uyarıyor.

Öyle yapıyorum. Ninemin bu uyarısı ile bu davranışımın çok yanlış olduğunu, bir daha asla böyle bir şey yapmamam gerektiğini kavrıyorum. Bir daha da sahibinin haberi ve izni olmadan, kimseler olmasa bile başkasının malına, eşyasına el uzatmayı aklımdan bile geçirmiyorum.

Anı 3:

Bir yaz günü bizim evdeyiz. Dayım, Ninem ve Yengem, bir tarlayı kaldırmaya (biçmeye) gidiyorlar. Ama havanın sıcak olması nedeniyle beni götürmek istemiyorlar. Beni Dayımın üvey ağabeyinin kızı ve kapı komşumuz Rivayet Hala’ya bırakıyorlar. Bense onlarla birlikte gitmek istiyorum. Hem bağırıyor hem de ağlıyorum, beni de götürün, diye. Daha doğrusu, annemden ayrılmak istemiyorum. Rivayet Hala’nın beni elinden kaçırmamak için gösterdiği tüm çabalar boşa çıkıyor ve ben, kısa bir süre sonra, iki gözüm iki çeşme, sırtı devrilmeden gidenlere ulaşıyorum. Gelmekte olduğumu gören Dayım, beni bekliyor ve yanına vardığımda elimden tutuyor, onlarla birlikte gidiyorum. Tarlaya vardığımızda, onlar tarlayı kaldırırken ben, tümsekteki ağacın gölgesinde oturuyorum.

İ. Ç.: Köylerde yüzlerce yıllık gelenek vardı. Biz, 1950’lerden sonra hızla modernleştik. İyi oldu, ama toplumsal ve kültürel sarsıntılar da yaşadık. Eskiden her kuşak, öncekiler gibi neredeyse aynı koşullarda, aynı dünya görüşü içinde yetişiyor ve yaşıyordu. Bana kalırsa muhteşem bir deneyim birikimi. Bir pedagog olarak o geleneksel ortamda nasıl bir çocukluk eğitimi aldınız? Aile içinden söz ediyorum.

RASİM BAKIRCIOĞLU: “1950’lerden sonra hızla modernleştik” sözünüzden, genel geçer birçok değerimizin yozlaşmasına yol açan açılımları vurgulamak istediğinizi seziyorum. Bu sezgimde yanılmıyorsam, buna ben de katılıyorum. Ancak, dünyada ve evrende her şey değişir ve gelişirken, her kuşağın aynı koşullarda, aynı dünya görüşü ile yetiştirilmesinin ve yaşamasının sürdürülmesi olası değil. Geçmişin deneyimleri, sonrakilerin eklenmesiyle daha da zenginleşecektir. Bence önemli olan, geçerliliğini koruyan yerel ve ulusal kültür değerlerinin yozlaştırılmadan, çağdaş değerler içinde yer almasının ve yaşatılmasının sağlanmasıdır. Onuncu Yıl Nutku’nda Atatürk’ün dile getirdiklerini, bu konuda en sağlıklı yaklaşım olarak değerlendirebiliriz. Ne diyor Atatürk, bu konuda?

Türkiye Cumhuriyeti’ni yüksek Türk kültürü olarak niteliyor. Amacımızın ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak olduğunu; bunun için, daha az zamanda daha büyük işler başarmamız; yolumuzu müspet bilimin aydınlatması gerektiğini anımsatıyor. Ulusal ülkümüzün de ulusumuzun yüksek özyapısı, yorulmaz çalışkanlığı, yaratılıştan kavrayışı, bilime bağlılığı, güzel sanatlara sevgisi, ulusal birlik duygusuyla, durmadan ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek olduğunu belirtiyor. Bize düşen, yüce önderimizin belirlediği bu amaca bizi ulaştıracak yolu kapamak isteyenlere karşı gerekli önlemleri almaktır. İnsan doğasına ve çağın gereklerine uygun etnik kültür değerlerinin, bu anlayış çerçevesinde ulusal kültür değerleriyle bütünleştirilmesini sağlamamız gerektiğini düşünüyorum.

Bir sonraki sorunuzu yanıtlarken adlarını anacağım yerel kültür değerlerimiz, çağımız eğitiminde de yaşama geçirilmek isteniyor. Yapılan bilimsel araştırmalar, yöre insanımızın, tarihin derinliklerinden bugünlere taşımış olduğu bu değerlerin, sağlıklı toplumsal ilişkilerde aranan belirleyici özellikler olduğunu ortaya koyuyor.  

İ. Ç.: Modernleşmeye olumsuz yaklaşmıyorum. Sanayi Devriminin sonucudur, uygarlaşmak, akıl ve bilim toplumu olmaktır. Kaçınılmazdır. Ama modernleşmek ister istemez bazı alışkanlık ve gelenekleri de ortadan kaldırdı. Onlardan söz etmek istemiştim...  Ardanuç’ta kişilik, karakter, azim, onurlu olmak, dürüstlük, mertlik, akıllı olmak gibi kavramları düşünerek çocuk eğitiminde bunlar nasıl öğretiliyordu? Aile ve köy toplumunu ve hatıralarınızı düşünerek.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Ardanuç’lular, genelde yokluk ve yoksulluk içinde yaşadıkları halde, çağdaş dünyada da geçerli olan belirleyici kişilik özelliklerine sahiptiler.  Bu insanlar, dürüst, alçak gönüllü, mert, onurlu, karakterli, iyiliksever, yardımsever, çalışkan, dayanışmacı, düşenin elinden tutan, herkesin hakkına hukukuna saygı gösteren insanlardı. Bunların tama yakını, geçmişin derinliklerinden o günlere ulaşmış olan bu değerlerin etkisiyle doğanın, toplumsal yaşamın acımasızlığı karşısında asla yılgınlık göstermiyor; zorlukları aşmak için bütün güçleriyle direniyorlardı. Örneğin, amaçladıkları geliri, içinde bulundukları yıl elde edememişlerse, umutlarını gelecek yıla bağlıyorlardı.

