Yazdır
Paylaş

En demoskratos

Demokrasi kültürünün az olduğu, sözde siyaset yapanların ya da aklını birilerine emanet etmiş veya kendisini bir koyun ya da keçi sürüsünün parçası sayanların çok olduğu bir memleketiz.
Söyleme gereği hissediyorum. Dünyada en doğru, en iyi ve en güzel düşünen insan benim. İsterim ki herkes benim görüşlerimi benimsesin ve güzelce yaşayalım. Ama nedense olmuyor. Kesinlikle düşüncelerimin yanlışlığından değil. Fikirlerimi inandırıcı biçimde anlatamadığım için olsa gerek ki herkes benim görüşlerimi benimsemiyor. O yüzden yani cheeky. İnsanları peşime katamadığım için, kendi beceriksizliğimi başkalarına yükleyip, diğerlerini hain, satılmış, kafir oğlu kafir, fotörcü-poturlu, bölücü-biçici, amarikan veledi-arap peydahı gibi laflar etmiyorum. Herkes bari bu konuda benim gibi olsun

 

Boko...

Nijeryalı bir üniversite öğrencisiyle sohbetteyiz. Bilimsel eğitim almak için Türkiye'ye gelmiş. "Ülkemde Müslümanlar çok geri kaldı" diyor. "Geri kaldıkça agresifleşip daha da gericileşiyoruz, adeta bir girdaptayız", diyor. Ülkesinde Boko Haram adında bir terör örgütü varmış, ilkelliği "İslam budur" diye savunuyorlarmış... Onların sloganı, "bilimsel eğitim haramdır" imiş. Adları da o anlama geliyormuş zaten. Onlara karşı ülkesini kurtarmak için bir tutam bilimsel bilgi almaya gelmiş bize... Seve seve, lafı mı olur. Bulursan al.

 

Mürai

Yeni nesil bir okul müdürü ile konuşuyorum. Adam "inşallah, maşallah" demekten meramını anlatamıyor... "Bizim" görgümüze göre o ifadeler dilimizde değil, kalbimizde, gönlümüzde olurdu. Gönlünden diline düşürmek biraz da gösteriş sayılırdı. Biz babamızdan böyle görmüştük… Nedense dilime "mürai" kelimesi doluşuyor, dolaşıyor...

 

Besin Sosyolojisi

Besin Sosyoloji bahsine zeyl: Ne zamandır söylemek istiyordum; bu ülkede, ya da bu bölgede galiba et tüketilmiyor. Etrafta kasap filan yok. Marketlerin et satılan yerlerine bakıyorum, pek cılız, fazlaca müşteri de yok gibi. Daha vahimi satılan et sadece et! Kemik yok, bir gram bile yağ yok!

Ağır konuşayım: Et yemeyenin kafası çalışmaz, sağlığı bozuktur, zırt pırt bir şeylere hasta olur. Sağlıklı düşünmez. Pasifist olur; yani yumoş gibi bir şey olur. Psikolojik yapısı her an çökmeye hazırdır... Tavsiye ediyorum: Et yiyin, kemikli. Kemikli eti yağıyla birlikte tencereye koyun kaynatın, löpür löpür yağıyla, kemiklerinin iliğini eme eme yemezseniz kendinizi bir şeyden saymayın. O burun kıvırdığınız hayvansal yağ cildinizin elastikiyetini sağlar, abuk sabuk kozmetik kremlere mahkûm kalmazsınız, deriniz yaşlanmaz. Sindirim sıkıntılarınız olmaz. Kemikli etin yemeğin suyuna karışan kısımları kemik yapınızı güçlendirir... İnsan etoburdur. Kolesterol ve kilo alma saçmalığını bırakın. Yiyin ama gerinip yatmayın, hareketli olun...

Et yiyenler ülkenin altını üstüne getiriyor, farkında mısınız? Siz hala yağsız-kemiksiz üç gram et ya da daha kötüsü tavuğumsu şeylerle oyalanırken... Sadece otyiyenler için ağzımı başka zaman açacağım :)

Bu arada "besin sosyolojisi" diye bir bilim alanı yokmuş, yazdım, artık ilk kullanan ben oldum galiba.

 

Fenni terbiye

Türk olandan çok İngiliz’e itibar ettikleri için Has Hacip yerine İngiliz’den misal getireyim: İngiliz düşünür Frensiz Beykın "bilgi güçtür" diyeli yaklaşık beş yüz yıl geçti. Bu tespitini tarihten süzerek çıkarmıştı; Aydınlanma döneminin mıh gibi cümlelerinden biridir; her aydınlanmacının zihninde çakılıdır. Nasıl bir bilgiden söz ediyordu? Gündelik? dinsel? mitolojik? Hayır değil. Bilimsel bilgiden söz ediyordu. Atatürk daha "hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" dememişken, Osmanlı zamanıydı, Osmanlıdayken Beykın misali "Fenni Terbiyeyi" keşfetmiştik. Medrese değil mektep açıyorduk, dini terbiye değil, fenni terbiye veriyorduk, mektep fenni terbiye ocağıydı; fenni terbiye bilimsel eğitimdi. Bilimsel demek aynı zamanda laik demekti.

Abdülhamit kendisine muhalif olan hallerine sinir krizi geçirmesine rağmen bilimsel eğitim veren mektepleri kapatmak bir yana yeni yeni mektepler açtı... Sınırları korumak yerine mektep açıyordu. Kurtuluşu orada görüyordu ve çok haklıydı.

Ve imdi: Elinden gelen her fırsatı kullanarak bilimsel eğitim veren okulların eğitim felsefesini, örtük programını değiştirip inanç eğitimi veren okullara dönüştürülen bir dönemdeyiz. Bu dönemi tarihçiler "imam hatip ihaneti dönemi" olarak not edip, fetret devri olarak kaydederse şaşırmam. Hala bilimsel eğitimden geçmiş insanlar çok olduğu için fark edilemiyor. Bir süre sonra cehaletinin yanına bir de körlük eklenecek. On yıl önce sana bunların olacağı söylendiğinde inanmayıp gülüp geçiyordun. Dön geriye bak. Bir süre sonra haşlanmış kurbağa gibi olacaksın, kurtulmak için mecalin kalmayacak. Daha şimdiden millet olmaktan çıkıp ahali olma yoluna girdin. Abdülhamit gelse sana bunları yapanları Taif'e gönderir, nezaretçinin eline de bir not tutuştururdu. Benden duymuş ol: Güçsüzleştiriliyorsun ey ahali!...

 

Cehalet dizboyunu geçmiş

Bayramdı, güzel geldi tatlı geçti, gitti. Sosyal ilişki fırsatları verdi. Günaydınlaştığımız, hoşça bıraktığımız insanlarla bayram gezişmesi yaptık. Hal hatırdan biraz daha fazlasını konuştuk... Konuşmaz olsaydım... Dostlar, durum çok vahim. Çok korktum, artık selam da vermeyeceğim. Cehaletin bu kadarı korkutmak bir yana ürkütür. Ürkmeyenden bile ürkmek lazım.

Ben şeytandan filan korkmam. İki kişiden korkarım: Cahilden ve kalleşten! Bunların siyasi görüşü yok, bunların dini, mezhebi, imanı yok, sağcısı solcusu yok. Bunların kavmi, milliyeti, cibilliyeti de yok. Cehaletini bilmek haddini bilmektir ve bu büyük bir erdemdir. Bunlar cehaleti erdem, küstahlığı yiğitlik biliyorlar. Şu-bu ne demişse ona göre davranmış, aklı yok. Akıl olmayınca ahlakın kırıntısı yok, öyle bir eksiğin kaygısı da yok.

Ortaçağa girmekte olduğumuzdan endişeliydim, düzeltiyorum; vahşet çağına giriyoruz.

 

Sendikaymış

Yurtdışındayım. 8 Eylül 2016’da binlerce öğretmen, terörü desteklediği gerekçesiyle açığa alınmış. Tesadüfe bakın ki bu öğretmenlerin ezici çoğunluğu Eğitim Sen adlı sendikanın üyesiymiş!.  Eğitim Sen adlı bu sendika demokratları ve demokratik kitle örgütlerini sendikalarını savunmaya çağırıyor. "Hangi yüzle" diyesim geliyor. Demokrat aydınlara yönelik "dalgalar" halinde gelen Ergenekon tezgâhı sırasında "bağırsak temizleme" iğrençliğini dillerine dolayıp, "dibine kadar" gidilsin diye sokaklarda bağıranlar, televizyonda çemkirenler bunlar değil miydi? Hangi yüzle, kimden destek bekliyorlar? Daha düne kadar küreselleşmenin etnikçilik-mezhepçilik-cinsiyetçilik piyonerliğini yapmıyorlar mıydı?

Sadece hatırlatmak istedim. Dilerim, öğrencilerini ırkçı terör örgütüne katılmak için dağa gitmeye ya da toplum düşmanlığına teşvik ve tahrik edenler (böylelerinin olduğunu biliyoruz) ile sadece demokrat olanları ayıran bir soruşturma olur. Dilerim bir an önce masum insanlar işlerine döner ve dilerim herkes demokrasiyi sadece kendisine isteme huyundan vaz geçer. Hukuk herkese lazım!

 

Kavim ve İhvan

Demokrasilerde kavim, din ve mezhep eksenli siyaset yapılmasına izin verilmez. Sonuç çıkmamıştır daha doğrusu kan ve gözyaşı üretmiştir. Bu konular kültür derneklerinin faaliyet alanlarıyla ilgilidir. Demokrasi, ulusal üretimden kaynaklanan gelirin bölüşümünü halkın yönetmesidir. Bu açıdan bakınca demokrasimiz yoktur, olacağına dair bir emare de görülmemektedir. Belki de bu konuyu konuşmamak için o konular konuşturuluyor.

 

The camaat

15 Temmuz darbe girişiminden sonra askeri okullar ve askeri birliklerde The Cemaat militanlarının yaptıkları zulüm ve ideolojik dönüştürme için yıldırma faaliyetleri dile getiriliyor. Cemaat militanlarının insanları yıldırarak okulu bıraktırmak için askeri okullarda öğrencilere yaptıklarını ürpererek izliyoruz. Peki, millî eğitimde neler oldu, başta Atatürkçüler olmak üzere demokrat öğretmenler müdürlerinden, daha büyük müdürlerinden, müfettişlerden, cemaatçi vali ve kaymakamlardan neler çektiler? Hazır “demokrasi gelmişken” söyleyebilirler mi? Yoksa malum terör hala devam ediyor, yeraltına geçtiler ama yerlerindeler diye susmaya devam edilecekler mi? Sadece sordum.

 

Sosyal devletmiş!

Sigara içtiğim zamanlardı. Okulun arkasında kuytu bir köşe vardı, oraya gider gizlice içerdim (ibadet gibi kabahatin de örtülü işlenmesi gerektiği ilkesi). Genellikle yalnız olurdum, bir gün orada bir öğrencinin olduğunu gördüm. Hava soğuktu ve onun ceketi bile yoktu. Selam verdim, toparlanmadı bile, yeni bir öğrenci olmalıydı. İlgisizce selamı aldı... Üniversiteyi bu sene kazanmış. Bir ay önce kayıt yaptırmış ama devlet yurdunda yer yokmuş. Kiralık evler çok pahalıymış, kiralayamamış. Okulu bırakıp eve dönecekken cemaatten birisi "bizde kalabilirsin" deyince... Minnettarlıkla gözleri parlıyor.  "Yatak verdiler, yemek verdiler, para da istemediler. Onlarda kalıyorum. Allah onlardan razı olsun, onlar olmasaydı okuyamazdım" dedi... Söyleyecek hiçbir sözüm yoktu...

Şimdi nerdedir, terörist diye mi arıyorlar yoksa işten attılar mı?

Devletin bir niteliği de "sosyal" idi yani yoksulluğu ortadan kaldıran, yoksulun yanında olan! Atatürk demişti ki "Cumhuriyet, bilhassa kimsesizin kimsesidir". Atatürk gittikten sonra unutuldu. Bu devlet o çocuğa neden yurt yapmadı ve şuna buna muhtaç bıraktı, halâ?.. Atatürk'ü beğenmiyorlardı, değil mi?

"Suçu toplum hazırlar, içinden bir kurban bulur ve ona işletir". Pearl Buck, demiş. Bizdekini devlet hazırlamış gibi görünüyor. Üstelik bu konuda uyardık da... Herkese kananlar bizim gerçeklerimize kanmamış.

 

Yaşar Nuri Öztürk

"Aydın din adamı" denilince aklıma "Yaşar Nuri Hoca" gelir. 16. yüzyıldan beri günceli yitirmiş fıkhı güncellemeye çalışan büyük İslam bilgini gelir. Ortadoğucu şer cephesinin ahlakdışı psikolojik operasyonlarına maruz kalmış sorumlu bir devlet adamı gelir. Cühelanın aptalca soruları karşısında öfkelenip, öfkesiyle beni güldüren komik adam gelir...

Haklı çıktın, en yükseğe çıkınca sadece ayıp yerleri görünüyor.

Saçtığın aydınlık o kadar önemli ve sürekli ki, artık karartamayacaklar.

Ruhun şad olsun, artık huzur içindesin.

 

Küfür

Küfredemeyen birisi olarak küfredenlere hayranım. Küfretmek iyi bir şeydir. Psikolojik olarak rahatlatır. Sözden anlamayanı da belki anlar hale getirir. Tabii ki basit "şeyininin şeyini şeyttiğimin şeysi" gibi küfürden söz etmiyorum. Küfür edebi bir şeydir, herkes söyleyemez. Duyduğum en şedit küfür olan "domdılay"ı saymazsak, Nihat Genç de bir yazısında küfür edebiyatımıza yeni inciler katmış. Basit olduğunu düşündüğü bir köşe yazanına “feto’nun kusmuğundaki dolma parçası” diyor. Bazı küfürler yakışır.

 

Dinbazilik

Kavramlar ilgili durumla örtüşük değilse, meramı iyi anlatamamakla kalmaz, iyi düşünemezsiniz de. Türkiye'de, oranı hiç önemli değil, insanlar müslümandır. Sanayi devriminden sonra içinden geçtikleri çağa uyum sağlayamayanlar ortaçağa sığındılar. Ortaçağ teosantrik bir çağdı ve o çağın çözümleriyle bu sanayi çağında da yaşayabileceklerini iddia ettiler. Ortadoğu'nun egemen sınıfları toplumlarını bu kalıpta tutmaya zorlayıp duruyor. Bu zorakilik Türkiye'de de moda akım olarak kendine yer buluyor ve İslamcılık adında bir ideolojiye dönüşüyor. İslamcılık, Müslümanlıktan farklı bir durumdur. Mısırlı İhvan veya Arabistanlı Vahhabilik vb... İnsanlar Müslüman olurlar ama İslamcı olmak zorunda değildir veya her Müslüman İslamcı değildir. Birçok akrabam ve çevremdeki saygıdeğer çok sayıdaki dindar Müslüman kişi gibi. Ancak İslamcı denildiğinde bazı kıt okumuşlar bunun Müslümanlık olduğunu düşünüyor. İslamcıya söz söylendiğinde bunun Müslümanlığa söylendiğini sanıyor. Bu İslamcılara bazen "dinci" de deniliyor. Oysa "dinci" ile "dindar" aynı anlama geliyor. Kavram kıtlığında "dinci" kelimesini kullanan çok olmuştu. Kişi kendi anladıklarından sorumlu olmakla beraber, yazanlar da doğru anlaşılmaya çalışmaya gayret etmelidir. Dinci derken "dinbaz" denilmek isteniyordu. Ahmet Takan bunu epeyce zaman önce kullanmıştı. Tekrar hatırlatmak istedim: Kasıt dinbazlardır, itirazımız dinbazlaradır. Böylelerine eskiden mürai de derlermiş.

 

Nöbetçi

Üzerime vazife olmadığını bilmekle beraber kendimi tutamadığım bir işim var; nöbetçi olmak! Neyi kastettiğim bilinir. BOP'a bulaştığımızı anlayınca hedef ülkelerden biri olan Irak'ı (diğeri biz idik) ve onun cahil tek adamı, Amerika'nın eski devşirmesi "başkomutan Saddam"ı izledim. Emperyalizmin bu uşağı ülkesini ve milletini İran'a Amerika adına yaptığı savaşta perişan etmiş ama bu kez ve ilk defa emperyalizmi görmüş, adeta sahibinin kötü adam olduğunu anlayan iyi köpek olarak "savaşların anasını" yapmaktan söz ediyor, medyasındaki yavşakları ise onun her saçma salak lakırdısından hikmet kırıntıları yakalayıp, açıkça yanlışlarını bile iyiye-hayra yoran yazılar yazıp, yorumlar yapıyordu... Saddam Her şeyi islam için yaptığını söylüyor, İsrail'e füze bile atıyordu... Bugün birkaç gazete birden okudum da...

Saddam battıkça, ülkeyi mahvettikçe ülkede dinsel düzenlemeler yapıyordu… Şeriatı ilan etmeye ömrü yetmedi. Sonuç mu, milyonlarca Iraklı öldü, işkence ve tecavüze uğradı, ülkeyi parçalattı.

 

Kırım’ın ilhakı

Rusya ile bizim bir değil iki meselemiz vardı. Birisi Suriye'de Türkmen bombalamaya gelip bir de Türkiye'nin hava sahasını uyarıya rağmen ihlal eden Rus uçağının Başbakan Davutoğlu'nun emriyle (öyle demişti) indirilmesiydi. Rusya buna bozulmuştu.

İkinci mesele ise Rusya'nın Ukrayna'ya ait Kırım topraklarını askeri olarak işgal ve arkasından ilhak etmesi ve Kırım Türklerinin yeniden perişan edilmesine ve Türkiye'nin burnunun dibine sokulması ve taciz etmesine olan itirazımız idi. Rusya Kırım'ı unutturmak için uçak meselesini tırmandırdı. Cemaat operasyonunda Yeniçeri ordusunu imha etmiş Osmanlı gibi Batı ve uzantısından 15 Temmuz tokadını yiyince Kırım'ı unutuverip, Rus'un ayağına gidiverdik. Tarih tekrarlandı. Osmanlı padişahı Murat, Mısır Valisi ordusuyla İstanbul'a yaklaşırken, Rus ile çok kötü bir anlaşma imzaladı. Ordusunu Vakayi Hayriye ihanetinde lağvetmişti. Tıpkı düzmece "Er-kene-gon-balyoz.."da lağvettikleri gibi... Murat, Rusya ile imzalanan "o lanetli anlaşmayı nasıl imzalayabildin" diyenlere o meşhur sözünü söylemişti: "Denize düştük, yılana sarılıyoruz!" Niye düştün denize? Niye, niye?.. Neyse.
Rusya'da özür dileyip barıştık da...

Ya Kırım?

 

Mühendishane-i Bahr-i Hümayun

Askeri okullar kapatıldı mı? Hepsi Osmanlı'dan yadigâr idi!.. 1773 yılından… Kurumsallaşmışlardı... Çok kaliteli eğitim verdiklerinde ısrarlıyım. Bütün kurumlardaki problem okuldan-kurumdan değil, yasadışı grubun yukarıdakilerce kollanıp kayırılıp şımartılmasından kaynaklanıyordu.

Öğretmen okullarını kapatıp öğretmenleri Eğitim Fakültelerinde yetiştirdiğimizden beri, yetiştiremediğimizi söyleyen çok kişi var. Askerlik bir yaşama biçimidir. Subaylar üniversiteden yetişir mi bilmiyorum! Aklıma bir deyim ve bir atasözü geliyor: "pireye kızıp yorgan yakmak", "öfkeyle kalkan zararla oturur" Aklıma bir soru geliyor: Muhafazakarlar neyi muhafaza eder? Sormuyorum.

 

Demokrasi mitingi

Bugün demokrasiye sahip çıkma mitingine katıldım. İçtenlikle. Bugünlerde herkes farklı gerekçelerle mitinge katılıyor sanırım. Kimisi nefret ettiği Gülen'den iyice kurtulduğunu sanarak, kimisi yaptıklarına olan öfkesine... Yakın zamana kadar sokağa çıkıp slogan atmak büyük günahtı. "Gezi şahlanışı" aklıma geldi. Pensilvanya polisinin gençlerimizi öldürüp, kafa yarıp göz çıkarıp faturayı... Neyse orasını açmayayım.

Beni mitinge çağırıyorlar. Mesaj geliyor. Sayın Cumhurbaşkanı çağırdılar. Yurtdışındaydım katılamamıştım, en azından bu konuda hemfikiriz. Bugün çağrılarına uyarak sözümü yerine getirdim. Bu arada beni Maski adlı bir örgüt ve galiba Kars'ta birileri akşamları emniyet müdürlüğü önüne sokağa çağırıyor. Maski (her kim ise) diyor ki, "Cumhurbaşkanımızın ikinci talimatına kadar Vatanına ve Mlletine sahip çıkmak için Valilik önüne bekliyoruz" Ben hep nöbetteydim, sadece akşamları değil, gece gündüz. Gelirim. Madem ki talimat, ek nöbet de tutarız. Aynı anda üç şehirde olmak gibi bir maharetim olmasa da... Olağan üstü zamanlardayız. Bazı görevliler hepimiz için gerçekten olağanüstü çalışıyor, uğraşıyor, didiniyor.

İnsanoğlu tuhaf.

Her şey anlamsız. Yaşlanıyor muyum ne. 24 temm 2016

 

Neyin nöbeti?

15 Temmuz sonrası günlerdeyiz. Dün gece "demokrasi nöbeti" niyetiyle kalabalığa karıştım. Şaşırmadım ama yine de irkildim. Benim gibi birkaç salağı saymazsak, orada bulunanların demokrasi derdi, talebi filan yoktu. Orada milli birlik arayan, milli mutabakat isteyenleri de göremedim, ya da varsa bile susmuşlardı. Oradakiler, Mursi'nin Mısır'da yapamadığı Türkiye'de yapmak isterken, hedefe ramak kalmışken, işi bozan Gülen'e küfreden, milliyetçi değil ümmetçi, Panislamist bir kalabalıktı. Tekbir getirip, rabia işareti yapıyorlardı. Gülen'in suçlarını yazmışlardı; ilginçtir, birinci sıraya Gezi olaylarına yardım ve yataklık ettiği yazılıydı! Gezi olaylarını bu milletin kötü yönetim, toplum kesimleri arasında adaletsizlik ve ayrımcılık, Ergenekon dolayısıyla orduyu tahrip eden cemaate ve onunla ortaklık yapanlara tepki ve muhalefetin hiçbir önerisini duymak istemeyen zihniyetin baskılarına karşı vicdanı olan herkesin namuslu ve demokratik bir tepkisi olarak gördüm. Gülenciler orada hükümetle hala beraberdi ve yine çok zalimdiler... Yine de yanılmayı şiddetle arzu ederim, bu kalabalık demokrasi istiyorsa ya da buradan demokrasi çıkarsa ülkem adına en büyük sevincim olur.

Telefonuma gelen mesajlar:

 

Darbeciler kimdir?

Şaka kaldıracak günlerde miyiz? Türkiye'de bütün darbeleri ABD'yi arkasına alan sağcılar, diğer sağcılara yapar, "en sağcı sağcıların kendileri" olduğunu göstermek için solcuları ezerlerdi. Bugünlerde solda bir zayiyat-telefat filan var mı, henüz başlamadılar mı? Solcu da kalmadı zaten. Demokrasi güvercini zaten tek kanatla uçuyor. Tek kanatlı kuş sadece bizde uçar!

 

Korku Cemaati

Malum Cemaat konusunda insanlar, bir zamanlar adlarını anmaktan korktukları için muğlak ifadelerle konuşur, imadan kimden söz edildiği anlaşılırdı. "Cemaat, Pensilvanya, Okyanus Ötesi, The Cemaat, Hocaefendi..." gibi adlandırmalar o zamanlardan kaldı. İnsanlar onların adlarını anamıyorlardı zira iktidar ortağıy gibiydiler ama resmi olarak yoktular. Ayrıca cemaat, muhaliflerine genellikle "belden aşağı" vuruyordu! Hile, iftira, entrika ve kumpas en çok kullandıkları yöntemlerdi. Yanınızda-yakınınızda gizli bir cemaatçi her an bulunabiliyor ya da amiriniz gizli bir cemaatçi olabiliyordu. Onlara karşıysanız, zarar vermeseniz bile, kesinlikle cezalandırılıyordunuz. Mertçe olmuyordu... Bir korku salmışlardı ve genellikle gizli bir şeyleri vardı.

Son yıllarda, 17-25 sonrasında, cemaat mensupları daha da çok gizlendi. Önemli elemanlarını ve sermayelerinin büyük kısmını bu sürede yurtdışına çıkardıklarını gazeteler yazdı. Bir anda ortalıkta cemaatçi kalmayıverdi. Cemaatçilerin çoğu Akp sempatizanı oldu. Genel görüşe göre cemaatten çıkmak yerine çıkmış gibi yapıyor, saklanıyorlarmış. Dönmüş gibi yapmak, bilemeyiz; bazıları samimi olabilir.

Bazı yazarlar son günlerde gizlenen Cemaatçileri tanımanın ince yöntemlerini yazıyor. Nihat Genç çok hoş yazmıştı. Bulursanız okuyun. Ben de iki ipucu vereceğim: Birisi cemaatçilerin genel kültürleri zayıftır ve sırıtkan bir cehalet sergilerler. İlgi ve bilgi alanlarının çok farklı olması, şeyhin ağdalı lisanını çözme gayreti ve o mantığa uyum sağlamanın zorluğundan kaynaklanıyor olmalı, muhtemelen tembelliklerinden değil. Bulundukları konuma bilgi ve hünerleriyle değil, sınav sorusu çalarak gelmelerinden de kaynaklanabilir. İkinci ipucu ise sanat tüketmemeleri, feysbukta dahi hiçbir sanatsal paylaşım yapmamalarıdır. Ne bir resim, ne de müzik ne de şiir. Bir ilahi bile paylaştıkları görülmemiştir.

 

Paylaş