Devlette işe giren bazı meslek sahipleri vazife icabı ilk dört beş yıllarını köylerde geçirmek mecburiyetindedirler.

Köylerde çalışmak zorunda olan bu insanlar, dört beş sene sonra tayinlerinin şehre çıkacağı umuduyla yaşadıkları bazı zorluklara katlanır.

Bir ömür içinde dört beş sene uzun sayılmaz ama gençlik zamanların da onlara bu seneler hiç bitmeyecek gibi gelir. 

İşleri icabı, yakın köylerde çalışanlarla birleşerek taksi veya bir minibüs tutup şoförünün ücretini paylaşarak çalıştıkları köylere varış işlerini kolaylaştırmış olurlar. 

Böyle bir ortaklığa iştirak edenlerin, karları iyi, yol boyunca yapılan sohbetten dolayı neşeleri bol olur.

Vazifeleri icabı köye gidenlerin çoğu, işlerine geç kalacaklarını düşünerek erken kalkıp, kahvaltıdan sonra kendilerini alacak minibüsü ya da taksiyi kapılarının önünde beklemeye başlarlar.    

       

Beyaz minibüsün şoförü, köylere götürdüğü bu insanlardan memnundur. Aldığı para da emeğinin karşılığını korutur.

Önemsiz sayılsa da şoförün bir sıkıntısı vardır. Bazı müşterileri zamanında dışarıya çıkmaz, minibüsü kapısının önünde beklemek zorunda bırakır. İşini zamanında bitirmeyi seven şoför, bu insanlara içten içe kızar.

Orta yaşa gelmiş gür kaşlı iri burun ve kalın dudaklı adamın geç kalanlara canı sıkılmasına rağmen taşıma işinden vaz geçmeyi aklına getirmez.

Her gün, Ayşe’nin, Fatma’nın, Ahmet’in, Mehmet’in evinin önünde duran şoför, kapının önüne çıkan müşterisini görünce sevinir.

Şoför, kapılarının önüne çıkmayanlar için arabayı istop ettirmeden kornaya basmaya başlar. Bu da, emekliliğini doldurmaya az kalmış kır saçlı şoförün içine baygınlık verir.

Baylı bayanlı dokuz kişinin içlerinde birkaç kişi vardır ki, uyku mahmurluğunu açamayarak her gün minibüse geç kalmayı sanki vazife edinmişlerdir.

Kendilerinin beklenmesine rağmen yine de birisi kravatını minibüste bağlar. Öteki saçını yolda tarayarak koşar. Biri ayakkabısını minibüste bağlar.

Kadın, olmazsa olmazlarından olan makyaj çantasını evde unutmuştur. Şoföre, “Abi ne olur çok önemli bir eşyamı girişte unutmuşum, bi koşu alır gelirim” der.

Her gün elinde makyaj çantasıyla birlikte iki çanta taşıyan, bu gün tek çantası olan bayanın neyi evde unuttuğu hemen anlaşılır.  

İşe giderken yaptığı aşırı makyajdan dolayı dikkat çeken bayana destek için şoförün yanında oturan arkadaşı, “Bekle şoför efendi, yoksa yol boyunca ay unuttum, tüh unuttum serzenişini dilemek zorunda kalırız. Üstelik bayan arkadaşımız da minibüsün neşesidir, küserse olmaz” diyerek şoförü sakinleştirmeye çalışır. 

Ara sıra kızgınlığından üfleyip oflayan şoför, bazen içinden, bazen de minibüste bulunanların yanında, “Yahu akşamdan mı kaldı bunlar? Kapının önüne zamanında çıkıp bu kadar insanı bekletmeseler olmaz mı? Sabaha kadar pöstekinin tüylerini mi sayıyorlar? Sizin yapmış olduğunuz görev herkesinkinden daha önemli, niye erken yatıp erken kalmazsınız anlamıyorum” diye sokranır.

       

Artık, birlikte yolculuk yapanlar için minibüsün içi evlerinin odası gibi olmuştur. Akıllarına gelen ne varsa rahatça konuşulur. Arkadaşlıkları da yakın dostluğa dönüşmüştür. Onlar birbirlerini sever ve güven duyarlar.     

Ahmet Bey, “Yahu şoför efendi, benim dayımın oğlu askere gidecek. Dün gece onun için güzel bir kına merasimi yaptık. Mahallede davul zurna çaldıkça evlerinden çıkıp oynamayan kalmadı. Gençler türküler söyledi, halaylar çekti. En büyük asker bizim asker diye bağırdılar. Ben de onlara uydum, çok yorgunum çok. ”der.

Zaten kendisini kapı önünde bekletenlere kızgın olan şoför, hemen cevap verir.

“Belli belli Ahmet Bey, geç yattın, şimdi de ayıkamıyorsun. Kınada az oynayıp, evine erken gitseydin de bizi kapının önünde bir saat bekletmeseydin çok iyi olurdu.”

Ahmet Bey gibi geç kalanlardan birisi, "Abarttın şoför efendi, şunun şurasında on dakika bekledik” diyerek kendi geç kalışlarının da önemli olmadığını da hissettirmeye çalışır.

Hayatın yorduğu, fakat işini de severek yapan şoför, yapılan her işin önemini anlatabilmeyi düşünerek “Hadi hadi uykucular, sizlere ve yaptığınız işe saygı duyuyorum. Ayrıca sizleri de seviyorum. Kapı eşiğiniz merakım yok ya, bu duygular ben de olmazsa bi dakka kapınızda beklemem. Bugüne kadar direksiyonumun başına hep saatinde geçtim. Her vazife kutsaldır “der. 

Bir başkası, “Geç yattığın belli Ahmet Bey, hala gözünden uyku akıyor. Sen eğlenirken bir de o çocuğa sorsaydın askerlik nasıl bitecek diye içten içe yanıp tutuşuyordur. Bir de yavuklusu varsa işi zor.”

“Yok arkadaş, benim sülalem askerliğe vatan borcu diye bakar. Güle oynaya gidiyor kerata.”

Kısacık köy yollarında, şarkılar söylenir, fıkralar anlatılır, gece seyrettikleri dizilerin konusu, artistleri konuşurlar. Sıkıntılar paylaşılır, vazife yapacakları köylere gelindikçe “Size güle güle” denilerek minibüsten inilir.

         

Mehmet Bey, “Arkadaşlar Murat gelmeden şöyleyim. Arkadaşımızın bir ay sonra düğünü olacakmış birleşsek de bütçesine katkı için beyaz eşyasının tekini alsak.”

Teklif minibüstekilerin hoşuna gider.

“Olur.”

“Hayhay, ne kadar iyi olur.”

“Valla iyi düşünmüşsün, akıllısın vesselam. Parayı paylaşınca bize de çok dokunmaz.”

Bir başka zaman müdürün kızı evleniyordur. Tabi babası müdür olduğu için kızına az bir hediye almak ayıp olur. Evet, bir enli bilezik alma kararında anlaşılır. Hep bir ağızdan: “Oooovvv çok iyi oldu” denir.

Artık, bir minibüs dolusu memur, neşeli bir aile gibi her gün bindikleri aracın içini gır gır şamatayla doldururlar.

Doğan bebeğe altın. Yeni ev alana çok gerekli olan pahalı ev eşyaları alınırken, verilen para asla göze gelmez.

      

O gün minibüse son binen Fatma Hanım bir haber verir.

“Arkadaşlar, hani bizim iş yerinde hademelik yapan ve ara sıra bu minibüse binerek şehre giden Hatice Teyze var ya, onun ebe kızı köyden bir delikanlıyla nişanlıydı. Bu yakınlarda kızın düğünü olacakmış. Biliyorum, Hatice Teyze’nin eli de dardadır. Hepiniz de tanıdığınız için, ben de her zaman yaptığımız gibi birleşip bir büyük altın parası vererek kadıncağızın yükünü hafifletsek diyorum.”

Hademe Hatice ve büyük bir altın parası lafı duyulunca, minibüsün içini acı haber verilmiş gibi sessizlik kaplar.

Arkadan bir erkek, nabız yoklama taktiğine girip, “Bizim okulda çalışmıyor ya!” der ve susar.

“Kibar görünüşlü bir bayan “Ben de çocuğum doğunca gelen iki tane kocaman kullanılmamış havlu var, onu götürürüm.”

Bir başkası, “Yahu birader ben bu ay çok sıkışığım zarfa on lira koyarım.”       

Birisi tencere alacağını söyler. Bir ötekisi, zaten alacağını anında aklına koymuştur ama yine de “Tava alsam olur mu?” Diye minibüstekilere sormuş gibi yapar.

Bir başkası, “Kısmetsizmiş Hatice Kadın, ben de yeni dondurucu aldım” der.  

Velhasıl, Fatma Hanım bu duruma üzülmüş olsa da çoğunluğa karşı sesini çıkartmayı uygun bulmaz. Sadece, “Birlik olsak iyiydi” diyerek düşüncelerini aktarmayı kısa keser.

     

Herkes hediyesini alıp düğün zamanı geldiğin gün yine aynı minibüsle Hatice Hanım’ın evine varırlar.

Köy yerinde, çocuklarını hademelik yaparak okutmak için çabalayan Hatice Hanım, “Okumuş tahsilli misafirlerim geliyor” mutluluğuyla bahçenin ortasındaki özene bezene kurduğu masaya, vazifeli olduğu yerde her gün, minibüse bindiği vakitlerde ara sıra gördüğü misafirlerini oturtturur. Köyün ahalisini de etraftaki masalara buyur eder. Köylüler, Hatice Hanım’ın okumuş arkadaşlarını gördükleri ve onlarla sohbet ettikleri için mutlu olurlar.

Hatice Hanım’ın ise, okumuş dostlarını köylülerle tanıştırdığı için gururludur.

Yemek vakti geldiği zaman, masaya yufka etmeği konur. Ardından, mis gibi nane kokan yoğurtlu çorba, koç etinden pişirilmiş yahni, peşinden gelen tereyağlı pilav, erik hoşafı ve en sonra ikram edilen, cevizli ev baklavası afiyetle yenir.

Yemek faslı biter, hediyeler verilmeye başlanır. İkram, köylünün gösterdiği sevgi ve misafirperverlik okumuş insanları mahcup eder. Getirdikleri hediyelerden utanırlar. Çoğunun başı öne eğik gözleri yerdedir.  

Minibüsteki arkadaşlarına bu haberi veren Fatma Hanım ayağa kalkar, Hatice Hanım’ın yakasına, yarım altın takıp arkadaşlarına göz gezdirir. Fatma Hanım’ın arkasından, yeni evli ve eşya taksiti ödeyen kısa boylu zayıf genç, eşiyle birlikte Hatice Hanım’ın eline, göstermemeye dikkat ederek içlerinden gelen epey işe yarar para bırakırlar. Minibüs şoförü de Fatma Hanım’ın yanına gidip içi para dolu zarfı uzatır, “Sana zahmet Fatma Hanım, benim verdiğimi bilmese de olur, bu zarfı Fatma Hanım’a verir misin?” Der.    

Fatma Hanım, “İnsanlar zengin ve mevkililere pahalı, yoksula ucuz hediyelerle gelmenin üzüntüsünü umarım içlerinde hissederler” diye düşünür.