Posof ilçesinin Uğurca Köyünde doğdum ve on sekiz yaşıma kadar köyde kaldım. Bu süre içerisinde büyüklerimden öğrendiğim çoğu şey hayatımın diğer bölümü için fazlasıyla ışık tutup yol gösterecekti. İyilik yapmak, büyüklere ve insanlara saygılı olmak, çalışkan olmak, merhametli olmak hep yerleşmiştir içime, o günlerden.

Ailede saygı çok önemliydi. Büyükler konuşurken biz pür dikkat dinlerdik. Söze karışmadığımız gibi soru sordukları zaman bile utana sıkıla cevap verirdik.

Eskilerin terbiye yöntemi de farklıydı. En azından bizde öyleydi. “Şöyle yap, böyle yap.” gibi sözlerle değil de uygulamalı eğitiyorlardı bizi. Örneğin, çalışmanın önemi mi anlatılacak, bir hikâye anlatılır içinde çalışmanın iyiliği mesajını verirlerdi. Bir atasözü söylerler saygıyı mesaj verirlerdi. Ya da bunun gibi birçok mesaj da davranışlarla verilirdi...

Bir gün hiç unutmam, dar vakitti. Hava dolmuş, kara bulutlar gökyüzünü kapatmıştı. Şimşek ve gök gürültüsü o kadar korkutucuydu ki anlatamam. Yağmur iri iri atmaya başladı. Biz hasırda serili tahılları topladık, zor bela ambar aralığına attık. Bir de baktım ki annem koşturdu komşumuzun bacasında sarılı tezeklerini topluyor. Bana fizzahlandı: Yetiş ki kadının tezekleri ıslanacak. Topladık komşunun evinin daldasına yığdık. Orda da insanların birbirlerine karşılıksız yardımlaşmasını öğrenmiş oldum. Dedim ya uygulamalı eğitip öğretirlerdi.

Çalışmak çok önemlidir. Hele de köyde yaşıyorsan. Baharın işi ayrıdır. Yazın işi ayrı, güzün işi ayrı. Allah için Posoflu da çalışırdı yaz kış.  Bir Posof atasözü der ki, “Çalış kulum verem rızkın.” Çalışmak önemliydi ama helalinden çalışmak! İşin hakkını vermek gerek. Öyle çalışıyormuş gibi yapılmaz, kendimize kıyardık, kıyışıklıydık.

Annemin bizlere hep söylediği, "Oğuul halalından çalışın. Kimsenin haramına el uzatmayın. Haramın başı dağ gibi dibi kıl gibidir. O dağ o kılın üstünde durur mu?" derdi hep. “Çalışanı Allah da sever kul da…”

Bazen eringenliğimiz tutardı.

Özellikle tarla çayır zamanı...

Bizim bir tarla vardı çok büyüktü. Ekilmesi de biçilmesi de yığılması da zordu. Söylenir dururduk, ekmeyin bu tarlayı diye... Annem derdi, "Oğul şükür edin ki tarlaz çayırız var da çalişiyersiz."

Bir gün yine bu durum konuşulurken annem bir kıssa anlattı. Ona da babası anlatmış. Dedemin güzel sohbetleri olurdu. Onu dinler gibi dinledim. Öyle anlatırdı ki sanki gerçekten öyle olduğuna inanırdı.

 

"Fakir bir adamın baharda tarlayı ekmesi için buğday tohumu kalmamış. Kışın aç kalmamak için mecburen tohumluk buğdayı da kullanmışlar.

Nisan ayı gelmiş herkes tarlasını koşuyor ekiyor koşturup duruyor. Bizim fakir adam kimseden buğday istemeye de utanıyor. Nasıl istesin herkes kıt kanaat geçiniyormuş zaten eskiden.
Herkes bahar kerobasını yaparken bizim fakir adam boş boş durmaktan utanıyor. El elaleme karşı ayıp demesinler diye bir çift öküzü ile gidip tarlasını koşuyor. Yani ki o da tarlasını ekti diye bilsin millet!

Tarlayı koşuyor ama tohum yok bir şey yok. El aleme karşı karaltıyor tarlayı dönüyor eve. O günden sonra da bir daha uğramıyor tarlaya…

Biçin zamanı geliyor herkes tarlasını biçmeye başlıyor. Gelen giden bizim fakir adama, "Yahu, tarla olmuş artık yanıyor neyi bekliyersin, biçsene! Yazık günah değil mi tahıllara?" deseler de bizim fakir adam onunla dalga geçtiklerini sanıyor.

Her gelen aynı şeyi söyleyince adam diyor ki gidip gezeyim şu tarlayı...

Tarlaya gittiğinde ne görsün! Öyle bir başak vermiş ki tarla, adam gözlerine inanamamış.

Sevinçle eve geliyor gördüklerini hanımına anlatıyor. Allah’ım sana şükürler olsun diyor, tırpanı alıp tarlasını biçmeye gidiyor."

 

Annem yine kıssa içinde bize söyleyeceğini söylemişti.

Bu kıssayı küçükken dinlemiştim. Geçen gün kendi kendime eskileri düşünürken aklıma bu kıssa geldi. Büyüklerimiz bize ne anlatmak istemişti acaba bunu söylerken?

Başka mesel ve hikayeler de geldi aklıma. Meğer ne çok şey anlatmışlar...