O senelerde büyük bir köy kadar olan Şırnak’ta, beş polis memuru ve üç bekçinin bulunduğu dört odası olan küçük bir karakol vardı. Birbirlerini tanıyan bu kasaba halkı arasında uzun yıllardır hiçbir cinayet vakası yaşanmamıştı.

Polis Memuru Nihat Bey, küçük bir kasaba olan Şırnak’ta kış geceleri yanındaki bekçiyle devriye gezerken hem komşusu hem de ekmek aldığı fırının sahibi olan genç Abdülkerim’in fırınına uğrar on dakika kadar ısındıktan sonra birer simit alıp devriyeye devam ederlerdi.

Bu kasabada birkaç gün önce genç terzinin başı duvara vurularak öldürülmesi üzüntüyle insanlar arasında konu olmaya başlanmıştı.

Fırıncının da yakın arkadaşı olan öldürülen terzinin cinayetini çözmek için çaba gösteren, zayıf, uzun boylu, eğri dişleri sığara içmekten sararmış, birkaç ön dişi de düşmüş olan polis Nihat neredeyse bütün şüphelileri sorguya çekmiş, nezarette yatırmış, palaskayla dayak atmış ama bir ipucu elde edememişti. Yürekleri birbirlerine kenetlenmiş halkın dişleri arasından dilleri korku belasına da olsa çıkıp falan, filan yapmıştır sözleri çıkmıyordu. Bedenleri morarsa da iftiraya kalkışmıyorlardı.

Yine bir gece yarısı fırına giren polis memuru o gün aldığı maaşın bir kısmını ölen terzinin yakın arkadaşı olan Abdülkerim’e verir ve “Abdülkerim, az da olsa bu parayı sen terzinin annesine ulaştır. Bu günlerde geçinmekte zorlandıklarını duyuyorum. Senin de arkadaşına çok üzüldüğünü biliyorum, eğer gecenin karanlığında başı duvara vurarak öldürülen terzinin ölümünden şüphe duyduğun birileri olursa vakit geçirmeden mutlaka karakola gelip bizlere bilgi ver. Görüyorum ki arkadaşına çok üzülüyorsun. Kaç defa fırına uğradıysam gözyaşı döküyor benimle bile ilgilenmiyorsun. Eminim ki sen de benim kadar bu işin çözülmesini istiyorsundur.”

                                                      *****          

Abdülkerim sessiz, yeni evli, işine sabah gelip akşam evine giden bir fırıncıydı. Evine bağlıydı. Çalışkandı. Karısını da çok seviyordu.  Kendisine göre işi hiç ağır değildi. Zaten fırıncılık yapmasa başka ne iş yapacaktı ki?  

Taa, o tarihlerde okuyan yazan kişi sayısı yüzde on gibiydi. İnsanlar babadan kalan mesleklerini sürdürerek rızıklarını çıkartıp evlerini geçindiriyordu.

Fırınının bulunduğu sokakta marangoz, ayakkabı dikicisi, çayı şekeri tedarik ettikleri bakkal, binek hayvanlara semer diken saraç bile vardı.

Say sayabilirsen, buna benzer meslek sahibi insanlar bu sokağı küçük iş yerleriyle şenlendirerek, akşam ekmelerini koltuklarının altına sıkıştırıp evlerine giderlerdi.

Dar ve uzun, irili ufaklı taş döşeli zanaatkârlar sokağında insanların, hele de baba mesleğini yapmaya çalışan gençlerin keyfine diyecek yoktu. 

Sabahları gördükleri dükkân komşularına selam verir, “Hayırlı satı pazarlarınız olsun” diyerek işlerinin başına geçmek için dükkânlarını açarlardı. Çoğu zaman, öğlen aralarında, fırından aldıkları pidelerle dükkânın birisinde toplanıp güle oynaya karınlarını doyururlardı.

                                                                *****   

Gün gelir en zalim kişi bile Tanrı ile konuşma ihtiyacını duyar.

Bir zalimin Tanrıyı içinde görmek ve onunla konuşmak istediği zamanlar, ya vicdanının rahatsızlığından ya da Tanrıya kafa tutma arzusundan ileri gelebilir.

Günlerdir içinde sakladığı ama sakız gibi ağzında çiğnediği öç alma duygusunu soğuk bir kış gecesi gerçekleştirdi Abdülkerim.

Karısına laf attığı zannıyla arkadaşı terziyi gece yarısı yakalayıp sorgu sual etmeden öldüren Abdülkerim, gece gündüz işinin başındayken bile, belki pişmanlıktan, belki de cehennem korkusundan Tanrı ile konuşur olmuştu.

Abdülkerim, dili olan bir dilsiz, aklı olan bir deli gibiydi.

Özellikle geceleri karısına sırtını dönerek kendi kendine konuştukça içindeki çıkmaz derinleşiyordu.

"Allah’ım, terzi birlikte büyüdük. Onun sokağa çıkmadığı zamanlar ben mutsuz olurdum. Onu göremeyince camlarının önünden seslenip, kapılarını tokmaklayarak sokağa çıkartırdım. Terzinin canını almak zamanı gelince bana değil sana düşerdi. Bu güne kadar insanın başına gelen olaylara kader derlerdi. Şimdi soruyorum sana, bu kimin kaderi? Allah’ın başımıza gelen her şeyden haberdar olduğunu söylüyorlar. Sen beni madem kul olarak yarattın, yapacaklarımdan da haberin vardı neden dur evlat demedin? Niye bana cinayet işleme kini yükledin?

Terzi benim en yakın arkadaşımdı. Benim karım yolda giderken, güzeller güzeli karımın ardından konuştuğunu işittim. Konuştu konuştu (güzel) dedi, (seviyorum) dedi. (Eyvallah) dedi. Eğer benim iplerim senin elindeyse niye o anda kanım beynime çıkınca sakin ol diye yüreğimi yumuşatmadın? Hınç dolu beynimle geceleri terzinin arkasından sinsi sinsi giderken benim yolumu çevirmedin? Ya da beni yere düşürüp başımı taşa çarptırmadın? Beni o zaman niye öldürmedin?  Üç aydır taşıdığım günahın ağır yükünü çekmezdim ben de.

Hiç iyi etmedim. Katilim, hem de arkadaş katili. Benim çektiğim acıdan bihabersin. Hatta bana yukardan yukardan bakıyorsundur”

Gece yarıları fırına gelip ekmek pişirmek için ocağı yakan Abdülkerim, tutuşturduğu odunların üzerine birkaç kütük daha odun atar, çıtırdayarak yanan odunların ateşine gözünü dikerdi.

“Allah, yarın beni bu odun ateşi gibi ateşte yakıp, kızgın sacın üzerinde kavuracak. Sonrada sırat köprüsünden geç diyecek! Zebanilerinin bana yapacakları aklımdan çıkmıyor.

Çok sevdiğim arkadaşımın başını duvara vururken, yapma aciz kulum, belki de karına senden bahsediyordu duygusunu yüreğime doldurmadın? Anlamıyorum, bana fırındaki odunları al gel, burada odun bulunmaz diyorsun?

Bugüne kadar haram yemedim, yalan söylemedim. Bizde namus kan ile temizlenir derlerdi. Bu töreyi koyan kimdi?     

Katilim, hem de en değerli arkadaşımın katili oldum. Benim çektiğim ıstırabı görüyor musun? Büyüksen, Allah isen bana yol göster bu dertten kurtulayım.”   

                                                                         *****

              

“Abdülkerim, arkadaşın öldürüldükten sonra sen çok dalgınlaştın. Zayıfladın. Söylediklerimi işitmiyor, anlamıyor gibisin! Terzinin öldürülmesine bu kadar çok mu üzülüyorsun? Senin üzüldüğün kadar ben de katili bulamadığımız için üzülüyorum.

Zavallı genç delikanlının ailesi neredeyse ekmeğe muhtaç duruma gelmişler. Onlar için karakolda yardım toplayacağım. Esnaflara da haber saldım. Aklında olsun, karınca kararınca senin de bir yardımın olursa biriken para çoğalır.”

Her an kendisini yakalayacağını düşündüğü polis Nihat, Abdülkerim için ağır bir konuşma yapmıştı.

Terzinin ailesini sadakaya muhtaç eden kendisiydi. 

Aklından geçenler yaşamasını zorlaştırıyordu. Terzinin kesilen nefesi gibi hissediyordu kendi nefesini.

İç dünyasının kendisini boğduğu bu günlerde Abdülkerim, bir de arkadaşı terziyi özlemeye başladı. Onun fırına gelip pide yaptırışını, sıcak ekmek alıp “İçine tereyağı koyacağım demesini. Diyarbakır karpuzu ocak başında iyi gelir” diyerek iki dilim karpuz getirişini. Terzi dükkânında çay demleyip koşturarak gelmesini, yaptığı şakalar yaşanıyormuş gibiydi gözlerinin önünde. 

Hesabını bitiremediği iç dünyası Abdülkerim’e yol çizdi.

Aklımı kaybetmişim, Sormamış sorgulamamışım. Terziye nefes almayı haram ettim. Bu aklımla, günahımın hesabını ahrete bırakmayacağım. İnsan olarak taşıdığım beynimi, bedenimi korkuya esir edip yaşatmayacağım. Kanayan vicdanım, yas tutan yüreğim rahat etmeli. Ölünce yapmak isteyeceğin sorgu suali bilemem ama ben yaşarken arınmalıyım.  

         

                                                                 ******  

"Gece yarısı olunca erkeklerin duvar diplerine su dökmesini yasakladığım halde, arsızlar aynı şeyi yapmaktan vaz geçmiyorlar.  Bundan sonra devriye gezerken kim olursa olsun geceleri sokağa işerken görürsem tutup kolundan bir gece nezarette yatırayım da akılları başlarına gelsin. Bu fırıncıda var bir şeyler. Bir daha duvar diplerine sıkışınca işeme diye tembih etmiştim. İki senedir bırakmıştı, yine başladı anlaşılan.”      

 Polis Nihat, bekçiye olduğu yerde durmasını işaret edip yavaş adımlarla duvar dibinde işini bitirmek üzere olan fırıncıya doğru yürüdü. İçinden de, “ Zaten sende bazı değişiklikler oldu. Eskisi gibi fırına girdiğim zaman benimle konuşmak istemiyor, yüzüme bile bakmıyorsun. Aklının başka yerlerde olduğunu seziyorum. Bu yaptığında suç diyerek seni bu gece nezarete götürüp sıkıştıracağım” diyerek arkası dönük fırıncıya yavaşça yaklaştı, “Abdülkerim sokaklara su dökmenin yasak olduğunu kaç defa söyledim. Seni bir gece nezarete alayım da aklın başına gelsin diyecekti ki,” “Abdülkerim” deyince fırıncı korktu, başını çevirince polisle yüz yüze geldi.  Büyümüş gözbebekleriyle baktı polis Nihat’a. Sevip saydığı polisin gözleri sorgudaydı. Kendisini cehennemin kor ateşinde yandığını hissetti. İçindeki yükünün ağırlığı tek lamba ile ışıyan sokağı zifiri karanlığa çevirdi. O anda terziyi gördü, “Beni özledin mi?” Diye sordu güzel Yusuf. Canı bedeninden çekildi. Arkadaş katil olarak cehennemde yanmak çok zordu. Bu işin cezasını yaşarken çekmek niyeti vardı zaten. Benliği o anda cesaret ve korku arasında gidip geldi. “Ben yapmadım amirim diyecekken, ben yaptım amirim, ” dedi.

Polis Memuru, emin olduğu katile “Soru sormasam mı?” diye düşündü. Ama sordu. “Ne yaptın fırıncı?” Sorunun cevabı, “ Yusuf’un başını duvara ben vurdum ben vurdum” dedi Abdülkerim.

  

            

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top