Yetişmekte olan kuşaklar, kendilerinden beklenen bu duyuş, düşünüş ve davranış örneklerini görüyor ve onları taklit etmeye başlıyorlardı. Bu örneklere ters düşen bir davranış sergilediklerinde yetişkinlerce uyarılıyor ve kendilerine eksik ya da yanlış yaptıkları davranışın doğrusu gösteriliyordu. Ardından, o doğru davranışı yapmaya özendiriliyorlardı. Sonra da o davranış yerleşik duruma gelinceye dek çocuklar izleniyordu. Ancak bu izleme, benim Dayımın, polisin, jandarmanın, savcının, yargıcın yaptığı gibi suçlama, yargılama, tehdit etme biçiminde değil; koşulsuz bir sevgi ve ilgi ile yapılıyordu.

Köyde her yaşam alanı, doğal bir okul gibiydi. Eğitim, her yerde ve her iş içinde yer alıyordu. Evde, tarlada, çayırda, bağda, bahçede, harmanda, ormanda, yaylada… Doğuştan getirdiği gizilgüçlerini davranışa dönüştürmesine olanak tanınan çocuk, bu yolla özgüven kazanıyor, kendini değerli bir varlık olarak görüyordu. Çocuk, gücünün yetmeyeceği davranışlara yöneldiğinde kendisine, “Sen şimdilik şunu yap; onu biraz daha büyüdüğünde yaparsın.” denilerek çocuğun kendini zorlaması önleniyordu.

Geçmişte Sayın Şahver Karasüleymanoğlu’na da aktardığım şu iki yaşanmışlık da yalnızca Ardanuç’un, Artvin’in değil; tüm Atabek Yurdu insanının belirleyici kişilik özelliklerinden birkaçını açıkça ortaya koyan örnek olaylardır.

1968’de Çorum’da tanıştığım bir Albay, Artvinli olduğumu öğrenince çok heyecanlanmıştı. Heyecanın nedenini sorduğumda bana şunları anlattı: 

“Artvin’de görev yaparken duyduğum iki olay, beni hayrete düşürmüştür. Bunlardan biri, yılsonunda yerel gazetede çıkmıştı. Gazetenin yazdığına göre bir yılda, Artvin ili sınırları içinde polise ve jandarmaya ulaşan suç sayısı yalnızca 48’miş. Bunların az bir bölümü kız kaçırma; kalanlar da ormandan kaçak odun getirmekle ilgiliymiş.

“İkinci olay da şu olmuştur: Merkez köylerden birinde marangozluk kursu açılmış. İlgili daire, bir araba ile o köye marangozluk tezgâhı, testere, keser, planya, küstere, çekiç, işlenecek malzeme göndermiş. Ancak bir gün önce yağan yağmur yüzünden araba köye çıkamamış. O nedenle şoför, marangoz takımlarını ve malzemeyi yolun kenarına boşaltarak geri dönmüş. Alet ve malzemenin, yolun kenarına bırakıldığı haberi köye ancak üç gün sonra iletilebilmiş. Üç gün sonra köyün muhtarı eşya ve malzemeyi köyüne taşıtmış. Beni hayrete düşüren, her gün onlarca insanın gelip geçtiği yol üzerindeki bu aletlerden ve malzemeden bir tanesinin bile kimse tarafından alınmamış olmasıydı.”              

Kimi yetişkinler, çocuk ve gençte sorumluluk duygusu ve özdenetim geliştirmek amacıyla onların ilgi ve yeteneklerini göz önünde tutmadan, onları belli düşünce kalıplarını ya da davranışları edinmeye zorluyorlardı. Bu yanlış tutum yüzünden bu çocuk ve gençler, düşünerek, anlayarak kendi seçimlerini kendileri yapamadıkları için bağımlı bir kişilik geliştiriyor ve ileride şamar oğlanı gibi kullanılabiliyorlardı. Çocuk ve gençlere, gücünün üstünde sorumluluk yüklenmesi de onların ezik kalmasına ve girişimcilik duygularının körelmesine neden oluyordu.

İ. Ç.: Etnopedagoji açısından son derece önemli tespitler yaptınız. O insanlar pedagoji eğitimi almamışlardı ama yüzyılların etnopedagojik deneyim birikimine sahiptiler. Karakterli insan yetiştirerek sağlam bir toplum elde etmeyi biliyorlardı. Dilerim bunları okul eğitimine de aktarabiliriz. Eski aile tipimizde en az üç kuşak bir arada idi. Şimdi ebeveyn ve çocuk var. Dede ninenin çocuk yetiştirmede nasıl bir etkisi vardı? Günümüzdeki çekirdek ailenin çocukları, hatta anne babalar, nelerden yoksun kaldı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Ruhsal yönden sağlıklı olan geniş ailelerde yetişen çocuklar, oldukça şanslıydı. Orada çocuklar, koşulsuz sevildiği, kendilerine gerektiği ölçüde göz kulak olunduğu için daha özgür, daha özgüvenli ve daha donanımlı büyüyorlardı. Çünkü ailede, en deneyimlisinden en deneyimsizine doğru bir sıradüzen vardı. Bu sayede çocuklar, sağlıklı yaşamın gereklerini, görerek, onlar üzerinde düşünerek, onları karşılaştırarak, uygulayarak; yanlış yaptıklarında, incitilmeden uyarılarak öğrenme olanağı buluyorlardı.

Ancak, çocuk sayısı fazlalaştığında, bu söylediklerimiz gerçekleşemiyordu. Böyle ailelerde çocuklar başıboş kalabiliyor ve neyin doğru, neyin yanlış, neyin değerli, neyin değersiz olduğunu ayırt etmede zorlanıyorlardı.

Üç kuşağın bir arada olduğu ailede nine, dede, hem anne babanın hem de çocukların eğiticiliği işlevini üstleniyordu. Deneyimlerinin zenginliği sayesinde, bir yandan anne babanın çocuklarına gereğinden az ya da çok kural koymalarını önleyerek çocukların daha bağımsız davranmalarına olanak tanırken, bir yandan da anne babalara, en iyi anne baba olmanın yollarını gösteriyorlardı. Örneğin, ninem, çocuğuna fazla yüz veren gelinini, “Çocuk aziz; ama terbiye daha aziz.” diye uyarıyordu. Bu aile yapısında abla ve ağabeyler de kardeşlerine göz kulak olmakla sorumluydular.

Belirtmeye çalıştığım bu uygulamalar yapılırken her çocuktan, taşıyabileceği ağırlıkta sorumluluk bekleniyordu. Bu yolla büyükler, bilgi, beceri ve değer duygularını, yetişmekte olan kuşaklara aktararak belli bir yaşam biçiminin bozulmadan sürdürülmesini sağlıyorlardı.

Kimi nine ve dedelerin, kendi rol sınırlarını unutup anne baba rolünü de üstlenmeye kalkarak, anne babayı adeta devreden çıkarmaya çalışmaları yüzünden, bu ailelerde çocukların sağlıklı gelişmeleri aksıyor; ailede birtakım gerilimler yaşanıyordu.

Günümüzdeki çekirdek ailede anne baba ve çocuklar, belirtmeye çalıştığım ve bunların benzeri olumlu iletişim ve etkileşimlerden yoksun kalıyorlar. Eğer çalışan anne baba eve döndüğünde çocuklarına nitelikli zaman ayırma gibi önemli sorumluluğu olduğundan da habersizse, o zaman çocukların şanssızlığı, biraz daha artıyor.

İ. Ç.: Cılavuz’da okuduğunuzu biliyorum. Babam da o köy enstitüsü mezunudur. O okula girmenin de bitirmenin de zor olduğunu söylerdi. Sizin okula gidiş, giriş anılarınızdan neler anlatmak istersiniz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Cılavuz’a giriş öncesindeki duygu ve düşüncelerime, az önce değindim. Onlara şunları da ekleyeyim: Cılavuz’un kapısı, girmek isteyen herkese açık değildi. Önce ilçelerde bir yazılı sınav yapılıyordu. Onu kazananlar okula çağrılıyor, bir de orada ciddi bir sözlü sınava alınıyordu öğrenciler. O sınavı da kazananlar, birinci sınıf öğrencisi oluyordu. İkinci sınavda beklenen başarıyı gösteremeyenler, bir yıl hazırlık sınıfında okutulduktan sonra birinci sınıfa geçiriliyordu.

Okulu bitirmenin zor olduğunu söyleyemem. Ancak çalışıp öğrenmedikçe sınıf geçmek olanaksızdı tabii. Nitekim iki yıl sınıfta kalanların okulla ilişiği kesiliyor ve babalarından, yazılı taahhütlerinin gereği olarak çocuklarının giydiklerinin, yiyip içtiklerinin parası alınıyordu.     

İ. Ç.: Cılavuz’u Atabek Yurdu’nun başına gelmiş en güzel şey olarak düşünürüm. Cılavuz’da size ne öğrettiler? Liselerden farkı neydi? Okulunuzdan, kütüphane ve diğer olanaklarından söz eder misiniz? Yakın günlerde Cılavuz’a gittim. Maalesef okulu imha etmişler. Kitap neredeyse kalmamış.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Bu okula girmiş olmak, benim için büyük bir olanak ve fırsattı. O çocuk aklımla bunun bilincindeydim. Köyümdeki en zengin ailelerde bile görülmeyen olanaklar sunuluyordu bize. Üç öğün yemek, temiz yatak, her yıl verilen giysiler, düzenli olarak banyo yapma ve yaşamın içinde, yaşam için öğrenme biçiminde uygulanan bir eğitim. Yirmi bir köy enstitüsünde olduğu gibi bizim enstitümüzde de bir yandan, günlük yaşamın sorumluluklarından payımıza düşeni yapmış olmanın gururunu yaşıyor ve onurunu duyuyorduk. Bir yandan, köyü canlandıracak olan tarımı, ağaç işlerini, duvarcılığı, demirciliği öğrenmenin, yapabilmenin coşkusu içindeydik. Bir yandan da bilimle, sanatla, teknikle buluşup daha güzel bir Türkiye’yi ve daha güzel bir dünyayı yaratabilmenin yolunu yöntemini öğreniyor, bu yönde bilgilenip bilinçleniyorduk.

Okulumuzda, üst düzey bir köy yaşantısına benzer bir yaşam söz konusuydu. Orada, köydeki günlük yaşamın gerektirdiği iş bölümü ve iş birliğinin daha düzenli bir örneği olan nöbet görevleriyle, sınıfımız yükseldikçe niteliği de değişen sorumluluklarımızı yerine getiriyorduk. Son sınıfta bin öğrencinin oyu ile bir hafta boyunca öğrenci başkanlığına seçiliyorduk. Eğitim başının gözetiminde okulun bir haftalık işleyişinden ve tüm nöbet görevlerinin düzen içinde başarıyla sürdürülmesinden sorumlu oluyorduk. Bilimin ışığında aydınlanıyor ve üstleneceğimiz öğretmenliğin gerektirdiği bilgi, beceri ve değer duygularıyla donatılıyorduk. Çocuk yaşımızda, yetişkinlikte üstleneceğimiz öğretmenlik gibi çok anlamlı ve önemli bir görevi öğrenmek ne kadar mümkünse, o kadarını tabii.

Cılavuz, ne kadar Atabek Yurdu’nun başına gelmiş en güzel şey ise öbür köy enstitüleri de o kadar, kendi bölgelerinin başına gelmiş olan en güzel şeydi. Karanlık güçlerin hışmına uğramasalardı, Türkiye, bugün dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olacaktı.

