Ben roman okumayı çok severim. Ortaokuldan bu yana kaç adet roman okuduğumu açıkçası hatırlamıyorum. Ancak Lise eğitimimi tamamlayıp Türkiye’ye gelinceye kadar ayda en az sekiz-on roman okumuşluğum olurdu. Türkiye’ye gelince Türkiye Türkçesine vakıf olmadığımdan roman okuma oranım hayli düştü. Fakat Türkiye Türkçesini öğrenebilmek için ele aldığım ilk eser yine roman olmuştu. Neyse. Sözümü fazla uzatmadan konuya gireyim.

Son zamanlarda tarihi romanlar hayli ilgimi çekmeye başlamıştı. Bu zaafımı bilen eşim bana hediye olarak Vercihan Ziflioğlu’nun “Beni Unutma Rusyam” adlı kitabını almıştı. Dediğine göre, bu kitap onun dikkatini epey çekmişti. Benim de ilgimi çekebileceğimi düşünerek bu kitabı bana almış ve bana hediye edince de kitap konusundaki düşüncelerimi paylaşmamı istemişti.

Kitabın başlığı benim ilgimi açıkçası pek çekmedi. Hatta “Ben Rusyalı değilim. Benimle ne alakası var? Eşim neden bana böyle bir kitap aldı?” diye içimden isyan etmişliğim de oldu. Ama hediye, değerli bir şeydir. Hele bu hediye kitap ve eşinden gelen bir hediye ise benim için apayrı bir yeri vardır.

Bu kitabı en kısa zamanda okumayı aklıma koymuştum. Kars’tan İstanbul’a dönerken bu kitaba başlayacağımı, iki saatte bitiremezsem Bursa’ya döndüğümde muhakkak okuyup bitireceğim diye kendimi şartlandırmıştım. Öyle de yaptım. Fakat kitabı okumaya başladığımda kitabın 27. sayfasında geçen “… insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri…” ifadesi içimde bir isyan duygusunu uyandırdı. Daha doğrusu yıllarca içimde halkımın yaşadıklarına karşı hapsettiğim isyan duyguları eserdeki bu “en büyük” derecelendirmesine karşı birden bir alev gibi beynime sıçramıştı. Eser kahramanlarının yaşadıkları trajedi, insanlık tarihinin en büyük trajedisi miydi? “En büyük” demek bu kadar kolay mı? Yazar ya haksızlığa, zulme, katliama uğramış halklardan, kısacası tarihten bihaberdir ya da dünyayı eserdeki kahramanların yaşadığı bir dünya olarak görmektedir…

Bu duygular kitabı bir solukta okuyup bitirmemi engellemişti. Okurken not almaya başlayınca, kitap okuyup geçmekten ziyade inceleme boyutu kazanmıştı. Ele aldığım notlardan hareketle bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Sırayla anlatayım. Yazar, kitabın 11. sayfasında şöyle yazmaktadır: “Devrimin ardından insanlar canlarını kurtarmak için ülkelerini, hayallerini, aşklarını, ailelerini, evlerini, hatıralarını, velhasıl her şeylerini arkalarında bırakarak kaçmak zorunda kaldı.” Şüphesiz ki doğup büyüdükleri toprakları, yaşanan tüm anıları, tüm varlıklarını bırakıp gitmek zorunda kalmak, tarihin insanlar için yaşattığı acı verici bir durumdur. Ancak yazarın yazdığına göre, ülkeyi terk edenler arasındaki “prensler-prensesler, kontesler, kontlar, düşesler, yüksek rütbeli subaylar, Çar’ın askerleri, farklı kademelerdeki asiller, Çarlık onur madalyalarını taşıyan artistler, ünlü Bolşoy balerinleri/baletler, ressamlar, fotografçılar ve Vladimir Nabokov gibi bugün dünya çapında tanınan üne kavuşmuş Rus yazarların aileleri ve hatta kendileri” kaçarken özel diktirilen korselerin içine para ve altınları saklayarak kaçma eylemlerini planlayarak, ülkeyi terk etmeyi göze alarak kaçmışlardır. Kısacası ülkelerini, ata-babaların topraklarını geride bırakarak kaçmışlardı. Oysaki Ahıska Türkleri ve Ahıska Türkleriyle aynı kaderi yaşayan diğer Türk boyları ve topluluklar kaçmayı hiçbir zaman düşünmediler. Canı pahasına olursa olsun ata topraklarını, baba ocaklarını asla terk edip kaçmayı aklının ucundan bile geçirmediler. Çünkü toprak kutsaldır, toprak berekettir, toprak aidiyettir… Bu toprağı elde edebilmek için nice insanların kanı dökülmüştü. Bunun bilincinde olan Ahıskalılar hiçbir zaman ana vatanını terk edip kaçmayı düşünmediler. Ancak ne yazık ki suçları “zengin” olmak değil suçları “Türk” olmaktan dolayı haksız yere zorla, yani silah zoruyla, nereye gideceklerini bilmeden evlerinden çıkarılıp ölümlü yolculuğa sevk edilmişlerdi. Hayvan vagonlarına tıkıştırılıp Orta Asya steplerine gönderilmişlerdi.

Acaba hangisi daha trajiktir?

Ahıskalılar, “Beyaz Ruslar” gibi insanları taşıyan gemilere bindirilmemişti. Gemilerde kamaraların temiz yataklarında yatmamışlar, insan gibi canı sıkıldığında geminin güvertesinde rahat rahat dolaşmamışlar, temiz hava solmamışlar. İhtiyaçlarını insanlar için ayrılan tuvaletlerde gidermemişler. Bırakın yiyeceği susadıklarında bir damla su dahi bulamamışlar. Gelinlerimiz, gemideki hanımefendiler gibi insanî şartlar altında doğumlarını yapmamışlar. Erkeklerle aynı vagonda giden kadınlar, özellikle de gelinler, utancından tuvalet ihtiyacını karşılayabilmek için vagonun bir köşesinde açılan ve paçavralarla çevrilmiş bir tuvalete gitmemek için günlerce kendilerini sıkmışlar ve neticede bağırsaklarının patlamasıyla hayatlarına veda etmişler! Yazara soruyorum. Hangisi daha trajiktir?

Elbette ki saraylarda, köşklerde, konaklarda yaşayan beyefendiler ve hanımefendiler için bu denli yolculuk pek ağır gelmiştir. Ancak yazarın bu vakayı insanlara karşı uygulanan en büyük trajedi olarak aksettirmesi, sürgün vagonlarında hayatına veda eden insanlarımıza karşı en hafif ifadeyle bir haksızlık olur, diye düşünüyorum.

Benim halkım gibi vahşet ve katliam dolu günleri yaşayan nice Türk boyu, ki bunların arasında Karaçay Türkleri, Kumuk Türkleri, Kırım Tatarları vardı, başka halklardan Almanlar, Çeçenler, Kürtler, Grekler… de vardı. Bu insanlar, hanımefendinin tasvir ettiği dramdan ziyadesiyle, kat kat daha fazla trajedi yaşamışlardır. Bence Rusya’nın bu insanlara karşı yaptıklarının yanında yazarın ele aldığı, sürgün dahi değil, kaçış olayları denizde damla misalidir.

Gemilerle ülkesini terk eden bu insanlar, Rusya’ya dönmeyi bence hiçbir zaman düşünmemişler. O dönemde Rusya’da artık sosyalizm sistemi egemendi. Zengin fakir yoktu, herkes eşitti. Saraylar, köşkler, konaklar yoktu. Hizmetkârlar yoktu. Bunların olmadığı bir yaşam sürdürmeyi o “Beyaz Ruslar” bence hiçbir zaman hayal etmemişler, bundan dolayı ülkelerine dönmeyi de asla düşünmemişler. Onların hayallerinde yine zengin yaşam sürdürmek vardı. Bunun için nerede yeniden böyle bir hayata kavuşabilirim planlarını kurmaktaydılar ve bunun için, yazarın da dediği gibi, imkânları olanlar İngiltere’yi tercih etmişlerdir. Kalanlar ise, yine geçim kaynağını rahatlıkla sağlayabileceği büyük şehirde, bundan öte dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’da yaşamaya devam etmişlerdir. Yine eminim ki, şartlar ne kadar kötü olsa da, başını sokabilecekleri evleri dahi vardı. Oysaki benim halkım Orta Asya’nın o dondurucu soğuklarında üstünü çalı çırpıyla kapatarak toprakta kazıdığı çukurun içinde hayat mücadelesini veriyordu. Gemiyle kaçanların böyle bir çukurda yaşadıklarını sanmıyorum. Karnını doyurmak için adını sanını bilmediği otları pişirerek hayatta kalabilmişler. Şansları olanlar zehirli olmayan otları pişirip yiyenlerdi; öte yandan hayatta kalabilmek uğruna otun ne olduğunu bilmeden yiyip zehirlenerek gözlerini yummuşlardı. Bunların arasında küçük çocuklar da vardı, yaşlılar da vardı, ailesine bakacak durumunda olan kadınlar da vardı… Ben, o hanımefendilerin ve beyefendilerin bu denli iğrenç bir aş yediklerini de hiç düşünmüyorum.

Yazar, kitabında hayatta kalan son değerleri yaşatabilmek adına mücadele verdiklerini yazıyor. Acaba bu değerler nelerdir? Bir halkın kültürü mü? Bir halkın dili mi? Bir halkın gelenek ve adetleri mi? Bir halkın sanatı mı? Farz edelim tüm bunları yaşatmak için mücadele vermişlerdir. Başarılı da olmuşlardı. Niçin? Çünkü Türkiye Cumhuriyet’i onlara herhangi bir engel koymamıştır. Bırakın engel koymayı, onlara yardım elini uzatmıştır. Oysaki Ahıska Türklerinin kültürlerini yaşatmak, dini ibadetlerini yerine getirmek, gençleri yüksekokullarda okutmak gibi olmamıştı, hatta ve hatta ya sürgün edildikleri ve ikame edildikleri yerlerden on iki kilometre öteye dahi gitmeleri yasaktı. Sıkıyönetim altında tutuluyordu. Komşu köyde yaşayan ailesini ziyaret etmek dahi hapisle sonuçlanmaktaydı. Yazara soruyorum. Hangisi daha trajiktir?

Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımları bununla sınırlı kalmamıştır elbette ki. Yazarın dediği gibi İstanbul’a gelenler Rusya’nın zenginleri ve soyluları idi. Yine yaralılara insani yardımların yapıldığını kaydediyor yazar. Beyaz Ordu’nun yaralı subay ve askerleri vapurlarla İstanbul’a taşınıyor, elden gelenler yapılıyor. Yaşanan trajediyi hafifleten yardımlar. Gerçi yazar İstanbul’a gelenlerin ilk etapta gemiden inmelerine izin verilmediğini yazıyor. İnsanları taşıyan gemide beklemektedirler. Ahıskalılar gibi bir vagonda, uzanmak için yer bulamadan, neredeyse bir ay kadar kapalı kapılar arkasında vahşetin tarifini yapmak kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yolculuğu yapan, yiyecek ve içecek bulamadan, bu ölüm yolculuğuna dayamayanların cesetleriyle yan yana oturan insanlar değildi “Beyaz Ruslar” ve Ahıskalılar gibi kapalı hayvan vagonlarında da beklememişler. Yazara tekrar soruyorum: Hangisi daha trajiktir?

Ahıskalılara devlet tarafından yardım amaçlı herhangi bir hizmet verilmemişti, herhangi bir tıbbi ya da gıda yardımı yapılmamıştı, ev açılmamıştı. Yayın yasağı konulmuştu, her gün karakola gidip imza atmaları gerekmekteydi ki hükümet bu insanların firar etmediğini, bir yerlere kaçmadığını bilmeliydi. Bırakın bir cami, bir mescit açmayı dinî ibadetleri yerine getirmeleri dahi yasaktı. Oysa yazarın kaydettiği gibi İstanbul Harbiye’de Beyaz Ruslara ait bir kilise ve birkaç katlı bir hastane vardı. Doğumevleri ve zor durumdaki Beyaz Rus kadınları için sığınma evleri dahi bulunmaktaydı. Roksana’nın hatıralarından anlaşıldığı gibi “… gümrük memurları tüm muhacirlere verilen beş Türk lirasını verdiler, o da iyi paraydı.” Türkiye para yardımı dahi yapmıştı.

Ahıskalılar 75 yıldır vatanlarından uzak yerlerde hayatına devam etmektedirler. Ellerinden alınan haklar ne yazık ki iade edilmedi, edilecek gibi de görünmüyor. Sovyetler Birliği dağılana kadar Ahıskalıların kendilerine ait ne bir yayın organı vardı ne de ana dilde yazılmış bir literatür bulunmaktaydı. Her şey yasaklanmıştı. Ancak Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Ahıskalıların bir edebiyatı oluştu, bir yayın organı kuruldu, sesini duyurabilme imkânı yakalandı. Oysaki elimizdeki kitaba bakılırsa Beyaz Rusların çocukları İstanbul’da Rus halk danslarını dahi sergileyebilmişlerdir. Millî kıyafetleriyle tam anlamıyla kültürünü yaşatabilmişlerdir. Resimlerde yer alan çocukların üzerindeki giysilerine bakınca da oldukça modern ve bakımlı görünmektedirler. Bunun için imkanları da vardı demek ki. Öte taraftan Ahıskalıların üzerindeki yırtık, yamalı elbiseleri görünce nasıl bir hayat yaşadıkları, nasıl bir trajedinin içinde bulundukları apaçık ortadadır. Bırakın gelinlik giymeyi, üzerine giyebilecek elbise, ayağına giyebilecek bir ayakkabı bulunmuyordu. Yazar, eser kahramanlarından Roksana’nın giyim ve hayat tarzından da bahsetmektedir: paltosu, şapkası, eldiveni ki bunlar resimlerden anlaşıldığı gibi üst düzey insanların giydikleri modern giysiler, restoranda yemekler vs.

Ahıskalılar veya sürgüne uğramış diğer Türk boyları gibi zorluk çektiklerini sanmıyorum. Bence onların değerleri yine lüks bir hayatın değerlerine eş değerdir. Bunun için de kısa bir zamanda kendilerini toparlayıp eskisi gibi olmasa da iyi bir hayat şartlarına kavuşmuşlardır. Nitekim bir ailenin geçimini sağlayacak aile reisleri de ailenin yanındaydı. Onlar, Ahıskalılar gibi yaşadıkları “büyük vatanın” kendilerine yaptığı büyük haksızlığa, büyük katliama, insan dışı muamelesine rağmen, kısacası kendilerine ihanet eden bir Rusya için canı pahasına İkinci Dünya Savaşı’nda ön safhalarda savaşmıyorlardı. Ahıskalılar bir yana, o dönemde İstanbul’da ve genel olarak Türkiye’de yaşayan Türk halkı çok daha perişan halde iken “Beyaz Ruslar” İstanbul’da, Çanakkale’de, Kars’ta eşleriyle, çocuklarıyla, büyükleriyle birlikte bir yaşam sürdürmüşlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan dönebilen Ahıskalı erkeklerin vatanlarında ailelerini bulamayışına karşı yardımları da yapılmamıştı. Ailelerin nerede olduğu konusunda bilgi dahi verilmedi. Orta Asya’ya sürgün edildikleri açıklamaları üzerine aylarca, yıllarca ailelerini arayanlar olmuştu. Kimisi ailesine kavuşabilmiş kimileri ise izine dahi rastlamamıştır. Bazılarının ise aile ferlerinden hepsi o ölüm yolculuğunda hayatına gözlerini yummuşlardı.

Yukarıda da değindiğim gibi Türkiye, Ruslara sahip çıkmıştı, hükümetin imkânları dâhilinde onlara her türlü yardımlar da yapılmıştı, onların yeniden ayağa kalkabilmeleri için imkânlar sağlanmıştı. Peki. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşen Ahıskalı Türklerin ana vatanı olan Türkiye’ye sığınmaları sanırım çok görülmüştü. Stalin, onların Rusya’ya iade etmelerini istemişti. İade edildiklerinde ölüme veya yeni sürgünlere mahkûm olacakları apaçık ortadayken Stalin’in isteği üzerine onlar yine de Rusya’ya iade edilmişti. Kendisine, halkına, ailesine ihanet eden sözde “vatana” iade edilen Ahıskalıları, işkencelerin yapıldığı, ağır şartlar altında çalıştırıldığı, bu şartlara dayanamayıp ölümle sonuçlandığı bir Sibirya kampları bekliyordu. Beyaz Ruslar o dönemlerde İngiltere’de, Amerika’da ve diğer ülkelerde insani bir hayat yaşarken Ahıskalılar Sibirya’nın dondurucu soğuklarında ağır şartlar altında çalıştırılıyordu. Üstelik ne ailesinin kendisinden haberi vardı ne de kendisinin onlardan. Sibirya kamplarında kimi hastalıktan kimi ağır işlere dayanamayıp zayıf düşmekten kimi ise hainlerin kurşunlarıyla hayatına veda etmişti. Bundan daha trajik ne olabilir ki?

Yazar, Roksana’nın hayat serüveninden söz ederken şunları kaydetmektedir: Kendileri kaçarken paraları korselere saklayarak kaçmışlardı. Başta Japonya’ya kaçmışlar, sonra da Çin’e geçmişlerdi. Çin’in en gözde şehirlerine ailesiyle birlikte yerleşiyor ve mutlu hayat sürdürüyorlar. Hatta babası iş kurarak kürk ticaretine başlıyor. Roksana İngiliz okulunda iyi eğitim alıyor. Evlerinde hizmetkârları dahi vardı. Çin’de dahi Rus kültürünü yaşatmaya devam etmişlerdi. Ülkeden ülkeye geçme olanakları da vardı. Zira yukarıda da bahsettiğim gibi Ahıskalılar yaşadıkları köyden 12 kilometre öteye gidemiyorlardı.

Sözümü çok uzatmak istemiyorum. Uzattıkça halkımın yaşadıkları azabı, acıyı içimde yaşıyorum. Elbette ki kitabın başkahramanları olan Beyaz Rusların yaşadıkları da acı vericidir. Sayın Ziflioğlu’nun dileğine canı gönülden katılıyorum. Ütopik bir dilek dahi olsa hiçbir insan doğduğu toprakları zorunlu olarak terk etmek ve sürgünde yaşamak zorunda kalmasın. Benim itirazım “insanlık tarihinin en büyük trajedisi” ifadesine olmuştu. Ahıskalıların yaşadıklarından kat kat daha acı verici nice trajik hikâyeler yaşanmıştı bu dünyada. Kim bilir? Daha da acı verici, daha da insanlık dışı… Dilerim ki bunlar yaşanmasın, dilerim ki dünyada güçlü olanlar zayıf olanları ezmesin, dilerim ki bu dünyada barış ve huzur olsun.

Umarım Sayın Ziflioğlu benim bu itirazımı doğru anlayacaktır. Kendisini de böyle bir eseri kaleme aldığından ve edebiyat dünyasına kazandırdığından dolayı tebrik ediyorum. Rus olsun, Türk olsun, Alman olsun veya başka bir halk olsun önemli değildir benim için. Hepimiz insanız, hepimiz eşit haklara sahip olmalıyız. Dolayısıyla bir insanın yaşadığı acılar, hepimizin acısı olmalıdır…

“Beni Unutma Rusyam” eseri, güzel bir eserdir. Okuyuculara okumalarını tavsiye ederim. İnsanların acı dolu hayat serüveninden örnekleri bulacaksınız. Onlar tarihin canlı tanıklarıdır. Okunmalı, bilinmelidir…   

 

   

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile