Dünya, 1500’lere kadar Asya, Avrupa ve Afrika’dan ibaret, üç kıta idi. Ardından 1492’de Amerika, 1606’da Avustralya ve 1772’de Antarktika keşfedilmişti. Önceden bildiklerimize “eski dünya”, sonradan keşfedilenlere ise “yeni dünya” adı verilmişti.  Bu arada sonradan keşfedilenlerden Amerika ve Avustralya da Batılılar tarafından işgal edilmişti.

Üç kıtalı eski dünya haritalarına bakıldığında şaşırtıcı bir tabloyla karşılaşırız. Eski dünyanın, yani Asya, Avrupa ve Afrika’nın, büyük bir kısmı Türk toplumlarınca kontrol edilmiş ya da edilmektedir. O zamanki dünyada Türk’ün ayağının değmediği, iz bırakmadığı, dahası kontrol etmediği yerler yok denecek kadar azdır. O zamanlar Türkler çok hareketli, güçlü ve başarılıydı. Peki, neden?

Bu başarı sadece ata binme üslubu, kılıç sallama maharetindeki üstünlük, gözü kara bir cesurluk ya da işgalci bir kültürden mi kaynaklanıyordu? Bunlarla bu kadar geniş alanları kontrol altında tutmak, yönetmek ve düzen vermek yeterli değildir. Çünkü başka toplumlar da boş durmamakta, gereken tedbirleri onlar da almaktaydı.

Aslında başarı nedenlerine kısaca cevap vermek mümkün değildir. Çünkü nedenleri çok boyutlu ve tartışmalara yol açacak niteliktedir. Fakat yine de belirtmek gerekirse burada en başta Türk kültürünün yüksek seviyede olduğunu ve bu kültürün yönetim ve örgütlenme açısından büyük başarılar sağladığını söylemek gerekir. Bu başarı, kuşkusuz ki, sadece yönetim ve organizasyon becerisiyle sınırlı değildir.

Uygarlık tarihine göre ülke ve toplumların gücü ve üstünlüğü, bilimsel-teknolojik gücün yarattığı üstünlükten kaynaklanmaktadır. Başarıyı sağlayan da teknolojik üstünlüktü. Zira, teknolojik üstünlük bir sonuçtur; bilimsel bilgi üretimindeki üstünlüğün sonucu! Demek ki biz burada bir zamanlar bilimsel-teknolojik üretimin zirvesinde olan bir toplumdan söz etmekteyiz.

Doğal olarak, bütün kültürlerde olduğu gibi Türk kültüründe de yükseliş ve çöküşler yaşanmıştır. Büyük güçlerin çöküşü de büyük, gürültülü ve sarsıntılı olur. Yıkılıştan sonra büyük tahribat ortaya çıkar. Bu tahribat geçmişin şanlı günlerindeki uygarlık izlerinin bir kısmını da ortadan kaldırır. Somut bir örnek vermek gerekirse Osmanlı Balkanları örneği akla getirilebilir. Osmanlı Devleti büyük ölçüde bir Balkan devleti idi ve yatırımlarının büyük bir kısmı o bölgeye yapılmıştı. Dağılmanın üzerinden yüz yıl geçmeden arkada bıraktığı izler büyük ölçüde silinmiştir, bunu yapanlar da Balkan ülkelerinin yeni sahipleri idi.

10. yüzyıl öncesinde Türkistan’a yönelik Arap saldırılarının da ciddi ölçüde kültürel tahribat yaptıkları gözlemlenmektedir. Arapların emperyalist saldırılarından önce bugünkü Doğu Türkistan’da yer alan Turfan’daki iki bin yıllık Karız (kerhiz) sulama sisteminin yüksek bir mühendislik bilgisiyle kurulduğu ve sistemin hala kullanıldığı bilinmelidir. Demek ki bunu başarabilecek yüksek bir bilim kültürü varmış. Kuteybe’nin eylemlerini Türk tarihçileri facia ifadeleriyle tanımlamaktadırlar. Çin devletiyle yapılan mücadeleler ve sonrasında da tahribatın ortaya çıktığını tahmin edebiliriz.

Sıkıntılı bir durum burada karşımıza çıkar; üstünlüğünü neden sürdürememiştir? Türk toplumları son yedi yüz yıldır geri gitmekte ve bunun son üç yüz yılında ise korkunç yıkımlara uğramaktadır. Yani Osmanlı Devleti kurulduğu sırada devletin omurgası olan toplumdaki bilim kültürü çöküşe geçmişti. Varolan bilgi birikimi üzerine yenisi katılamadan birkaç yüzyıl sürdürülmüş ama 16. yüzyıldan sonra geri yuvarlanma başlamış, Batıdaki ilerlemeye yanıt verememiş ve çöküş hızlanmıştır. Osmanlı devletinin etrafındaki toplumlara bakarak ileride olması kendi başarısı değildi. Nitekim Selçuklular zamanında olduğu gibi İbni Sinalar çıkaramamıştır. Devlet çökmüştür. Toplum da çökmüştür, çöküş kısa süreli toparlanmalar haricinde, hala durdurulamamaktadır. Kurulan büyük devletlerce ortalığa saçılan (Fethin Çocukları-evladı fatihan) ve devletsiz bırakılan milyonlarca Türk ya da kaderini Türklerle birleştirmiş milyonlarca insan kılıçtan geçirilmiştir. Neden? Bu yazıyı tarihçi olmayan bir meraklının bu soruyu yazarak yanıtlaması veya düşünmesi olarak okunması tavsiye edilir.

Büyük değişimlerin yarattığı sorunlar

Bu yazı devletleri değil, o devletleri kuran toplum ve aklını konu edinmiştir. Devlet kurmak şirket kurmaya benzemez ama devlettir, kurulur, yıkılır, yenisi inşa edilir. Kolay değildir ve en geniş anlamıyla pahalı bir iştir. Kurmak da yıkmak da büyük masraf gerektirir. Öte yandan aslolan toplumdur, devlet araçtır, üstelik vazgeçilemez bir araçtır!

İlk çağlar hala hayli karanlık ama Sümer’den Bering Boğazına kadar olan alanda, hatta Avrasya’da ciddi bir varlık gösterdikleri, kurdukları matematiksel dil ailesinin yaygınlığından anlaşılıyor. İskitler, Etrüskler ve Hunlar ilkçağın süper devletleriydi ve o uygarlıkları kuran toplumun Türk toplumları olduğu artık kabul ediliyor.

Tarım devriminin ve tarım toplumunun en başarılı toplumları Türklerdi. Burada yine Hunları, Cengizoğullarını, Selçukoğullarını, Osmanoğullarını ve irili ufaklı daha nicelerini anmak yeterlidir. Özellikle Selçukoğullarının Nizamiye medresesi ve orada üretilen bilimsel teknolojik birikim, uygarlık tarihinde etkisini halen sürdüren altın sayfalardandır. Ancak Selçuklular, devlet ve düzen bilmez ilkel topluluklarca yıkılmıştır.

Avrupa’da Aydınlanma felsefesiyle başlayan rasyonel akım, birçok durumda geleneği bir yana bırakarak her sorunu akılla çözme, her duruma öncelikle akılla yaklaşma anlayışını yerleştirmiştir. Ortaya çıkan gelişme Sanayi Devrimi, ortaya çıkan uygarlık ise modernleşmedir. Türk toplumlarının son yüzyıllarda Avrupa’daki bu gelişmelere karşılık veremediği ve bu yüzden büyük ve sarsıcı mahrumiyetlere düştüğü tarihte kayıtlıdır.

Türk toplumlarını sarsan en büyük değişim Sanayi Devrimidir. Türk toplulukları Sanayi Devrimine hazırlıksız yakalanmıştır. Bir yandan bilimsizlik hatta bilimden uzaklaşma, öte yandan Arabizasyon mankurtlaştırması Türk topluluklarını kendi değerleri üzerinde duramaz hale getirmiştir. Bu koşullar altındayken başlayan modernleşmeyi sadece seyretmiştir.

Sanayi Devrimi, üretimde motorun kullanılmaya başlamasıyla, yaşam biçimi, aile hayatı, toplumsal değerler, siyasal sistem ve daha birçok toplumsal kurum ve kuruluşu, bireysel halleri kökten değiştirmiştir. Türk toplumu Sanayi Devriminin alt yapısı olan bilim kültürünü ancak 1850’lerde kavrayabilmiş, Osmanlı’da mektepler (bilimsel eğitim yapan okul) açılmaya başlanmış, buna da büyük savaşlar ve yıkılmakta olan devlet yeterince destek verememiştir. Türkistan coğrafyası ise çok daha vahim durumdadır. Mankurtlaşma ve miskinleşme had safhadadır. Rusya’nın bir bölük askeri koskoca Sibirya’yı fethedip Rusya’ya katmıştır. Birçok hanlık vardır ama hükümleri sadece kendi şehirlerinde geçebiliyor, üstelik geçmiş adetlerin bekçiliğinden öte bir çabaları da yoktur. Nitekim bunları da 19. yüzyıl içinde Rusya sömürgeleştirmiştir. Rusya bunu yaparken Türklere yönelik korkunç imha katliamları yapmaktan da geri durmamıştır.

Bütün bu gerileme ve yıkımlar Türk toplumlarında özgüven bunalımı yaratmış olmalıdır. “Nizam-ı Alem”i sürdürmek için Selçuklu’da yerleşip, Osmanlı’da da sürdürülen toplumsal yapı (Havas ve Avam) adeta bir kast sistemi oluşturmuş, bu kesimler arasında geçişlerin olmaması yüzünden toplumun entelektüel küresi çoraklaşmış, mankurtlaşmış ve çökmüştür. Avam ise Arap kültür emperyalizminin hapishanelerine dönüşen medreseden uzak durmuş, kendi folkloruyla içine kapanık olarak yaşamıştır. Dünyadaki gelişmelerden habersiz kalmıştır. Haberi olduğunda ise çok gecikmiştir.

Osmanlı’daki Ordu-Medrese-Tüccar dayanışma sacayağını önemle incelemekte yarar vardır. Bu üçlü, işbirliği halindeyken içerideki ve dışarıdaki rakiplere karşı Türk toplumu kendisini savunabilmişti. Tüccarlar, mallarını medrese ve askeriyeye satıyor, ayakta kalıyor, medrese ikisini de bilgilendiriyor, askeriye ise bu ikisini ötekilere karşı koruyordu. Ancak rakip toplum ve devletlerin askeriye üzerine yaptıkları operasyonlar sonunda ordu (yeniçeri ocağı) tahrip edildi. Üstelik bu olay “hayırlı olay-vakayı hayriye” diye anılır oldu! Bunun sonucunda Türk tüccar ve medrese korumasız kaldı, böylece saf dışı bırakıldılar. Ülkede azınlıkların ve Batı işbirlikçilerinin hükmü geçmeye başladı. Bu bahsi geçerken Yeniçeri Ocağının imhası ile Fetö adlı istihbarat örgütünün kotardığı Ergenekon operasyonlarının birbirine benzediğini söylemek tuhaf karşılanmamalıdır.

Sonuçta “ortada” kalan, herhangi bir etnik tabana dayanmayan Osmanlı “Devlet”i çöktü. Çökmeden önce Padişah, Kavimler Birliği (ittihadı anasır) fikrinden vazgeçip “Ben de Türk’üm” dediyse de çok geç kalmıştı. Devlet çöktü. Türkler, kaderlerini Türklerle birlikte olmakta gören bazı toplumları da yanlarına alarak antiemperyalist bir İstiklal Harbi yaparak yeni bir devlet kurdular: Türkiye Cumhuriyeti.

Kurulan Türkiye tarihten ders çıkarmış Türk toplumlarının ortak eseriydi. Atatürk’ün hemen yanı başında Yusuf Akçura vardı. Akçura, Kırımlı İsmail Gaspıralı’nın yoldaşı ve kayın biraderiydi. Türkiye Cumhuriyeti Ceditçi ilkelere göre kurulmuştu ve açıkça mankurtluğa karşı savaş açmıştı. Demokrasiyi hedefleyen, bilim toplumu olmayı önceleyen, Türk merkezli bir ulus-devlet! Kemalizm’den anlaşılması gereken budur. Buradan hareketle 12 Eylül 1980 sonrasındaki Kemalizm’e yönelik saldırılar Atatürk’e değil, Türk ulusunun bu hedeflerine yönelik Anti-Türk saldırılar olarak da değerlendirilebilir.

Birkaç yüzyılda bir din-kültür savaşı yaşıyoruz. Babai ayaklanması, Çaldıran’daki Kızılbaş-Karabaş kavgası, Türkmenlerin Osmanlı yönetimine karşı Celali İsyanları ve şimdi laiklik üzerinden uğradığımız Ortadoğu etno-teopolitik tacizi gibi. Bazı savaşlar, din üzerinden yürütülen bir kültür çatışması-savaşıdır. Günümüzdeki laiklik üzerinden sürdürülen sözde çatışma Ortadoğu kültürlerinin Anadolu kültürüne karşı yürüttükleri saldırganlıktır. Bu çatışma, altında başka gerekçeleri olan ancak dinin bahane edildiği savaşlardır.

Böyle olsa bile toplumlar arasında yüzlerce yıl süren kırgınlıklara yol açmaktadır. Sünni-Şii veya Alevi-Sünni çekişmesinin yarattığı kırgınlıklar ve yol açtığı mesafeli duruş laikliğe rağmen sürmektedir.

Coğrafya ve iklim değişmelerinin yanı sıra güçlü ülke ve toplumlar ile de komşu olunuyor. Eski dünyanın büyüklerinden olan Farsların üstünden geçerek bir başka büyük olan Roma İmparatorluğu topraklarında ilerlemek ve bunların bakiyeleri ile mücadele etmek çok yıpratıcı olmuştur. Defalarca Avrupa ile (Haçlılar) savaşmak zorunda kalmıştır.

İlkçağ’da Güney Azerbaycan (Turukku) ve Türkistan merkezli yaşayan toplumun bir yandan Doğu Avrupa’ya diğer yandan bugünkü İran üzerinden Ortadoğu ve Anadolu’ya yayılması ve bunca geniş alanlarda söz sahibi olabilecek bir çoğunluk elde etmesinin büyük maliyetleri olmalıdır. Türkler yerleştikleri yerlerde katliam veya soykırım yapmamış, var olanların yanına yerleşmiştir. Yerleşik olan ve bazen çoğunlukta olanların arasında azınlıkta kalmak, devlet Türklerde olsa bile, sıkıntılar yaratmıştır.

Osmanlı Devleti’nin trajik çöküşü, vatansız kalan ve komşuluk yaptığı halkların acımasız saldırılarına ve katliamlara maruz kalması (Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu), kaçakaç (kaç ha kaç) halinde (Atabek Yurdu, Kırım, Balkanlar) Anadolu’ya sığışan, travma geçirmiş bir toplumun kök değerlerini yeniden tanımlayarak, yeni duruma intibak edebilmesi hiç de kolay olmamıştır.

Türk devletlerinin çok geniş coğrafi alanlara yayılması

Yukarıdaki haritaya hatta Türk devletlerinin haritalarına bakınca çok geniş alanlara yayıldığı görülür. Yayıldığı bu alanların hepsinde Türkler yaşamıyordu elbette. Devlet, Türk toplumlarını sınır boylarına, uzak alanlara hatta sorunlu bölgelere yerleştirerek devletin güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Devlet güçlüyken sorun teşkil etmeyen bu durum, devletin zayıflamasıyla birlikte oraya yerleştirilenler açısından ciddi tehditleri ortaya çıkarıyordu.

Tarihte, Türk devletlerinin zayıflaması veya yıkılması sırasında veya sonrasında Türk soyluları kötü bir akıbet beklemekteydi. Osmanlı Balkanları buna bir örnektir. Yunanistan’da Greklerden daha çok Müslüman-Türk yaşıyordu. Yunan isyanları ve sonrasında oradaki Türklere korkunç katliamlar yapıldı. Aynı şey Balkan Savaşları sonrasında Türk ordusunun bir anda geri çekilmesinden sonra da yaşandı. Milyonlarca insan sırf Türk olduğu için katledilmiş, kalanların bir kısmı Türkiye’ye sığınabilmiştir (McCarthy, 2014). Kafkaslarda hatta Rus işgali altındayken Kuzeydoğu Anadolu, Atabek Yurdu da Ermenilerin terör ve katliamlarının hedefi olmuş, yüzbinlerce insan katledilmiş, milyonlarcası kaç ha kaç halinde Anadolu’nun iç bölgelerine sığınıp canını kurtarmaya çalışmıştır.

Bugün bile onca iletişim olanaklarına karşın arkada bırakılan insanların ne halde olduğu, hangi koşullarda varlıklarını sürdürdükleri Türkiye’de ve Türk Dünyasında tanıtılmamaktadır. Hatta o alanlar karartılmakta, unutturulmakta, köprüler yıktırılmaktadır. Bunun ulusal bilinçsizlik olduğu söylenemez, bilinçli bir bilinçsizleştirme olmalıdır.

Orduyu sadece Türklerden oluşturma geleneği

Tarihte Türklerin önemli niteliklerinden biri iyi asker olmalarıdır. İyi savaşırlar. Eski zamanlarda da aranılan paralı askerler Türklerdi. Bizans ordusunda on binlerce Türk paralı asker bulunuyordu. Mısır’da da öyle. Öyle ki Kölemenler (Memlukler) devleti ele geçirip Mısır’da Türkiye Devleti (Ed-Devletü’t-Türkiya) bile kurmuşlardı. Özellikle Kıpçaklar askerlikte aranan kişilerdi. Bir Kıpçak süvari herhangi beş askere bedel oluyordu.

Türk devletlerinin kendi orduları da Türklerden oluşuyordu. Bunun bir örneği de İran’dır. İran aslında Selçuklu’dan beri bir Türk devletiydi. Hanedanlar değişse bile Türkler arasında değişiyordu. Nitekim Pehlevi’den önceki Kaçar Hanedanı Türk idi. Son bin yıldır, İran’daki bütün hanedanlar Türk’tü. Safevi, Akkoyunlu, Karakoyunlu devletleri de Türk’tü, Türkmen’di. Belki de İran demek yerine Azerbaycan demek daha uygun olur. Bu devletin ordusu da tamamen Türklerdendi.

Rusların Kafkasya’dan sarktıkları 1820’li yıllarda Kafkasya’da Osmanlılar ve İranlılar (Azerbaycan) bulunuyordu. Osmanlılarla mezhep kavgaları (Kızılbaş-Karabaş) vardı ve birbirlerine yardım etmediler. Rusya hem İran’ı (Azerbaycan’ı) yenip Gülistan (1813) ve Türkmençay antlaşmalarını (1828) imzalayıp Azerbaycan’ı ikiye böldü hem de Osmanlıları yendi ve Edirne antlaşmasıyla (1829) Osmanlı’nın adeta belini kırdı. İran Türklüğünün kaybı sadece ülkenin bölünmesi ve işgal edilmesi değil, daha büyük olmuştu. Ordu tamamen Türklerden oluşuyordu ve savaşta çok büyük kayıp verilmişti. Öyle ki İran nüfusunun dörtte üçünü Türkler oluşturuyorken savaştan bir süre sonra Türkler üçte bire düşmüştü! Türkler azınlık kalmışlardı! Bu demografik değişmenin sonunda Kaçar hanedanını deviren Farslar devleti Pehlevi hanedanına teslim ettiler.

Osmanlılar devşirme ve yeniçeri gibi çözümler üretmiş olsalar da, Türkler ordunun bel kemiğini oluşturuyorlardı. Son yüzyıllardaki savaşlar ise bu kemiği kırıyordu. Düşman saldırısında ya da ülke çökerken cepheye koşanlar sadece Türklerdi. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi de bunun örneğidir; Anadolu’da yaşayanlar içinde en büyük kaybı verenler Oğuzların yoğun olarak yaşadığı bölgelerin insanlarıydı.

Devletini başka unsurlara kaptırması

Öte yandan, Türk kültürü kozmopolitizme açık bir kültürdür. Diğer etnik gruplarla kolayca karışabilen, asimile olmayı pek de sorun yapmayan bir kültürdür. Bu özelliği salt iyi ya da salt kötü değildir. Türkler tarihte bu özelliğinin faydasını da zararını da görmüştür. Türkler ırkçı olamıyor! Türklük istinatgâhımız mıydı, tartışılabilir. Bunun sonucunda kurduğu devletleri elinde tutmakta güçlük çekiyor!

Devletler, monoetnik bir demografiye dayanmaz, üzerinde yer alan değişik dil ve din kültürüne sahip toplumları da içine alır. Bazen sınırlar genişledikçe devletin tebaası olanların çeşidi de artar. Bazen de iyi bir yönetim ve gelişmiş bir ekonomi oluşturulunca etraf ülkelerden göç de alır. Böylece etnik çeşitlilik daha da artar. Ancak devleti kuran ve devletin merkezinde yer alan bir unsur vardır. Ülkeyi hep beraber paylaşsalar da devlet, onu kuranındır. Tarihte genellikle böyle olmuştur. Ülkedeki diğer unsurlar mevcut devlet yapısı doğrultusunda hareket etmek koşuluyla devlette görev alabilirler. Bugünkü dünyada da durum budur. Örneğin Almanya ya da Rusya’da devletin asıl unsuru Alman veya Rus’tur. Devlet bu toplumların elindedir ve bunların etno-jeokültürüne dayalı olarak hareket eder. Türk devletlerinde de durum genellikle böyledir. Ancak bazen Türklerin kurdukları devletten dışlandıkları, kovalandıkları, kendi devletlerinin düşmanca tutumlarına maruz kaldıkları da olmuştur.

İlginçtir. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bir ara işler yolunda gitmez ve halk huzursuz olur. İsyan çıkar. Türkler saraya derdini anlatmak isterler ve saray da “Gelin konuşalım” der. Türkler devletlerinin sarayına giderler ancak konuşamazlar. Türk sarayında Türkçe bilen kimse yoktur! O devlet yıkılır.

Osmanlı Devleti zamanında da buna benzer durumlar ortaya çıkmıştır. Fatih’in saraydaki Türk olan Candarlı Paşa’yı idam ettirmesinden sonra Türkler devletten de dışlanmış, hatta devlet yönetimi genellikle Türklere diş bileyen devşirmelerin eline geçmiştir. Yavuz dönemi Türkler açısından korkunç bir dönemdir. Çaldıran Savaşıyla Türkler Doğu Anadolu’dan İran içlerine doğru sürülmüşlerdir. Kızılbaş diye binlerce insan katledilmiş, Dadaloğlu’na “Ferman Padişahınsa dağlar bizimdir.”, Pir Sultan’a “Ben de bu yayladan Şah’a giderim.” dedirtmiş, Celali isyanları Köroğlu’nu ortaya çıkarmıştır. Bunların hepsi Türklerin devletlerini başka unsurlara kaptırmalarının sonucudur.

Türkler gidişata bakarak gelişmelerin farkına varmamışlar mıdır? Karşımıza komşu toplumların lisanını bilmek sorunu çıkmaktadır. Türkler tarihte genellikle, çok zorunlu olmadığı sürece başkalarının dillerini öğrenmeyen, buna ihtiyaç duymayan bir toplumdur. Başka dil öğrenmediği için “öteki” kavramını dil üzerinden yapmaktadır. Buna göre Türkçe bilenler “beriki”, “bizim oğlan”, bilmeyenler ise “yad-yaban”, “ötekidir”. Ötekileştirmek kavramı kötü değildir. Dışlamak değildir. Örneğin “sen sen ol, ben de ben olayım” demenin yanlış bir yönü yoktur.

İkinci bir dil bilmek bireylere daha mantıklı düşünme becerisi kazandırır. Ancak başka bir durum daha vardır. Türklerde başkalarının dilini öğrenmeme durumu, komşu toplumların nasıl düşündüğünü ve gerçek niyetlerinin ne olduğunu anlayamama sonucuna yol açmış olmalıdır. Komşusu, bulduğu ilk fırsatta kendisini doğramaya geldiğinde şaşkınlıkla kalakalmıştır. Ancak dil bilmemenin yol açtığı sonucun lehte olan tarafları da vardır. İletişim kurma zorunluluğu başkalarının Türkçe konuşmayı öğrenmesini sağlayarak, Türk devletini benimsemelerine ve sistemle bütünleşip ülkeye sahip çıkmalarına da sebep olmaktadır. Hayatını Türkçe ile sürdürme zorunluluğu zaman içinde gayrileri Türk etnogenezinin bileşenlerinden biri yapabilmektedir. Nitekim, dünyadaki Türklerin anatomik veya fizikî tip olarak birbirlerine pek benzemeyişleri, bu etnogenezleşmenin sonucu olmalıdır.

Türkler, devletlerini aslında kimin yönettiğini fark edemiyor ve zamanla devleti elinde tutamıyor, başkalarına kaptırıyor. Onlar da yıkıyor. Trajiktir ve doğaldır; devlet de Türk’ün başına yıkılıyor! Oysa başka unsurları yönetime katmak ile kendisinin dışlanmasına yol açmak farklıdır. 12 Eylül sonrası gelişmelerin incelenmesi bu hususta tartışılması gereken verileri ortaya koyacaktır.

Mankurtlaşma ve aşamaları

Tarihte Türklerin millî kültürel kök değerleri üzerinde durmakta zorlandığı zamanlar olmuştur. Bu zorluklar büyük yabancı kültür bölgelerinde bulunmaktan ve büyük kültür değişmeleri yaşamalarından da kaynaklanmaktadır.

Mankurtlaşmak insana dair bir kusurdur. Bütün toplumlar mankurtlaştırılabilir. Ancak Türk toplumu bu zaafının farkında olduğu halde mankurtlaşabilen bir toplumdur. Bunu defalarca başarmıştır! Liderleri, Orhun anıtlarında taşa kazımıştır: “Mankurtlaşmıştın, seni güç bela kurtardım. Yeniden mankurtlaşma lan!” diye bağırıyor adeta. Atatürk, Samsun’da 1924’te yeniden hatırlatıp, uyarıyor: “Bizi mankurtlaştırmışlardı, kendimize geleceğiz, kendimiz olmalıyız.” diyor. Türkler mankurtlaştıklarına ilişkin atasözü bile düzmüş: “Türk’ün sonraki aklı bende olsa!” Aklı sonradan başına geliyormuş!

Mankurtlaşmanın etkilerini Türk tarihinin ilerleme ve gerileme dönemlerine bakarak görmek mümkündür. Duraklama dönemlerinin en önemli özelliği mankurtlaşmanın başladığı, mankurtlar ile özgünler arasındaki mücadelenin sürdüğü dönem olduğu görülür. Mücadeleyi mankurtlar kazanırsa gerileme başlar ve çöküş kaçınılmazdır. Türkler (özgün olanlar) kazanırsa sarsıntı atlatılır ve gelişerek ilerleme devam eder.

Kendisi olamayan mankurt olur. Kendisi olmak tarihsel belleğe sahip çıkarak özdeğerlerini benimseyip kültürel mirasa sahip çıkmakla olur. Bunu kazandıracak olan, etnopedagojik değerlerle uyumlu bir millî eğitimdir.

Bir ulusun eğitimi çocuklarını mankurtlaştırma amacı doğrultusunda işliyorsa, o ulusun büyük sorunları ulus yıkılıncaya kadar bitmez.  Akıl ve bilim temelli bir eğitim ve kültür ile millî eğitim politikasını uygulamayan hatta bunlardan uzaklaşan / uzaklaştırılan kişi ve toplumlar mankurtlaştırılmaya hazırlanmaktadır. Haşlanmış kurbağa olmaya itirazı olursa boğazlanmaya hazırlanıyor demektir.

Türkiye'nin, Atatürk sonrasındaki eğitim ve kültür politikalarına bakıldığında mankurtluğun tohuma kaçtığı gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. "Tohuma kaçma" deyimi üründeki bozukluğun tersi bir yolla tohuma geçmesini ifade eder. Bozukluk tohuma kaçarsa aslının, özgün halinin öyle olduğu sanılır, mayası bozuk der gibi. Tohum asıldır diye aslına bakıldığında da yanılgı olabilir çünkü artık tohum da bozulmuştur. Osmanlı özentisi üzerinden savunulan görüşlere yakından bakınca sahte tohumun esas alınmak istendiğini düşünmek tuhaf sayılmamalıdır.

Atatürk’ün 15 Temmuz 1921’de ulusal kimliğimiz, benimsenmesi gereken eğitim felsefesi ve izlenecek eğitim politikasının millî bir bakış açısına oturması zorunluluğu hususundaki görüşleri ile Aytmatov’un mankurtlaşma karşıtı uyarıları neredeyse aynıdır. Atatürk (2003: 236) “Millî bir terbiye programından bahsederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Doğu’dan ve Batı’dan gelen yabancı tesirlerden uzak ve millî karakterimizle orantılı bir kültür kastediyorum… Yaratacağımız kültür, millî kültür zemini ile o zemin ise milletin karakteri ile uyumlu olmalıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, birliğimize ve varlığımıza taarruz eden her kuvvete karşı müdafaa kabiliyetiyle donanmış bir nesil yetiştirmeye muhtaç olduğumuzu unutmayalım.” derken mankurtlaşmaya karşı bilinç oluşturmaya gayret ettiği anlaşılıyor.

Uzun sözün kısası

Türk Dünyası 20. yüzyıla büyük facialarla girdi. Dünyanın her yerinde katliamlara ve asimilasyonlara maruz kaldı. 2. Dünya Savaşında Türkiye olmasa da Türk Dünyası savaşın her cephesinde savaştı ve yine büyük kayıplar verdi. Büyük kayıp derken gerçekten büyük. Örneğin Kazakistan’ın nüfusu 1920’lerde yaklaşık olarak Türkiye kadardı. Şimdiki nüfusu ise Türkiye gibi 80 milyonlarda değil, 17 milyon! Üstelik bunun içinde başta Ruslar olmak üzere sonradan bölgeye taşınan başkaları da var! Kazaklar 1930’larda nüfusunun %40’ını katliamlarda kaybettiler. Sonra da Rusya’nın Almanya ile olan savaşında Ruslar için ölmek zorunda kaldılar. 1940’larda Kafkaslarda, Balkanlarda, Kırım ve Rusya’nın birçok yerinde (repressiya), Irak, İran ve Suriye’de yüzbinlerce Türk sırf Türk oldukları için katledilmişlerdir!

Her şeye karşın 1990’larda SSCB’nin enkazından bir anda birçok Türk devleti ortaya çıktı. Nüfus ve birikimleri ülkelerini çeviremese de, eksiklerine rağmen ciddi devletler olduklarını ortaya koydular. Büyük enerji kaynaklarının üzerinde yer alıyorlar. Bu kaynaklar hem nimet hem de lanet olabilmektedir. Kaynaklar güçlü devletler için nimet, zayıfları için başa beladır, çünkü böylesi kaynaklar emperyalist ülkeleri tahrik eder. Bir de ulusal bilinci olmayan mankurt ya da işbirlikçi, kişi ve kuruluşların elinde kalmışsa! Baştakinin kim olduğu bazen önemli değildir; tebaa kararlı bir duruş sergiliyorsa!

