Bakır cezvede, kısık ateşte yavaş yavaş kabaran kahvenin kokusu Fatma Hanım’ı çok eskilere götürmeye yetiyordu. Yetmişini çoktan geçmiş bu hanım, aklaşan saçlarına, kırışan ellerine, çukurlaşan gözlerine inat her geçen yıl daha da bağlanıyordu hayata. Üzerinden katman katman yükler kalkıyor, sanki her geçen gün eteklerindeki dikenlerden sıyrılıyordu.

Ağzında her zaman buruk bir tat bıraksa da çoğunlukla sade içerdi Fatma Hanım kahvesini. Yılların alışkanlığı mı desek, yoksa adı konulmamış kurallar mı, bilmem. Sanki etrafını saran görünmez tel örgülerden biri de sade kahveydi. Çocukluğundan beri çevresindekiler; annesi, babası, kocası kahveyi sade içmiş, Fatma’ya da hep sade kahve içmesini salık vermişlerdi. Kimi zaman bir misafirlikte tesadüfen orta bir kahve ikram etmişlerse eğer, Fatma Hanım, hiç sesini çıkarmamış, çocuksu bir muziplikle, sessizce bitirmişti kahvesini. Şimdi ocakta kaynamak üzere olan kahveye de iki küp şeker atmanın kimseye bir zararı olmazdı. Bugüne kadar yeterince içmişti acı kahveleri.

Kadıncağız köpüklü kahvesini en sevdiği fincana doldurup mutfak penceresinin önündeki masaya oturdu. Masanın üzerindeki küçük saksıda bir top olmuş fesleğende gezdirdi parmaklarını. Tanıdık bir koku yayıldı mutfağa. Fesleğen ve kahve kokusu yarış edercesine geçmişi çağırıyordu. Daha beş-altı yaşlarındayken annesinin kuşluk vakti içtiği kahvelerin kokusunu hatırladı ilkin. Keskin, yanık ama bir o kadar da keyif veren bir kokuydu bu; mutfaktan salona, sonra da bütün eve dolardı. Annesi ile hiçbir zaman anne- kız samimiyetinde olmamış, annesinin mesafeli tavrının ağırlığı altında ezilen sessiz bir çocukluk geçirmişti. Hali, vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak büyümüş, ancak bırakın şımarmayı, birkaç kalıp cümlenin dışında sohbet bile edememişti anne babasıyla. Annesi buyurgan ve hissiz bir ses tonuyla cümleleri sıralar, Fatma’ya mahcup bir sessizlikle yalnızca itaat etmek düşerdi. Tabağındakileri bitir Fatma, ödevlerini bir an önce bitir Fatma, aman ha odanı dağınık bırakma Fatma… Çocukluk ve gençlik yıllarına ait anılar soğuk ve sevgisiz sözcüklerle örülüydü. Şimdi kahvesinden bir yudum alıp da şekerinin tadına varan Fatma Hanım’ın dudaklarının kenarına memnun bir gülümseme yerleşti. Sanki şimdiye dek içtiği sade kahvelerin intikamıydı bu iki küp şeker.

Fatma Hanım’ın tam elli yıl önce gelin olarak geldiği bu ev, oturdukları sokağın belki de en güzel evlerinden biriydi. Küçük, temiz, özenle biçimlendirilmiş bir bahçe içinde iki katlı gösterişli bir yapıydı. Alt katta genişçe bir salon ve mutfak, üst katta ise yatak odaları vardı. Kocası Nazif Bey’in yaşama veda edişinden bu yana on yıldır yalnız yaşıyordu bu evde. Eskiden belki de yüz kere inip çıktığı merdivenleri şimdilerde günde belki bir, belki de iki kez ancak çıkıyordu. Üst kat artık uzak bir komşu gibiydi onun için. Evin en çok işte şimdi oturduğu bu bölümünü seviyordu. Mutfağın penceresinden ön bahçe, ta bahçe kapısına kadar görünüyordu. Eskiden de kocası Nazif Bey’in işe gidip gelişini buradan izler, bir komşu çağırsa çabucak seslenirdi.

Kahvesinden ikinci yudumu aldığında hala güzel kahve yapabildiği için kendisiyle gurur duydu. Fincandaki kahve miktarı tam kıvamındaydı. Ne eksik ne de fazla. Kocasıyla tanıştığı ilk günleri anımsadı. Nazif Bey’i bir akrabalarının tavsiyesiyle tanımışlardı. Kendisi henüz yirmi yaşında bile değildi, Nazif Bey’se aşağı yukarı yirmi beşinde. İyi bir ailenin oğlu, üstelik de varlıklı… İçkisi, sigarası da yok deyince aracı olan akrabalar, annesi- babası da uygun görmüş, birkaç ay içinde evlendirmişlerdi Fatma Hanım’la Nazif Bey’i.

Nazif Bey, Fatma Hanım 'ın esmerliğine karşın oldukça sarışındı. İlk uyumsuzluk belki de o zaman başlamıştı, hani şu "ten uyuşmazlığı" dediklerinden. Kocası çirkin bir adam sayılmazdı, hatta kimilerine göre yakışıklı bile denilebilirdi. Uzun boylu, yapılıydı. Gelin görün ki oldukça da inatçıydı. Fatma Hanım ne kadar ince fikirliyse Nazif Bey de bir o kadar hoyrat, kaba sabaydı.  Fatma Hanım, ne kadar adım atmaya çabalamışsa da bir türlü görünmez duvarlarını aşamamıştı kocasının. Evliliklerinin ilk yılında akıntıya kürek çeken denizciler gibi yorgundular.

Evliliklerinin ikinci yılında doktor hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacaklarını söylediğinde önce hissettiklerine bir ad koyamamıştı Fatma Hanım. Kocaman, karanlık bir boşluk git gide büyüyordu sanki yüreğinde. Bir yandan çevresindeki çocuklara baktıkça içi evlat hasretiyle kavruluyor, bir yandan "İnsanın çocuğu olması şart mı? Ben çocuğum olmasa da benim." diyerek gönlünü avutuyordu. Nazif Bey’le yalnız ve sessiz içtikleri sade kahveler böyle zamanlarda daha bir yakıyordu genzini ve aralarındaki uçurum git gide daha bir derinleşiyordu. Akıp giden zaman içinde Nazif Bey’le iki yabancı olup çıkmışlardı. Belki de en baştan birbirlerine yabancıydılar da tesadüfen aynı evi paylaşmışlardı kırk yıl. Birbirini anlamayan, dinlemeye lüzum görmeyen, ne hissettiğini önemsemeyen, bir fincan kahveyi bile “Acaba nasıl sever?” inceliği göstermeyen bir adamla evliliklerinde kırk yıl yol almışlar da birbirlerinin gönlünde bir arpa boyu yol gidememişlerdi.

Kahvenin son yudumlarında fincanın dibine çöken telve, kimileri için keyif kaynağı olsa da Fatma Hanım pek hoşlanmazdı telveden. Her geçen yıl daha da duygusuz, tutkusuz, şefkatsiz bir hal alan, tek düze bir memuriyet gibi heyecansız süren kırk yıllık bir evlilikten geriye de bulanık bir tortu kalmıştı işte. Öyleyse yıllardır yüreğini sıkan, yoran şeylere de takılıp kalmanın bir anlamı yoktu artık. Bundan sonraki sayılı günleri onun için ahir ömrünün cenneti de olabilirdi. Bugün yetmişini aşmış olsa da, belki de en baştan başlayabilirdi kendisi olmaya. Yüreğinde saklı kalmış, yıllar yılı kırık sandığı kanatlarını açabilir, gönlünce uçabilirdi de.

 “Neden olmasın?” dedi. “Belki bu yaştan sonra anne olamam ama hiç olmazsa bir kahve yoldaşı bulurum yanıma. Bir fincan kahve yoldaşlığı…”

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile