Kayıp aranıyor

Sizin hiç kitaplığınızdaki kitapla saklambaç oynadığını olur mu? Benim olur. Bilirim ki kitap gözümün önünde bir yerdedir. Defalarca gözüm üzerinden kayar gider de göremez. Onu her zamanki yerine koymuşumdur ama…

Birisini aylarca aradım, bulamadım. Bir gün kitaplığın önünde çekildiğim fotoğrafıma bakarken arkamdan bana “Ceee!” yaptığını gördüm. Oraya defalarca bakmıştım. Sinir bozucuydu.

Birkaç gündür raflarda bir kitap arıyorum ve benden saklanıyor. Gözümün önünde olduğunu biliyorum. Okuyordur bu yazıyı. Bulursam duvara fırlatmayacağım, söz veriyorum. Çık ortaya cool

 

Ayar meselesi

Bir itirafta bulunayım. Akademik yazı okumaktan yazma ayarlarım bozuluyor ve doğru cümle kuramıyorum. Yeniden ayar vermek için yerli klasik öykü ve roman okumam gerekiyor. Üniversitedeki akademiklerle konuşmak da bana iyi gelmiyor; mantık ayarlarım bozuluyor. Mantığımı yeniden akort etmek için köylülerle konuşuyorum.

Bugünlerde bir köye gidip roman okumam gerekiyor.

Nereye çekerseniz çekin.

 

Ödül

Bir çocuk bir şeyler başarır ve takdir görmek için değer verdiklerinin yanına koşar. Başarısının değer bulmasını ve ödüllendirilmesini bekler. Sevincini paylaşarak birlikte yaşamak ister.

Elbette sevenleri de sevinir.

Büyüyünce de öyleyiz. Çalışır didinir bir şeyler elde ettikçe sevincimizi, gururumuzu paylaşmak için sevdiklerimize gideriz. Ancak büyüdükçe daha büyük takdirler görmek isteriz. Halktan, milletten...

Orhan Pamuk Nobel ödülü aldı. Muhteşem bir başarıdır. Ödülü alıp gelince Türkiye'de bir kayıtsızlık, umursamazlık, yok sayma görüldü ki sormayın gitsin. Biz de sevinmek isterdik ama yüreğimizi yaralamıştı. Aldığı ödülün değeri olmadı, sıfırlamıştık.

Bugünlerde de tiyatro sanatçısı Haluk Bilginer 47. Uluslararası Emmy’den en iyi erkek oyuncu ödülü almış. Anladığım kadarıyla büyük bir ödül.

Her cephede saldırı altındayken bu ödül bize nasıl da gurur verir, bazı yaralarımızı sarardı. Sevinmek isterdik, sevinemedik. Gurur duymak isterdik, duyamadık. Bir süre önce Atatürk aleyhinde ileri geri lakırdı etmişti.

Hayırsız evlat ödülüdür. Yok hükmündedir.

Kendisi hayrını görsün.

 

 

Teopolitik Saldırı


Hafıza silinip tarih algınız değiştiriliyor, ulusal körleşmeye mahkûm ediliyorsanız mankurtlaştırılıyorsunuzdur. Bu sadece tarih aktarımı ile olmaz. İnsanın inşa edildiği her şey devreye konulur. Bunların başında eğitim ve din gelir.

Türkiye ve Türkiye içinde de Türk kesimi uzun yıllardır emperyalizmin örtülü saldırısı altındadır. Örneğin Ceditçilikten hız alan Atatürkçüler/Kemalistler liyakat bakımından en donanımlı olanlarıydı ve 1960'tan beri taciz edilmekteyken, 1980'den beri ise açıkça saldırıya uğramaktadırlar. Saldırganlar açısından Türksüz bir Türkiye iddiasızdır, rakip ülkeler için daha az risk taşır! Sonuçta Türkiye’yi ve lokomotifini etkisiz kılan her türlü taciz, başta teopolitik taciz olmak üzere, uluslararası merkezlerden desteklenir.