Köy enstitülerinin köy kalkınmasını sağlama konusunda en kapsamlı, çağdaş, özgün ve etkin bir tasarımın ürünü olduğunu yalnızca Türkiye değil; bütün dünya anladı. Bu kurumlar üstüne, pek çok bilimsel çalışma yapıldı. Örneğin, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Fay Kirbi’nin Türkiye’de Köy Enstitüleri; Firdevs Gümüşoğlu’nun. Sözlü ve Yazılı Belgeler Işığında Cılavuz Köy Enstitüsü; İlyas Küçükcan’ın, Öncesi ve Sonrasıyla Çifteler Köy Enstitüsü; Niyazi Altunya’nın Köy Enstitüsü Sistemine Toplu Bakış adlı yapıtları gibi, yüzlerce yayında, bu kurumların hangi temel değerlere dayandığı, niçin özgün ve çağdaş kurum oldukları, bütün ayrıntılarıyla ortaya konuldu. Gümüşoğlu, sözünü ettiğim yapıtında, Cılavuz’un en parlak döneminden, sizin deyiminizle “imha edildiği” döneme dek geçirdiği aşamaları, belgeleriyle ortaya koydu.

Cılavuz da benzerleri gibi tarım alanları, duvarcılık, ağaç işleri, demircilik, resim-iş atölyeleri, müzik salonu, okuma salonu, yirmi bin ciltlik kitaplığı, spor sahası, eğitim ve kültür dersleri ile benzersiz bir eğitim kurumuydu.  Kültür-edebiyat ve yayın kolu, Kooperatif Kolu, Kitaplık kolu, Tiyatro kolu, gezi kolu, müzik kolu, fotoğrafçılık kolu gibi eğitsel kollar, günümüzdeki gibi göstermelik değil; sahici etkinlikleriyle bu alanlara ilgi duyanların ders dışı zamanlarını en güzel biçimde değerlendirmelerini ve gelişmelerini sağlıyordu.  Cılavuz, Coşkun Pınar ve Telli Pınar’ın sularının birleşmesiyle oluşan ve yanı başından akan derenin iki yanındaki kavakları, söğütleri ve yeşil alanları ile benim yalancı cennetimdi. Bu saydıklarımın her birinin, silinmez izleri sinmiştir kişiliğime.

Orada, hiç unutmadığım ve unutmayacağım öğretmenlerime, çok borçluyum. Türkçe ve edebiyat öğretmenlerim Behçet Güneri, Mehmet Dündar, Yusuf Ziya Bahadınlı, Nevin Göysal; Tabiat Bilgisi öğretmenim Nevvare Ünsal; din bilgisi öğretmenim Cahide Kelekçi; Tarih öğretmenim Naime Toraman; Matematik öğretmenim Ahmet Sertöz; okul müdürüm Tevfik Yavuzer, ilgi, bilgi ve davranışlarıyla kimliğim ve kişiliğimde önemli izler bıraktılar.

Bu ve bunların benzeri özellikleriyle köy enstitüleri, liselerden çok farklı, onlarla asla karşılaştırılamayacak nitelikler taşıyordu. Liselerde, yaşamdan hayli uzak, daha çok kitaba dayalı bir eğitim verilirken, köy enstitülerinde, yaşamla iç içe bir eğitim uygulanıyordu. Bu eğitimin temel amacı, köyü tümüyle canlandırmaya yönelikti. Köy enstitülerinde eğitim öğretim; zihnin, duygunun ve elin işbirliği ile yürütülüyordu. Lisenin köy enstitülerinden üstünlüğünü ise, orada yabancı dil ve felsefe derslerinin okutuluyor olmasıydı. Liseyi bitirenlere, üniversitelerin kapısı ardına dek açıkken, amacına uygun olarak köy enstitüsünü bitirenlerin büyük çoğunluğu, yirmi yıl, köy öğretmenliği yapmayı yükümleniyordu. Öğrencilerden yalnızca üstün başarılılar, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne gidebiliyorlardı.

Ben, Cılavuz’un mutlu öğrencilerindendim. Eğitsel kollarda severek, yararlanarak çalıştım. Duvar gazetelerine yazılar yazdım. Kitaplığından istediğim kadar kitap alıp okudum. Okuma salonunda, hemen her gün, Türkiye’de çıkan bütün gazetelere göz attım, ilgimi çeken yazıları okudum.  Son sınıfta bir hafta boyunca, seçimle getirildiğim öğrenci başkanlığını yürüttüm. Budanmış dönemi de olsa, öğrendiklerimin çoğunu yaparak, yaşayarak edindim. Cumartesi törenlerinin, 19 Mayıs gösterilerinin, köy stajının, Telli Pınar’ın, Coşkun Pınar’ın, koruluğun, müzik salonunun, resim atölyesinin, tiyatro ve gösteri sahnesinin ve başka birçok yaşam alanındaki eğitim öğretiminin coşkusunu yaşadım.

Dördüncü sınıfa geçtiğimiz 1953-1954 öğretim yılında İlköğretmen okuluna dönüştükten sonra da köy enstitüsü havası ve anlayışı yok edilemedi. Nöbet düzeni, eğitsel etkinlikler, zorunlu olmasa da ders dışı okumalar, resim, müzik, beden eğitimi gibi birçok ders etkinlikleri, aynı canlılığı ile sürdü. 19 Mayıs Bayramına yine aynı coşkuyla hazırlanıyor, her yıl Kars’tan yine alkışlarla, birincilikle dönüyorduk. En önemli eksilme, tarım konularının kısıtlanması; teknik resim, duvarcılık, ağaç işleri, demircilik derslerinin kaldırılması oldu. Eğitim öğretim, bir ölçüde dört duvar içine çekildi.

İ.Ç.: Telli Pınar deyince aklıma Posoflu Şemsettin Ataman geldi. Cılavuz’da öğretmenlik de yapmış. Babası Gürcistan Posof ve Ardahan’ı işgaline karşı direniş başlatan Altun Hoca’dır. Tellipınar onun bir şiir kitabının adıdır. Kitaptaki Tellipınar adlı şiirinde der ki:

“Söyle, Tellipınar, derinden söyle,

Her biri bir başka yerinden söyle.

Şenlik’ten, Sümman’dan birinden söyle,

Gönlümü gamlara bürüyen pınar.”

