Çocuktum ufacıktım. Akşamüzeri ajansları dinlerdik. Yani haberleri. Babam çok ciddi olurdu. Ev ahalisi ister istemez o ciddiyete saygı duyardı. İlk zamanlarda köyde başka radyo yoktu galiba ve köylülerimizden bazıları ajans saatlerinde bizde olur, haberleri dinlerlerdi.

Bir tuhaflık olurdu. Amcalar haberleri anlayamazdı. Babam öğretmendi ve kendi köyümüzde öğretmenlik yapıyordu. Babama “Hoca sen dinle sonra bize anlatırsın.” derlerdi. Bu durumu sonradan düşünmüşümdür. Türkçe konuşuyorduk ama radyoda konuşulan İstanbul ağzını, ölçünlü Türkçeyi anlamıyorduk! Ağız farklılığından belki de okuryazar olmamakla ilgiliydi sanırım. Herkes okuryazar olduktan sonra bu durum ortadan kalktı.

Haberler bitince akıllarında tuttukları anahtar kelimeleri babama hatırlatır, babam da o haberi açıklardı.

Radyodan çok sık karantina haberleri verilirdi. "Filanca ilin falanca ilçesinde veya köyünde kolera yüzünden karantina tedbirleri uygulandı. Köye giriş ve çıkışlar yasaklandı!" Karantina sadece kolera yüzünden değil, tifo, tifüs hatta kuduz yüzünden de olurdu.

Babam anlatırdı kolerayı, tifoyu, tifüsü. Hepsi pislikten oluyordu. Hijyen kelimesi yoktu o zamanlar. Kolera ve tifo pis suları içmekten kaynaklanıyordu. Bir bakteri bunlara sebep oluyordu, ishal ve ateş yapıyor ve öldürüyordu. Çocuk ölüm oranları çok yüksekti. Çeşme yoktu, su açıkta akan derelerden kovalarla taşınıyordu! Tifüs ise bit yoluyla yayılıyordu. Bu üç hastalık çok can almıştır. Birinci Dünya Savaşında bütün ordular en büyük asker kayıplarını bu üçlüye kurban etmiştir! 2. Dünya Savaşı sırasında, savaşa girmediğimiz halde bit yüzünden 52 bin asker kaybettik! Sonra 1960’ların sonunda DDT gibi tarım ilaçları kullanarak kurtulma yoluna gidildi.

Bu hastalıklar temiz olmamaktan kaynaklanıyordu. Mesela köylerde tuvalet yoktu. O zamanlar helâ denirdi. Sabah kalkan kişi bir güğümün / ibriğin dibine azıcık su koyar, evin arkasında fazlaca göze çarpmayacak dulda bir yere çekilir, kuşağını çözerdi yani büyük abdestini yapardı. O azıcık su ile hem taharetlenir hem de ellerini yıkardı. Su kovayla taa dereden getirildiği için israf etmeden, idareli biçimde kullanılırdı. Sabun filan genellikle olmazdı. Çoğu kişinin evine sabun alacak parası da yoktu. Kıçını temizler ama ellerini de kirletirdi. O haliyle gelip sofraya otururlardı! Üstelik bazıları bölgelerde "sünnettir" diye birçok yiyeceği kaşık-çengel kullanmadan, el ile, avuçlayarak yerlerdi.

Köylerde çeşme genellikle yoktu. Köyün orta yerinde açıkta akan bir dere olurdu. Biraz yukarıda içinden insanlar, hayvanlar yürüyerek geçer, biraz yukarıda birisi taharetlenir, aşağıda ise kovalara doldurulur eve getirilirdi! Nasılsa “akan su kir tutmaz”dı!

Köyde sadece okulun helası vardı. Orada da su yoktu. (İyi ki yoktu.) Altında çukur da olmazdı; açıktaydı, sinek yuvasıydı. Türkiye’de neredeyse her köy ve kasaba böyleydi.

Nasıl olması gerektiği bilinmiyordu, görülmemişti!

000
Okula müfettiş gelmiş ve gitmişti. Teftiş iyi geçmemiş olmalı ki babam müfettişe verip veriştiriyordu. Aslında müfettiş babamın öğretmenliğini çok başarılı bulmuştu. Okul, sınıf, öğrenciler çok iyiymiş. İyi okuyormuşuz. Bizim köylüler gibi değil de İstanbullular gibi konuşmamız da hoşuna gitmişti. Ancak müfettiş babamı köyde helâ olmaması yüzünden sıkıştırmıştı.

“İnsanların helâ yapmasını neden sağlamadınız?” diye yüklenmiş. Babam müfettişe kızdığı kadar köylülerimize de kızıyordu. “Defalarca anlattım, yapmıyorlar işte.” diyordu. Köylüler “kapının dibinde” helâya itiraz ediyorlardı. Şurda burda kuşak çözüyorlardı ama ertesi gün o dışkı kuruyup doğaya karışıyordu. Kapının önüne helâ yapınca biriktirmiş olunuyordu. Kokuyordu. Üstelik sanırım kapalı çukur açmayı bilmiyorduk. Durum daha da kötü oluyordu. Köylüler haksız sayılmazdı.

Sonradan müfettiş oldum. Malatya'da birçok köy okulunu gezdim. Okul tuvaletlerinin temizliğini ve hiyjeni hiç göz ardı etmedim.

000
Ara not: Cumhuriyet, toplum kalkınması görevini akıl ve bilimle hareket eden öğretmenlere vermişti. Kenan Evren’in yerleştirdiği “yeni” resmî ideoloji öğretmeni sınıftan çıkmamaya zorlarken, toplum liderliği görevini ise “memur”laştırılan imamlara verdi. Buradayız.

000
Benzer durum şehirlerde de vardı. Şehirde köydeki gibi tuvalet yapılacak tenha yer yoktu dolayısıyla herkesin kapısında/bahçesinde helâ vardı ama çok sağlıksızdı. Birçok şehrimizde kanalizasyon sistemi yoktu ve atıklar yeraltı sularına karışıyordu. Birçok şehirde kuyu suyu içiliyordu. Kuyularla fosseptik çukurları yan yana idi!

İnsanlar evlerinde tuvalet istemiyorlardı. S borusu henüz icat edilmemişti, lağım kokusu evin içine giriyordu. Evde ise yaşanıyordu, ibadet ediliyor, yemek yeniliyordu. Bu ortamda tuvalet olamazdı. Tuvalet mutlaka dışarıda olmalıydı. Öte yandan çok katlı evlerde oturmak da cazip değildi. Bahçedeki helâya inip çıkmak zahmetli oluyordu.

Bilim tarihinde en büyük "sessiz" buluşlarından birisi S borusudur! S borusu içinde su biriktiği için lağımdan gelebilecek kötü kokuların çıkışını engelliyor, evin içinde tuvaletin varlığı hissedilmiyordu bile! Böylece bu boru sayesinde tuvalet evlerin içine alınmıştır. Yine bu boru sayesinde yüksek binalar yapılmıştır. Türk tipi alafranga tuvalet de büyük bir buluştur. Eller kirletilmeden göt temizliği yapılabilmektedir. Bunun da alafranga tuvalet kullanan her ülkede olmadığını belirtmeliyim.

000
Bugün ne kadar temiziz? Kanaatinizi temellendirmek için söylüyorum: Geçen gün eski bir askerle konuşurken söyledi: Askerde tuvaletler sık sık tıkanıyordu. Açtığımızda içinde küçük taşlar çıkıyordu. Önce anlam veremedik, sonra fark ettik ki askerler tuvalette su kullanmak yerine ceplerine koydukları küçük taşlarla kıçlarını sıyırıp, taşı da deliğe atıyorlardı. Tıkanıklık o yüzden! Üniversitenin açıldığı ilk aylarda bizim öğrenci tuvaletleri de berbattır. Tuvalet deliğine yapmayı bilmeyen, beceremeyen öğrenciler olur! Taharetlenmeyi hepsi yapar, kıçlarının temizliği önemlidir ama çıkınca ellerini sabunla iyice yıkamazlar. Bazen tuvalette sabun da olmaz. Sadece suyla yıkarlar ama herkesle tokalaşırlar!

İrtifa kaybetmemize rağmen benim çocukluk gözlemlerimden çok ilerideyiz. Bunu Cumhuriyetin bilimsel eğitimine ve fedakâr öğretmenlerine borçluyuz.

Cumhuriyet neler çekti ilkellikten, cehaletten, pislik ve pisliklerden! Cumhuriyete ve onun öğretmenlerine veriştirenler! Cahil değilsiniz, bazen hain olduğunuzu fark ettiğimizi düşünüyor musunuz?

Alttaki helâ fotoğrafını internetten temin ettim, sahibini bulamadım, anonimleşmiş. Helâlar yaklaşık olarak böyleydi ama hepsi bu kadar perişan değildi wink