Teopolitik taciz, din üzerinden yapılır. Ortadoğu kültürleri Anadolu’ya salınmıştır. Bunlar, içeriden buldukları işbirlikçi lobilerden yararlanarak emperyalist bir yayılma politikası izleyip Anadolu din kültürüne saldırdı. İlk saldırıları millet kavramına oldu. Daha şimdiden ulus kavramı ve milletin birliği tartışmaya açılmış, kavimleşme ve kavimciler yarışı ortaya saçılmıştır.

Öte yandan yıllardır medya ve sosyal medya aracılığıyla bir takım cahil ve ilkel kişiler din adamı kılığıyla Anadolu din anlayışına karşı saldırmakta ve Türk din anlayışının yerini almaya çalışmaktadır. İnsanlar saç-baş yolarak bunlara katlanmaya çalışmaktadırlar. Bu yabancı din kültürlü, belki müslüman bile olmayan mütecaviz kişiler birçok insanı “İslam buysa ben müslüman değilim.” noktasına getirmiş, camiden uzaklaştırmış, yerli imamlarımızdan soğutmuş ve dine kuşkuyla yaklaşmaya başlamıştır.

Anadolu İslam anlayışının bunda bir vebali yoktur. Üstelik saldırı altında olan odur. Tam da emperyalist saldırıya karşı desteklenmesi gerekirken, camiden ve dinden uzak durmak, kendi din anlayışını saldırgana teslim etmek anlamına gelir ki, akıl alır gibi değildir.

Din etno-kültürel bir bilgi türüdür. Amentü dışındaki konularda her toplumun dini algılayışı ve yorumlayışı farklıdır ve bu doğaldır. Din, yüzyılların kültürel birikimini taşımaktadır ve bu birikim henüz tam olarak yazıya aktarılmamıştır. Aklı başında hiçbir toplum bu tarihi-kültürel bilgi deposundan vazgeçemez. Ancak ciddi yanlışlıklar da yapılmıştır. Anadolu’nun her tarafında Diyanet maaşlı memur imamlar gönderinceye kadar yerel ve geleneksel imamlar vardı. Bu imamlar geleneksel bilginin taşıyıcılarıydı. Bu bilgilerin içinde mitoloji kırıntıları ve etno-kültürel kayıtlar da vardı. Geleneksel imamlar bunların da temsilcisiydi. Sonra “aydın din adamı” adıyla Diyanet memurları toplumun hücrelerine kadar gönderildi.

Kürt toplumu yıllar önce Diyanet’in gönderdiği başka kavimlerden olan imamları istemediğini, eğer devlet destek olacaksa kendilerinin gösterdiği Kürt mollalarına maaş verilmesini istediler. Son derece doğru yapmışlardır. Zira, imam büyük ölçüde etno-kültür taşıyıcısı ve aktarıcısıdır. Devlet buna sıcak baktı ve Kürt meleleri imam olarak atandı. Ancak bundan sadece Kürtler yararlanabildi. Anadolu’nun başka yerlerine başta Gürcü, Kürt vb. imam göndermekle ve bu imamlar kendi etno-kültürünü din kültürü olarak başka toplumlara aktarmaktadır. Bundan en büyük zararı Türk toplumu görmüştür. Türk kültürüne ait birçok mitoloji, adet ve gelenek “dinde yeri yoktur,” ya da “batıl inanç” denilerek ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. “Dinde yeri yok” derken, ölçü ya Arap orta çağ gelenekleri ya da imamın kendi etno-dinsel kültürü olmuştur.

Türk toplumunda aşiretçilik olmadığı gibi cemaatleşme ve tarikatleşme de yoktur. Yine de farklı etno-kültürel sistem içine giren imamlar olmuş ve oradan da gayritürk unsurlar taşımıştır. Sonuçta Anadolu’daki Türk mitolojisi ağır yaralar almıştır.

Geldiğimiz noktada, Diyanet bürokrasisinin hangi kavmin etno-kültürel yaklaşımını esas aldığı toplumda tartışılmaktadır. Türkler alçak sesle olsa da dışlandıklarından endişelerini dile getiriyorlar!

Bu politikalar yüzünden İslam’dan soğutulup uzaklaştırılmış dindar (ya da değil) Türk aydını gerek Diyanet'te gerekse Diyanet'in son zamanlarda okullarda kimin adına, hangi kültürü Türk çocuklarına aktardığıyla ilgilenmemektedir.

Aydınlarını saldırıya uğramış olan Anadolu İslam anlayışını savunmaya davet etmek toplumun hakkıdır. Müslüman görünüm arkasına saklanıp mankurtlaştırma icrası yapmayı durdurmak İslamî olduğu kadar, millî ve insanî bir görevdir.

Türk toplumunu rahatsız eden elbette din değil, din diye anlatılan yabancı din kültürüdür.

 

Bebek kimin?

Ünlü bir paradokstur ve Çin’den İbranilere, Araplardan İtalyanlara kadar birçok toplumda kıssa diye anlatılır. Ortada bir bebek ve onun kendisine ait olduğunu iddia eden iki anne vardır.

Durum mahkemeye intikal eder. İki kadın da iddiasından vaz geçmez.

Yargıcın bilgeliği sorunu çözer. Bir kılıç ister. Bebeği ikiye böleceği blöfünü yapar. Hayli inandırıcıdır.

Kılıç havaya kalkınca kadınlardan biri iddiasından vazgeçer. “Bebek benim değil, onundur. Öldürmeyin, yaşasın.” der.

Bilge yargıç onun gerçek anne olduğunu anlar ve bebeği ona verir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum da böyle. Devlete karşı o kadar kötü davranan kesimler var ki! Türk, “Yıkacaksınız! Alın sizin olsun, onu çok zor kurdum, yıkılmasın. Hepiniz altında kalırsınız”, diyor. En gözü yaşlı haliyle!…

Bilge yargıç ise ortada yoktur.

 

Kavmiyatçı

Eli kalem tutan, okuyan yazan biriyim. Türkiye'de de böylelerinin oluşturduğu bir sosyal yapı var. İster istemez onların çalışmalarını izliyorum. Bazen feyz alıyor, bazen ibret, bazen de kendi görüşlerimin isabetini yeniden yeniden test ediyorum. Birtakım kanaatlere de sahip oluyorum elbette.

Mesela, ırkçılık karşıtı iki ideolojinin adını söyle deseler Sosyalistleri (Stalinistler hariç) ve İslamcıları söylerim. Bunların izleyicileri kendi aslını-kavmini bilir ve kimseyi de iteleyip ötelemezler. Ancak bu yargımı söyledikten hemen sonra, “Türkiye’dekiler hariç” diye de eklerim. Çünkü bizimkiler had safhada ırkçıdırlar. Ancak alışılageldik biçimde, ırkçılıklarını kendi kavimlerini uluorta üste çıkarma biçiminde değil, “Türk düşmanı olma” şeklinde sergiliyorlar. Bunu da açıkça yap(a)mıyorlar. Bir kısmı İslam dininin, diğeri de demokrasinin arkasına saklanarak Türklüğe ait olan her şeye saldırıyor.

Cevap verince ya mazlum rolü oynuyor ya da dine veya demokrasiye karşıymışsın gibi lanse edip üste çıkıyorlar! Cevap vermeseniz bile genellikle sizin yerinize cevap verip kendi cevabı üzerinden saldırıyor! Eziyorlar ama ezilmiş gibi ağlıyorlar! Bu zıt ve uzlaşmaz taraflar, “Türk karşıtlığı” söz konusu olduğunda sık sık "Anti-Türk ittifak" da yapıyorlar.

Kodamanları içinde Türk olanına rastlayamazsınız. Peşlerinden gidenler ise 12 Eylül’den beri şamar oğlanına döndürülmüş bozgun Türklerdir.

Bu akımların içinde yaşadıkları ülkeye sadakati de yoktur. Emperyalist merkezlerle sürekli işbirliği halindedirler. Fetö deneyimi kendini kanıt olarak sunmuş durumdadır.

Aşağıdaki paragrafta yer alan Erol Güngör’ün saptamasını yıllar önce okumuş ve çok abartılı bulmuştum. Zaman içindeki gelişmeler Güngör hocayı haklı çıkarmıştır. Üstelik çok yol almışlardır.

"İslamcılık şimdiye kadar hep hâkim milliyete karşı hoşnutsuzluğunu doğrudan doğruya belirtemeyen etnik azınlıkların ideolojisi olmuştur. Bunların amacı İslam ülkeleri arasında birlik sağlamaktan ziyade kendi yaşadıkları ülkede milliyetçi politikayı etkisiz duruma getirmektir. Bu azınlıklar ayrılıkçı bir politika takip edecek kadar kalabalık ve güçlü olduklarını hissettikleri an kendi istikametlerinde bir milliyetçilik hareketi açıklamaktan hiç geri kalmazlar; böyle bir güce erişemedikleri müddetçe İslam davasının şampiyonu olarak görünürler…"

Türkiye’de Türk olmak artık mazlum olmaktır. Ancak bu sürdürülebilir bir gidişat değildir. Entelektüel mahallede gördüğüm budur.

 

Yeni masonlar

Yalçın Küçük nerelerde? Benim oligarşi diye tarif ettiğim yapıyı Sabatayist diye mimledi. Teokratlar ise oligarşiye "mason" dediler.

Yalçın Küçük hecelerden ürettiği psedo-onomastik ile hedef gösteriyor, Tiflis diyasporası pası ortalıyor, Amerikalı Fetullah Gülen süslü biçimde imha ediyordu. Bir baktık ki bütün ölenler Türk!

Vefatı nedeniyle, Yaşar Büyükanıt olayı ve akabinde yaşananlar bunları akla getirdi.

Eski oligarşinin kim olduğunu hala anlayamadık ama şunu anladık, onlar belki kaymak yiyor ama hiç değilse Türk düşmanlığı yapmıyordu!

Yalçın hocayı görsem sorardım: Bu alavere-dalaverede topu kapan yeni masonlar kimdir?

 

Osmanlıcılı-Türkiyecili!..

Bazı muzip komşular vardır. 3-5 yaşındaki çocukların zekasını sınamak hatta anne babayı rekabete sokmak için “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” diye sevimsiz bir soru sorarlar. Osmanlıcı Cumhuriyetçi saflaştırması o hesap!

Her şeye rağmen, Osmanlı da biziz, bizimdir; Türkiye de. İyiyse de kötüyse de, Abdülhamit de bizimdir, Atatürk de!

Türk milletini ikisinden birini tercih etmeye zorlamak tuhaf bir davranış olmuyor mu? Bir Türk böyle bir soruyu sorar mı?

Türk milleti ikisinin de sahibidir! Türk milletini geleceğe bakmaya, geleceği kurmaya davet ediyorum.

 

 

Taziye ziyafeti!

Arada bir görüyordum, cenaze evlerinde ziyafet verilmesine karşı bir kampanya yürütülüyordu... Birilerinin adetidir, töresidir, geleneğidir. Din kültürüne ait bir şeydir. Her toplumun ayrı dini gelenekleri olabilir. Amentüye aykırı da değildir. Ziyafet verince ya da vermeyince rahmetli cennete ya da cehenneme gitmez. Dinin bu konuda bir hükmü yoktur. Arap başka yapar, Türk başka, Habeş başka. Herkesinkine saygı duyulur.

Sen de şunun gibi yapacaksın demek bir toplumun kültürüne karşı çıkıştır. Bunu kişi ya da devlet adına yapıyor olmak yapanı masumlaştırmaz.

Türk kültüründe farklı uygulamalar vardır. Bazı yerlerde ölü evinde yemek pişmez, komşular getirir. Doğaldır, bizim köyde öyledir ve kimse karışamaz.

Bazı Türk topluluklarında ise ziyafet verilir. Adeta kutlama yapılır. Rahmetlinin ruhu Tanrı’ya ve ervaha (atalarının ruhlarına) erişmiştir. Ruh, fani dünyadan ezeli ve ebedi mekâna ulaşmıştır. Bu kutlanacak bir durum değil midir? Allah’a kavuşmak niye kötü olsun? Mevlana’nın ölüm yıldönümünde Şeb-i Arus (Toy Gecesi) yapan kimdir, neyi, niye kutluyorlar?

Devlet bu işlere karışmamalıdır, toplum kendi geleneği içinde yaşamalıdır. Devlet kurumu olarak Diyanet de öyle. Bu ziyafetlerde en fazla israf, ifrat ve tefrit konusunda bir çift öneride bulunabilir. Diyanet görevlileri de milletin geleneklerine saygı duymalıdır. Ölçümüz Arap geleneklerine uymak değil, insanlık ve İslam olmalıdır. Burası Türkiye’dir ve Türklerin de kendi din kültürü vardır. Başkasının din kültürüne uymak zorunda değildir. Bu kafayla giderseniz Türklere ait olan Mevlit geleneği de sizi rahatsız eder!

Bu bir sosyal toplantıdır. Rahmetli sayesinde herkes birbirini görür. İnsanlar rahmetli hakkında konuşur, onun başkalarınca bilinmeyen iyiliklerini anlatırlar. Gençlere örnek davranış modelleri sergilenir. Bu arada da yemek yenilir. Maksat da yemek değildir. Ziyafet rahmetlinin dostlarınadır!

İsraf, ifrat ve tefriti eleştirin geleneği değil!

Bazı çevreler yıllardır ne kadar Türk örf ve geleneği varsa ya batıl ya da gayri İslami sayıyor. Ayıptır, saygı bekliyoruz.

Herkesin geleneği kendine. Başkasının adetine karışmamak gerekir. O adetler kök değerlerdir ve yüzlerce başka değer onun üstüne bina edilmiştir. En alttakini çekerseniz her şeyi yıkarsınız. Bu çok acımasızcadır.

 

 

Et kesmek!

Bir Kurban Bayramı’nı Tebriz’de geçirdim. Dini geleneklerin kanun olduğu bir ülkede bayram acaba nasıl kutlanıyor, diye merakım vardı. Şaşırttılar. Resmi tatil bir gündü. Bayram namazını sabahın körlüğünde değil, epeyce geç bir saatte kıldılar. Üstelik sokak başındaki camide de değil, bizdeki gibi sokak başlarında cami de yok zaten, tüm şehir namazı birlikte kıldı; yüzbinler! Kurban kesimi tek tük idi. Kaldığım otel sahibine sordum, o da kesmemişti. “Neden”, diye sorunca beni payladı.

“Siz ne yapıyorsunuz o bayramlarda öyle?” diye bana sordu. “Milli et kesme günü yapmışsınız, seferberlik halindesiniz!” dedi. “Allah’ın bayramı yahu”, dedim. Bana din dersi verdi.

“Kurbanı hacılar hacda keser ve dağıtır. Hali vakti yerinde insanlar hacca gitse bile eski zamanlarda işler ters gider, eşkıyalar yol keser, bazı hacıların parası biterdi. Onlar aç kalmasın diye parası olanlar keserdi. Şimdi öyle bir durum yok... O günlerde yine hali vakti yerinde olup hacca gitmeyenler de kesip dağıtırlardı. Böyleleri de her mahallede birkaç kişi olurdu. Herkesin kesmesi gerekmiyor” dedi.

“Siz kestiniz mi?” diye sordum, kesmemişti. “Fakir değilim ama hayvan kesip şuna buna et dağıtmayı dini bir görev olarak görmüyorum” dedi. "Konu insani yardım ise bunu bugün yapmak gerekmez", dedi. Açıklaması oldukça rasyoneldi.

Bence biz abartmış gibiyiz. Ancak bizim Kurban Bayramı sosyolojimizi inceleyen birisi hemen görürdü ki biz aslında Kurban Bayramı’nda yıllık et ihtiyacımızın bir kısmını kesip dolaplarda depoluyoruz. Tanrı da kurbanımızı kabul buyurursa oh ne âlâ…

Ben mi? Genellikle kurban kesmezdim. Parasını bir yerlere gönderirdim. Komşularımın hepsi keserdi. Açıkçası bana getirmelerini de beklerdim; şöyle buzdolabı görmemiş bir et parçası… Hiç getiren olmadı. Hiç!.. Dahası herkes “et kestiği” için 15-20 gün boyunca kasaplarda da et olmuyor ve eti parayla bile alamıyordum!

Şöyle fiyakalı lokantaların önünden geçtiğim, lüks alışveriş merkezlerine takıldığım oluyor. Neredeyse yarısını Suriyeli olduğunu sandığım tipler dolduruyor. Ülkelerini talan etmiş, şimdi tıksırarak yiyorlar. Ama Suriyelilerin hepsi öyle değil. Siz kurban keserken ortalıkta dolaşan Suriyeliler candır. Onlara güzel bir parça verirseniz onlar da siz de kendinizi çok iyi hissedeceksiniz. Kurban kesmeyen komşularınıza da, mümkünse ilk gün!

Kalanı size afiyet olsun.

 

 

Kurban

Bundan yıllarca önce Almanya’daki gurbetçilerimiz yad-yaban elde birçok şeyi el yordamıyla öğreniyor ve birçok zorluk yaşıyordu. Birisini hatırlıyorum:

Bizimkiler burada olduğu gibi Almanya’da da Kurban Bayramı’nda gidip birer koyun ya da koç satın alıp herhangi bir yerde kesiyorlarmış. İlk yıl Almanlar şok oluyorsa da ikincisinde yasak koyuyorlar, para cezası, hapis filan... Engelliyorlar.

Ama bizimkilerin kurban kesmesi lazım. Bazıları koyunları sırtlayıp apartman dairesine çıkarıp koyunu banyoda kesiyorlar. Bazıları bunu çaktırmadan yaparken bizim şanssız gurbetçimiz yakayı ele veriyor. İki hata yapıyor: İlki koyunu fazlaca hırpalayıp gürültü patırtı çıkarıyor ve alt komşusunu uyandırıyor. İkincisi de banyo borularındaki deliklerden kan sızması!

Alman komşu derhal polisi arıyor: Üst katta Türk cinayet işlendi, karısını kesti, diye ihbar ediyor.

Polis ve ambulans hemen geliyor. Banyoda doğranmış kadın değil koyun görünce durum karışıyor, medyatik hal alıyor…

Bizimki cezalarını yiyip, herkesin maskarası olduktan sonra Türkiye’ye geliyor. Söylediği şu:

-Bu gavurun adaleti iyi ama kafir oldukları için Müslümanın kurban halinden anlamıyor. Kurban mübarek hayvan, etrafı kirletir mi hiç?

O sıralarda biz de kurbanları sokaklarda rastgele kestiğimiz için gurbetçiye hak verenimiz çoktu. Şimdi bizde de rastgele yerlerde kesmek yasaklandı.

Gavurlaşıyonuz muyuz leyn? Siz möderinleşeceyniz diye biz de banyoda mı kesek?

 

 

Toplum baskısı

"Söylesen tesiri yok, sussan gönül razı değil." demiş şair-filozofumuz Fuzuli. Bu açmazda yine de içinde bırakmamak lazım.

Mahalle baskısı her zaman kötü değildir. Mahallelinin erdeme dayanan yaptırım gücü, içindeki olası birkaç puştu baskı altında tutarak vahşet sergilemesine izin vermez. Mahalle baskısının kötü olması, puştluğa ve saygısızlığa dayanan yaptırım gücünün hakim olmasındandır. Mahallenize puştluk hakimse şunu bunu suçlamadan önce özeleştiri yapmak zorundasınız.

Benim doğup büyüdüğüm çevrede onlarca yıldır ölümle biten kavga olmamıştır. Bizim ata sözümüz şudur: "Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır!" Şaşkınlıkla izliyorum ve sizin vahşetlerinizden, onu üreten kültürünüzü görmeyişinizden, sebeplerini kendi kendinize ve önce kendinizde araştırmayışınızdan rahatsızlık duyuyorum.

Planlı, örgütlü ve zevk alırcasına işlenen cinayetleri icra edenler sizin mahalle kültürünüzün, aile terbiyenizin ürünü değil mi? Büyükleriniz size ne öğretti, dininiz, ahlakınız, gelenekleriniz ne anlattı? Herkesin bir hayat hakkı var! Neden hem kendininkini hem de başkasınınkini rezil ediyorsunuz… Hep karşınızdakine bakıyorsunuz, aynaya baksanıza, özeleştiri yapsanıza…

Nezaket yoksunu, görgüsüz, kaba saba, sivri dilli ve toplumda gerginlik yayan politikacılardan hoşlanmıyorum.

Öte yandan, 80 milyonun üstünde nüfuslu ve adalet dağıtımı arızalı olan bir ülkede cinayetler de işlenebilir. Bunu mercekle büyütüp toplum psikolojisini ve sağlığını düşünmeyen ahlaksız medyanızdan nefret ediyorum. Bunları internettte paylaşan, topluma umutsuzluk ve karamsarlık yayan, hep kötülük gören, her şeyi kötü gören ve gösteren gözleriniz kör olsun demiyorum, zaten körsünüz.

 

Kadın...


Atabek Yurdu’nda bir atasözü der ki “Baltada varsa sapta da var, onu yapan tatta da var.” Kimse masum değil. Boşanma ve kadın cinayetlerinde bu kafayla giderseniz daha çok kadın doğratırsınız. Sonra da bütün erkeklere küfrün bini bir paraya... Bir avuç şamatacı feministin hülülüsüne kanıp boşanma adaletini erkekler aleyhine bozdunuz. Buna rağmen adamlar medenice boşanıyorlar. Sonra ne oluyorsa oluyor, adam zıvanadan çıkıyor! Açıkçası boşanma sonrası psikolojisi çok sıkıntılıdır ve “bazı” kadınların bu süreçte sevimsizleştiğini bilmek gerek. Karşılığının saldırganlık olması gerekmiyor tabii. Birkaç saldırgana mercek tutuluyor. Bence erkeklerin ezici çoğunluğu her şeye rağmen “beyefendiliklerini” koruyorlar. Boşanmış kadınların eski eşlerine karşı yürüttükleri kadınca saldırganlık ve psikolojik şiddeti görmezseniz bu sorun bitmez.

Boşanmamış olanlar bu konuda fazla konuşmamalıdırlar.

 

Mahalleyi Güzeltme Derneği

Yıllar önceydi. Üyesi olduğum “Maaleyi Güzelleştirme Derneği” yıllık toplantısını yapıyordu. Toplantıyı lüks bir otelde yapmışlardı. Şimdiki görüşüme göre pek lüks sayılmaz ama o zaman benim girdiğim en lüks ortamdı. O tür yerler nedense bende hala antipati yaratıyor. Toplantı süresince çok gergindim. Bu gerginliğimi konuşmamda da dile getirdim. O lüks ortamda kendimi değerlerime ihanet etmiş gibi hissettim. Aileme, akrabalarıma, halkıma, savunduğum fikriyata… Tuzağa düşürülüp kötü yola itilmiş kız gibi oldum.

Büyüme ve yetişme tarzım belki de ama parasızlık değil, aldığım "emeğe saygı" ahlakı beni lüksten uzak tutuyordu. Hala öyleyim, sadeliği ve mütevazılığı severim.

İnsanların farklı değerlerinin olduğunu ve benim gibi olmak zorunda olmadıklarını biliyorum. Babasının veya kendisinin kazandığı parayı istediği gibi harcama hakkına da saygı duyuyorum. Ama söyler misiniz, halkın parasıyla hovardalık yapmak da ne oluyor? Fukaraların yaşadığı bir mahallenin okulunda müdürün odasını bir görseniz!.. Deri koltuklar, kocaman ekranlı bir televizyon, sınıflarda olmadığı halde masasında son model bilgisayar… Temizlik veya başka gerekçelerle toplanan paralarla alınmış lüks eşyalar. Başka kamu kuruluşlarında da benzerlerini hatta âlâsını görüyoruz. Vicdanımız sızlıyor.

“Millet malı”, “halkın malı” kavramı artık ahlaki bir değer taşımıyor mu? Ahlak, avret yerini saklamakta değil, tam da burada görülür. Görgü ile ahlakı ayıramayanların koltuk sahibi olmaları kıyamet belirtisi olmalıdır. “Kıyamet değilse bile bir şey kopmalı.” Koptu da!

Aklın, vicdanın ve ahlakın giderek önemini yitirdiği, değerlerin içinin boşaltılıp yeniden ve hiçbir ölçüyü dikkate almadan tanımlandığı zamanlardayız.

Yazık, bütün birikimi çöpe atıp yeniden aramayı deneyeceğiz.