Prof. Dr. Tolga Yarman, BILTES

Temmuz 1992



Klasik felsefeye göre, her şeyin bir “mimarı” vardır, koltuk koltuk olmadan evvel, marangozun kafasında canlanmıştır… Evler, okullar, yollar da, böyle değil midir? Herhangi bir şey yapılmadan evvel, birilerinin kafasında tasarlanmaktadır. Dolayısıyla “varoluş”, “tasarım” demek olan “öz” den (essence), sonra gelmektedir. Başka bir deyişle, önce “öz”, “tasarı” halinde kimlik kazanmakta.. Sonra da “hayata” geçmekte.. Yani “varoluşa”, yol açmaktadır.

Neticede “evrensel bir özneye” dayanan “nedensellik” de, (dolaylı sayılabilecek olmakla birlikte) aynı varsayımda bulunmaktadır. Eğer “Tanrı” varsa, tüm sonuçların “nedeni” odur.. Tasarımcısı, mimarı odur...

Ünlü Alman düşünür Schiller:

- Herkesin bir “mikrokosmosu”, yani küçük bir dünyası vardır; eğer makrokosmos”, yani, evren müşahassa, yani o da bir öznenin dünyası olacaksa, bu özne işte, Tanrı’dan başkası değildir, der.

Klasik Felsefeye göre...

...


Klasik felsefeye göre demek ki, önce, bir varlığın özü.. Bu eğer canlı ise bir bakıma “ruhu”, yani “kimliği” olmaktadır. Ancak bundan sonra, bu “öz” ya da “kimlik”, bir “yaşamsallık” kazanabilmekte. Yani, “varlık” edinmektedir. Böyleyse; her şey, daha “öz” halindeyken tasarlanmış olacaktır. Varoluşun hiçbir “serbestisi” yoktur. Her şey mimarın, ya da başmimar Tanrı’nın tasarladığı gibi, cereyan edecektir.

Bu, yalnızca “madde” için böyle değildir. Aynı zamanda her karmaşa düzeyindeki “canlı” için.. En nihayet “üst mükemmellik” düzeyindeki “insan” için de, böyledir.

Buğday tohumunu toprağa ektiğimizde, bundan çam ağacı çıkmayacağı bellidir. Daha tohumun kurgusunda, ondan, nasıl bir buğday başağı çıkacağı, yazılıdır.

Yerin, yağmurun, güneşin, gündüzün, gecenin kurguları da bellidir. O halde bugün toprağa bıraktığımız buğday tohumunun, klasik felsefeye göre nasıl bir başak vereceği, daha kurgu aşamasında, bilinebilmektedir.

Önce “tohum”, sonra “başak” vardır. Yani önce “kurgu”, “tasarım” ya da “öz”.. Sonra ise, “varoluş” gelmektedir.

Bu, (klasik felsefeye göre) en üst, mükemmel, canlı yapısındaki insan içinde böyle olmalıdır.

Tohum olmadan.. Döl-sperm-yumurta olmadan, hiç, cenin oluşabilir mi? Cenin, madem nasıl oluşuyor, bellidir.. O takdirde ceninin, nasıl gelişeceği de bellidir. Cenini bebekleştirecek vasat.. Keza, bebeğin içinde büyüyeceği ortamın koşulları, (klasik yaklaşım itibariyle) önceden kestirilebileceğine göre.. Ceninden, yıllar sonra, nasıl bir insan olacağı, bilinebilecektir!.. Demek ki burada da, pratik açıdan bakarsak; “önce öz, sonra varoluş” olmalıdır.


Varoluşçuluk

İşte Sartre bu noktada “hayır”, demekte ve “varoluşu” “özün” önüne çekerek, “Existencialiste” felsefeyi, Türkçe deyişle “Varoluşçuluğu” kurmaktadır.

Sartre’a göre birçok şeyin gerçekten de mimarı vardır. Evet koltuğun mimarı, marangozdur. Barajların, köprülerin, gemilerin mimarları, gerçekten vardır. Bu yapıtların her biri daha vücut bulmadan, mimarın zihninde, önce bir “öz” edinmektedir.

Ama insanın mimarı olarak, neden bir “üst özneyi” gözetmek zorunda olalım ki?.. Başka bir deyişle, katilin katil, caninin cani, aptalın aptal, fakirin fakir, zenginin zengin olacakları, daha bunların hiç biri cenin halinde bile değilken, üst öznenin çetelesinde, neden kaydedilmiş bulunsun ki?..

İnsan, önce doğar.. Yani var olur.. Sonraysa içini, benliğini, kafasını doldurur.. Yani kendine, bir “öz”, oluşturur.

Sartre’ın felsefesi kısaca, işte budur.

Sartre’a göre..

“Önce öz sonra varoluş “değil, “önce varoluş sonra öz”, gelmektedir

Sartre’ın esas söylediği:

- Manasız bir kaderciliğe boyun eğmemek.. Hepsinden önemlisi, inisiyatif ve irade kullanmak.. Özgürlük genişletmek.. Pısırık bir edilgenlikten, tabiyet ve teslimiyetçilikten çıkıp.. Alabildiğine, sürükleyici ve etkin olmak.. Kendi yaşamının, kendi koşullarının, kendi geleceğinin efendisi olmaktır..

Sartre aslında; çoğumuzun davranışına güncelde zaten egemen olan, bir yaklaşımın, adını koymuş olmaktadır.

Bu sözlerimizle Sartre’a tam katıldığımız sonucu, çıkartılmamalıdır. Görüşümüzü birazdan açacağız.

“Varoluşçuluk” felsefesinin, Sartre’in bir çok romanından kaynaklanarak, özellikle 1960 gençliği üzerinde önemli etkiler ve izdüşümler meydana getirmiş bulunduğu, bu arada kaydedilmelidir.

Sartre’in, genelde, düşüncesinin “yeni” olduğu iddia edilemez.. Ama düşünceyi kendinden önceki bir çok dev filozofa rağmen, kavramsallaştırıp, çarpıcı bir öğreti haline getiren.. Bu anlamda, taa asırlar öncesinden kökler alan, söz konusu düşünceyi geliştirip, bir bakıma bütünselleştiren Sartre, olmaktadır.

Kanımızca Sartre’in ve onun öğretisine kökler veren önceki düşünürlerin bize göre doğruları da vardır, yanlışları da.. Bunları çağdaş bilgilerin ışığında tartışmak istiyoruz.

 

Varoluşçuluğun Eleştirisi

Sartre’a önce, iki temel eleştiri yöneltelim:

Birincisi.. Sartre’ın varoluşçuluğu, doğrudan, insana dönüktür. Bu tabii saygındır. Hümanist bir filozofun, insanı konu edinmesi, doğaldır. Şu var ki, bizim bildiğimizce Sartre, “existencialisme” yani “önce varoluş sonra öz” kavramını, insandan başka hiçbir şeye, hatta hiçbir canlıya izdüşürmemiştir. Örneğin varoluşçuluk, maymunlar için söz konusu değil midir?. Ya hamam böcekleri için? Ya denizanaları, istiridyeler, amipler için?..

Aslında Sartre’in demek istediği, temelde, özgürlük ve irade kullanımı yönünde gayret sarf edilmesi, gereğidir. Sıra sıra tüm canlıların, öyle ya da böyle, az ya da çok, sınırlı bir algılama, algıladığını işleme, bir anlamda karar verme ve harekete geçme, yeteneklerinin hiç bulunmadığını, ileriye sürmek mümkün müdür?.

Bu açıdan bakılınca “varoluşçuluk” öğretisi, “genelleştirmeye” muhtaç görünmektedir.

İnsana eğer; “özü”, kromozomlarla tohum kurgusunun iyice ötesine çekecek kadar bir “irade” ve “davranış özgürlüğü” atfedebiliyorsak.. Bunu, öteki, daha az mükemmel canlılar için neden yapmamalıyız ki.. Az veya çok mükemmel her canlı, var oluşundan itibaren nitekim, bir deneyim sürecinden geçmekte.. Birikim edinmekte.. Öyle ya da böyle, bir ehliyet, kimlik ve “öz” kazanmaktadır.

Buradan yola çıkarak.. Çeşitli etkileri, işaretleri, mesajları değerlendirme donanımı uzantısında, “öğrenme yeteneğine” sahip seyir halinde bulunan, söz gelişi otomatik pilottaki bir uzay aracının da acaba kimliğinden ve varoluş sonrası edinegideceği, bir “öz” den bahsetmek, neden mümkün olmamalıdır?..

Kısaca Sartre’a yönelttiğimiz ilk eleştiri işte, “varoluşçuluğun”, yalnızca insana raptedilmiş bulunmasıdır. Varoluşçuluk” felsefesini, bu açıdan tüm canlılara, hatta bir anlamda maddeye dönük açılımlarla, “sorgulama konusu” yapmamız, Sartre’in eksikliğini giderebilecektir.

Aslına Sartre sanırız, özenle, insan dışındaki canlı dünyasına, “bulaşmak” istememiştir.

Oysa buğday tohumuyla, ana rahminde yeni tohumlanmış cenin arasında, konu açısından aslında, ne fark vardır ki?.

İlkinin sonraki yıl nasıl bir buğday başağına can vereceği bilinmekteyse.. Ceninin de nihayette; cani ruhlu mu olacağı, yoksa ağırbaşlı bir aile babası tipi mi, ya da başka bir tip mi çizeceği, pekala bilinebilecektir.

Diğer bir deyişle.. Özü, varoluştan koparırcasına soyutlamak, gerçekte, mümkün değildir. Peşinen, her şeyin “belirli” olduğunu ileri sürerek, “özgür iradeye” adeta hiçbir serbesti alanı tanımamak, ne kadar abesse.. Özün, özgür iradeyle oluşmasına beşik olan, bir bakıma vasat oluşturan tohumun niteliği, kurgunun özellikleri, yani, başlangıç koşullarını, yekten göz ardı etmenin, aynı ölçüde yanlış olacağı, kabul edilecektir.

Öz, böyle bir anlamda varoluşun bir miktar da olsa, sonucu sayılacaktır. İşte bu da Sartre’a yöneltilecek, ikinci önemli eleştiri olsa gerektir.

Konuya eğer böyle yaklaşırsak.. O zaman “varoluşçuluğu” yalnızca insanla sınırlayıp, öteki canlılara, hatta cansız eşyaya dönük olarak genişletmeme, sıkışıklığından kurtulabiliriz.

“Varoluş” sırasında, tabii, bir “öz” de vardır.. Ama varoluşla birlikte her nesne, özellikle canlı, artık belli bir “ortamda” bulunuyordur. Varoluş sonrası, her varlık, içinde bulunduğu ortamla etkileşe etkileşe, kendine özgü bir kimlik geliştirecektir. İnsan ya da herhangi bir canlı, varoluş sırasında küçük ya da büyük bir “inisiyatife”, sahiptir. İnisiyatifi öyle ya da böyle kullanmak, özü bir türlü yahut öteki türlü, etkileyecektir.

Dolayısıyla.. Bilhassa canlılar aleminde, hele insan için, varoluştan sonra “kişisel” olarak bir “özün” geliştirileceği tabii ki, doğrudur. Ama özle varoluşu birbirlerinden tam soyutlayarak ayırmak ve özü varoluşun iyice gölgesine çekmek ya da varoluşta adeta hiçbir öz bulunmadığını savunmak, gerçeği burkmaktır.

“Varoluşla” beraber bir “öz” de vardır. O özdür ki, varlığa varoluştan sonra, özellikle insan düzeyinde, bir “irade” kazandırmaktadır.

Sartre’in asıl vurguyu koymak istediği nokta “iradenin, sorumlulukla ve özgürce kullanılması” fiilinin, önemidir.

Sartre’dan önce benzer düşünceyi geliştirmiş filozofların da.. Düşüncesini öğretileştirememiş, fakat aynı eğilime sahip tüm düşünür ve insanların da.. O arada, örneğin “Ben Tanrıyım”, diyen Hallacı Mansur’un da.. Demek istedikleri, işte, nihayette bundan başkası olmasa gerektir.


*

Sartre’ı soktuğumuz açmaz, bizce iki “tılsımlı” sözcükle çözülebilmektedir.

- Determinizma görecelidir!..

Düşüncemizi sonraki bir yazımızda açıklayacağız.

 

TEŞEKKÜR

Yazıyı okunurluğa kavuşturan Sevgili Ayşegül Sevinç’e teşekkürler ediyorum.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top