Neden savunulamadı? Savunma neden çok zayıf kaldı? Yanıt 12 Eylül ve 24 Ocak Ekonomi Politik kararlarında daha net görülebilir; önceden başlasa, sonradan hızlansa bile...

Ve diğer ülkeler de olduğu gibi, Türkiye’yi de en uygun bir zamanda yalnız yakaladılar. Yalnız ve yeteri kadar ekonomik, politik, siyasi, askeri, etnik, dini işbirlikçi güç oluşturduktan sonra... ve saldırıya geçtiler.

Çünkü önce savunma güçlerine ve yapılarına saldırı yapıldı, oralar, çürütüldü, sulandırıldı, sonra çökertildi. Sendikalar, kooperatifler, dernekler, silahlı kuvvetleri vd. Saldırılar önce kaba güçle, ardından, kapitalist tüketim, banka borçlanması, gelır üstü harcama ile sürdü.

Tam kıvamında ve yerinde de özel üretim din devreye sokuldu. Hem de öylesine ki “bakara makara” diyecek denli din dışı insanların eliyle ve diliyle... Özelleştirme kavramı ile kamu, devlet, halk adına ne var ne yoksa elden etekten çıkarıldı.  Ambar boş, elde avuçta birşey kalmadı, yani varlıksız bir devlet; mülksüz bir devlet, güçsüz bir devlet...

Düşünün ki, Abdurrahman Dilipak bile bu dine isyan etmek zorunda kaldı.

x

Türkiye, cumhuriyetle özgün, bilgili, bilinçli, tarihsel bir müslüman topluluk yarattı, laiklik bu topluluk üzerine, bu topluluk laiklik üzerine kuruldu. Bu ilişki biçimi dünyada yoktu, Türkiye’ye özgüydü. Fransa’dan etkilenme vardı, o kadar. İşe anlamak ve adlanrılmakla başlandı. Din dili de Türkçeleştirildi. Korkulan Allah’tan, korkulmayan, sevilen, bilinen, tanınan Tannrı’ya geçildi. Korkulmayan, sevilen, inanılan tanrının dili, anlatımı, istek ve dilekleri bir bütün olarak uzmanlarca yorumlanıp, camilerede halka açıklandı, anlatıldı, kutsal kitap, tapınma çağrısı Türkçeleştirildi. Bu amaçlala kurum oluşturuldu, insan, uzman yetiştirildi. Türkçe, Türkiye, Türk yüceltildi. Ancak, hiçbir dil, ulus, ülke aşağılanmadan; bir ulus yaratmak, Türkçeyi, Türkiye’yi, Türklüğü ete kemiğe büründürmek, somutla soyutu, gerçekle ideali buluşturmak amaçlıydı bu çabalar.

Bu özgün dinsel, dilsel, ulusal ve ülkesel biçimlenmeye dayanak oluşturacak, dünyada örneği olmayan, Anadolunun gereksinimlerine, konumuna, durumuna, yeterliliğine göre biçimlenmeye çalışılmış, özgün eğitim öğretim kurumları oluşturuldu.

ABD ve uzantısı askeri darbeler bu nedenle Türkiye’de laikliği, laik eğitim öğretim kurumlarını hep hedefe koyarak, ilkel, geri, kaba, kanlı, korku ve dehşet dolu dini Türkiy’ye işbirlikçiler eliyle yaymaya, yer değiştirmeye hep çabaladılar. İlkel, Arap çöl, kabile kültürü ile harmanlanmış, her tür ilerlemeye, toplumsal barışa, bilime, sanata, gelişime kapalı, iç barışa, insana, insan aklına, insan akıl üretimine, bu üretimin toplumsal dayanağı eğitime aralıksız saldırılarda bulundular, bozdular, yıktılar, dağıttılar. Hem cumhuriyetin özgün ve oldukça ileri taşıyıcı laik eğitimi zayıflattılar hem de asıl hedefleri toplumsal örgütlenmenin tepe noktası laik devleti bu şekilde sarstılar ve gerektiğinde askeri darbelerle sersemlettiler.

Büyük Ortadoğu Projesi, özünde devletsizleştirme planıdır. Devam ediyor ve Türkiye bu planın içinde gerekli görülen ekonomik, sosyal, dinsel, etnik saldırılar altındadır ve bu saldırılar hız kesse de ara veriilmeden devem ediyor. Karanlık yıllara sürüklenen ve ekonomik varlıklarına el konmuş, kendine özgün savunma-askeri gücü, uluslararası sermayeye göre yeniden biçimlenen bir devlet nasıl ayakta kalabilir, nasıl varlığını koruyabilir?

Karmaşa, kaos, karışıklık düzenin diğer yüzüdür. İki yüzü görebilen, düzen ile karmaşa arasındaki ilişkiyi de görür ki; gerçek görmek budur. Bu görüşte bir kavrayış vardır. Kavrayış ilişkisel bir düşünme biçimidir; bütünü görmeyi, anlamayı sağlar. Öğrenemeyen insan, göremeyen insan, kavrayamayan insan gördükçe, öfkeyle, nasıl olur da anlamazlar, diyenler vardır, duyuyoruz, görüyoruz, okuyoruz. Gerçekte bu tür serzenişlerde, sitemlerde, şikayetlerde, eleştirilerde bulunanlar da bir tür göremeyenlerdir; sadece farklı bir şeyleri göremiyorlar.

Özel ve özgün yetileri olan insanın, bu yetilerini kullanamaz durumda tutmak, bilimi, bilgiyi, kötü amaçlı kullanmakla ilgilidir. Ancak, burada kullanan için amaç iyidir, onun iyiliğidir. Kötü olan, yetilerini kullanamaz durumda tutulan çoğunluğun, çok sayıda insanın çektiği ve çektirdiği acılardır.

Nehirler, akarsular ve denizler insan cesetleriyle doldu taştı. Çoğunun ortak adları da DÜZENSİZ GÖÇMEN oldu. Kimliksiz, cinsiyetsiz, dinsiz, sınıfsız... düzensiz göçmen! İnsanlık daha nasıl bir acı yaşayabilir ki! Tarihte, böyle sürekli bir acı, dünyanın tümünün gözünün önünde görülmemiştir. Tarihte, böyle bir acıdan, yaşam üreten, çıkar sağlayan binlerce insanı da sanırım ilk kez görmekteyiz. Dünyaya sınırlar çizilmiş ve bu düzensiz göçmenler o sınırlardan bu sınırlara akıp durmaktadır.

Bir karmaşa, kaos, karışıklık varmış görünmektedir. Oysa herşey düzenlidir. Bir düzen var bu olanbitende, korkunç bir düzen. Düzensiz göçmenler, kendi düzensizliklerinin üreticisidirler, yaratıcısıdırlar. Sadece bunu görememe durumu içinde tutulmaktadırlar.

Uzun görememe durumu içinde tutulan büyük topluluklar, daha sonra devletleriyle birlikte dağıtılmakta, parçalanmakta ve düzensiz göçmen adını almaktadırlar. Bu büyük topluluklar, öğrenme yetisi olduğu halde, öğrenemeyenlerden oluşmaktadır.

Türkiye insanını bu öğrenememe duruma getirmek ve orada tutmak için 40 yıl aralıksız uğraş verdiler. Bu uğraşın altyapısını, içeriğini bilimsel bilgi; biçimini, görüntüsünü ise din, mililyet, mezhep vbg şeyler oluşturdu. Ortadoğunun diğer ülkeleri ise, bunu daha hızlı yaşadı ve dağıldı, düzensiz göçmene dönüştü. Bu zor koşullarda ayakta kalanlar ve kazançlı çıkacak olanlar örgütlü ve öğrenme sürecini işletenler oldu, olacak.

Devlet denen yapı, örgütlü ve öğrenmeyi sağlayan bir aygıttı, en kötüsü bile... devletleri varlıkları, kurumları ile yıkıp, devletsiz yönetimler istenmesinin temel nedeni, örgütlülüğü yok etmektir. İç savaş, göçmen dalgaları...

Ve sanılmasın ki, Türkiye topraklarının insanları da DÜZENSİZ GÖÇMENLER olarak adlandırılacak günleri yaşamayacak, bu bu toprağın eski sözcükle ferasetine bağlı. İlişki kurduğu, sürdürdüğü diğer ülkeleri seçimine, bağlaşıklığına bağlı...

Dünyada ve bölgemizde, yakınımızda yaşayıp daha az göçmen olan topluluklar yakından izlenirse, öncelikle kurdukları bağlaşıklıklar ve örgütlülükleri ile bu azgın, acılı sorunu daha az yaşadıklarını görülür.

Son söz, özekonomik gücünüz, öz politik askeri gücünüz, özdisiplin ve öz üretiminiz yoksa, S 500, S 1000 ve F 36, F 1000’ler ile ayakta kalamazsınız...