Barış, bir ülkede ya da ülkeler arasında ortaya çıkan karışıklıklara, çatışma ve savaşlara son vererek bir arada, erinç içinde mutlu yaşama isteğini dile getiren kapsamı geniş bir kavramdır. Ne yazık ki insanoğlu, doğal dengeyi bozan, insanları ve öbür canlıları yok eden savaşları sonlandırıp barışı sürekli kılma olgunluğuna erişemedi henüz. Bununla birlikte psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, biyoloji, genetik gibi bilim dallarının ortaya koyduğu bilimsel bilgilere, sanat ve edebiyat ürünlerine dayanan bir çağdaş eğitimle insanın barış içinde yaşamasını sağlayacak toplumsal-ruhsal olgunluğa, bağımsız bir kişiliğe kavuşturulabilmesi olasıdır. Her türlü baskıyı ve ilgisizliği dışlayan; sıcak, sevecen ve esnek bir demokratik tutumu benimseyen çağdaş eğitim, barışı oluşturup soluklu kılabilecek nitelikte bir uygulamanın adıdır. Ancak toplumların, yaşanmakta olan çatışmaları, savaşları ve bunların yol açtığı yıkımları sona erdirebilmeleri için, aklın ve sağduyunun ilkelerine göre davranan bilinçli bireylerin sayısını, siyasal erki oluşturabilecek ölçüde çoğaltmak gerekiyor.

 

Toplumsal-Ruhsal Olgunluk Kazanan Kişi, Hangi Tutum ve Davranışları Gösteriyor?

        Çağdaş eğitim aracılığı ile aklın ve sağduyunun ilkelerini izleyebilecek düzeyde toplumsal-ruhsal olgunluk kazanan kişi, aşağıdaki tutum ve davranışları gösteriyor:

-  İnsanlara ve olaylara karşı duyarlı davranıyor.

-  Başkalarının kendisinden beklentilerinin neler olduğunu anlıyor ve onlardan uygun olanları karşılamaya çalışıyor.

-  Sağlıklı kişilerle ve toplumun çağdaş temel kurumlarıyla uyumlu birliktelikler oluşturabiliyor.

-  Kendi değer yargıları ve görüşleri, başka kişilerin değer yargılarına ve görüşlerine, toplumsal olaylara ters düşse bile, kendi kişilik bütünlüğünü koruyor.

-  Yeteneklerine uygun bir işte çalışmayı yeğliyor. Çalışmalarını kendisine ve içinde yaşadığı topluma yararlı olacak biçimde yürütüyor.

-  Kişisel ve toplumsal sorunlar karşısında yılgınlık göstermiyor, umutsuzluğa kapılmıyor; çözüm için her seçeneğe başvuruyor.

 

Sahip Olma Duygusundan İnsan Olma Duygusuna Nasıl Geçiliyor?

         Bencilliğin ve eksiklik karmaşasının simgeleri olan ele geçirme, sahip olma duygusu, insanı sürekli olarak gerginliklerin, çatışmaların, savaşların, sınırsız üstünlük isteğinin ateşleyicisi olan gereksiz korku, kaygı, kuşku, kin, nefret, kıskançlık ve düşmanlık gibi yıkıcı duygularla besleniyor. Özgeciliğe dayanan insan olma duygusu ise kişiyi tam bir kararlılıkla her türlü şiddet ve teröre karşı çıkmaya; canlı-cansız tüm varlıkları sevmeye, korumaya, onlara değer vermeye, yardımlaşmaya, dayanışmaya ve nitelikli, mutlu bir yaşamı yaratma çabasına yöneltiyor. Çoğunluğu toplumsal-ruhsal olgunluk kazanmış bireylerden oluşan bir toplumda egemenlik, bencil ve karmaşalı tutum ve davranış gösterenlerden, özgecil tutum ve davranış sergileyenlere geçiyor.

        İnsan olma aşamasına ulaşmayı başarmış, başkalarını en az kendisi kadar değerli gören bağımsız kişilikli birey, “benci” düşünceden, “bizci” düşünceye geçmiş olduğu için birlikte, eşit koşullarda mutlu yaşamayı birincil amaç biliyor. Mutlu olmayı ve mutlu etmeyi seçen bu kişi, her türlü yıkıcılığa karşı durmanın, yapıcı olmanın, üretmenin, yaratmanın ve bunları eşitlik ilkelerine uygun olarak bölüşmenin gerçekleştirilmesi yolunda çaba göstermekten büyük bir mutluluk duyuyor. Bunun için gerekli olan barışı kalıcı kılmak, mutlu yaşamak için var olmayı, yandaşlarıyla birlikte, insani değerleri tehdit eden tüm yakıcı ve yıkıcıları yok etmeye ve gerekli her önlemi almaya çalışıyor.

 

Kişilik Kuramcılarına Göre Sağlıklı Bir Kişilik Geliştirmenin Koşulları Nelerdir?

        Birey, psikolojinin, sosyolojinin, sosyal psikolojinin, antropolojinin, biyolojinin, genetiğin kişilik gelişimine; eğitimbilimin öğrenme-öğretmeye ilişkin ortaya koyduğu bilimsel bulgulardan; yazın ve sanat ürünlerinden yararlanabildiği ölçüde insan olabiliyor. İnsanlaşmak ile sağlıklı bir toplumsal-ruhsal yapı oluşturmak, gerçekte anlamdaş sözledir. Sağlıklı bir toplumsal-ruhsal yapı, bunu gerçekleştirmeye elverişli bir toplumsal-ruhsal ortamda gerçekleştirilebiliyor. Ailede ve okulda ruhsal yönden sağlıklı, etkin uyumlu kişilerin nasıl yetiştirileceğine ilişkin temel ilke ve kuralları, bugüne dek geliştirilmiş olan kişilik kuramları ortaya koymuştur.

        Psikanaliz kuramı, bireylerin mutlu olmaları ve başkalarını mutlu edebilmeleri için, aklın ilkelerini izleyerek haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçmeyi başarıp güçlü bir benlik, sağlıklı bir ruhsal yapı oluşturmalarını öngörüyor. Buna göre birey, ilkelbenliği ile üstbenliği arasındaki dengeyi, güçlü bir benlik oluşturduğunda kurabiliyor. İçgüdülerini en uygun yollarla doyurmada olumlu çözümleri, ancak bu yolla üretebiliyor. İçgüdülerini uygun biçimde doyurmayı ya da gerektiğinde bunu ertelemeyi; İçgüdülerini üstbenliğinin gereksiz yere engellemesini önlemeyi, ancak benlik gücü ile sağlayabiliyor. Benliği güçlü olan kişi, savunmaya yönelik tepkilerden çok, sorun çözmeye yönelik davranışlar geliştiriyor.

        Psikanalizin kurucusu S. Freud’a göre, insanın ilkelbenliğinde bir yaşam içgüdüsü (eros); bir de ölüm içgüdüsü (tanatos) vardır. Cinsel içgüdülerden (eros’tan) ayrı bir kaynağı ve amacı olan ve en son amacı, insanı özyıkıma güdüleyen ölüm içgüdüsünün belirgin ve yaygın türevi, saldırganlıktır. İnsan, cinsel içgüdülerinin doyumu engellendiğinde de saldırgan tepkiler gösterir. Saldırganlığın kin, nefret, kıskançlık, elezerlik gibi türevleri de vardır. Saldırganlığın aradığı doyumu da benlik sağlar. Uygunsuz istekler gibi yersiz saldırılar, pişmanlık ve suçluluk duyguları, üstbenliğin uyarısıyla benliği kaygılandırır. Saldırgan, yıkıcı davranışları başlatan, ölüm içgüdüsüdür. Yaşam, eros ile tanatos (thanatos) arasındaki kesintisiz savaşıma ve dengeye bağlı bir süreçtir.

        Freud’un ölüm içgüdüsü kuramına şiddetle karşı çıkılmıştır. Karşı görüşlere göre, saldırgan ve yıkıcı güdülerin ortaya çıkıp gelişmesine ölüm içgüdüsü değil; insanlığı tehdit eden engellenme ve çatışmalar yol açıyor. Bunlar ortadan kaldırıldığı ya da azaltıldığı; her bireye kendini gerçekleştirme olanağı sağlandığında, saldırganlık ve yıkıcılık azalacak ve insanlar, barış içinde mutlu yaşayacaklardır.

        Adler’in bireysel psikolojisine göre, “yaratıcılık, toplumsal ilgi, yüreklilik ve sağduyu” gibi gizilgüçlerle dünyaya gelen ve yaşama bir çaresizlik içinde başlayan birey, duyduğu eksiklik (aşağılık) duygusunun yarattığı acıdan kurtulup güçlü bir kişi durumuna gelmek istiyor. Onun için toplum, tüm bireylere üstün, güçlü bir kişi durumuna gelmeyi sağlayacak bir eğitim uygulamalıdır. Bu amaçla bireyin nereye ulaşabileceği belirlenmeli; bireye, gereksindiği üstünlüğü elde ederek güç kazanma yoluyla eksiklik duygularını giderme olanağını sunmaya elverişli bir eğitim ortamı hazırlanmalıdır.

        Olağan eksiklik duygusu, çeşitli ödünlemelerle giderilip üstünlük amacı gerçekleştirilemediğinde, yoğun bir ruhsal acı yaşayan kişi, bu acıdan kurtulmak için, kendisine o yoğun ruhsal acıyı yaşatan olayı bastırıyor (bilinçdışına itiyor) ve bu durumda eksiklik duygusu, eksiklik karmaşasına dönüşüyor. Bu karmaşa, bireyde daha sonra, akla uygun üstünlük özlemi yerine sınırsız bir üstün olma tutkusu yaratıyor. O zaman, elde ettiği hiçbir üstünlük, bireye doyum sağlamıyor, onu mutlu etmiyor. Bilinçdışında taşıdığı eksiklik karmaşası, onu sürekli olarak dünyayı bir yangın yerine çevirmeye; birilerini ezdiğine kendini tanık etmeye zorluyor. Bütün baskıcılar, zalimler, acımasızlar, ezenler ve bu tür davranışları sürdürmek isteyenler, bu karmaşayı bilinçdışında taşıyan kimselerdir. O nedenle toplumlar, bu tür kişileri, önemli kararların verildiği görevlere getirmemeye dikkat etmeli; bu tip insanların çoğalmaması için de eğitim kademelerinde herkese, eksiklik duygularını gidererek üstünlük isteklerini gerçekleştirme olanağını tanımalıdırlar. 

        Analitik psikolojiye göre kişi, ırksal bilinçdışı istek ve eğilimleri toplumsal gerçeklerce engellenmediği, bastırılmaya zorlanmadığı; kişiliğin dört işlevi olan düşünme, duygu, duyarlık ve sevgiyi uyumlu bir biçimde kullanabildiği ölçüde, ruhsal yönden sağlıklıdır. Başka bir deyişle analitik psikoloji açısından ruh sağlıklı bir gelişim için ırksal bilinçdışı istekleriyle dış dünya gereksinimlerinin uzlaştırılması gerekir. Çocuk eğitilirken, ona yardım edilirken bunlar sağlanmalıdır.

        Horney’ın bütüncü kuramına göre, çocuğun ruh sağlıklı bir yetişkin olabilmesi, gelişim sürecinde kendisinde kaygı ve güvensizlik yaratan etkenlerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bunun için kişi, insanlara yönelme, insanlardan uzaklaşma ve insanlara karşı olma gereksinimlerinden birine yapışıp kalmadan, bunları, birleştirici bir tutumla doyurabilmelidir. Bunun başarılabilmesi için de çocuğun temel kaygısı yoğun olmamalıdır. Çocuğun gelişiminden, eğitiminden sorumlu olanlara düşen görev, çocuğa bu olanakları sağlamaktır.

        Erikson’ın insanın sekiz çağı kuramına göre, bireyin sağlıklı bir toplumsal-ruhsal gelişim göstermesi ve mutlu bir yaşam sürdürmesi, doğuştan ölünceye dek, toplumsal-ruhsal gelişim aşamalarını oluşturan sekiz olumlu niteliği edinip bunları yaşamasına bağlıdır. Bunlar, temel güvensizlik yerine temel güven; utanç ve kararsızlık yerine bağımsızlık, suçluluk yerine girişimcilik, aşağılık duygusu yerine çalışma ve yapıcılık, rol kargaşası yerine benlik kimliği, soyutlanma yerine yakın ilişkiler, kısırlık yerine üretkenlik, umutsuzluk yerine benlik bütünlüğüdür. Aile ve okulun görevi, bireye bu nitelikleri kazandıracak olan bir tutuma dayalı eğitim uygulamaktır. Çocuğun yıkıcı olma yerine yapıcı, yaratıcı ve yaşatıcı olması, sorumluların, bu sorumluluklarını gerektiği gibi yerine getirmelerine bağlıdır.

        Benlik psikanalistlerine göre, ruh sağlıklı bir kişilik geliştirmesi için bireyin, düşünme gücünü ve bilinçli dikkatini kullanarak davranışlarını yönetmeyi başarmasına çalışılmalıdır. Bu, onun benliğinin güçlendirilmesi gerektiğini, güçlü bir benlikle her sorununu çözme yeterliliğini göstereceğini vurguluyor. Benlik psikanalistlerine göre her insan, öğrenerek kendine yön verip çevresindeki sorunlarla baş edebilecek güce sahiptir.

