Ben çok çok küçükken, hikâye ile masalın anlamını bilmediğim zamanlarda babamın arkadaşının annesi içten ve duygulu masallar anlatırdı. Biz bazı geceler anneme ağabeylerimle birlikte yalvarırdık, “Ne olur, bizi Şerife Teyzelere götür, götürmezsen onu bize çağıralım da hikâye dinleyelim” diye.

Yaşından dolayı, artık iş yapamayan Şerife Teyze de bize masal anlatırken, dev kimi yemiş? Padişahın oğlu peri kızıyla nasıl evlenmiş? İyi kalpli büyücü kötü adamı nasıl yok etmiş? Diye sorularımız karşısında çok mutlu olur, usanmadan tek tek cevaplardı.

Hangi evde olursak olalım, gecenin sonunda bakır tepsi içinde kuru yemiş ziyafeti, Şerife Teyzenin torunlarıyla birlikte bizi keyiflendirirdi.  

Ben şimdi neden olmuş? Olmasaydı nasıl olurdu? Gibi soruların bilemeyeceğim cevaplarını veremeden, beni derin düşüncelere salan, masal olmayan, gerçek bir kaçakaç (kaç ha kaç) hikâyesi anlatacağım.

İster hikâye deyin, ister anı, isterseniz bu kadar da olur mu? Deyin, okuduktan sonra savaşın, sürgünün, göçün insanlara neler yaşattığını düşünmek sizlere aittir.

**                                                                    

Yaşadığımız dünya gezegeninde, hangi ülkeden, hangi milletten olursa olsun savaş yüzünden sürgün olup göç yoluna düşlerin hikâyeleri hep acılarla doludur. Savaş ve göç babamla yakın akraba gibi olduğu için, savaş ve göçün hikâyesini babamın anlatımlarıyla yakından tanırım. Bitmek tükenmek bilmeyen savaşların en çileli insanları bu gün bile kadınlar ve çocuklardır.    

Hikâyeyi yazmama müsaade eden insanlar isim ve mekân adlarını yazmamam ricasında bulundular.

Onların düşüncelerine saygı duyarak hikâyeye başlıyorum.

93 Harbi, insanları evinden yurdundan ederken kafileler halinde Ahıska’dan göç yolunda düşenlerin arasında bu aile de varmış. Ahıska’nın A…r bölgesinden yola koyulan bu yedi kişilik aile, baba oğul, gelin kaynana ve iki oğlan bir kız çocuğundan oluşuyormuş. Yüreklerine taş basan acılı aile göç yolunda, herkesin yaşadığı gibi Ermeni çeteleri tarafından baskına uğrayıp öldürülme, yakalanıp hapse atılma korkusunu içlerinde taşıyorlarmış. Köylerinden epey uzaklaşmışlar ki, evin direği sayılan genç adam, anası, karısı ve çocuklarının bulunduğu saman çetenine koşulu öküzlerin başını babasıyla birlikte çekerken su dökme ihtiyacı için yol üzerindeki bir tarlanın ortasındaki kocaman ağacın arkasına gider. Sıkışmış olan genç adam işini bitirmek üzereyken kısık sesle bir bebek ağlaması işitir. Issız tarlada kimseciklerin olmadığını bildiği halde korkarak sağına soluna dikkatlice bakınır ve ağlayan bebeği biraz ilerisinde görür. “Aman Allah’ım, kundakta bir bebek! Burada bu bebeğin tek başına işi ne ki?” Diye sorar kendine. Olduğu yerde az bekler ama ne çare ki, ne gelen nede giden vardır. Doğruca bebeğin yanına gidip kucağına alır. Tekrar etrafına bakınır. “Bebeğin anası, bebeğin sahibi nerdesin?” Diye bağırmaya başlar. Az daha bekledikten sonra bebekle birlikte hızlı adımlarla saman çetenlerinin yanına gelir. Kendisini beklemekte olan babasına durumu anlattıktan sonra çetenin içinde ayağa dikelmiş anasını görür. İşittiklerine çok üzülen orta yaşlı kadın, “Oğul sen bana bi el ver de ben buradan aşağıya ineyim” der.

Kadın saman çeteninden aşağıya inip, bebekle birlikte oğluyla ıssız tarlaya gider.

Ananın ilk gayesi bebeğin anasını, babasını bulmak, ikincisi ise bir daha göremeyeceğini bildiği topraklarına doyasıya son defa bakmaktır.

Uçsuz bucaksız tarlanın içinde kimsecikler yoktur. Tarlada biraz gezinirler. Ana çömelir, yerdeki toprağı avuçlar. Karşı dağlara ağlayarak el sallar. Anasına bakmakta olan oğlu, ”Biliyorum dinmez bu gözyaşın ana” der. Acının hikâyesi orada perçinleşir. Ana, kucağında bebek olan genç adama “Bu bebeğin kaderi bize yazılmış oğlum. Zaman geçirdiğimiz için kafilenin en arkasına kalacağız anlaşılan. Az sonra gün de batacak.  Bu yavruda can taşıyor. Belli ki bu bebeği birileri buraya bırakıp gitmişler. Bizde bırakırsak açlıktan ölür. Açlıktan ölmezse de kurda kuşa yem olur. Biz bunu yanımıza alalım, başka da çare bulamıyorum” der.

Göç kafilesinin gerisinde kalmış olsalar da, genç adam bebeği çetenin içindeki karısına uzatır. Ana da zorlukla saman çetenine binip bebeği kucağına alır.

Bebeğin üzerine sarılı çaputları açtıktan sonra, beyaz bir kundakla karşılaşırlar. Bebeğin ağlaması çoğalır. Ana, ne yapalım dercesine gelinin yüzüne bakar, gelin, bebeği anadan alıp çocukları için yapmış olduğu un hellesini (Un Çorbası) kaşıkla yedirmeye başlar. Az sonra beyaz kundağı açtıkları vakit, kundaktan çıkan kâğıdı eline alıp ayağa kalkarak bağırır ana.

“Hele oğul şu kâğıdı bir oku.”

Aynı bölgenin insanı olan genç adam Ermenice yazılmış kâğıdı kolaylıkla okur.

Yazı şöyledir, “Bu kızın anası ölüdür,”

”Beş kelime ile karşılaşan oğul anasına okuduğu kâğıtta yazan beş kelimeyi söyler.

Bu aile, kaderleri bildikleri, Ermeni olarak kabul ettikleri bebekle birlikte aylarca yürüyerek iç Anadolu’nun bir kasabasına kadar gelirler.

Zamanı gelince olayların tamamından haberdar olan kız çocuğu bu kasabada kurulan yeni evde büyür ve birlikte göç ettiği altı yaşındaki evin oğluna eş olur.

Yıllar içinde mekânlar değişir ama yaşananlar dilden dile anlatılarak değişmeden kalır.

Ailenin soyu devam etmektedir. 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top