“Neden ve Nasıl Mankurtlaştırılıyoruz” adlı kitabım Nisan 2018’de güncellenmiş beşinci baskısıyla okurlarının karşısına yeniden çıktı. Mankurt kavramının Türkiye’de yerleşmesinde etkili olan yazıların yer aldığı bir kitaptı ve yıllardır piyasada yoktu. Türkiye çalkantılı bir süreçten geçiyordu ve yeni baskıyı geciktirirken taşların yerine oturmasını da bekledim. İleri sürdüğüm tezlerin haklılığı daha belirgin biçimde doğrulandı.

Yeni baskıyı dört gözle bekleyenler varmış. Hemen alıp okuyanlar olmuş. Beni tebrik etmeye gelenler oluyor. Tebrikler almak benim de hoşuma gidiyor elbette. Pek bir mesut oluyorum. Geçen gün mezuniyet törenleri arasında öğrenci velisi kılığında birisi odama geldi, epeyce methetti kitabı ve beni. Sonradan rahatsız olacak kadar gevşedim. Bu kadar methiye alışık olmadığım bir şeydi.

Sohbet sırasında söz durduk yere ve nasıl olduysa cemaate geldi. The Cemaat olanı. Adam cemaate karşı birkaç küfür söyledikten sonra (bugünlerde bütün kripto cemaatçiler böyle yapıyor) dedi ki, “Cemaat olduğu gibi duruyor, dipdiri ve ayakta. Kim ne söyledi, kim ne yazdı, hepsini kaydediyorlar. Günü gelince hesabını soracaklar. Tayyib’in şamatası hikâye. Kimse onu dinlemiyor bile. Bu günler geçecek. Herkes adımını ona göre atsın!” dedi.

Açıkçası ben de öyle düşünüyorum. Birkaç yüz akademisyen yasal altyapı yönünden sıkıntılı ve hukuku zorlayacak biçimde görevden alındı ama binlercesi devam ediyor. Üstelik görevden alınanlar da hukuksuz olarak alındıkları için normal hukuk düzenine geçince işlerinin başına geçip kaldıkları yerden mankurtluklarına devam edecekler. Bu arada olan sadece hükümet ortağı gibi olduğu zamanlarda iş bulmak, koltuk kapmak gibi sebeplerle cemaatin kapısına yapışan gariban ya da beleşçi-küçümen yalakalara olmuş olacak. Tabii ki ihaneti başından beri gördüğü için alçakça bertaraf edilen kurbanlar ayrı bir durum!

Adam gittikten sonra konuştuklarımız nedense zihnimde dönüp durdu. Tuhaf olan neydi ki? İnce ayrıntılarına kadar planlanmış, hazırlıklı bir konuşma olduğunu fark ettim. Adam kitabımı okuyup orada yazılanlardan ötürü bana gözdağı vermek istemişti! Bu bir uyarı mıydı?

Bana geçmişte yaptıklarını “lanet olsun, geçmişte kaldı artık, zaten belalarını da buldular” diyerek sineye çekmişken, haklarında düşündüklerimde haklı çıkmama rağmen sırf kendilerine yönelik hukukî standartlara uymayan tutuklamalar yapıldığı ve kendilerini savunma imkanına sahip olmadıkları için sözlerimi içimde tutma erdemliliği göstermeme rağmen... Bu yapıya karşı, üst yönetimin kararlılığına rağmen düzgün bir mücadele yapılmadığını ibretle izliyordum. Bana diş gösterip hırlamaları ise bardağı taşıran damla haline geldi ve bu yazıyı yazma sebebim oldu! Pervasızlığa bakar mısınız?

Geçmişi düşündüm.

1990’lı yılların sonunda Mankurt kavramı üzerinde düşünüyordum. 2000’li yıllarda konferanslar verdim. Görüşlerim, 2003’te Müdafai Hukuk Dergisinde “Mankurtlaştırma Sürecinde Ateş Suyu Etkisi” başlığıyla yayınlandı. Bu yazı o zamanın sosyal paylaşım türü olan yahoo gruplarında yüz binlerce kez dağıtıldı. Anadolu basınında birçok yerde ve çok farklı siyasi görüşlerden internet sitelerinde yayınlandı. Çoğundan haberim bile olmadı. Pek çok kimsenin düşüncelerini yakalamış, adı konamayan probleme çözüm önermiştim.

2006 yılında “Mankurtlaştırma Süreci” adıyla kitaplaştırdım. Hep bilimsel açık fikirlilik ve şeffaflık doğrultusunda ve vatansever duygularla hareket ettim. Bir şeyler ters gidiyordu ve o kitap ile gördüklerimi yazıp millete erken uyarılar yapmıştım. Konferanslarda da, kitapta da adını vermeden Gülen Hareketinin “kendi okulu, televizyonu, gazetesi, alışveriş merkezleri, okul ve dersaneleriyle millet içinde millet, devlete rağmen devlet oluşunun iyi bir gidişat olmadığını” yazarak bir mankurt hareketi olduğunu söylemeden edemedim. Akademik bir metindi ve ancak bu kadarı söylenebilirdi.

Ortada herkesin öcü gibi korktuğu bir örgüt vardı. Entrika çeviriyor, gizlice insanların telefonlarını dinliyor, insanlara tuzaklar kuruyor, elde ettikleriyle tehdit ve şantaj yapıyor, örtülü bir terör uyguluyordu. Görünüşte sevimli, medeni, mülayim dindar insanlardan oluşuyor gibiydi ama devlet içinde devlet olmuşlar; elemanlarını istediği yerlere yerleştiriyor, gizli operasyon yapıyor, kendisine karşı çıkanları ibreti alem için rezil ediyor, tertemiz kalmış olup şantaj yapılamayan bazıları ise teröre kurban gidiyordu. Öylesine bir korku ve dehşet yaymışlardı ki kimse onların adını bile anamıyordu. “Cemaat", "Fetullahçılar," "Okyanus ötesi", "Pensilvanya", "Samanyolcular", "F tipi", "zamancılar", "camaatçılar" ve sonunda “The Cemaat” gibi muamma, belirsiz bir varlıktan, hayaletten, söz eder gibi anılabiliyordu. Ortalıkta ellerinde ateşli silahlarla dolaşmadıkları, hatta takım elbiseli, kravatlı, dili dualı oldukları halde dehşet yaymışlardı. “Dokunan yanıyor”du. Ne hikmetse devlet de bunlarla uğraşmıyor, uğraşanlarla uğraşıyordu!

Sonra bunlar hükümetle adeta gayri resmi ortak oldular. O zamana karar yasadışı ve gayri meşru iken hükümetle işbirliği sonucu meşrulaştılar, yasallaştılar. Liderleri sevimli ve saygıdeğer uluslararası bir şahsiyet olarak takdim edilmeye başlandı. O zamana kadar o gruba “Fetullah” diyenler bile lidere “Fetoş” diyerek sevimlileştirmeye başladılar. Her istekleri karşılanıyordu, “ne istiyorlarsa veriliyor” ve icraatlara bakınca Türkiye’nin çivilerini söktüğü görülüyordu.

Gülencilere göre güya bu devleti hainler kurmuştu!.. İstiklal Harbini yapıp Türkiye’yi kuranlar ve mankurtluktan kurtarma çalışmaları yapanlar onlara göre hain-masonlardı! The cemaat, Batı ve emperyalizm karşıtıymış gibi bir görüntü altında ama tam da oraya hizmet ediyordu. Bu o kadar açıktı ki...

İnsanların korkudan adını bile anamadıkları örgütü ben kitabımda yazdım. Adını vermedim, çok uzun boylu da söz etmedim. Sadece “kendi okullarını, dersanelerini, alışveriş merkezlerini, medyasını ayırıp adeta millet içinde millet” haline gelen bu yapıya dikkati çekip gidişatın millete, devlete pek de hayırlı bir gidişat olmadığını yazıverdim. Gazetelerde yazanlar vardı ama akademik bir kitapta muhtemelen ilk kez sözleri ediliyordu. En azından eğitimle ilgili bir kitapta bu tuhaf-kollanan-kayırılan-şımarık durum ilk defa dile getiriliyordu. Şimdi fark ediyorum, o günlerde etrafımda farklı tipler dolaşmaya başlamıştı. Birçok kişinin gözünde ayrı bir yere konmuştum. Yüzüme gülümseyenlerin bir kısmının yılan gibi tısladıklarını çok geç fark ettim.

Tuhaftır, ülkede kıyamet kopmasına rağmen Eğitimbilimleri alanındaki çalışmalarda bu yapı hakkında hâlâ ciddi bir araştırma yoktur! Neden acaba? Hala korkuluyor mu, sandığımızdan daha çok kripto Gülenci mi var? Belki ikisi de.

İlk sonuç: Kitap yayınlandıktan sonra, o gün bugündür iki yakam bir araya gelmemiştir.

 

Profesyonellik Cambazlıktır

Bilim, sanat, felsefe, üst düzey yönetim, ticaret gibi alanlar yüksek derecede profesyonel uğraş alanlarıdır. Profesyonel olmanın gereği hedefe odaklanmak, oraya kilitlenmek ve adeta etrafa kulakları tıkayıp, dünyayla bağını koparıp, her türlü ihtiyacı karşılanmış biçimde işine yoğunlaşmaktır. Böyle olursa bir profesyonel işini en iyi şekilde yapabilir.

Profesyonelliği cambazlığa benzetebiliriz. Cambaz, onlarca, belki yüzlerce metre yukarıda bir ip üzerinde yürüyerek bir uçtan öbür uca geçerek bu mahareti ve korkusuzluğuyla izleyenleri hayran bırakır. Hayranlık, cambazın korkusuzluğuna, büyük bir deneyim ve ustalık birikiminedir. Cambazlık sadece yüksek bilgi ve beceri değil, aynı zamanda büyük bir hazırlık ve yüksek bir konsantrasyon gerektirir. İp üzerindeyken cambazın dikkatini dağıtabilecek her şey onun ipten düşmesine sebep olabilir. İzleyicilerin dikkat dağıtıcı gürültü patırtı gibi halleri ya da rüzgârın esmesi veya dengesiz esmesi cambazı ipten düşürebilir.

Akademisyen olmak ve bilimsel araştırmalara yoğunlaşmak yüksek düzeyde profesyonel çabayı gerektirir. Akademisyenlerin özellikle mesleğin başındaki bir akademisyenin bir cambaz kadar yüksek risk altında olduğunu kabul etmek gerekir. Hafif bir rüzgâr bile genç bir akademisyeni ipten düşürebilir. Gülen’in mankurtları kendisi gibi mankurt olmayanları düşürmek için ipi salladı, hatta ipi kestiler!

 

Lavra

Gülen örgütünün (ABD’nin diye de okunabilir) Millî Eğitim Bakanlığı ve üniversitelere yerleşmesi çok eski olmakla beraber Kenan Evren ve Özal dönemleri çok kritiktir. Millî Eğitim Bakanlılığı Yurtdışı Eğitim Daire Başkanlığı görevine getirilen Aysal Aytaç (ünlü cemaatçi Önder Aytaç’ın babası) zamanında devlet hesabına yurtdışına lisansüstü eğitim için öğrenci göndermeleri zirveye ulaştı. Gazetelerde gönderilenlerin cemaatin referansıyla gittikleri hep söylendi, yazıldı ve bunlar tekzip edilmedi. Durumu ayyuka çıkanların bazılarının bursu kesilip geri çağrıldı ama gelip buradaki işlerine devam ettiler! Sonraki dönemlerde o müdürlüğün genellikle “cemaatin elinde” kaldığı söylendi. Devlet araştırıp ortaya koymadığı için hep söylenti olarak kaldı. Genel kanaat, bugün "fetö-pdy" terör örgütü olarak anılan örgütün lavralarını devlete besleterek büyüttüğü yönündeydi.

İlgili genel müdürlüğün “Okyanus Ötesi” örgütün elinde olmasının daha sonraki zamanlarda fazlaca önemi kalmadı. Zira gerek yurtdışına lisansüstü öğrenci gönderme gerekse üniversitelere eleman alma, hatta yüksek lisans yapmada belirleyici olan LES, ALES, ÜDS, KPDS, YDS gibi sınav sorularının yıllardır cemaatten korunamadığı, en azından soruları ele geçirip kendi militanlarına verdiği daha sonra ortaya çıktı, kanıtlandı! Maalesef devleti yönetenler bu ahlaksızlığın ortaya çıkmasına rağmen yıllarca üstünü örtme gayreti içinde oldular. Ta ki açıkça hakkı yenen insanlar ”Gezi Olayları”nda patlayıncaya kadar!

Bu bukalemun yapı genellikle sağ cenahta örgütlenmiş olsa da 28 Şubat 1997 sonrasında “yumurtaları farklı sepetlere dağıtmak” amacıyla, sağcı olmayan, en son bakılacak yer ve gruplar içine de sızmış olması kuvvetle muhtemeldir. Karşımızdaki entelektüel bir hareket ya da siyasi bir oluşum değil sinsi bir akademik mafyadır.

 

Şeytan Merttir

Bize anlatıldığı ve betimlendiği haliyle Şeytan, insanı tuzağa düşürmez, arkadan vurmaz, kahpe-kalleş-kancık değildir. Şeytan, günahı/suçu süsler, cazip hale getirir, tatlandırır ve insanın zaaflarından yararlanarak o günahı işlemeye teşvik eder. Parayı gösterir, “çal senin olsun, güzelce harcarsın” der. Çalıp cebinize koymaz. “Ne hoş cins-i latif” der. Sizi zorla onun koynuna sokmaz. Şeytan günah işletmez, işlemeye çağırır. Zorlamaz, tuzağa düşürmez, komplo, kumpas kurmaz. Kapı ya da telefon dinlemez. Uçurumun başındaysanız sizi aşağı itmez. Hak edilmiş emeğinizi, değerlerinizi elinizden alıp hak etmeyene vermez. Yapmadığınız kötü şeyi “yaptın” diye yalan söylemez, iftira atmaz. Şeytan namert değildir, arkadan vurmaz.

Şeytan kahpe, kalleş, kancık değildir. Merttir. Şeytan aklı ve iradesi olan insana zarar vermez. Dürtüleriyle hareket eden insanaltı, insanımsı yaratıkları açığa çıkarır. Ama din ile kandıran insanımsı, şeytanı bile günaha sokar. Kendi yaptığı şeylikleri “şeytana uydum” diyerek ona yükler. "Şeytana uydum" diyenler zaten kötü insanlardır. Şeytan sadece maskesinin düşmesine vesile olarak onun gerçekte ne kadar rezil birisi olduğunu sergilemiştir.

“Cemaat”in yaptığı tuzak, kumpas, iftira, hırsızlık, hak yeme, hukuk çiğneme gibi gayri ahlaki, gayri İslamî ve gayri insanî eylemler şeytanî değildir. Şeytan bile öyle yapmaz, namert değildir.

 

Akademik mafya

Belki de mizaç, hayatım boyunca hep yalnız adam oldum, siyasi görüşlerim hep oldu ama kimseyle yasal olsa bile örgüt bağına girmedim. Partici bile olmadım. Bir tedbir için değil, gizli kapaklı işler içinde olmayı sevmediğim ve particiliği de hayli sevimsiz bulduğum için. Ortak paydam olsa bile birçok hususta farklı düşündüğüm insanları "takımdaşlık adına" savunmak zorunda kalmaktan hoşlanmadım.

Hayata çok erken atılmak zorunda kalmıştım ve erkenden olgunlaştığımı düşünmüşümdür. Çocukça bir çocukluk ve deli dolu bir gençliğim olmadı. Hep yetişkindim. Bu hal de beni (bana kalırsa) bir miktar yalnızlaştırmış olabilir. Yalnızdım ve kitaplarım vardı. Çılgınca okurdum. İki üniversite bitirdim. Eğitimin çeşitli kademelerinde öğretmen, müfettiş ve yönetici olarak iyi bir deneyim birikimi edinmiştim. O süreçlerde de okudum. Kendi görüşlerimi farklı görüşlerle karşılaştığımda daima test eden biriydim ve sabit fikirli olmadım. Bunca okumanın bir birikim yaptığının farkındaydım ve etrafımdakilerin de fark ettiğini fark ediyordum. Doktoramı tamamladığımda geleceğin parlak bir akademisyeni olarak görülüyordum. Lisansüstü çalışmalarımda geleceğin önemli konularını görebilmiş, bilgi toplumu, bilişim ve bilgi yönetimi alanında derinleşmiştim.

Elime geçen üç kuruşlardan binlerce kitap sahibi oldum. Okudum, entelektüel gündemi takip ettim. Uluslararası ilişkilerden jeopolitiğe, Tarih’ten teopolitiğe kadar geniş bir alanda okumalar yaptım. Kendini yetiştirmeyi bir ahlak ve sorumluluk olarak gördüm. Birkaç kitap bile okumamış, sanat tüketmeyen, felsefe okumadığı halde felsefeden nefret eden, zır cahil, ağdalı dilde yazılmış birkaç şeyh kitabı okuyup onu da anlayamamaktan beyni dumura uğramış kişileri, Gülen'in akademik mafyası, sınavlar kazandırarak, kadrolar vererek, yurtdışlarına götürerek, unvanlar dağıtarak, bize çelme takıp düşürerek önümüze geçirdi, başımıza çıkardı.

O sınavları geçen birileri nasıl cahil olabilir ki? The cemaatten ise oluyordu. Entelektüel gelişmeye ihtiyaçları yoktu. Makaleleri bile ekipçe, birilerince yazılıp kolayca yayınlanıyor, ayarlı jürilerden dikensiz gül bahçesinde dolaşıyor, istihbarat yapıyor, entrika üretiyorlardı.

Amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanan ilkesiz ama örgütlü bir güç olan akademik mafya karşısında yalnız olanın kaybetmesi kaçınılmazdır.

 

Kahpe - Kancık!

Meramını daha iyi anlatma ve anlatılanı daha iyi anlama özeni insanları sözcük, kavram ve terimler üzerinde düşünmeye iter. Sözcüklerin etimolojisi, anlamlarının tarih içindeki evrimi, değişimi ve dönüşümü üzerinde düşünerek çözümlemeler yapmak insanları geliştirici bir durumdur. İleri derecedeki iletişimciler için bu düşünme aynı zamanda bir zevktir.

Prof. Yalçın Küçük arada bir yapardı. Ondan Rusçadaki tavariş-yoldaş kelimesinin Türkçeden Rusçaya geçen “mal-mülk” ve nihayet “mal-davar-koyun” sözcüğü olduğunu öğrendiğimde çok gülmüştüm. Düşünsenize, Stalin adlı psikopat herkese “koyundaşım” diye hitap ediyor! “Koyundaş Beriya, bugün kaç bin kişiyi imha ediyoruz?”

Yalçın Küçük hoca bir ara “orospu” sözüne de el attı ama eli orada kaldı. Aydınlanamadık. “Ruspi” sözcüğünü Farslara heceletiyor, Farslardan kaptığımız “o-rus-pi”yi çözümlüyordu. O kavram bizde de vardı. “Cinsel yönden ilkesiz, isterik, aranan, kolay elde edilen kadın”ı biliyorduk ama o kavramı başka kelimelerle karşılıyorduk. Orospu kelimesi Ruslarla tanıştıktan sonra benimsediğimiz bir kelime olmuş. Öteki kelimeleri unuttuk. Bu konuyu konuştuğumuz birkaç Rus, bunun çok haksız ve rahatsız edici olduğunu, Rus kadının kendince ilkelerinin olduğunu, Türklerin Rus kadınını tanıdığı 1920 ve 1990 yıllarında Rusya’nın çöküş yaşadığını, çöküş halindeki bütün toplumlarda önce kadınların çöktüğünü dile getirdiler. Meselem bu değil ve Tolstoy'un asaletini pek methettiği Nasya’ya haksızlık etmeyeyim diye deyip geçiyorum.

Dilbilim eyleyenlere sözcük çözümlemesi yapmalarını rica ediyorum. Dilbilimciler daha bir uzmanca yapar ama biz yurttaşların da eli, aklı, dili vardır. Her şey devletten beklenmez!

Köylü çocuğuyum. Birçok hayvanımız vardı. İzler gözlerdim. Birçok köylü gibi zamanla hayvan psikolojisinden anlar oldum. Biraz değineceğim. Köpeklerle ilgili olup günlük hayatta sık kullandığımız birkaç kelime üzerinde durmak istiyorum: Yal, yalak, yalaka.

Un ile bol ılık su karıştırıp bir bulamaç elde edilir. Bu bulamacın adı “yal”dır. Yal, köpek yiyeceğidir. Bu yalın içine konulduğu kaba “yalak” denir. Niye o ad verilmiştir? Köpekler yalı öyle saygı ve şükranla, öyle iştahla yer ki, izliyorsanız iştahınız bile açılır. Yalını yedikten sonra yal kabını yalayarak temizler. Köpeğe yal verirken pek bir sevinir, kuyruk sallar, size minnet ifadeleri görünür yüzünde ve size bunu belli ederler. Köpek yalını yiyince, yal vereni de yalayabilir. Yalaka kimmiş? Yalaka derken ne demiş oluyor muşuz; köpek! Yal ve yalak bilinmeden yalaka anlaşılmıyor!

Köpeklerin psikolojisi cinsiyetine göre değişir. Erkek köpekler dürüsttür, merttir. Beklediği kapıya giderseniz tanıdık değilseniz kuşkulanır, kuşkusunu da saklamaz. Mert dedim ya. Havlayarak uyarır veya hırlayarak ciddiyetini gösterir. Oysa kancık köpek hayli farklıdır. Kapıya bağlasanız bile gelene gidene pek havlayıp ev sahibini haberdar etmez. O yüzden kapıya bağlanmaz, zincire vurulmaz. Genellikle kapıda pinekler ama arada bir sünepeliğe de çıkar. Başka kapılarda dolaşır. Kancığın sanki belli bir aidiyeti yoktur, sahibine sadakati pek görünmez. Özel alanı da yoktur, başkasının özel alanına da saygılı değildir; her yere, her köpeğin özel alanına girebilir. Sünepedir, salakana da denir (salak-ana, salak-hane, sal-axana?) Erkek köpekler onun bir kancık olduğunu anlayınca kendi özel alanına girse bile saldırmaz, umutlu bir beklenti içinde hoşgörülü davranır. Umutlu beklenti!

Kancık, dişi köpek demektir. (Kan-cık analizini uzmanına bırakayım.) Dilimizde erkek köpek için bir ad olmazken dişi köpek için “kancık” sözcüğünün olması ilginçtir. Bunun sebebi belki de kancıklık psikolojisinde saklı. Kancık, erkek köpek gibi bekçilik stratejisini dürüstlük ve mertlik üzerine kurmaz. Kancığın yanından geçerken ilgisizdir. Hiç oralı olmaz. Bu davranışıyla “Sana saldırmayacağım, barışçıyım” demektedir. “Ne kadar uysal bir köpekmiş” diyecek olursunuz. İhtiyatı elden bırakıp yürüyüp giderken aniden arkanızdan size saldırır. Stratejisi önce güven vermek, insanın önlemlerini kaldırtmak ve en savunmasız anında, arkadan saldırıya geçmektir. “Sana saldırmayacağım” derken yalan söylemiştir. Ondan zarar gelmeyeceğine güvenerek kandırılmış, ihanete uğramışsınızdır. O yüzden en tehlikeli köpek kancık köpektir. Mert değil namerttir. Dürüst değil alçak, kahpe ve kalleştir. Kancık psikolojisi budur.

Kişiler arası ilişkilerde kancıklık gösterenler olduğu gibi siyasal oluşumlarda da kalleş, kahpe ve kancık oluşumlara rastlanır. Öyleleri için ahlak ve erdem, dürüstlük, mertlik, yiğitlik, çalışıp çabalayarak elde etmek değil, kahpelik, kalleşlik yaparak, dost görünüp yaklaşarak size çelme takıp düşürerek elde etmek onlara daha uygun gelir. Kancıktırlar yani. Aklıma kimler, neler gelmiyor ki…

 

Paralel değil hayalet!

Akademik hayatıma başlamamla mankurtlaşma üzerine konuşma ve yazmalarım da başlamış oldu. Bütün mankurtların maskesini indirmeye gayret ediyordum. Benim için görevdi. Sanırım en çok “The Camaatçılar” rahatsız olmuş.

Akademik hayatımın başındaydım ve yazdığım makaleler yıllarca akademik dergilerde yayınlanmadı. Uzun süreler bekletildikten sonra gerekçesiz ya da sudan gerekçelerle reddedildi. Zamanla gerçekten araştırma yapamadığımı, yazı yazamadığımı düşünmeye başladım. (Sonradan, yazılarımın yayınlanmadığı dergi editörlerinden konuştuklarım oldu. Benim makalemi görmemişler, hatırlamıyorlar!) Birçok dergide en azından elemanlarının olduğu anlaşılıyor. Özgüvenim sarsıldı. İtibarımı sarsmaya yönelik girişimler oldu. Aile düzenim bozuldu. Çalışmalarıma ambargo konulmaya çalışıldı. Okuma yazma dışında yapabileceğim başka iş yoktu, farklı alanlarda dağıldım.  Jeokültür kitabı bile yazdım!

Hep kendimde aradım. Bize öyle öğretilmişti, bir sorun varsa sebebi önce kendinde ara! Genç bir akademisyenin akademik hayatını bitirecek kadar adi olabileceklerini düşünmüyordum. Onlarla medeni bir fikir tartışmasında olduğumuzu sanıyordum. İnsanı fikirlerinden ayrı değerlendirebiliyordum ama onların bunu yapmadıklarını bilmiyordum. Farklı ve beğenmediğim siyasi-kültürel özellikleri olan ama insani yanlarını beğendiğim kişilerle ahbaplık etmiş, medeni ilişki sürdürmüşlüğüm vardır. Davalarının masonlarla olduğunu söylüyorlardı. Yaklaşık 350 yıllık aile tarihi bilinen Hanefi-Türk olmanın endişesizliği içinde, rotaryen kapılardan yolu geçmemiş tuzu kuruluğunda birisi olarak “jetonumun geç düştüğünü” de kabul ediyorum. Bu kadar kalleş ve kancık olabileceklerine ihtimal vermemiştim.

Kendimce tedbirler de almıştım. Halen Türkiye’de en az telefon faturası ödeyenlerden biriyim. Fito dinliyordur, diye. Şeffaf bir hayatım oldu, kendimce temiz bir hayat yaşadım, ahlak-adabım öyleydi ama fitnenin ağzına meze olmamaya da dikkat ettim.

Sonra… Bir takım kamu görevlisi onlarla metres ilişki içine girdi. Bu milletin namuslu evlatlarını mankurtlara parçalattılar. Ergenekon, Balyoz… 10. Dalga… Üniversite ayağı!

Fetullahçılara kızgın, öfkeli filan değilim. Tabiatına uygun davrandılar. Şaşırtıcı değil, akreptir sokar! Ben bu toplumun gören gözü olarak refleks gösterip erken uyarı görevimi yaptım. Bütün lanetim onlarla metres ilişki kurup beni sırtımdan hançerleyenleredir.

Yıllardır içimde saklıyordum. Artık sadece bende değil. Uyarı ziyaretine gelen şahıs kararımı değiştirdi. Öte yandan adaletin yerini bulacağına inancım yoktur, gelecekten bir beklentim de...

“Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz”. Gördüğüm kadarıyla üniversitede sadece gevezelik eden, deşifre olmuş olan fitocuları ayıkladılar. Yapı olduğu gibi yerinde duruyor. Dahası, duyuyorum ki ayıklananları da yeniden göreve başlatıyorlarmış. Küçük bir farkla, önceden çalıştıkları üniversitelerde değil, başka üniversitelerde! Bu adamlar Fetö tarafından sınavlarda hırsızlık yapılıp kazandırılarak militan olarak oraya getirilmedi, hak edenlerin haklarını gasp etmedi ve benim gibileri telef etmediyse yani masum idilerse kendi üniversitelerine, hem de özür dilenerek neden iade edilmiyor? Masum değillerse bu mankurtlar neden yeniden üniversiteye dönüyorlar?

Hakları çalındığı için sınav kazanamayanlar bir yana, Üniversitelerdeki Fetö mağdurları da henüz konuşmuş değil! Kumpas kurulanlar, şantaj yapılanlar, intihara zorlananlar, mobinge maruz kalanlar…

Uzatmayayım. Benim açımdan duruma bakılırsa, iki yakam hala bir araya gelmediğine göre Fetö’nün saltanatı da hükmü de devam ediyor. Vebalin hepsini onlara yüklemiyorum yine de bilinsin; lanetim torunlarına bile yeter.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top