        Davranışçı psikolojiye göre, ruhsal yönden sağlıklı olmak, iyi ve mantıklı öğrenim yaşantılarıyla toplumun onaylayacağı davranışları edinmeyi gerektirir. Kişiyi çevre nasıl koşullandırıyorsa, kişi, ona uygun bir yaşam sürdürüyor. O nedenle bireyin kişilik gelişiminde öğrenmenin çok önemli bir yeri vardır.

        Fromm’ın özgürlükten kaçış yaklaşımına göre, toplumun bir üyesi olan insan, ancak örgütlenip toplumsal ve ekonomik güçlere egemen olduğunda ruhsal yönden sağlıklı olabilecektir. İnsan, doğası gereği, toplum yapısına etkin bir uyum gerçekleştirdiğinde sağlıklı bir kişilik geliştirebilir. Bu ise özgürlükçü toplumcuların başarabileceği bir iştir. İnsan, kendi doğasına uygun bir yaşama, ancak bu yolla kavuşabilir. Günümüz toplumları, bu nitelikten yoksundur.

        Varoluşçu psikolojiye göre birey, insanlar dünyasına yabancılaşmadığı, kendi dünyası içinde özgür olduğu ölçüde ruhsal yönden sağlıklı olabiliyor. Bunlar sağlanamadığında insan, kopukluk, ilişkisizlik ve duygusal donukluklar yaşıyor. Sağlıklı ve mutlu insanlar, ancak sağlıklı duygusal ve düşünsel ilişkilerin yaşandığı, kendi dünyasında özgür olmasının sağlandığı toplumlarda yetişebiliyor. O nedenle toplumların, bu yönde evirilmesi gerekiyor.

        İnsancı (hümanist) psikolojiye göre ise sağlıklı bir ruhsal yapı, insancı anlayışın temel alındığı bir aile ve okul eğitiminin uygulanmasıyla oluşturulabilir. İnsancı anlayış da insancı psikolojinin benimsenmiş olduğu ve insana saygı, içtenlik ve dürüstlük ile eş duyum (empati) olarak adlandırılan üç temel ilkeye dayanıyor. Barıştan yana insanlar, ancak evde ve okulda, bu üç temel ilkeye uygun bir eğitimin ve insan ilişkilerinin yaşama geçirilmesiyle yetiştirilebilir.

        Barışçı bir tutumu benimseyen sağlıklı kişiler, bunlardan ve bunlara benzer yaklaşımlardan yararlanılarak sürdürülen bir eğitimle yetiştirilebilir.

 

Barışın Önünü Hangi Olumsuz Tipler Kesiyor?

        Sağlıklı kişiler yetiştirmenin başarılamaması durumunda oluşan iki olumsuz kişilik kümesi, sürekli olarak barışın önünü kesiyor.

        Bu olumsuz kişiliklerin bir bölümü, edilgin olumsuz kişilik kazanmış olmaları nedeniyle sorunlarını çözmede hemen her zaman başkalarının desteğine, korumasına, güvenliğe, sıcaklığa gereksinim duyanlardan oluşuyor. Bunlar, söz konusu nitelikleriyle kişisel istençlerini ortaya koymaktan yoksun, başkalarının her türlü sömürüsüne açık tiplerdir.

        Olumsuz kişiliklilerin öbür bölümünü ise etkin olumsuz kişilik geliştiren ve karşısındakilere zarar vermek için fırsat kollayan, kendi düşünce ve davranışlarını karşısındakilere zorla benimsetmeye kalkan; sözel, bedensel saldırganlıklar gösteren; daha da ileri giderek yıkıcı, yok edici silahlarla insanlara saldırmak için neden arayanlar oluşturuyor.

        Birinci kümedekiler, daha çok, ekşi sirke olup kendi küpüne zarar veriyorlar. İkinci kümedekiler ise ağırlıklı olarak, olumsuzluklarını kendileriyle birlikte çevrelerine zarar verme biçiminde sergiliyorlar.

 

Toplumsal-Ruhsal Olgunlaşma için Neden Çağdaş Eğitim Gereklidir?

        Eğitim, bireyleri toplumsal-ruhsal olgunluğa ulaştırıp onlarda barışçı bir bilinç oluşturacak tek araçtır. Ancak bir, çağdışı (geleneksel) eğitim; bir de çağdaş eğitim vardır. İnsanı ancak, “barış eğitimi” diye de adlandırabileceğimiz, çağdaş eğitim insanlaştırabilir. Çağdaş eğitimin gerçekleşmesi ise, aşağıda belirtilen niteliklerin içselleştirilmesini sağlayan bir sürecin yaşanmasına bağlıdır.

        İnsan olma adayı olarak dünyaya gelen birey, gelişim sürecinde bir yandan kültür, bilim, sanat ve teknolojinin olanaklarıyla yoğurulurken, bir yandan da belli bir alanda uzmanlaştırılıyor (bir meslek sahibi kılınıyor). Kişisel sınırlılıkları içinde sürekli istendik yeni davranışlar edinmesi, yanlış davranışlarını değiştirmesi ve kendini gerçekleştirmesi için eldeki tüm olanaklar kişinin önüne seriliyor. Bu uzun, güç ve karmaşık süreç, yaşam boyu sürdürülüyor.

        Çağdaş eğitimci, öğrencinin başarıyı yakalamasına yardımcı olmayı, temel amaç biliyor.  Bu bağlamda, eğitimbilim yöntem ve tekniklerini, öğrencinin kendi gerçeklerine uygun olarak kullanmasını ve gerekli öğrenim yaşantılarını kazanmasını sağlıyor. Öğrenciyi, gereksindiği algılamaları ve kavramları oluşturacak, öğrenim becerilerini edinecek biçimde yönlendiriyor. Öğrencide iç disiplin oluşturarak, ona öğrenmeyi öğreterek onun yaşam boyu kendi kendini eğitebilecek düzeye erişme becerisini kazanmasına yardım ediyor.

        Çağdaş eğitimde “öğretim” kavramına, “eğitimcinin öğrenim sürecini amacına ulaştırmak üzere, öğrenciye gerekli bilgi, beceri ve değer duygularını kazandırma sürecini ve kişilik gelişimini yönetmesi” anlamı yükleniyor. “Öğrenci” kavramı da “öğrenme sürecinin sorumluluğunu bilinçli olarak üstlenip ele alınan konuyu öğrenmeye uğraşan kişi” anlamını içeriyor. “Çağdaş eğitim” ise “öğrencinin odak alındığı öğretim-öğrenim etkinliklerinin sonunda beklenen duygu, düşünce ve davranış değişikliğini gerçekleştirme süreci” olarak algılanıyor. Buna göre çağdaş eğitimin temel amacı, “öğrenciyi deney, gözlem, araştırma, çözümleme, bireşim ve yorum yapan, sorgulayan, üreten ve yaratan bir birey haline getirmek” olarak ortaya çıkıyor.

        Öğretmen ve program odaklı ezberci ve aktarmacı yaklaşım olan çağ dışı eğitimde ise öğrenciye ağırlıklı olarak kuru bilgi ezberletiliyor. Öğrenci, dar kalıplar içinde düşünmek zorunda bırakıldığı, dogmaların tutsağı durumuna getirildiği için geleneksel eğitimde öğrenciye yeteneklerini, bilişsel ve duygusal gücünü geliştirme olanağı tanınmıyor. Sınavlar da yalnızca “bilgi yükünü ölçen süzgeçler” olarak uygulanıyor. Bu anlamda bir eğitim, barışçı bir anlayışın oluşumuna bir katkı sağlayamıyor.

        Eğitimin özü olan “öğrenim sürecinin etkisini artırma” konusunda yapılan araştırmalar, eğitimcilerin, anne baba ve öğretmenlerin yıllardır sora geldikleri “Bu çocuk öğrenebilir mi?” sorusunun yerini bugün, “Bu çocuk nasıl öğrenir?” sorusuna bıraktığını gösteriyor. Bunun sonucu olarak “eleyici eğitim”, çağdışı kalmış ve onun yerini “geliştirici eğitim” almıştır. Bu yeni yaklaşımda, öğrencileri yakından tanıyarak onların her birine uygun bir öğrenim ortamı, toplumsal-ruhsal ortam hazırlamak zorunluğu doğmuştur. Çünkü her öğrencinin, düzenlenen öğrenim yaşantılarını kavrama, öğrenme gücü farklılık gösteriyor. Her öğrenci, öğrenmeye aynı derecede güdülenemiyor. Tüm sınıfa anlatılanlar, her öğrenciye açık ve anlaşılır gelmiyor. O nedenle öğrenim hedeflerine ulaşmak için, belirlenen öğrenim yaşantılarını, bu yaşantıların örüntülenmesini, her öğrencinin gereksinimine göre düzenleme; her öğrencinin tam öğrenmeyi gerçekleştirebilmesi için onlara gereksindikleri kadar zaman tanıma zorunluğu ortaya çıkıyor.

 

Çağdaş Eğitimi Değerlendirme Ölçütleri Nelerdir?

        Bütün bu gerçekler nedeniyle çağdaş eğitimde öğretmen, değerlendirme ölçütü olarak öğrencileri birbiriyle karşılaştırmayı değil; öğrenim hedeflerini kullanıyor, bağıl değerlendirme yerine mutlak değerlendirmeye başvuruyor. Öğrenim hedeflerine farklı yöntemlerle farklı sürelerde ulaşmış olsalar da bu yaklaşımda öğrencilerin büyük çoğunluğu pekiyi alabiliyor. İstenilen standarda yaklaşmak, başarının dağılımından daha önemli görülüyor. Beklenen gerçek başarıyı, yalnızca bireysel farklılıkların varlığından yola çıkan bu eğitim sistemi yakalayabiliyor. Çağdaş eğitim sisteminde başarısızlık nedenleri; farklı ilgi, yetenek, çevre ve yaşantı birikimine yüklenmiyor.

        Devrim niteliğindeki bu bulgudan sonra eğitimde hâlâ öğretmen ve program odaklı yaklaşımı uygulamak, bile bile, zararı yararından çok olan bir eğitimi yeğlemek anlamına geliyor.

        20. yüzyılın son çeyreğinde, daha etkili olan ve insancı yaklaşımın da desteklediği “bireyin doğuştan getirdiği gizilgüçlerini keşfetmesi, ortaya çıkarması ve geliştirmesi süreci” biçimindeki eğitim tanımı, bu gelişmeler sonucunda ortaya konuldu. Bu anlamdaki eğitimden geçen bireylerden oluşan toplumda görevler, alanında yetkinlik kazanmış kişilerce yürütüleceği için her koltuğa, ona sığabilecek ve onu doldurabilecek yetenekte kişiler oturabiliyor. Bunun sonucunda, hem iş verimi artıyor hem de kişilerarası ilişkiler, arkadaşlık ve dostluk sıcaklığı ile sürdürülüyor.

        Barışçı olan çağdaş eğitimle tedirginlik yaratan, saldırgan kişiliklerin oluşmasının önü kesilmiş; toplumsal erinci yaratmaya istekli, dengeli; kendilerinin ve başkalarının yaşamlarına saygı gösteren, değer veren sağlıklı kişiler yetiştirilmiş oluyor. Bu kişilerin belleklerinde en çok, barışı ve mutlu yaşamayı, çağdaşlığı çağrıştıran türden kavramlar yer buluyor. Bu kavramlar doğruluk, dürüstlük, iyilik, güzellik, arkadaşlık, dostluk, sevgi, saygı, düşünce ve anlatım özgürlüğü, bilinçlenme, aydınlanma, din ve vicdan özgürlüğü; laik, demokratik toplumsal hukuk düzeni, sorumluluk, dayanışma, iş birliği, yardımseverlik, yurtseverlik, bağımsızlık, onurlu yaşam, insan ve doğaseverlik; üretim ve eşit bölüşüm, bilim, sanat, teknoloji ve bunların benzerlerinden oluşuyor.

 

Çağdaş eğitimde sanat ve edebiyatın yeri nedir?

        Bilim insanı gibi sanatçı ve edebiyatçı da yaratmayı, üretmeyi, yaşamı sürekli güzelleştirmeyi iş ediniyor. Buluşlar ve yaratıcılar, hemen her zaman savaşın karşısında yer alıyorlar. Bilim, sanat ve edebiyat insanları, doğanın, kültür ve uygarlık birikimlerinin üstüne kendi yapıtları gibi titriyor, onları gözleri gibi koruyor ve kolluyorlar. Çünkü her bilim insanı, sanatçı, edebiyatçı, insanın insanca yücelişini simgeleyen değerler ortaya koymanın peşindedirler. Bu insanlar, sevgileri, acıları, umutları, umutsuzlukları, daha iyi yaşama özlemleri ile bireye, uğraş alanlarının odağında yer veriyorlar. Onların barıştan yana tutum almaları, yalnızca bilim insanı, sanatçı oluşlarından değil; öncelikle insan oluşlarından; insanın varlığına, onuruna, özgürlük ve bağımsızlığına saygı duyuşlarından kaynaklanıyor. Çünkü bilim insanları, sanatçılar ve edebiyatçılar, yaşamsal olan her şeyin, barışla korunacağının bilincini taşıyorlar.

        Her kulak kabarttığımızda, dünyanın her yerindeki şair, yazar, ressam, heykeltıraş ve müzisyenden, barış özlemini yansıtan sesler duyuyoruz. Pek çok şair ve yazarın, barış adına mürekkep ve kâğıt tükettiğine tanık oluyoruz. Barış istek ve beklentisini en çok onlar dile getiriyorlar. Örneğin, Aragon “Kara Mayıs” şiiriyle 1871 Paris Komünü’nün bastırılışının acılarını yansıtıyor. Viktor Jara,Beş bin kişiyiz burada/Şehrin bu küçük parçasında” dizelerinin de yer aldığı “Şili Stadyumu” başlıklı şiirinde, Pinochet faşizmine direnenlerle faşizmin vahşetini dile getiriyor. Mercedes Sosa, 1970’lerin sonunda, askeri diktalara karşı, yalnızca Arjantin’in değil; tüm Latin Amerika’nın sesi oluyor. Companera Pablo Neruda, gerçekçiliği, içtenliği ile dünya barışının iyilik, kardeşlik duygularını işleyen devrimci şairi kimliği ile tanınıyor. Ritsos, Jose Marti, Eluard, A. Josef, Brecht gibi has dünya şairleri, söylemlerinde barışı eksik etmiyorlar.

        Kanlı savaşları gören Vietnamlı, Asyalı, Afrikalı, İspanyalı, Filistinli şairler de barış üstüne şiirler yazmışlardır.

        Bizim de Nesimi’den Pir Sultan’a, Tevfik Fikret’e; oradan da “Çocuklar öldürülmesin/ Şeker de yiyebilsinler”; “Stronsium 90 yağıyormuş ota, süte, ete, umuda, hürriyete, kapısını çaldığımız büyük hasrete” diyen dünya şairimiz Nâzım Hikmet’e uzanan, barış özlemcisi birçok şairimiz var. Savaş karşıtı, barışçı birçok şiir yazdı, Nazım. Onun “Kurtuluş Savaşı Destanı (Kuvayı Milliye)”, baştan sona, barış yolunda verilen bir savaşın destanıdır. Şairimiz, “Saman Sarısı”nda, 20. yüzyıldan insan görünümlerini yansıttı. Yalnızca bunlar mıdır, Türk şiirinde barış temalı şiir yazanlar? Daha pek çok ad vardır. Örneğin, Behçet Aysan, Yaşar Miraç, A. Kadir, Hüseyin Alemdar, Enver Gökçe, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Niyazi Akıncıoğlu, Engin Günçe, Turgut Uyar, Özdemir İnce, Ali Cengizkan, Ataol Behramoğlu ve başka birçok şairimiz de dünya barışı üstüne şiir yazdılar.     

        Savaşın vahşetini, barışın görkemini ve yaşamsallığını anlatan pek çok roman da vardır. Onların da birkaçını analım: Savaş ve Barış (Lev Tolstoy), Paris Düşerken (İlya Erenburg) Kutsal İsyan (Hasan İzzettin Dinamo) (sekiz cilt) Kutsal Barış (Hasan İzzettin Dinamo) (yedi cilt); Kalpaklılar (Samim Kocagöz)…

        Öbür sanat dallarında da savaşın çirkin yüzüne ve barışın güzelliğine yönelik yapıtlar, sayfalar dolduracak sayıdadır.

        Temelde barışçı olan çağdaş eğitim, ancak sanat ve edebiyat ürünleriyle harmanlanarak verildiğinde ete kemiğe bürünüyor, canlılık ve dirilik kazanabiliyor. O nedenle çağdaş eğitimin her aşamasında bireyleri, genel ve özel gelişim düzeylerine koşut olarak, sanat ve edebiyat ürünlerinden yeterince yararlandırmak, gerekliliğin de ötesinde bir zorunluktur.

 

Barışı egemen kılmak için kimler, nasıl bir savaşım vermelidir?

        İnsanlığı barış içinde birlikte mutlu yaşamaya ulaştıracak olan çağdaş eğitimin aşması gereken birçok zorluk ya da engel bulunuyor. Bu engellerin başında, demokratik, laik ve toplumsal hukuk devleti anlayışından uzak; çıkarcı, ezici, acımasız kapitalist düzenler, emperyalizm, bunları yaratan arızalı kişilikleri yetiştiren toplumsal yapıların uyguladığı eğitim geliyor. Bu yapıları değiştirmenin sağlıklı tek çaresi, toplumu oluşturan bireyleri, en etkili yollarla bilinçlendirmek (eğitmek), onların benliklerini güçlendirmek, onları kendileriyle barışık kılmaya çalışmaktır. Yetişkinlere bu doğrultuda uygulanabilen bir eğitim yaklaşımını, Brezilyalı Paula Freire’nin geliştirdiğini biliyoruz. Bu ve bunun benzeri yaklaşımlardan da esinlenerek eğitimi savsaklanmış kesimlere uygulanacak okuma yazmanın, sözlü çalışmaların eleştirel bilinçle bağlantısı kurulup kalıcı bir barış için halkın bilinçlendirilmesine ve özgürleştirilmesine yardım edilmelidir. Sürekli yoksullaştırıcı, acımasız kapitalizmin sömürü düzeninin bekçilerini yetiştiren gerici eğitimin bu yolla önü kesilmelidir.

        Toplumları, yukarıda sıraladığımız değerleri içselleştirmiş bireylerden oluşacak bir yapıya kavuşturmanın, ancak barış dilini kullanan çağdaş eğitimle gerçekleştirilebileceği, kalıcı bir barışın ancak bu yolla yaratılabileceği unutulmamalıdır. Geçmişin derinliklerinden gelen ve evrenselleşen bu değerlerin yaşanılır kılınması için geniş kapsamlı bir program yapılmalı ve bu programın, dünyanın her yerinde uygulamaya konulmasına çalışılmalıdır.

        Bağımlı kişilikler yetiştirme aracı olan geleneksel eğitimin uygulamadan kaldırılması savaşımının yanı sıra, her bireyi, yaşına ve gelişim düzeyine uygun, kendi ilgileri yönünde ve yetenekleri oranında tam verimli olabileceği düzeye ulaştırmanın yolu bulunmalıdır. Bunun için bireyler, başta parasız, laik eğitim olmak üzere, her olanaktan eşitlik ilkesine uygun olarak yararlandırılmalıdır. Toplumun barıştan yana tüm kişi ve kurumları, bireylere bu olanakların sağlanması için gerekli bilinci yaratacak biçimde örgütlenmelidir.

        Bütün bu çabalardan beklenen verimin elde edilebilmesi, her bireyin etkili eğitsel, mesleksel ve kişisel rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerinden, yararlandırılmasını gerektiriyor. Psikolojik danışma hizmetleri bugün, çağdaş ve çağdaşlaşma yolunda olan toplumlarda, eğitimin ayrılmaz bir parçası durumuna gelmiştir.

 

Sonuç

        Barıştan yana olmak, mutlu yaşamayı ve yaşatmayı; barışın karşıtı olan savaş ise kırıp dökmeyi, yakıp yıkmayı, yok etmeyi, kanı ve gözyaşını seçmek demektir. Tüm barışseverler, bu yolda çaba gösterenlere katılarak barışı sürekli kılmanın önlemlerini almaya, bugünden, elbirliği ile başlamalıdırlar. Barışa giden yolun, ancak sevgiyle, dostlukla yoğrulmuş bir bilinçle açılabileceğini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Barışa giden yolu, ancak barış için titreyen bilinçli yürekleri çoğalttığımız oranda kısaltacağız. Bu anlayışı yaşama geçirmek için ne denli kapsamlı adımlar atabilir ne denli çaba gösterebilirsek, barışa, o denli yaklaşmış olacağız.

Kaynakça

Açıkgöz, Kâmile. Aktif Eğitim. Eğitim Dünyası Yayınları. İzmir, 2002

Ada, Ahmet. “Barış İçin Fragmanlar” S’imge-Kültür ve Edebiyat Seçkisi-Barış. Sayı: 28 Mart-Nisan 2007-2

Bakırcıoğlu, Rasim. İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma. Geliştirilmiş ve Gözden Geçirilmiş 7. Baskı. Anı Yayıncılık, 2005

Bakırcıoğlu, Rasim. Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı. Geliştirilmiş ve Gözden Geçirilmiş 6. Baskı. Anı Yayıncılık. Ankara, 2015

Bakırcıoğlu, Rasim. Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü. Geliştirilmiş 2. Baskı. Anı Yayıncılık. Ankara, 2016

Bakırcıoğlu, Rasim. “Barış Eğitimi Üzerine” Hasan Coşkun. Barış Eğitimi. Ankara, 2017

Demokrasi İçin Eğitim. Türk Eğitim Derneği Yayınları. Ankara, 1989

Eğitimde Psikolojik Hizmetler ve Sorunlar. Türk Eğitim Derneği Yayınları. Ankara, 1966

Erdoğan, İrfan. Öğrenmenin Gücü. Alfa Yayınları. İstanbul, 2008

Fidan Nurettin. Eğitimde Yeni Kavramlar ve İlkeler. Ankara, 1977.