Epistemolojik açıdan bilişsel süreçlerimizi irdelediğimizde, kuşku duymak, sanmak, tahmin etmek, inanmak, bilmek gibi farklı bilinç düzeyleri ve tutumlarla karşılaşmak olasıdır. Tüm bu bilinç düzeyleri ve tutumların temelinde, eğer dogmatizme meydan okuyan bir hakikat yolcusu isek, eleştirel düşünmenin yattığını biliyoruzdur. Diğer bir deyişle, neden kuşku duyduğumuzu, neden sandığımızı, neden tahmin ettiğimizi, neden inandığımızı ve nihayet neye dayanarak bildiğimizi biliyoruz demektir ki, bu, çeşitli bilinç düzeylerimiz ve tutumlarımız konusunda refleksif düşündüğümüzün ve eleştirel baktığımızın bir kanıtıdır. Bu anlamda refleksif düşünmeyen eleştirel bakamaz.

Eğer bilinç durumlarımız ve tutumlarımız konusunda bir nedenimiz ya da gerekçemiz yoksa ister kuşku duyduğumuzu, ister sandığımızı istersek bildiğimizi söyleyelim, aslında sadece inanıyoruz demektir. Kısaca söylersek, gerekçelere, nedenlere, nasıllara ve hatta niçinlere yer veren eleştirel düşünmenin olmadığı yerde, sadece dogmatik inançlar vardır. Daha öteye giderek şunu da ileri sürebiliriz; nedenlerimizi, nasıllarımızı ve gerekçelerimizi sorgulamadığımız durumlarda da, bir eleştiri yapıyorsak aslında sadece inancımızı ve sonuçlarını dile getiriyoruzdur.

Batı kültürü, Descartes’tan beri, Eski Yunan’daki sofistler ve sonrasında devam eden Akademia kuşkuculuğu ile özneyi ve onun bilme yetilerini eleştirel bir değerlendirmeyle ele alıp, hakikate doğru nasıl bir yol alırız sorusunu sorduğundan beri eleştirel düşünmeyi olmazsa olmaz bir ilke haline getirmiştir. Burada Batı kültüründe dogmatik bir düşünmenin hiç bulunmadığını ileri sürmek gibi bir niyetim yok; ama felsefi, bilimsel ve siyasi çevrelerde bir ilke olarak eleştirel düşünce varlığını hala korumaktadır.

İslam kültürü açısından baktığımızda -ki bakmak zorundayız- bizim düşün dünyamızda hala o egemendir, eleştirel düşünme ne yazık ki yerli yerine oturmuş gibi gözükmemektedir. Neden böyle düşünüyorum? Gerekçelerimi sizinle paylaşmak ve buradan yola çıkarak eleştirelliğin olmazsa olmazı olan basın özgürlüğü ile son dönemde İslam dünyasında yaşananlara dair yorumlarımı sizinle paylaşmak istiyorum.

İslam kültürünün damgasını vurduğu bizim kültürümüzün erken dönemlerine kabaca baktığımızda, dört unsur ön plana çıkmaktadır.

Birincisi, “Reddiye” geleneğidir.

Bu gelenek Mutezile ile başlamış, Eşariler, Maturidiler ve hatta İslam filozoflarında köklü bir yansıma bulmuştur. Bu reddiyelerin örneği çoktur; sözgelimi er-Redd ala en-Nasara (Hırıstiyanlara Reddiye), er-Red ala el-Mecus (Mecusilere Reddiye), er-Redd ala el-Cehmiyye (Cehmiyeye Reddiye), er-Redd ala el-Galinos (Galen Reddiye) vb.. Bu reddiyler irdelendiğinde, cedeli/diyelaktik bir biçimde, karşı tarafın argümanının mantıksal ve daha çok da dinsizliğe ileten sonuçlarının gösterilmeyi hedeflendiği görülür ve hakikati bulup ortaya çıkarmaktan çok, inanılan gerçekliğin tersi söylemleri yine inanılan birtakım gerekçelerden yola çıkarak bertaraf etmeyi hedefledikleri anlaşılmaktadır.

İkincisi, Reddiye geleneği kadar meşhur bir gelenektir ve “tehâfüt” (tutarsızlık) geleneği diye bilinir.

Bu geleneğin mimarı Tehâfüt el-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı yapıtıyla Gazzali’dir ve ona yanıt veren İbn Rüşd’ün Tehâfüt er-Tehâfüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı yapıtıyla zirvesine ulaşır. Aynı geleneğin Hocazade ile Osmanlı imparatorluğunda da devam ettiği ve yeniden üretildiği bilinmektedir. Reddiye geleneğinin evrilmiş hali olan “tehâfüt” geleneği ya Gazzali örneğinde olduğu gibi düşüncelerin dine uygun olup olmadığını saptamayı ya da İbn Rüşd örneğinde olduğu gibi dine uygun olduğunu göstermeyi hedefler.

Üçüncüsü,  Reddiye ve Tehâfüt geleneklerinin ikisi de sonuç olarak tekfire/dinsizlikle suçlamaya uzanır. İster lehte olunsun ister aleyhte, her iki tarafta birbirini dinsizlikle suçlar. Sözgelimi, Gazzali filozofları dinsizlikle suçlarken, farklı argümanlardan yola çıkan İbn Rüşd de onu dinsizlikle suçlar.

Dördüncüsü, ister filozof ister teolog ister siyasetçi olsun İslam kültüründe daima, temel dayanak dinsel metinler olmuştur. Cehmiyye red edilirken Kuran kullanıldığı gibi, felsefe reddedilirken de Kuran kullanılmıştır. Daha ileri gidilip, felsefenin meşru olduğu savunulurken de Kuran’a dayanılmıştır. İbn Rüşd’ün felsefe yapmanın meşru olduğunu gösterirken Kuran ayetlerini aktarması oldukça ilginçtir.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: İslam kültüründe Reddiyeler ve Tehâfütler dayandıkları zemini eleştiri süzgecinden geçirmeyen, ilk bakışta eleştiri olarak görülseler bile temellerine inildiğinde dogmatik temelde yapılanan etkinlikler olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Bu hep böyle midir diye isyan ettiğinizi duyar gibiyim?

Elbette değil, haksızlık yapmamak gerekir; İslam kültüründe bir şüphe elli inançtan daha iyidir diyen düşünürler de yetişmiştir. Hatta Gazzali, Descartes’tan 5 asır önce el-Munkiz min ed-Dalâl (Sapıklıktan Kurtuluş) adlı yapıtında eleştiriyi bir yöntem olarak kullanmıştır. Evet bunlar doğrudur; ama bu kuşkular, nereye ulaşmıştır? Gazzali örneğinde bakarsak, duyulara ve akla güvenemeyeceğimiz, hakikati kalp gözü ya da basiretle elde edeceğimiz sonucuna varılmıştır. Kalp gözü ve basiretle ne kastediliyor diye irdelersek, orada da, kutsal metinlerle ya da mistik deneyimlerle karşılaşırız. Yani kuşkucu yöntem bile dogmatizme kapı aralamak için kullanılmış gibi gözükmektedir.

Bunları sizinle niçin paylaşıyorum. Bizde asla seküler bir temelde, temelleri de sorgulayan bir eleştirel düşüncenin kökleşemediğini göstermek istedim. Genelde İslam kültürü ve bu kültür içinde yetişen bireyler daima savunmaya odaklı kalmışlar; hakikate sahip olduklarına inanmışlar, diğerlerini eleştirmek yerine onlara reddiye yazmışlardır. Gazzali gibi, kelam disiplinini savunma odaklı olarak gören ve kuşkuyu yöntem olarak kullanan bir düşünür bile, savunmaya ve kuşkudan dogmatizme sığınmıştır. Descartes, kuşku duyuyorum, düşünüyorum, o halde  varım derken bizdeki kuşkucular, kuşku duyuyorum, hakikati insani yetilerle bulamıyorum o halde hakikat mistik deneyimde ya da kutsal metinlerde saklı demektedir, sonucuna ulaşmışlardır. Aynı durumla, kimi farklılıklar olmakla birlikte, Batı karşısında geri kalmışlığın ürünü olarak ortaya çıkan, bu geri kalmışlığı yok etmeye çalışan ve bir tür dinde reform yapmaya yönelen İslam modernistlerinde bile karşılaşılır. Onlar da savunmacıdır; onlar da dogmatiktir.

Belki de hakikat gerçekten seküler-sınırlı insani deneyimlerde değil değil, mistik deneyimlerde ve kutsal geleneklerdedir. Elbette bu olasılık düşünülebilir; ancak mistik deneyim ya da kutsal gelenek diye sunulan şeyler tarihsel koşullu şeylerse ne diyeceğiz? Sözgelimi Gazzali’nin mistik deneyimini içinde yaşadığı tarihsel koşullardan ayıramıyorsak ona nasıl hakikat yükleyeceğiz? Ya da Gazzali’nin mistik deneyimine temel olan kutsal gelenek, köle ve cariyeden söz ediyor, erkek kadın üzerine yöneticidir, mirasta kadına yarım erkeğe bir pay vardır vb. diyorsa ne yapacağız? Yapacağımız şey belli, bu deneyimler kimilerinde değişmez, mutlak hakikat kabul edilse de, cesaretle tarihsel ve yereldir diyeceğiz. Ve insansal seküler deneyimlere güvenerek, onun yetilerini eleştiri süzgecinden geçirerek daima daha ötesini isteyeceğiz. Tabi  geçmiştekilere de şükran duyacağız; onlar olmasaydı biz de olmazdık diye düşüneceğiz.

Yeniden eleştirel düşünce ve İslam kültürüne dönersek, şunu açık kalplilikle ifade etmeliyiz: Sorgulanamaz temellere dayandıklarını düşünenler, mutlak hakikate sahip olduklarına inanalar, eleştirel olamazlar. Sadece reddiye ve tehafüt yazarlar ve dinsizlikle suçlarlar; savunmaya odaklanırlar. Bunlar anılan nedenlerden dolayı demokrat da olmazlar; çünkü demokrasi, deyim yerinde ise, cehalete dayanır; epistemik anlamda mutlak hakikate sahip olduğuna inanalar, ötekine söz hakkı vermek istemezler. Onlara göre, öteki batıldır; hakka çağrılması, gelmiyorlarsa yok edilmesi gerekir.

Temelleri sorgulamaya kalkıştığımızda tarihsel koşullu olmayan bir temel bulmak zor. Ama benim önerdiğim temel beşeri, sınırlılıklarının farkında, çok sesli, aldatmacalı değil.

Güneş balçıkla sıvanmaz.

Öğrenmemiz gereken çok şey var:

İlki, İnandığımız temellerin temellerini sorgulamamız; ikincisi, mutlak bile saysak, mutlak saydığımız öğretilerin zaman, mekân, dil ve tarihsel koşullarla sınırlı olduğunu görmemiz; üçüncüsü ve daha da önemlisi, eleştiri kültürünü geliştirmek için bilgi ve değerleri ayırmamız gerekiyor. Ortaya koyduğumuz ürünleri eleştirenleri bizi eleştiriyor gibi algılamaktan vaz geçmemiz bir zorunluluk olarak beliriyor.

Eğer böyle yapmıyorsak, sarsılmaz hakikate sahip olduğumuzu düşünüyoruz demektir. Oysa hakikat, belli bir dil, belli bir kültür ve belli bir tarih içerisinde nispi olarak ortaya çıkar. Asla mutlak olamaz.

Şu halde ne öneriyorum? İki şey:

Birincisi, her birimiz biriciğiz ama dayandığımız temeller hiç de öyle değil.

İkincisi, hakikat yolcusu olmalıyız; hakikate sahip olduğunu düşünen değil.

Batılı tarzda eleştirel düşünen ve iktidarı beğenmeyenleri ötekileştiren mantık, Reddiyeci ve Tehafütçü mantığın bir uzantısıdır. Bu mantık kendisi gibi düşünmeyeni, cedel yöntemine başvurarak halkı arkasına almak için dinsiz, gayri milli vb. sayar. İbn Rüşd’ün de dediği gibi, belki de dinsiz sayanların kendileri dinsizdir. Modern terminoloji ile söylersek, belki de hukuksuz sayanların kendileri belki hukuksuzdur. Kim bilir?

Dogmatizmden kurtulup, eleştirel düşünmenin, dayandığımız temelleri de eleştiri süzgecinden geçirmenin, eylemlerimizin kime ve neye hizmet ettiğinin refleksif bir biçimde düşünmenin zamanı gelmedi mi?

Henüz bu kadar aydınlanamadık mı?

İslam dünyasında aydınlanma ateşi yanmayacak mı?

Müslümanlar, nesne olmaktan kurtulup, seküler bakan aktif özneler haline ne zaman gelecekler?

İçinde yaşadıkları süreci ne zaman eleştirel bir süzgeçten geçirecekler?

Demokraside ve eleştirel düşüncede, mutlak hakikat olmadığı için âkil insanların olamayacağını, aslında başımıza gelen pek çok sorunun kendini âkil sanalar yüzünden geldiğini ne zaman anlayacaklar?  

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top