İlk öğretmenlik günlerinizi düşünerek, nasıl bir niyetle öğretmenlik yaptınız? Öğretmenlik, bir iş ve meslekti elbette. Ama günümüzdeki algıdan biraz daha farklılıklar var mıydı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: O zamanlar, öğretmenlik, Atatürk’ün kendilerine kazandırdığı üstün bir görev yüklenmiş olma bilinci ve coşkusu ile yapılıyordu. Birtakım kuramsal bilgileri eksik olsa da eğitimde çok gerekli olan sevgi, ilgi, istek, bugünkünden çok yüksekti. O zamanın öğretmenlerinin tama yakını gibi ben de öğretmenliği, çok erken yaşta ve tek seçenek olarak seçmiş olsam da severek, isteyerek yaptım. Öğretmen olarak hemen her dersime, ilk derse girerken duyduğum heyecanla girdiğimi söyleyebilirim.

Yukarıda da değindiğim gibi biz, köyü canlandırma ülküsü ile yetiştirildiğimiz için öğretmenliğe yönelik duygu ve düşünce gücümüz, şehirlerdeki öğretmen okullarındakinden ve bugün öğretmen yetiştiren kurumlardakinden daha etkili ve yüksekti. Bunun sonucu olarak görevimin, yalnızca okula gelen çocukları öğretim programındaki amaçlar doğrultusunda eğitmek olmadığı; aynı zamanda köyü de aydınlatma bilincini taşıyordum. Köyleri, öğretmenlerin çağdaşlaştıracağı sanısı ile çalışıyordum. Doğrusunu söylemem gerekirse hâlâ, köyümüzün, kentimizin, ülkemizin ve tüm insanlığın, aydınlık ve barış içinde bir yaşama ancak, bunu başarabilecek düzeyde yetiştirilmiş olan aydın öğretmenlerle kavuşturulabileceğine inanıyorum. Öğretmenin bilinçli ve inançlı çabası olmadıkça ülkemizin ve insanlığın, tümüyle çağdaşlaşması, demokratikleşmesi olası değildir, bence.

Eğitim uzun süre isteyen güç ve karmaşık bir süreçse ve bu sürecin mimarı da öğretmense benim savım doğrudur. Bireyin insan olma, eşitçe, hakça paylaşma bilincini edinmesinde, demokrasiyi kavrayıp yaşamasında, eğitim kadar etkili bir araç, henüz bulunmamıştır. Öğretmenin bu işlevini yerine getirmesi ise ancak, çağdaş eğitimin tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçirilme istek ve bilincini taşıyan bir siyasal erkin varlığı ile olasıdır.

İ. Ç.: O zaman köyler ve yaşam koşulları, sağlık gibi durumlar nelerdi, (nasıldı? Okul, o köyleri ve çocukları nasıl etkiledi?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Şimdiki koşullara göre çok kötüydü tabii, yaşam koşulları. Örneğin, şimdiki koşullar olsaydı, annem, geçirdiği o hafif inme yüzünden yaşamını yitirmezdi. Ancak, yetkili ve sorumluların beyninde ve yüreğinde koşulları iyileştirme, herkese eşit eğitim olanağı sağlama, üretme, üretileni hakça paylaşma, birlikte mutlu olma inanç ve bilinci olmadıkça, maddi olanaklar, fazlaca bir işe yaramıyor. Olanaksızlıklar içinde kurulan köy enstitüleri, hâlâ dünyada hayranlık uyandıran, haklı ve saygın bir yerde duruyor.

İ. Ç.: Bazı bölgelerde öğretmenlerin bilimsel bilgi aktarmaları yadırganarak dışlandı, hatta toplumla okul çatıştı. Aslında bu, bilimsel bilgiyle cehaletin çatışmasıydı. Siz benzer durumlarla karşılaştınız mı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Dediğinizin doğruluk payı var elbette. Bilimsel bilgiyle cehaletin çatışması söz konusu olmuştur; cehalet var oldukça da bu çatışma sürecektir. Ancak bazı bölgelerde öğretmenlerin yadırganarak dışlanmasına, toplumla çatışmasına, öğretmenlerin halkla iletişim beceriksizliklerinin, yanlış ya da eksik tutum ve davranışları yol açıyordu. Bu tür çatışmaları tırmandırmamak için, yaşanılan bölgenin yaşam biçimini tanıyıp ona saygılı davranarak amaçladığımız eylemleri gerçekleştirmeye yönelmemiz gerektiğini düşünüyorum.  Birçok çatışma, çalıyı tepesinden sürüme yüzünden çıkmıştır. Ben, çalıştığım yerlerde ciddi bir çatışma yaşamadım.

Yunus’un dizelerini anımsayalım: “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz.

İ. Ç.: “Çalıyı tepesinden sürüme” ilginç bir deyim-tespit! Okumaya karşı ilginiz nasıldı? Ders dışı okumalardan söz ediyorum. Entelektüel meraklarınızı anlamak istiyorum.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Okumaya karşı ilgime de az yukarıda biraz değinmiştim. Okuma ilgim, hep var oldu. Okumaya karşı ilgim, giderek kitap edinmeye karşı da yoğunlaştı. Kitaplar dünyasını tanıdıkça, okumanın yanı sıra, Cılavuz’un dördüncü sınıfından itibaren, kitap edinmeye ve özel kitaplığımı oluşturmaya başladım. Yarım yüzyılı aşkın süre boyunca sürüyor bu ilgim. Zengin bir kişisel kitaplık, dünyanın seçkin beyinlerinin ve yüreklerinin ürünleriyle bir arada yaşama ayrıcalığını sağlıyor insana. Kitaplar, dünyanın en iyi, en uysal, en söz dinler, en aydınlatıcı arkadaşı, dostu oluyor, insanın. Pek çok şey için parasızlık çektiğim zamanlarda bile her türden kitaba, ansiklopedilere, sözlüklere, eğitim, sanat ve edebiyat dergilerine, Cumhuriyet gazetesine para bulduğumu söyleyebilirim. Almak isteyip de alamadığım çok az kitap var.

Öğrenciliğimin ilk üç yılının yaz tatillerinde çok kitap yoksunluğu yaşadım, köyde. O üç yılın yaz aylarında kitapsız kalmasaydım, daha iyi bir okur olabilirdim, diye düşünüyorum. Cılavuz’da ise kitap denizinin içindeydim. Ancak orada da gönlümün çektiği kadar çok kitap okuduğumu söyleyemem. Çünkü derslerimiz, ödevlerimiz, bir sürü sorumluluklarımız vardı. Cılavuz’un dördüncü sınıfında, okulumuza sürgün edilmiş olduğunu duyduğumuz Yusuf Ziya Bahadınlı öğretmenimin Varlık dergisini tanıtmasından sonra bu dergiye ve Varlık yayınlarına dadandım. O yıl ve ertesi yıl, ilgi gösteren arkadaşlarla birlikte, bir liralık birçok varlık yayını kitabı edindik.

Kitap konusunda bir şansım da şu oldu: Beşinci sınıfta kooperatif koluna seçilmiştim. Okul kooperatifinin bitişiğinde bir oda, kitap satış yeri olarak düzenlenmişti. Orada kitap satışı görevi bana verildi. O yıl ve son sınıfta, kooperatif kolu adına, öğrencilere satılmak üzere getirtilen kitapların satışını ben yapıyordum. Benim, etüt saatlerinde de orada bulunma hakkım vardı. Bu olanak da benim hem daha rahat ders çalışmamı hem de pek çok kitapla tanışmamı sağladı.

İ. Ç.: Öğretmen olduktan sonra yeniden öğrenci oldunuz. Neden? Sonra da öğretmen yetiştiriciliği… Öğretmenlerin öğretmeni olmak nasıldı?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Okulda, başarılı öğrenciler, son sınıfta eğitim enstitülerinin değişik bölümlerine gitmeye özendiriliyordu. Ben de edebiyatta, okulun başarılı öğrencileri arasındaydım ve yükseköğrenim için güdülendiriliyordum. Ancak, yukarıda anlattığım gibi, “dayı” sorunum nedeniyle son sınıfta bu okullardan birine başvuramadım. Gerçi bir an önce, beynime yerleştirilmiş olan ülkü doğrultusunda köy öğretmenliği için de can atıyordum.

Her aşamadaki öğretmenliği severek yaptım; ancak, her aşamada da öğretmenliğin, benim yapabildiğim öğretmenlikten çok daha yetkinlikle üstesinden gelinmesi gereken bir görev olduğunu algılıyordum. Biraz da bu duygunun etkisiyle hep sürdü öğrenciliğim. Şöyle ki:

Yedi yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra, harçlık için emekli sandığında biriken paramı çekerek; biri dört yaşında, öbürü dört aylık çocuğumla eşimi, kayınpederlere bırakarak, yatılı olması sayesinde, İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü ve Türkçe Bölümü öğrencisi oldum. Orada, İstanbul’un toplumsal ve kültürel çevresinden ve Cağaloğlu yokuşundan; öğrencileri olmaktan büyük mutluluk duyduğum öğretmenlerim Behçet Necatigil, Haydar Ediskun, Faik Binal, Ahmet Zeki Ökmen, Salih Otaran, Fikret Özgönenç, Dr. Fatma Varış, Dr. Mebuse Sürmeli, Dr. Halis Özgü ve Ertuğrul Günışık’tan çok yararlandım. Bir de iyi bir öğretmen ve aydın olmak için ne kadar az şey bildiğimi öğrenmiş olarak sekiz yıl süren ilköğretmen okulu meslek dersleri öğretmenliğime başladım. Ardından, on iki yıl da yükseköğretim öğretmenliği yapmam, bana eğitimimizin her aşamasını yakından tanıma olanağı sağlamış oldu.

Başarılı bir öğretmen olmak çok zor bir iş. Birçok koşulu var, bunun. Birincil koşulu, tam donanımlı olmak. İkincisi, sınıfların kalabalık olmaması. Her öğrenciyi olabildiğince başarılı kılmak, her öğrencinin kendi doğası içinde sağlıklı birer kişilik geliştirmesine yardımcı olmak için onları tek tek tanımak zorunlu. Üçüncüsü, her öğrencinin tam öğrenmesini sağlamaya açık bir eğitim sistemi ile öğrencinin her yönüyle gelişimini sağlamaya elverişli bir toplumsal-ruhsal ortamın yaratılabilmesi.

Biraz daha iyi öğretmen olmamı, eğitim dünyasını biraz daha fazla tanımamı sağlayan bir olanak da kırkımdan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü meslek dersleri öğretmeni olarak görev yaparken çıktı karşıma. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü mezunlarına, bu fakültede Tamamlama Programına girerek fakülteyi bitirme hakkı tanıdı. Ben de başvurduğum o programı geçtikten sonra, 1981’de Psikoloji Bölümünde, Eğitimde Psikolojik Hizmetler alanında yüksek lisans eğitimini bitirme diplomamı aldım. Bu eğitim sırasında da Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’u, Doç. Dr. İpek Gürkaynak’ı, Prof. Dr. Engin Geçtan’ı, Dr. Sirâl Ülkü’yü, Doç. Dr. Haydar Taymaz’ı tanıma ve kendileri ile yapıtlarından çok yararlanma şansını yakaladım.

İ. Ç.: Günce tuttuğunuzu duydum. Ben de arada bir notlar tutuyorum. Günlüklerinizi ne zaman yayımlayacaksınız?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Duyumunuz doğrudur. Her gün olmasa da bazen sıklıkla bazen arada bir günlük yazıyorum, altmış beş yıldır. Geçen yıl, özyaşamımı ve öğretmenlik yaşamımı yazmaya heveslenmem üzerine, zamanın belleğimde yaratmış olabileceği yanılgıları, onların yardımıyla düzelteyim, diye ciltler dolusu günlüklerimi tarih sırasına koydum. Onların tümünü yayımlamaya ne olanağım var ne de bunun gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak, dediğim gibi kişisel ve mesleksel yaşantılarıma tanıklık edenlerden, bu amaçla yararlanmayı düşünüyorum, eğer kalan zamanım yeterse.

İ. Ç.: Günlüğünüzün en azından bir kısmını yayınlamanızı tarihe karşı bir sorumluluk olarak yerine getirmeniz gerektiğini söylersem haddimi aşar mıyım? Keşke yayınlasanız… Muhteşem “Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü”nüz elimin altında. Eğitim bilimleri ve eğitimcilerimiz size ne kadar teşekkür etsek azdır. Yoğun bir emek ürünü…

RASİM BAKIRCIOĞLU: Teşekkür ederim. Bu sözünüzün çok iyi geldiğini söylemeliyim. Bu sözleri bir akademisyenden duymak, benim için çok önemli. Ben de sizin kişiliğinizde tüm eğitim bilimcilerimize, öğretmenlerimize, tüm psikologlarımıza, eğitim ve psikoloji öğrencilerimize, anne babalara, eğitim ve psikoloji ile onların yan dallarına ilgi duyup benim kitaplarıma bakmayı da unutmayan herkese ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü’nün 1752 sayfa tutarındaki geliştirilmiş 2. Baskısı, ömrümün kitabı oldu, diyebilirim. Aslında onu, 1974 yılında Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nde Ruh Sağlığı ve Rehberlik adlı kitabımla birlikte yazmaya başladığımı söylemeliyim. O süreçte bende, kavramların içeriği yeterince açıklanmadığı zaman, onları okuyan ya da dinleyenlerin, o kavramlara yüklenen anlamı yeterince kavrayamadıkları yargısı oluşmuştu. İnsan ilişkilerinin sağlıklı yürümesinde de içi dolu kavramların başrolde olduğunu düşününce, bu yargım daha da güçlendi. Bu nedenle o günden sonra, eğitim ve psikoloji ile onların alt dalı niteliğindeki alanlara ilişkin temel kavramları, ansiklopedik boyutta açıklamaya başladım. Yayımlanışından önceki on yıl boyunca ise hemen her gün, bu sözlük üzerinde çalıştım.

İ. Ç.: Diğer kitaplarınız. Çok kaliteli PDR kitaplarınız var. Yıllarca ders kitabı olarak okutuldu ve okutuluyor. Şiir yazıyorsunuz. Sizi çocuk edebiyatına yönelten nedir?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Evet. İlk kitabımdan doğan İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabıma da büyük bir emek harcadım. Şimdi 8. Baskısı yapılmış olan bu kitabımın 6. Baskısına dek her baskısını özenle geliştirdim. Sanırım, o nedenle H.Ü. Rehberlik ve Psikolojik Danışma Dersinin Programının sonunda yer verilen sekiz kitaptan biri olmayı başardı.

Şimdilerde 7. Baskısı hazırlanan Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı adlı kitabımı da her baskısında özenle geliştirdim. Bu kitabımın geliştirilmiş üçüncü baskısı, “Eğitimciler için 100 Kitap Önerisi Üzerine Nitel Bir Çalışma” yapan Doç. Dr. Nail Yıldırım’ın belirlediği o 100 kitap içinde yer aldı. Bu üç kitabımı da birçok bilimsel çalışmanın kaynakçasında gördükçe mutlu oluyorum.

Şiir de yazıyorum. Şimdiye dek yazdığım şiirlerimi gözden geçirip ayıklayarak seçtiklerimi basıma hazır duruma getirdim. Ancak kendimi şair diye nitelemiyorum. Çünkü yaşamımda ağırlığı tümüyle şiire veremedim.

Beni çocuk edebiyatına yönelten nedenleri şöyle açıklayabilirim: Çocuğa okuma alışkanlığı kazandırmanın, ona büyük bir hazinenin kapısını açmak anlamına geldiğini düşünenlerdenim. Çocuk edebiyatına yönelişimin bir nedeni budur. İkincisi, ilkokulda çocukları ders dışı kitaplarla tanıştırdığımda onların gözlerinin kitap karşısında nasıl ışıdığına tanık oluyordum. Üçüncüsü İlköğretmen okulunda ve yükseköğretim öğretmenliğimde her yıl, çocuk ve ergenin gelişimine ilişkin okuttuğum dersler, bu konudaki duyarlığımı canlı tuttu. Çocuk edebiyatına yönelmemde en az bunlar kadar güçlü bir etken daha var: Emekliliğimde Özgün Medya Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığım on iki yıl içinde, iki takım ünite dergisinin yayınını yönettim. Aynı yayınevine ilkokulun beş sınıfı için Türkçe Dilbilgisi kitapları; Güner Yalçın’la birlikte yine ilkokulun beş sınıfı için Türkçe ders kitapları hazırladım. Onlar da çocuk edebiyatına daha çok ısınmamı sağladı. Gerektiğinde bu kitaplar için kimi öykücükler yazdım. Bunların sonucu olarak arada bir karalayıp çekmeceme attığım çocuk öykülerine ancak, 2000 yılında yerleştiğim Foça’da göz atma fırsatı bulabildim. Yazınsal değerlerini sınavdan geçirmek amacıyla onların, bir dosya halinde, “2007 Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülleri” yarışmasına girmelerini sağladım. Orada 3.lük ödülü alan bu öykülerimi, Mutluluk Nerede ve Yavru Serçeler adlı iki kitapta yayımlattım. O günden bu yana, bu alanda yazmayı da sürdürüyorum.

İ. Ç.: Eğitimin birçok kademesinde öğretmen ve Bakanlık bürokrasisinde çalışan bir eğitim düşünürü olarak günümüzdeki eğitimimiz hakkında değerlendirmeniz nedir? Neleri iyi, neleri kötü yapıyoruz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: Bugün eğitimimizin, eğitimbilimin ve onun temel taşlarını belirleyen eğitim psikolojisi gibi bilim dallarının verileri ışığında, çağdaş bir anlayışla baştan sona, yeniden düzenlenmeyi beklediğini düşünüyorum. Çünkü her dereceli eğitim kurumumuzda eğitim diye, ağırlıklı olarak, çağ dışında kalmış olan anlatma-dinletme, okutup ezberletme biçimindeki, öğrenme isteğini öldüren; sunulanın, düşünmeden kabul edilmesini isteyen bir uygulama sürdürülüyor. Eğitimde olanak ve fırsat eşitsizliği doruklara tırmanmış durumda. Son yıllardaki bütün sınav sonuçları, uygulanmakta olan eğitimin içler acısı durumunu gözler önüne seriyor. Oysa çağın insanı ancak, çağdaş eğitimle yetiştirilebiliyor.

Bunlar ve bunların benzerlerinin varlığı nedeniyle eğitimimizi istenen yetkinliğe kavuşturmanın zorunluluğuna inanan ve bunu gerçekleştirmeyi isteyen ve başarabilecek olan bir siyasal erkin, öncelikle ve özellikle şunları yapması gerekecek:

  • Nitelikli öğretmen yetiştirecek. Çünkü eğitimi öğretmen belirliyor. Öğretmen nasıl olursa eğitim de öyle oluyor. O nedenle hem öğretmen adayları hem de iş başındaki öğretmenler, çağdaş; yani nitelikli eğitimi başarıyla uygulayabilecek bilgi, beceri ve değer duygularıyla donatılacak. Öğretmenlere, öğrenme yolculuklarında öğrencilere yardımcı olma anlayışı kazandırılacak. Öğretmenler, maddi sıkıntıdan kurtarılacak ve Atatürk dönemindeki saygınlıklarına kavuşturulacak. Öğretmenlere, sürekli olarak öğrenmeleri ve kendilerini geliştirmeleri için yut içinde ve yurt dışında eğitim olanakları sağlanacak. Öğretmen, sınıfta öğretim programının amaçları doğrultusunda, bağımsız davranabilecek ve ders konularını, öğrencilerin birey olarak ya da grupça düşünerek, inceleyerek, araştırarak, sorgulayarak, tartışarak, uygulayarak öğrenmelerine yardım edecek.
  • Nitelikli öğretmen yetiştirebilmek için, bu öğretmenleri yetiştiren öğretmenler de nitelikli olacak. Eğitim fakültelerinin her öğretim elemanı, yalnızca kendi dersini yetkinlikle işleme görevinin ötesinde, bu dersin, öğretmenlik eğitimi bütünlüğü içindeki yerinin de bilincini taşıyacak. Öğretim elemanları, öğretmen adaylarını yalnızca bilişsel yönden değil; duyuşsal ve davranışsal yönden de geliştirecekler.
  • Eğitimde fırsat eşitliği sağlanacak. Bunun için eğitim kurumlarındaki her türlü eşitsizlikler ortadan kaldırılacak. Toplumsal-ekonomik düzeyi ne olursa olsun, her çocuk ve genç, eğitimden ücretsiz yararlanacak. Avantajsız çocuk ve gençlere ayrıca, avantajsızlıklarını giderici özel programlar uygulanacak. Eğitimde olanak ve fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla anne babalar da eğitilecek.
  • Çağdaş eğitimden her çocuk ve gencin, ilgi ve yetenekleri yönünde ve ölçüsünde, istediği kadar yararlanmasının önü, sonuna dek açık tutulacak.
  • Birleştirilmiş sınıflar ve kalabalık sınıflar ortadan kaldırılacak.
  • Eğitim öğretim, çağdaş eğitim yöntem ve teknikleri kullanılarak gerçekleştirilecek. Öğrenmenin öğrenilmesini sağlayan bir eğitim uygulanacak.
  • Öğrencilerin, yalnızca bilişsel gelişimlerine değil; duyuşsal ve davranışsal gelişimlerine de ağırlık verilecek. Hem duyan hem düşünen hem de yapan, yaratan bireyler yetiştirilecek.
  • Öğrencilere özdenetim yeteneği kazandırılacak.
  • Her eğitim kurumu nitelikli kılınacak. Nitelikli ve niteliksiz okul ayrımı yok edilecek.
  • Eğitim kurumlarımız, uluslararası standartlara kavuşturulacak.
  • Öğrencinin geleceğini bir sınavla belirlemeye son verilecek. Onun yerini, öğrencinin yıl boyunca ortaya koyacağı verimlerin ışığında öğrenciyi bir üst okula yerleştirme anlayışı alacak. Sınavlardan elde edilen sonuçlar, başarısız öğrencileri elemek için değil; eğitimin amacına ne kadar ulaşıldığını, eksiklerin neler olduğunu belirleyip eksikleri gidermek ve eğitimi, amacına ulaştırmak için kullanılacak. 
  • Herkese üniversiteye girme hakkı tanınacak.
  • Eğitime yapılan yatırıma, en önemli yatırım olarak bakılacak.

İ. Ç.: Dilerim etkili ve yetkili olanlar bu önerilerinizi okurlar. Öğretmen örgütlerinde çalıştınız mı? Memur sendikacılığını nasıl görüyorsunuz?

RASİM BAKIRCIOĞLU: TÖS ve TÖB-DER’in üyesi oldum. Öğretmen Boykotu’na; Çorum şubesi temsilcisi olarak Devrimci Eğitim Şurası’na katıldım. Fakir Baykurt’un Genel Başkanlığında TÖS, devrimci eğitimin ve öğretmenlik mesleğinin anlam ve öneminin anlaşılmasına çok önemli katkılarda bulundu. Sendikacılık anlayışına uygun olarak çalışan öğretmen örgütlerinin ve memur sendikalarının, mesleksel gelişime katkısı olacağını düşünüyorum.

İ.Ç.: Sevgili Hocam, bu söyleşi için bir hayli zamanınızı ve emeğinizi meşgul etmiş oldum. Kendi adıma çok öğrendiğim ve bakış açımı etkileyen görüşlerinizi bilmek ve irdelemek kazancım oldu. Eminim Eğitişim Dergisi’ndeki sürekli yazılarınızı okuyan okurlar da bu görüşlerinizden çok yararlanacak. Size çok teşekkür ederim.

RASİM BAKIRCIOĞLU: Bende bana bu iç dökme olanağını verdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum.