Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ay dedeyle güneş yerde, sultanlar çadırda fukaralar gökteki zembillerde iken, dünya döndükçe dönerken, Âdem babamız, Havva anamız cennetten kovulurken, koca bir ülkeye hükmeden kelli felli bir yiğit padişah varmış. Bu padişahın güzelliği dillere destan bir karısı, yiğit mi yiğit, yakışıklı mı yakışıklı da üç oğlu varmış.

Eee, zaman durur mu, gün geçmiş vakitler birbirini kovlamış. Bu yakışıklı oğlanların büyüdüğünü gören padişahın güzel karısı, gece olupta padişahın koynuna girince, “Ey yücelerin yücesi, uluların ulusun padişahım, bu oğlanlar büyüdü. Artık onları evlendirmenin zamanı geldi de geçiyor bile” demiş. Padişahta karısına, “Güzel hatunum, benim de onların evlendirip mürüvvetlerini, sarayımın bahçesinde boy boy torunlarımı görmek aklımdan geçiyordu. Ben de günden güne yaşlanıyorum. Bir ülkeyi idare etmek yalnız erkek oğulla olmaz. Oğullarımdan hangisinin karısı, kendisi akıllı, sabırlı, iyi niyetli ve çalışkan çıkarsa ülkemi doğru düzgün idare eder diye yerimi ona bırakırım” der.

Padişah ertesi gün, karısını ve oğullarını sarayın en büyük odasına toplar, tahtına oturup konuşmaya başlar.

“Ey bizim, birbirinden kıymetli şehzadelerimiz, ben bu ülkenin padişahı olarak hatunumla konuştuk, danıştık artık sizin evlenme zamanınız geldiğine karar verdik. Ülkenin, varlıklılarının kapılarına gidip kız istemek bana yakışmaz. Ben sizler için, ya destur diyerek birer ok atacağım. Attığım ok hangi evin kapısına, ya da damına konarsa o evin kızını size isteyeceğim” der.

Padişahın sözünden çıkılmayacağını bilen oğlanların yüzleri güler. Kikir kikir ederek odalarına çekilip kaderlerine düşecek kızı sevinçle beklemeye başlarlar.

Padişah, ertesi gün, gün doğunca envai çeşit güller, her türlü çiçeklerin bulunduğu bahçeye çıkıp, evleneceklerini işittikten sonra sevinçten ayakları yere basmayan oğullarını yanına çağırır. Büyük oğluna, “Oğlum, sarayın çatısındaki kuleye çıkıp, bugün senin için bir ok atacağım” der. Atın sırmayla işli, incili kaftanıyla sarayın kulesine çıkıp büyük oğlu için bir ok atar. Padişahın attığı ok, evrilir çevrilir, gider baş vezirin evinin damına konar.

Padişah, büyük bir mutlulukla baş vezirin kızını oğluna ister. Padişah, kırk gün kırk gece ülkenin bütün halkına yemek verip düğün yaparak gençleri evlendirir.

Sıra ortanca oğluna gelince padişah yine aynı kuleye çıkıp bir ok da ikinci oğlu için atar. Ok, ülkedeki evlerin üzerinde döner dolanır gider bu defa da ikinci vezirin damına konar. Padişah bu işe de sevinir. Ne de olsa oğulların şansına vezir kızları düşmüştür. Bu defa da ikinci oğlu için kırk gün kırk gece düğün yapar onu da evlendirir.

Sıra en küçük oğlu için ok atmaya gelmiştir. Yine sabah gün doğunca sarayın kulesine çıkar annesinin en kıymetli küçük oğlu için ok atar. Ok, uçar, dolanır bir tarladaki kocaman taşın yanına düşer. Padişah “Olmadı” diyerek bir defa daha küçük oğlu için ok atar. Ok yine gider aynı taşın yanına düşer. Padişah ok atmayı üçleyince ok yine aynı taşın yanına düşmez mi.

Padişah “Yapacak bir şey yok oğlum, sen bu taşın üzerine otur, gelip geçen kızlardan hangisini beğenirsen, senin nasibine düşen bu der, ben de seni onunla evlendiririm” deyiverir.

 Padişahın hatunu ağlasa, sızlasa da padişahın emrine karşı çıkamaz. “Kaderi böyleymiş.” diye oğlunu o taşın yanına bırakıp gözyaşları içinde saraya dönerler.

Masal bu ya, koskoca padişahın oğlu sesini çıkartmadan kaderine razı olur. Annesi ertesi gün oğluna bakmaya gider, oğlunun taşın yanına kıvrılmış uyuduğunu görür. Padişahın korkusundan oğlunu saraya götüremediği için orada biraz ağlayıp, kıymetli halı döşeli, atlas ipeğinden dokunmuş koltukları olan saraya yanındaki adamlarla döner.

Saraydaki durumlara gelince; padişahın, vezir kızı oldukları için iş bilmez şımarık gelinleri, göze girip tahta oturmak için yalan dolanla sarayı birbirine katarlar. İş vakti olunca, odalara girip çıkarak “Ben yapmam sen yap” diye bağrışırlar.

Padişahın, küçük oğlunun oturduğu taşın yanından iki gün boyunca ne in ne de cin geçer.

Olmaz demeyin olmuş işte!

Bir gece, küçük şehzade taşın üzerinde oturmuş, yıldızlara bakarken yanında bir insanın geçeceği kadar bir delik açılmış. Padişahın oğlu endişeyle neler oluyor diye deliğe bakarken, sarı saçlı, ince belli, beyaz tenli, altın işlemeli kaftanı, ipek şalı olan bir kız o delikten çıkıvermesin mi. Padişahın oğlu, “Aman Allah’ım, sen yerden mi bittin? Gökten mi indin? Diye sormuş. Güzeller güzeli bu kız da karşılık vermiş.

“Ben ne yerden bittim ne de gökten indim. Ben, yeryüzünde yaşarken dürüstlüğü için kötü ruhların kovduğu, yer altına çekilen peri padişahının kızıyım. Beni buraya babam gönderdi. Bana, “Git kızım o delikanlı dürüst ve mert birisi, onu alıp getir.” dedi. Ve yakışıklı oğlanın elinden tutup onu mor sümbüllü, badem ağaçları, sarı selvilerin dal bucak sardığı bir yoldan geçirerek saraylarına götürmeye başlar.

Geçtiği yolların, cennet gibi güzelliğine hayran kalan padişahın taş üzerine bıraktığı yakışıklı oğlu, “Peri padişahının güzel kızı, siz buraları nasıl böyle el değmemiş gibi bir dünyaya çevirdiniz. Bu ağaçları kimse kesmez mi? Çiçekleri yolmazlar mı? Şu görünen ceylanlara kimseler zarar vermez mi?” Diye sorular sorar.

“Bizim ülkemiz, siz dünyalılarınki gibi değil. Burada, daha bebekken erkek kadın ayrımı olmadan hepimiz periye dönüştürülürüz. Burada, yaşayan perilerin ruhlarına iyilik melekleri, güzellik ve sihir üfürür.” der peri kızı.

İlerledikçe, padişahın oğlu bir de ne görsün! Gözlerini kamaştıran ışıl ışıl, etrafında güllerin bittiği bir havuzun başında, güneş ışıkları gibi ışıldayan bir adam oturmuyor mu?

Bu aksakallı, güleç yüzlü, elinde kocaman, ucu parlak yıldızlı asası olan adam, ayağa kalkıp gelen şehzadeyi karşıladı. “Hoş geldin yeryüzü padişahının oğlu. Bana o dünyada çok çile çektirdiler. Ben de adamlarımı toplayıp periler ülkesine olan yer altına çekildim. Şimdi buranın kralıyım ama burada etrafımdakiler hiç acı çektirmem. Aç bırakmam. Bizler mesut bahtiyar yaşarız. Dünyadan ayrıldık ama bizim, insanoğlunun yaptıklarından haberimiz olur. Senin, akıllı sabırlı bir şehzade olduğunu biliyorum. Onun için seni buraya getirttim. Eğer, kabul edersen ben kızımı seninle evlendirmek istiyorum.” der.

Peri padişahı, kızını yeryüzü padişahının oğluyla, nevruz günü kırlara çıkıp, kurulan masaların üzerine, bahçelerinde yetişen yemişler koyup, başak tarlalarını bakarak yeşillikler, içinde, ateşlerden atlayarak evlendirir.

Gel zaman, git zaman sonra, oğlunu bıraktığı yerde bulamayan annesi her gün gelip o taşın başında, “Denize atmadım ki, göğe uçurmadım ki, kuşlar balıklar, cinler periler, oğlumdan bana bir haber verin.” diye ağlarmış.

Annenin ağıdı fizana gitmiş, gözyaşlarının seli ırmak olup yer altına, periler ülkesinde doğru akmaya başlamış. Bunu bilen periler diyarının kralı kızını ve damadını yanına çağırıp yeryüzüne gidip, kızının ve şehzadenin annesinin elini öpmesine müsaade ettiğini söylemiş. Karı koca el ele tutuşarak, seher vakti büyük taşın dibinden dünyaya çıkmışlar.

En küçük şehzade sarayına gidince, başından geçenleri anlatmış. Babası ve annesi sevinçten kırk gün kırk gece bütün ahaliye ve orduya yemek vermek istemişler. Ne yazık ki evdeki iki oğlanın karıları, peri kızını görünce kıskançlık krizine girip yapılacak yemek davetine katılmamaya karar vermişler. Hiçbir işe yardım etmemiş, odalarından dışarı çıkmamışlar. Sarayın aşçılarına yardım etmek isteyen peri padişahının kızı ocaktaki kızgın yağın bir karış üzerinden elini gülerek gezdirmeye başlamış. İçinden, “Ey benim, periler ülkemin asil aşçısı, lütfen bana yardım et.” diyerek ülkesinin perisinden yardım istemiş.

Saray halkı ne görsün, bu güzel gelin ocaktaki hangi kazanın üzerine elini bir karış uzaktan tutar tutmaz o yemek hemen tencerede hazır olmuş. Peri kızı, temizlik perisi sayesinde sarayın odalarına bir üfürdü mü, odalar kendiliğinden temizlenmiş. Bütün ahali ve koca bir ordu, peri padişahının kızının hazırladığı yemeklerle doymuşlar.

Padişah, periler ülkesinden gelen gelinini kollarını altın bileziklerle, boynunu inci altın yakut gerdanlıklarla süslemiş.

O sırada, ülkede büyük bir savaş çıkmamış mı?  Ne yazık ki, sarayda ne askerlere yetecek kadar yemek ne de orduyu içine alacak kadar çadır varmış. Yine imdada, periler ülkesinin perileri güzel kıza yetişmiş. Bir çadırın üzerine elini gezdirmiş ve çadır perisinden yardım istemiş. Hemen bütün ovaya, dağa taşa binlerce çadır kendiliğinden kurulmaya başlamış. Orduya yetecek yemekler de hemen hazır olmuş. Kıskançlıktan deli olup, kocalarını yanlarına alarak babalarının evine kaçan vezir kızları bir daha saraya gelmemişler.

Padişah peri gelini sayesinde savaşı kazanmış.

Şimdiye kadar duyduklarından peri gelinin kim olduğunu tahmin etmiş. Gelininin babasına teşekkür etmek ve yaptıklarına pişman olduğunu söylemek için kocaman taşın yanına gelmiş. Sesinin çıktığı kadar yüksek sesle bağırmış.

“Periler padişahının ulu kralı! Senin de bu dünyada küçük bir krallığın vardı ama size ben göz açtırmadım. Aç bıraktım. Eziyet ettim. Adamlarının çoğunu öldürdüm. Topraklarına haksız yere kondum. Şimdi senin yanına gelip, senden af dilemek istiyorum. Böyle yürekli marifetli bir kız yetiştirdiğin için sana minnettarım. Beni affet, Beni affet. Şimdi ben senin kızına ve küçük oğluma, tacımı, tahtımı sarayımı, ülkemi bırakacağım” diye bağırmış. Bu sesi işiten periler ülkesinin kralının emriyle taşın üzerine güneş doğmuş. Etrafında birdenbire, bin bir çeşit çiçekler açmaya başlamış. Sonra da koca taş heybetli sesiyle konuşmaya başlamış. “Buraya, dünyalılar kabul edilmez. Yalnız, kızım, damadım ve torunlarıma açılır yer altının kapısı” demiş.

Bu masal da burada biter. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.    

Gökten üç elma düşmüş, birisi size bu masalı yazana, birisi de bana, öteki de bu masalı okuyanlara olsun.