Âşık Zülâli’yi Anarken [1]

“Bizde eskiden herkes şair doğardı.” Türk kültürü ve edebiyatıyla ilgilenenlerin biraz da hayıflanarak söylediği bu söz Atabek Yurdu için geçerli değildir. Atabek Yurdu derken, Ahıska Paşalığı veya Çıldır Eyaletinin bakiyesi olan Ahıska, Ardahan, Artvin, Kars ve Erzurum’u ve buradaki “Yerli” kültürünü kastediyorum. Bu bölgede ne âşıklık geleneği bitti ne de şair olarak doğmak…  Bu durumun halk eğitiminin formal eğitimden ayrı olarak yürüdüğünü gösterdiği gibi, bölge kültürünün gelişkinliğini ve tarihsel derinliğini de gösterir.

İnsanların birbiriyle konuşmasında bile şiirsel ifadeler, atasözü ve deyim kullanma oranı çok yüksektir. “Kuru söz”ü güzelleştirerek zenginleştirme iletişimde yüksek bir düzey olsa gerek. 

Çocukluğumu hatırlıyorum. Bugünlerle karşılaştırdığımızda hayli zorluklar içinde ve çok fukara hallerde idik. Üstelik bizden önceki kuşaklar çok daha kötü koşullardan geliyorlardı. Dünyaya bakarak gençler olarak bizim büyük taleplerimiz vardı ve o kuşağın bizi halimize şükretmediğimiz için kınadıkları çok oluyordu.

Benden önceki kuşak ve benim kuşağım doğup büyüdüğümüz, yani bildiğimiz ortamda yaşayamadık, dünyaya dağıldık. Türkiye’ye değil, gerçekten dünyaya dağıldık. İyi bir okul eğitimi aldığımızı düşünmüyorduk. “Ne olacak bizim halimiz” diye acınaklı bir halde hayata atıldığımızı hatırlıyorum. Üstelik bizden önceki kuşak sırasında devleti kötü yönetenlerin yeteneksizliklerinin faturasını ödemek bize düştü, 12 Eylül darbesi ile ilk gençliğimiz geçti. Sağcı ve solcu gençleri saygı ve minnetle anıyorum. Hepsinin vatan ve millet derdi vardı, kendileri için değil, talepleri millet için idi. Deli doluydular ve iyi ki öyleydiler. Masum sayılmazlardı ama gençtiler. Gençlikteki deliliklerin masumiyetten sayılma hakkı vardır. Yöneticiler mi, hepsini lanetliyorum. Çok hoyrattılar. Çok kabaydılar, çok yeteneksiz ve zalimdiler.

O şartlar altından çıkan benim kuşağımla ancak internet aracılığıyla bir araya gelebildim. Onlarca şair çıkmış, şiirler yazmış, kitaplaştırmış, yayınlamışlar. Bilim adamları yetişmiş, örgütçüler yetişmiş, derneklerde, sendikalarda, siyasi partilerde görev almışlar, hem de başka yerlerden gelip, oradakileri geçerek elde etmişler. Ne muazzam bir dip kültürü varmış ki, o yetersiz okul koşullarına rağmen insanları böyle donatmış. Sonradan gördük, Ahıskalılarımız da ayrı bir kıyamet sınavından aslanlar gibi geçip gelmişler.

Atabek yurdunun muazzam bir kültürel birikimi var. Bu atalarımızın yaşanmışlıklarından çıkarmış olduğu, damıtarak biriktirdiği özgün bir kültürdür. Bir yandan Kafkas’ta Azerbaycan üzerinden Türkistan’a, diğer taraftan Safeviler ve Akkoyunlular aracılığıyla Selçuklu’ya, son birkaç yüzyılda ise Osmanlı kültürü gibi büyük kültürlerin ortasında kalmanın faydasını da görmüş beslenmiş, hepsinin üstüne katkılar yapmıştır.

Böylesine muazzam bir kültürün içinden zirveye yerleşecek bilge insanların çıkması da kaçınılmazdır.

 

POSOFLU ÂŞIK ZÜLALÎ (1873 – 1956)

Doğum ve ölüm tarihlerini parantez içinde yazıyoruz. Peki, bu parantezin içinde neler var? Soyadı olmadığı zamanlarda insanlar birbirine karıştırılmamak için genellikle memleketleriyle ya da kimin oğlu olduğuyla ayrılabiliyordu. İlçe dışına çıkıldığında “Posoflu” Zülâli, “Narmanlı” Sümmanî, “Çıldırlı” Şenlik gibi anılıyordu. Âşıklar için böyle olduğu gibi pehlivanlar ya da daha başka önemli kişiler de memleketlerine gönderme yapılarak ün kazanırlardı.

Posof’un Suskap köyünde 1873 yılında doğdu. Göç ettiği Eskişehir, Çifteler’de 1956 yılında vefat etti. Kabri oradadır. Doğduğu köyün adı şimdi Âşık Zülâli köyüdür. Ben komşu köydenim. Benim köyümün adı da Âşık Üzeyir’dir. Âşık Üzeyir de büyük ozanmış. Oğlu Fakiri ise Âşık Zülâli’nin ustası olmuş. Asıl adı Yusuf Kökten’dir. Zülâli mahlasını ustası Fakiri vermiştir. “Saf, tatlı su” anlamına geliyor. Bu mahlas, kültürümüzdeki su sesine atfedilen anlamlara bakarak, sesinin güzel olduğunu düşündürüyor.

Beş yaşındayken Rus işgalini gördü. Bu işgal 43 yıl sürdü. Rus işgaline teslim olmadı, mücadele etti. Ona göre hayatın manası millete hizmet etmekti. Öyle de yaptı. Mücadeleyi sadece kendisi yapmadı, halkı örgütledi, bilincini yükseltti. 

Atabek Yurdu’nun 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başındaki bilinen üç büyük ozanından biridir. Diğerleri Narmanlı Aşık Sümmani (1861- 1914) ve Çıldırlı Âşık Şenlik’dir (1850 – 1913).

Atabek Yurdu mu? Ahıska, Ardahan, Artvin, Erzurum ve Kars’tır, Bayburt’u da katabilirsiniz.

 

OZANLIK EĞİTİCİLİKTİR

Okul yazının icadından sonra ortaya çıktı. Sınırlı sayıda insan okula giderdi. Son yüzyıla kadar var olan okullara gitmek mecburi değildi. Okul yoktu ama eğitim insanlığın başından beri vardı.

Eğitim - Terbiye demektir. Terbiye insanı medenileştirir. Diğer hayvanlar gibi yaşama güdülerini doyurmak değil, değer üreterek insanlaşılır ve bunu yapmak için eğitim alınması gerekir. Daha iyi eğitim, daha iyi insan olmak demektir. Burada eğitimi okul ile eşitlemiyorum.

İnsanlar nasıl terbiye ediliyor?

Önce anababa – Bunu şimdiye kadar hep yaptık.

Sonra dede-nine – Dede-nineyi köyde bırakmadıysanız ya da huzurevine koymadıysanız torunlarını eğitmede çok önemli katkılar yaparlar.

Sonra? Eskiden, okul yokken, en yüksek eğitim halk ozanlarından, âşıklardan, dervişlerden alınırdı. Âşıkların terbiye etmesi bugünkü üniversite bitirmek anlamına gelirdi. Âşıklarla oturup kalkanlar, o meclislerde bulunanlar edep, erkân, hikmet öğrenir, bilgiden, sanattan alır, hayatın anlamını sorgular, dünyayı tanırlardı.

Sözlü kültürde yani okulun ve yazının hâkim olmadığı zamanlar için şöyle de diyebilirim: Ana baba terbiyesi kişiyi ilkokul mezunu yapar. Dede-ninenin varlığı ve verdiği eğitim kişiyi lise mezunu kadar eğitir. Ozanlar, dervişler, bilge insanların varlığı ve onları bilmek, onlarla oturup kalmak kişiyi üniversite mezunu kadar yapar-dı; eskiden. Kişi okuma yazma bilmese bile! Sözlü kültürde bu böyleydi. Dede Korkut ozandı.

Eskiden edep-erkânı, görgü ve ahlakı, bilgi ve hikmeti âşıklardan öğreniyorduk. Hikâye anlatırken adeta ders işlerlerdi. Ben çocuktum ve köyümüze kış boyu âşıklar gelip saz çalar, türkü ve hikâye anlatırlardı günlerce, oradan biliyorum.

Bir Azerbaycan düşünürü, Zerdabi,  “Bizim Kafkas Türklerinde hiçbir yazı, hiçbir söz, ağız ile söylenen şiir kadar tesir etmez. Âşık sazını alıp türküsünü söylerken etini kessen haberi olmaz.”

Meramımı daha iyi anlatmak için bir hatıramı da aktarmak isterim.

Gürcistan’da 170 yıl önce Türkiye’den göç etmiş bir Ermeni köyüne gitmiştim. İnsanlar Türkçe konuşuyorlardı. Anadilleri Türkçeydi. Türklerden hoşlanmadıklarını da saklamıyorlardı. Bize konukseverliğin en iyilerinden birini gösteren ev sahibimize Türkçeyi neden koruduklarını sorunca bana masanın üstünde duran Köroğlu adlı kitabı gösterdi. Kiril harfleriyle Azerbaycan Türkçesi ile yazılmıştı. “İşte bunun için” dedi. Açıkladı. Eskiden âşıklar gelir çalar söyler bu ve benzeri hikâyeleri anlatırlarmış. “Şimdi âşık kalmadı ama ben okuyorum. Öyle hikmetli sözler var, öyle edep erkân öğretiyor ki… Bunu anlayarak ve üzerinde düşünerek okuyan birisi üniversite bitirmiş kadar terbiye alır, dedi. Âşıklar böyle bilgi üretici, dağıtıcı ve eğiticiydiler.

Benim çocukluğumda bizim köylerde de herkes Köroğlu’nu, Aşık Garib'i, Kerem ile Aslı'yı ve daha nicelerini bilirdi. Şimdi malumat sahibi olunsa bile bilmiyorlar.

Ozanlar gezgin bilgiydiler. Yürüyen okuldular.

Âşıklar bizim filozoflarımızdı.

Liderlerimizdi, bilgi kaynaklarımızdı.

Dünyanın gidişatını onlar iyi bilirdi, bizi de bilirdi ve yol gösterirlerdi.

Âşık Zülâli bunların en iyilerinden biriydi

Biz şair milletiz, şiirden anlarız. Düzyazıyı basit bulmuş, hep Mesnevî yazmışız. O yüzden bizde roman gibi edebi türler gelişmemişti, yeni yeni…

Şiir güzel söz söyleme, sözü güzel söyleme sanatıdır.

Şiir çok eğriyi düzeltir, çok çirkini güzeltir. Şiir formüle edilmiş düşüncedir, üst düzeyde soyutlamadır. Sayfalarca anlatılabilecek bir fikri bir dize ile anlatabilme yeteneğidir.

Çocuklarımız tekerleme söyleyerek başlar şiire, horevel ve mani söyleyerek şairlik demlerdi.

Bazıları sıyrılıp öne çıkardı. Her köyde âşıklarımız vardı. Ne yazık ki okuryazarlarımız azdı, yazdıkları türkü ve şiirlerin çoğu unutulup gitti. Ama söyledikleriyle bizi milletçe ayakta tuttular.

Âşıklarımız yüzlerce yıl düzeltme, güzeltme ve öğretme işini yaptılar, sazla, sözle, türküyle.

Edeple erkânla anlattılar, öğretmenlik yaptılar.

İnternette görüyorum, Sadece Âşık Zülâli coğrafyasında, Posof’ta yüzlerce şair var, birçoğu kitaplarını yayınlamış, sessiz sedasız…

Artık âşıklık şairlik olarak sürüyor.

Okuyalım, okutalım.

 

ÂŞIK ZÜLÂLİ’NİN BÜYÜDÜĞÜ ORTAM

Her insan yaşadığı şartların, başından geçenlerin ve öğrendiklerinin bir toplamıdır. 1800’lü yılların sonunda Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda, her yerde Türk katliamı başladı. Osmanlı Devleti çökmüştü ve adeta herkes eline geçirdiği Türk’ü öldürüyordu.

Milyonlarca Türk, sırf Türk olduğu katledildi.

Kafkas’ta da Rus, Ermeni ve Gürcülerin türettikleri katliam ve sürgünleri yaşadık.

Kaçakaçlar gördük. Bu hatıraları unutmadık. Çocuklar bile bilir. İşgallere uğramış, düşmanla karşı karşıya gelmiş, savaşmış bir toplumuz. Vatan, millet olmayı ve devleti Posoflular bu yüzden bilir.

Zülâli böyle şartların çocuğudur. İşgale uğrayan, düşmanı gören yerlerde insanlar daha bir vatansever olur.

Posoflu ciddi ciddi savaştı. Ufacık Posof’ta 349 Kurtuluş Savaşı gazisi vardı. Vatan-millet için toptan cepheye gitmiş gibiydiler.

Posoflular, vatan sevgisini millet için fedakârlığı kendiliğinden bilmedi, öğrendi. Âşık Zülâli gibi büyüklerinden öğrendi.

Yokluk-yoksulluk ve işgalden kurtulmak için birleşip savaşmayı, dilde işte, fikirde birlik olmayı, Türklerin bu durumdan kurtulması için birleşmesi gerektiğini Aşık Zülalilerden öğrendi.

Aşık Zülali, Türkler neden geri kaldı da, bunlar başına geldi diye düşündü ve bu düşünceleri onu Ceditçi yaptı yani Milliyetçi Yenilikçi! Kırım’da Türk dünyasının büyük lideri İsmail Gaspıralı ile haberleşti.

Görüşlerini etrafa anlatmak için Posof’tan çıkıp uzak diyarlara gitti. Rus işgali altındaki Posof’tan çıkıp Ahıska’yı, Azerbaycan’ı, Türkistan’ı gezdi. Şiirler yazdı, türküler söyledi. Nutuklar çekti. Milleti uyandırmaya çalıştı. Millete moral, güç ve enerji vermeye çalıştı.

İntibahname adlı “uyanmaya çağrı” şiirini bu sıra 1904 yılında Azerbaycan-Şeki’de yazdı.

 

İNTİBAHNAME

                    - Esir Türkellerine umut -

Biz bu zulmetler içinden çıkarız, bir gün olur,

Şarka, garba yıldırımlar çakarız, bir gün olur.

 

Kara bulutlar içinden parlayıp, şimşek atar,

Gök gürülder, dolu yağar, bakarız, bir gün olur.

 

Kars, Batum, Kafkaseli’nden çevrilen hisarları,

Vuruban milli künkle, yıkarız, bir gün olur.

 

Türkiya’nın güneşinden bir kıvılcım alırız,

Bir Cehîm olur cihanı yakarız, bir gün olur.

 

Anadol’dan Hind ü Çin’e geçeriz Temür gibi,

Himalaya Dağları’nı çalkarız, bir gün olur.

 

Dağıstan, Kırım, Kazan, İran ü Tûran, Kaşgar’ı,

İttihadın zinciriyle sıkarız, bir gün olur.


Türk doğarız, Türk yaşarız, Türk gezeriz her zaman,

Devrilen Moskof elinden çıkarız, bir gün olur.

 

Der Zülâli; Dicle, Fırat, Ceyhan, Araslar gibi,

Cûş eder deryalara hep akarız, bir gün olur.

 

Medrese de çökmüştü. Aşık Zülali, fenni terbiye (bilimsel eğitim) yapan okullarda öğretmen oldu, öğretmenlik yaptı. Ahıskalı büyük düşünür, politikacı, gazeteci ve devlet adamı Ömer Faik Numanzade ile birlikte Usul-ü Cedit okullarında çalıştı. Kurtuluşu bilimsel eğimde, çocuklara yatırım yapmakta gördü.

 

ŞADLIK DESTANINDAN

Rusların elinde kara bağladık

Yürek yaraladık, ciğer dağladık

Kırküç sene Mecnun gibi ağladık

Sonunda yetişti Leylalarımız

 

Kars’ın kalasına astık ay yıldızı

Karanlık geceler oldu güpgündüz

Düşman dayanamaz Türkoğlu Türküz

Tarihte şahittir künyelerimiz.

 

Savaşa kurt gibi dalanlarız biz

Düşmana bozgunu salanlarız biz

Dünyadan intikam alanlarız biz

Ahirete kalmaz davalarımız

 

Âşık Zülâli fikirlerini ve ruh dünyasını şiir ve türküleriyle dile getirmiştir. Hayata dair çok çeşitli konuda şiirler yazmıştır. Aşktan sevdadan da söz eder, vatan-millet sevgisinden de. Mizah yüklü şiirleri de vardı, ağır felsefe yüklü olanları da. Ahlak ve erdemleri de dile getirir, tabiatın güzelliklerini de.

Atabek yurdunun bilinen üç büyüğünden biri olarak, elbette usta bir şairdir. Şiirlerini genellikle halk edebiyatının geleneksel ölçüleri içinde kalarak yazmıştır. Türkülerinden bazıları türkücüler tarafından söylenmekte ve beğenilerek dinlenmektedir.

Sözü Yunus Zeyrek’in bir şiirinden bir kıta ile bitiriyorum:

 

Niceleri burada yurt yuva kurmuş

Nice beyler gelmiş selama durmuş

Bir zamanlar düşman kasmış kavurmuş

Şükür geçmiş, yeni devran göründü.

 

Âşık Zülâli, Cumhuriyet kurulduktan sonra huzura kavuşmuş gibidir. Kuvayi Milliye savaşı kazanmış, Ceditçi olarak bilimsel eğitim için verdiği mücadele, Atatürk ve yanındaki Ceditçi arkadaşlarıyla uygulamaya konulmuştur.


[1] 30 Mart 2018’de Bursa’da Barış Manço Kültür Merkezinde düzenlenen 1. Uluslararası Âşık Zülali’yi Anma Programında yapılan konuşmaya dayalı olarak yazılmıştır.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top