İSLAMCI İDEOLOJİNİN KISKACINDAKİ FELSEFE:

YENİ ORTAÖĞRETİM FELSEFE PROGRAMINA YÖNELİK KİMİ ELEŞTİRLER

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, 2005’den bu yana ilköğretim ve ortaöğretim müfredatında sık sık değişiklik yapmaktadır. Bu değişikliklerden felsefe dersi öğretim programı da payına düşeni almaktadır. En son değişiklik, 2018 yılına aittir, ancak program incelemede olduğu için, sanırım eleştiriler doğrultusunda bazı düzeltmeler yapılmaya devam etmektedir. Programda yapılan değişiklikler, küresel ve ulusal düzlemde meydana gelen hem bilimsel, teknik ve pedagojik gelişmeler hem de insan anlayışında yaşandığı ileri sürülen dönüşümlerle ilişkilendirilerek meşrulaştırılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin felsefe dersi müfredat değişikliğinin gerekçesi olarak, ‘bilim ve teknolojide yaşanan hızlı değişim, bireyin ve toplumun değişen ihtiyaçları, öğrenme öğretme teori ve yaklaşımlarındaki yenilik ve gelişmeler bireylerden beklenen rolleri de doğrudan etkilendiği, bu değişimin bilgiyi üreten, hayatta işlevsel olarak kullanabilen, problem çözebilen, eleştirel düşünen, girişimci, kararlı, iletişim becerilerine sahip, empati yapabilen, topluma ve kültüre katkı sağlayan vb. niteliklerdeki bir bireyi tanımladığı’[1] söylenmektedir. Bu gerekçelere bağlı olarak yapılan değişiklik sürecinde, ‘farklı ülkelerin son yıllarda benzer gerekçelerle yenilenip güncellenen öğretim programları incelendiği, yurt içinde ve yurt dışında eğitim öğretim ve programlar üzerine yapılan akademik çalışmalar tarandığı, başta Anayasamız olmak üzere ilgili mevzuat, kalkınma planları, hükûmet programları, şûra kararları, siyasi partilerin programları, sivil toplum kuruluşları ve sivil araştırma kurumları tarafından hazırlanan raporlar vb. dokümanların analiz edildiği, Millî Eğitim Bakanlığı programlar ve öğretim materyalleri daire başkanlıkları tarafından geliştirilen anketler aracılığıyla öğretmen ve yöneticilerin programlar ve haftalık ders çizelgelerine yönelik görüşlerinin toplandığı, illerden gelen her bir branşla ilgili zümre raporları incelendiği, branşlara yönelik açık uçlu sorulardan oluşan ve elektronik ortamda erişime açılan anket verilerinin derlendiği, eğitim fakültelerimizin branşlar ölçeğinde hazırladıkları raporlar incelendiği, bütün görüş, öneri, eleştiri ve beklentiler, Milli Eğitim Bakanlığının ilgili birimlerinden uzman personel, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan çalışma gruplarınca değerlendirildiği’[2] ileri sürülmektedir.

Yeni yapılanmaya göre, 10. Sınıfta Felsefeye Giriş niteliğinde konulara yer verildiği[3], 11. sınıfta ise, bir felsefe tarihi nosyonu geliştirilmeye çalışıldığı görülüyor.[4] Bu nosyonun amacı olarak da şunlar söyleniyor:

“Felsefe dersi öğretim programı ile öğrencilerin; insan, bilgi ve yaşanılan dünya ile ilgili sorular sormalarını, sorulara ilişkin düşünme ve akıl yürütmeye dayalı cevaplar arayarak oluşturdukları düşüncelerini sözlü ve yazılı bir şekilde ifade edip, tutarlı, temellendirilmiş ve güncel hayatla ilişkilendirilmiş bir şekilde düşünmelerini sağlamak ve felsefenin temel alanları ile soruları hakkında edinilecek bilgilerden hareketle, düşünce tarihi örnekleri üzerinden felsefi düşünceye, tarihsel ve bütüncül bir bakış açısı geliştirmeleri amaçlanmaktadır. Programda, felsefi düşünce dönemlerinin temel özellikleri, örnek filozoflar ve felsefi metinler değerlendirilirken dönemin koşullarının göz önünde bulundurulması ve bunların çağımız koşulları ve güncel içerikleri ile ilişkilendirilerek yorumlanması esas alınmaktadır. Varlık, bilgi ve değere dair temel sorular üzerinden felsefi düşünmeye ve felsefenin diğer bilimlerle ve güncel sorunlarla ilişkilerine değinilmektedir. Öğrencilerin düşünmeye, araştırmaya, tartışmaya ve fikirler oluşturmaya, eylemlerinde insani-toplumsal, etik-ahlaki sorumluluk taşımaya ve siyasi-estetik duyarlılık göstermeye teşvik edilmeleri hedeflenmektedir.”[5]

Programda, “girişimcilik” gibi neoliberal ekonomiyi önceleyen bazı giydirmeler bulunmakla birlikte, ileri sürülen kazanımlara katılmamak olanaksızdır. Ancak ana sorun bu kazanımların nasıl bir içerikle ortaya konulacağıdır. Bu içeriğin aslında ipuçları programın kendisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan, program hala taslak aşamasında olduğu ve geliştirme süreci devam ettiği için, kimi eleştirilerimi paylaşmak istiyorum. Eleştirilerimin, büyük ölçüde, programda örtük olan ideolojiyi, ayrımcılığı ve tarafgirliği deşifre etme üzerine kurulu olduğunu belirtmek isterim. Kuşkusuz programı bu açılardan yapısökümüne uğratmak, satır aralarını göstermeyi, gösterilenin altındaki gösterilmeyeni bulgulamayı hedeflemekte, programı bir tür tersten okumayı gerektirmektedir.

1.  Program taslağının geneli incelendiğinde, ilkçağ dışında,  filozof seçiminde genelde taraflı davranıldığı kanısına kapılmamak işten bile değildir. Örneğin 10. Sınıftaki, felsefeye giriş olarak görülecek derste, sadece “Platon, Aristoteles, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, I. Kant, K. Jaspers, Hilmi Ziya Ülken ve Takiyettin Mengüşoğlu’nun”[6] isimlerine yer verilmektedir.  11. Sınıftaki felsefe tarihi odaklı programda ise,  MÖ 6. yüzyıl-MS 2. yüzyıl aralığında, Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Parmenides, Empedokles ve Demokritos Epiktetos, Pratogaras, Gorgias, Sokrates, Diogenes, Lukianos, Ksenofanes ve Aristoteles;[7]  MS 2. yüzyıl-MS 15. aralığında,  St. Augustinus, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd , Mevlânâ, Yûnus Emre ve Hacı Bektâş Velî[8]; 15. yüzyıl-17. yüzyıl aralığında, N. Kopernik, G. Galileo, F. Bacon ve I. Newton,  R. F. Bacon, Descartes, B. Spinoza, T. Hobbes[9]; 18. yüzyıl -19. yüzyıl aralığında, J. Locke,  I. Kant,  F. Hegel, J. J. Rousseau[10]; 20. yüzyılda ise, F. Nietzsche, H. Bergson,  J. P. Sartre, T. Kuhn, K. Popper[11] gibi düşünürlerin adlarına yer verilmektedir. Bu seçmeci tavır, materyalist, yapısalcı, post yapısalcı ve pozitivist düşünürlerin yok sayılmasına ve idealist ve rasyonalist geleneğin öncelenmesine yol açmıştır. İnsan programı inceleyince, materyalizmin ilkçağda Demokritos’la başlayıp bittiğini düşünmektedir. Çünkü programda Epikuros, Lucretius, Pierre Gassendi, Paul Henri Baron d'Holbach, Ludwig Feuerbach, Karl Marx gibi kişilerin adı hiç geçmemektedir. Yani bu programı inceleyen kişiler, materyalizmin felsefe tarihindeki gelişimini görememektedir. Aynı haksızlığın, yapısalcılık, post yapısalcı ve pozitivist düşünüler için de geçerli olduğu görülmektedir. Oysa yapısalcılık, post yapısalcı ve pozitivist düşünürlerden söz edilmeksizin 20. yüzyıl felsefesini ve bilimini anlamaya olanak yoktur. İnsan, program yapıcısının, felsefe tarihinin bir sorunlar tarihi olduğunu ve bu sorunların epistemoloji söz konusu olduğunda rasyonalizm-empirisizm-şüphecilik; ontoloji söz konusu olduğunda, idealizm-materyalizm; değerler söz konusu olduğunda öznelcilik-nesnelcilik karşıtlığında yürüdüğünü; yine felsefe tarihinde her daim bu karşıtlığı aşmaya çalışan özgün çabaların bulunduğunu göremediği ya da daha hafif bir deyişle görse de öğrencilere göstermek istemediği düşüncesine kapılmaktadır. Oysa felsefe diyalektik temelde gelişen bir düşüncedir; empirisist-rasyonalist-septik; materyalist-idealist düşünürler diyalektiğini görmeden, bu karşıtlıklardan uzaklaşmaya yönelen yapısalcı, post yapısalcı ve pozitivist düşünürleri kavramadan felsefenin doğasını anlamak zordur. En azından felsefeye tarihsel açıdan yaklaşan 11. sınıftaki programda, tarafsız bir biçimde akımlar ve temsilcileri ve aralarındaki diyalektik sezdirilmeliydi. Fakat programda böyle bir çabaya rastlanmamaktadır. Felsefenin diyalektik karakterini göstermek aslında öğrencilerin, aynı konuya ilişkin farklı ve alternatif bakış açılarını görmeleri, karşılaştırmaları ve eleştirmeleri ve kendi özgün görüşlerini geliştirmeleri, ya da kendi görüşlerini eleştiri süzgecinden geçirmeleri bakımından oldukça işlevseldir. Programın bu tek yanlı yapısı mutlaka giderilmelidir.

2. Ortaçağ Hristiyan kültüründe felsefenin serüveni ele alınırken, sadece,  St. Augustinus’un adına yer verilmesi şaşırtıcıdır.[12] Ortaçağ Hristiyan kültüründe felsefesinin serüveni, apalojojik ve skolastik dönem kavramsallaştırması adı altında, seçili örnek düşünürler ışığında verilebilirdi. Yine Platonculuk ve Aristotelescilik ışığında Hristiyanlığı yorumlayan gelenek seçili filozoflarca örneklendirilebilirdi. Daha da önemlisi, ortaçağı çökerten tümeller tartışmasının programda görülememesidir. Oysa bu ortaçağının merkezi sorunudur; bu tartışma ekseninde adcılık, kavramcılık, gerçekçilik örnek filozoflar ışığında gösterilmeliydi.  Program yapıcısı, Ortaçağ Hristiyan kültüründe hiç felsefenin bulunmadığı gibi bir izlenim doğurmaya çalışmaktadır ki, bu nesnellik bakımından kabul edilecek bir şey değildir. Sanki ortaçağda Hırıstiyan kültüründe hiç felsefe yoktu, İslam dünyasından yapılan çevirilerle felsefe doğdu iması verilmeye çalışılmaktadır. Bunlar verilmeyince, doğal olarak öğrencinin Rönesans, reform ve aydınlanma hareketlerinin nesnel zeminini, ardalanını görmesine olanak kalmamaktadır. Bu, program açısından büyük bir kusurdur.

3. Ortaçağda İslam felsefesinin serüveninin Meşşalik ve Meşşaliği eleştiren Gazzali odaklı işlendiği anlaşılmaktadır. Burada, Farabi, İbn Sina, Gazzali ve İbn Rüşd’ün adı geçmektedir.  Oysa bu da gerçeği yansıtmamaktadır. İslam dünyasında, kurulu dinleri eleştiren Naturalist, Aristotelesci (Meşşailer), Platoncu (İşrakiler), bağımız filozoflar söz konusudur. Program yapıcısı İslam kültüründe din eleştirisi yapan Ebu Bekir Razi gibi filozofları yok saydığı gibi (öğrencilerin İslam dünyasında din eleştirisi yapan filozofların bulunduğunun görülmesini engellemek isteniyor olabilir), Suhreverdi, Molla Sadra gibi Şii eğilimli İşrakileri ve Ebul Berakat el-Bağdadi, İbn Haldun gibi bağımsız filozof ve düşünüleri de yok saymıştır. Bakış açısı büyük ölçüde meşşai ve Gazzali perspektiflidir. Oysa doğrusu aralarında diyalektik olan bu akımları ve seçili örnek düşünürler üzerinden göstermektir. Program yapıcısının, ortaçağ İslam kültüründe (4 filozof), Hristiyan kültüründen (1 filozof) daha çok filozofa yer vermesi, dinsel taraflılığının; Şii kökenli filozofları görmezden gelmesi ise Sünni bakış açısının bir yansıması olarak yorumlanmaya müsaittir.  Oysa bir öğretim programı nesnel ve tarafsız olmalı; çoğulculuğu yansıtmalıdır. Bu arada, felsefeci olmayan Mevlânâ, Yûnus Emre ve Hacı Bektâş Velî[13] gibi isimlerin felsefe programına sokuşturulmasını anlamak hiç de kolay değildir. Herhalde program yapıcısı, şiirle felsefeyi, akılsallıkla ya da rasyonel argüman geliştirmeyle mistisizmi, iç görüyü ve sezgiyi birbirine karıştırmaktadır.

4. İlkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ belirgin özelliklerine göre sınıflandırılmış tarihi dönemlerin adlarının programdan kaldırıldığı görülmektedir.[14] Bu konuya değinen Ünal Özmen şöyle diyor:

“Tarih, sosyal bilgiler ve felsefe derslerinde sık kullanılan bu kavramlar, bazı derslerde ünitelerin adıdır. Milli Eğitim Bakanlığı “Avrupa merkezli olduğu için” bu kavramları öğretim programlarından çıkardı. Revize edilen programlara baktığımda 11. sınıf felsefe dersi ünite adlarının değiştirildiğini gördüm. İlkçağ Felsefesi: MÖ 6. Yüzyıl-MS 2. Yüzyıl/ Ortaçağ Felsefesi: MS 2. Yüzyıl 15. Yüzyıl/ Rönesans ve 17. Yüzyıl Felsefesi: MS 15. Yüzyıl-17. Yüzyıl/18. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi: MS 18. Yüzyıl, 19. Yüzyıl Felsefesi/Çağdaş Felsefe: 20. Yüzyıl Felsefesi. MEB’in öğretim programı revizyonundan nasibini alan sadece “çağ”lar olmamış; Rönesans, Aydınlanma, Çağdaş gibi dönem adlandırmalarını da güme gitmiş. Belli ki MEB’i rahatsız eden, düşünce tarihindeki paradigma değişimini ifade eden kavramsallaştırmalar olmuş. Tarihi çağlar, akademiye uyum sağlayamadığı gerekçesiyle tarih derslerinden çıkartılmadı. Fakat lise felsefe derslerine bu denli nezaketli yaklaşılmadı. Ders ve konu adları liselerle aynı olan üniversiteler şimdi ne yapacak. Mesela akademik tanıtım formunda uzmanlık alanı İlkçağ ve Ortaçağ felsefesi yazan Felsefe Hocası Doç. Dr. Hasan Aydın bu yaştan, bunca okumadan sonra uzmanlık alanını değiştirecek mi?”[15]

Ünal Özmen’in de belirttiği gibi, dünyada evrensel kabul görmüş, daha da önemlisi diğer ders kitaplarında korunan ilkçağ, ortaçağ ve rönesans, modern çağ, aydınlanma vb. gibi ayrımlarla oynanması şaşırtıcıdır. Kuşkusuz felsefe tarihi bir bütündür; fakat belli dönemlerde yaşanan kilit olaylar ve değişimler felsefenin de değişip dönüşmesine yol açmıştır. Bu açıdan program yapıcısı, ilkçağ, ortaçağ, modernçağ vb. gibi ayrımları kaldırsa da, yüzyıllarla ifade edilen başka bir ölçüt kullanmıştır. Ölçüt ilk bakışta daha nesnel gibi görülebilir. Ancak MÖ6. yüzyıl-MS. 2. yüzyıl, MS 2. yüzyıl-MS 15 .yüzyıl,  15. yüzyıl-17. yüzyıl ayrımları hangi ölçütle yapılmıştır? Felsefe tarihi okuyan herkes bilir ki, burada içkin olan ayrım, sırasıyla ilkçağ, ortaçağ ve rönesanstır. Batı geleneğinde, ilkçağın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği, yine ortaçağın ne zaman başlayıp ne zaman sona erdiği konularında tartışma bulunmaktadır. Sanırım en temel tartışmalardan birisi de, ortaçağ adlandırmasının değer yüklülüğü sanısı üzerine kuruludur. Bir diğer iddia ise İslam’da bir ortaçağın olmadığıdır. Belki de program yapıcısı, ortaçağ karanlık bir çağ olarak nitelendiği için, çağlara ayırma düşüncesinden vazgeçmiş olabilir. Oysa ortaçağ, Avrupa tarihinin geleneksel ve şematik olarak üç bölüme ayrılmasından ortada kalan çağa verilen bir isimdir. Bu bakımdan hiç de değer yüklü de değildir. Öte yandan bir İslam ortaçağı olmadığından da söz edilemez; eğer ortaçağ, felsefenin tek tanrılı bir kültür ortamındaki serüvenine işaret ediyor ve felsefenin din adına şu ya da bu yolda kullanıldığına gönderme yapıyorsa, ki öyledir, İslam filozofları da ortaçağ felsefe kültürünün bir parçasıdırlar. Eğer çağlara ayırma düşüncesi, ilerlemeci bir tarih tezine dayandırıldığı gerekçesiyle programdan çıkarılmışsa bu daha vahim bir durumdur; insanlığın kültürel ve düşünsel evrimini hiçe sayıyor anlamına gelmektedir.

5. Program, ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, gibi ayrımları kaldırsa da, bu bakış açısını tutarlı bir biçimde koruyamamakta, MS. 2-15 yüzyıllar aralığında Hristiyan ve İslam felsefesi sözcüklerini kullanmaktadır. Hristiyan felsefesi ve İslam felsefesi deyişleri bilim literatüründe yaygın olarak kullanılsa da,  bura da kastedilenin daha çok ortaçağ Hristiyan ve İslam kültüründe doğup gelişen felsefeleri ifade etmektedir. Eğer bununla salt din temelinde yapılan felsefe kastediliyorsa, bu Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, O. William, R. Bacon gibi filozofları anlamamak olur. Onlar sadece din felsefesi yapmadılar, ilkçağdan devraldıkları felsefi mirastan yola çıkarak, mantık, fizik, metafizik vb. alanların felsefesini de yaptılar.  Felsefelerini dinle uzlaştırmaya çalıştılar ancak, kendilerine teolog, mütekellim, fakih, mutasavvıf olarak değil filozof olarak takdim ettiler. Yine Ortaçağ İslam dünyasında İbn Cebirol, İbn Meymun gibi Yahudi filozoflar da yetişti ve bunlar da literatürde İslam felsefesinin bir parçası olarak görülürler. Yine Ebu Bekir Razi, İbn er-Ravendi, Serahsi gibi din eleştirisi yapan filozoflar da ortaçağ İslam felsefesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla program yapıcısının, dönemlendirmede güttüğü nesnellik kaygısını, din adlarını kullanırken de gütmesi beklenirdi. Oysa böylesi bir tutarlılık gözlenmemektedir.  Program yapıcısı, ortaçağ kavramsallaştırmasını kaldırınca doğal bir biçimde Hristiyan ve İslam felsefesi kavramsallaştırmasına yönelmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Şimdi, eğer Hristiyanlık ve İslam’la bir kültür ortamı kastediliyorsa, Hristiyanlık ve İslam ortadan kalkmadığına göre modern filozoflara da yetiştiği ortamdan yola çıkarak Hırıstiyan ve İslam felsefecisi demek meşru hale gelmektedir. Oysa bu bakış açısı sakattır. Dine saygılı yaklaşan İbn Sina’nın tersine bir din ve İslam eleştirmeni olan Ebu Bekir Razi de İslam kültüründe felsefe yapmıştır, aynı şekilde yeni çağa ait olmasına rağmen Descartes, F. W. Nietszche vb. de Hristiyan kültür atmosferinde felsefe yapmışlardır. Oysa ne İbn Sina, ne Farabi kendisini İslam felsefecisi olarak görür ne de Descartes kendisini Hristiyan felsefecisi olarak olumlar. Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi filozofların, dinin yerel, felsefenin evrensel bir etkinlik olduğunu savundukları, kendilerine filozof dedikleri görülür.

6. Programda dikkat çeken bir diğer husus da, Yunanlıların felsefenin oluşumundaki özgün katkılarının gölgelenmesidir. Nitekim kazanımlardan birisi şöyledir:

“Sümer, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint ve İran medeniyetlerinde varlık, bilgi ve değer anlayışlarının felsefenin doğuşundaki etkilerine değinilir.”[16]

Bu kazanım ilk bakışta garipsenmeyebilir; ancak iki büyük yanlış anlamaya yol açacak niteliktedir. İlki, bilimle felsefeyi karıştırılmaktadır. Yunanlılarda bilim ve felsefe ayrımının olmadığını söyleyenler olmakla birlikte, Heredot gibi kimi tarihçilerin tanıklığına bakılırsa, astronomi, matematik gibi alanlarda, Yunanlılarda bir uzmanlaşmanın bulunduğu sezilmektedir. Buna karşı çıkılsa bile, Sümer ve Mısır gibi toplumların Yunanlıları daha çok matematik ve astronomi gibi alanlarda etkiledikleri ileri sürülebilir. Kaldı ki Yunanlılar, söz konusu toplumlarda dağınık ve sistemsiz olan bu sahadaki bilgileri edinince onlara teorik temeller sağlamışlar, formüle etmişlerdir. Çin kültürünün Yunan felsefesinin doğuşuna etkilerinden söz eden bir düşünceyle şuana değin karşılaşmadığımı belirtmek isterim. Bir Hint etkisi gündeme getirilebilir ama bu felsefenin doğuşundan çok sonralarıdır. Yunan felsefesinin Sümer, Mısır ve Hint kültüründen türetilme çabası çok eskiden beri tartışılan bir konudur ve kesin bir sonuca bağlanmamıştır. Ortaçağda Yunanlıların felsefeyi, doğulu peygamberlerden çaldıkları bile ileri sürülmüştür; ancak bunlar afaki sözlerdir.[17] Yunan felsefesini söz konusu kaynaklardan türetmek için, Herakleitos’un logos; Demoktritos’un atom, Platonun idealar, mimesis, anımsama öğretisi ve siyaset teorisi, Aristoteles’in madde-form düalizmini, yetiler psikolojisini, dört neden öğretisi vb.nin bu kültürlerde izlerini göstermek gerekir. Bu henüz başarılabilmiş bir şey değildir. İkincisi, Sümer, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint ve İran uygarlıklarında varlık, bilgi ve değer anlayışlarının felsefenin doğuşundaki etkileri gündeme getirilmekle, Yunan felsefesinin mitos’tan logos’a, kozmogoni’den kozmoloji’ye geçiş yaptığı, evreni ve evrendeki olayları tanrılarla açıklama düşüncesinden kurtulmaya yöneldiği örtülmüş olmaktadır. Bu aslında düşüncede gelişimin olduğunu ve gelişen zaman içinde rasyonalitenin öncelendiği düşüncesini saklamak ya da en hafif deyişle gizlemek anlamına gelmektedir. Bunların hiçbirisi kabul edilemez.

7. Programlarda, H. Z. Ülken, T. Mengüşoğlu, N. Topçu gibi modern dönem düşünürlerimize yer verilmesi sevindiricidir. Her ne kadar Nurettin Topçu’nun diğer ikisiyle karşılaştırıldığında daha ideolojik bir bakışının olduğunu ve felsefi yeterliliğinin eksik olduğunu düşünsem de modern dönem düşünürlerimize yer verilmesi, öğrencilerimize filozoflarımızın bulunduğunu göstermek bakımından çok anlamlıdır. Burada da iki eksiklik görüyorum: İlki, neden bu sayı bu denli azdır? Neden Nermi Uygur, Uluğ Nutku, Cemal Yıldırım, Hüseyin Batuhan vb. yer almamaktadır? İkincisi ise yaşayan filozoflarımıza neden hiç yer verilmemektedir?

8. Felsefe programında hiç kadın filozofa yer verilmemesi de düşündürücüdür. İlk bakışta şöhretli kadın filozofun bulunmadığı düşünülebilir. Oysa bu yargı hiç de doğru değildir. Kadın filozoflarla ilgili felsefe tarihi yapıtları bulunduğu gibi[18], Türkiye’de Bedia Akarsu, İonna Kuçuradi, Betül Çotuksöken vb. kadın filozoflarımız da bulunmaktadır. Öğrencilerin içinde sadece erkekler değil kızlar da bulunduğundan, onlara hiç kadın filozofun bulunmadığı gibi cinsiyetçi bir imada bulunmak ne ölçüde doğrudur? Bu eksikliğin de mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Programı katı bir eleştiriye tabi tuttuğum, hakkında hiç pozitif bir yargıda bulunmadığım gibi bir düşünce doğabilir. Bu doğru değildir;  çünkü eleştirmediğimiz hususları olumladığımız açıktır. Ancak olumlu öğeler içerse de programın, ne felsefenin neliği hakkında sağlıklı bir düşünce geliştirmeye olanak tanıdığını, ne felsefe ile felsefe olmayanı ayırmaya dönük bir ölçüt önerdiğini, ne de bir bütün olarak felsefe tarihini ve bu tarihteki düşünce diyalektiğini yansıttığını söylemek mümkündür. Daha da vahim olanı, ideolojik ve cinsiyetçi bakışın filozof seçiminde içkin olmasıdır. Program geliştirilmesinde bu türden sorunlarla karşılaşılması, büyük ölçüde program geliştiren grubun ideoloji gözeterek homojen olarak yapılandırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa felsefenin doğası hiçbir ideolojiye sıkıştırılamayacak kadar çoğulcudur. Eleştirel, yaratıcı, refleksif ve analitik düşünmeyi önceleyen felsefenin, bir ideoloji ya da ideolojilerin hizmetine sokulması kabul edilemez. Tek yanlı, yani sadece idealist geleneğe yaslanılarak tanıtılması ise hiç kabul edilemez; bu dediğim gibi felsefenin doğasına aykırıdır. Tek yanlı ve İslamcı ideolojik kurguyla sunulan bir felsefe programından, nasıl eleştirel düşünen, sorgulayan, yeni düşünceler geliştiren, yaratıcı bireyler yetiştireceğiz? Türkiye artık, bu kısır tartışmaları aşmalıdır; bunun yolu da eğitimi nesnel, bilimsel, eleştirel bir temelde yapılandırmaktan geçmektedir. Bunun için karşıt argümanlar üzerine kurulu ve argüman geliştirmeye isteklendiren bir felsefe programı olmazsa olmazdır. 


[1] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 4.

[2] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.10-11.

[3] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 17-22.

[4] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 23-27.

[5] TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.12.

[6] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 18-22.

[7] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 23.

[8] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.24.

[9] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.25.

[10] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.26.

[11] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 27.

[12] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24.

[13] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24.

[14] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24-27.

[15] Ünal Özmen, Burası Tayyip’in Yeri mi?, Birgün Gazetesi, 09.02.2018.

[16] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.17.

[17] Bkz. Hasan Aydın, İskenderiye Yahudiliğindeki Kökleri Işığında Ortaçağ Hıristiyan ve İslam Düşüncesinde Felsefenin Kökeni Sorunu, Felsefe Dünyası Dergisi, sayı: 60, 2014/2, s. 65-114.

[18] Bunlardan birkaç tanesini anımsatmak gerekirse;  I. Glaichauf, Kadın Filozoflar Tarihi; M. Rullmann, Kadın Filozoflar (Antikçağ’dan Aydınlamaya Kadar); Arslan Kaynardağ, Kadın Felsefecilerimiz.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top