Türk Dünyası uluslararası alanda işbirliği yaparak Türk Keneş’ini kurmuş, dayanışma göstermektedir. Geleceğe güvenle bakmak için olumlu olan çok şey var. Ancak ciddi riskler de Türk aydın ve yöneticilerini teyakkuzda tutmak zorundadır.

Harita kaynak: Wikimedia.org Verbreitungsgebiet_der_Turkvölker

Birkaç okuma önerisi

Adji, Murat, (2001), Kaybolan Millet (Deşt-i Kıpçak Medeniyeti), (Çev. Z.B. Özer) Ankara: Atatük Kültür Merkezi Başk.

Akdağ, Mustafa, (1963), Celâlî İsyanları. 1550-1603. Ankara: Ankara Üniversitesi, DTCF Yayınları.

Aksoy, Muammer, (2000), Devrimci Öğretmenin Kıyımı ve Mücadesi. 2 Cilt. Ankara: Gündoğan.

Andican, Ahat, (2003), Cedidizm’den Bağımsızlığa Hariçte Türkistan Mücadelesi. İstanbul: Emre.

Atatürk, Mustafa Kemal, (1997), Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 1-30. İstanbul: Kaynak.

Aydemir, Şevket Süreyya, (2019), Suyu Arayan Adam. 41. Baskı, İstanbul: Remzi.

Buntürk, Seyfeddin. (2007), Rus Türk Mücadelesi’nde Ahıska Türkleri. Ankara: Berikan

Buran, Ahmet, (2011), Kurşunlanan Türkoloji. Ankara: Akçağ.

Çınar, İkram, (2018), Neden ve Nasıl Mankurtlaştırılıyoruz. İstanbul: IQ Kültür Sanat

Feyizoğlu, Turhan, (1991), Deniz: Bir İsyancının İzleri, İstanbul: Belge yay.

Galiyev, Sultan. (2006), Bütün Eserleri, (Haz. Ö. Erdem), İstanbul: İleri Yay.

Göka, Erol, (2017), Türklerin Psikolojisi. İstanbul: Kapı.

Gumilev, Lev N. (2003), Etnogenez: Halkların Şekillenişi, Yükseliş ve Düşüşleri. (Çev. D. Ahsen Batur) İstanbul: Selenge.

Güngör, Ebubekir, (2018), Repressiya: Kırgızistan’da Siyasi Baskı Sürgün ve Yokediliş (1917-1938). Ankara: Bengü.

Gürbüz, Cazim, (2018), Kemalist Türkçülük, İstanbul: Nergiz.

İbrahim, Damira ve Vahit Türk, (2016), Kazakistan'da Kızıl Kıtlık (1929-1933), İstanbul: Bilge kültür sanat.

İlkul, Ahmet Kemal, (1997), Çin-Türkistan Hatıraları / Şanghay Hatıraları, (Haz. Y. Gedikli) İstanbul: Ötüken.

Kakınç, Halit, (2013), “Kızıl Cebe” Rıskulov, İstanbul: Destek.

Kakınç, Halit, (2017), Kızıl Turan: Sultangaliyev, İstanbul: Wizart.

Maksütov, Baktıbek, (2016), “Ürkün” Kızıl Katliamı. (Çev. İ. Türkhan), Ankara: Bengü.

Maksütov, Baktıbek, (2018), Türkistan’da Büyük İsyan 1916. (Çev. K. Kulaliyeva ve M. Gümüş) Ankara: Bengü.

McCarthy, Justin, (2014), Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı (1821-1922). İkinci baskı. (Çev. F. Sarıkaya) Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Mehmetov, İsmail. (2009), Türk Kafkas'ında Siyasi ve Etnik Yapı: Azerbaycan Tarihi. İstanbul: Ötüken.

Muhammediyev, Rinat, (2017), Sırat Köprüsü: Mirseyit Sultangaliyev. (Akt. M. Öner), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

Mütercimler, Erol, (2014), Büyük Kumpas: Ergenekon, İstanbul: Alfa.

Pekmezci, Necdet, (2018), Son Nefer: Deniz, Ankara: Sıfıraltı Kitap.

Polat, Soner. (2019), Türkiye İçin Jeopolitik Rota. Altıncı basım. İstanbul: Kaynak

Süleyman, Olcas, (2001), Yazının Dili. (Çev. A. Acaloğlu), İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.

Zekiyev, Mirfatih Z. (2007), Türklerin ve Tatarların Kökeni, (Çev. D. Ahsen Batur), İstanbul: Selenge.

Zileli, Gün, (2010), Stalinizm: Bir İdeolojinin İflası. Ankara: Özgür Üniversite.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile