O gece annemin yanında merdiven başında dikilirken galiba altı yaşındaydım.

Köylüden ekin alıp un fabrikalarına satan babam evden sabahları çok erken çıkardı. Ağabeylerim okulda, ben de sokakta, bahçemizde arkadaşlarımla oyunda olduğum için gündüzleri babamı az görürdük. Akşam olup da babamla sofraya oturduğumuz zaman hepimiz sessiz olmalıydık. Sessizliğimizin sebebi babamdı. Belki günün yorgunluğundan, belki de bizleri terbiye etmek amacındaydı.  Benim çocukluğum zamanında babaların yanında fazla konuşulmaz, yaramazlık yapılmaz, hatta çok gülünmezdi.   

Şimdi düşündüğüm zaman, disiplin miydi? Adet miydi? Bilemiyorum.

Adet olduğunu zannediyorum. Çünkü çocukluğumda her evde böyle durumlar yaşandığını biliyorum.

Biz sessiz olunca meydan annemle babama kalırdı. Onların gelmişi geçmişi konuştukları sohbetleri hiç bitmezdi.

Haliyle, babam evde olduğu zaman kendimizi kışladaki asker gibi hissederdik.  

Yemekten sonra sesiz konuşmamız bile bir saat içinde sona ermeliydi. 

Babam evdeyken, tahta iskemle gıcıdırtılmamalı, odadan girip çıkarken kapıyı yavaş kapatmalı, elektrik düğmeleri anında kapatılmalıydı.

Suyun damlayarak boşa gitmemesi için çeşmeleri iyice sıkacaktık.

Annemden ziyade babamın talimatları hiç bitmezdi.

Kendi çocukluğu da hiç dilinden düşmezdi. “Ben sizlerin yaşındayken kağnıyla üç ay taşlı topraklı yolda yolculuk yaptım. Ayağındaki lastik ayakkabı yırtıldı, yalın ayak yürüdüm. Biz idare lambası yakardık, suyu sokak çeşmesinden çekerdik, Ekmeği karne ile alırdık. Çay, şeker bulmak çok zordu.

Düşünüyorum da, o günlerde zorlansak da annem ve babam bana çok şeyler kattı.     

Aslında yaramaz çocuklar değildik. Sokakta komşu çocuklarıyla veya büyük bahçemize gelen arkadaşlarımızla güzel vakitler geçirirdik. Annem bize “Sizi akşam babanıza derim” diye senede bir ya da iki defa ancak uyarırdı.

Annemin babama yaptığı şikâyet üzerine, babamın,  gür kaşları eğilir ve suçlu hangimiz isek yüzümüze ela gözlerini dikerek bakardı. Hepsi bu kadar olurdu.

Babamın kaş çatışı üçümüzü mutlu etmezdi.

Evdeki vaziyet böyle olunca babamın geceleri sokağımızın başındaki kahveye gitmesini dört gözle beklerdik. Bizim bu duygularımızı, evde of puf dediğimizi çok iyi bilen annem “Akşama kadar okulda, sokakta oynadığınız az mı geliyor, ders çalışın” diye söylenirdi.

Uzun zaman sonra tahmin ettim ki, babamın bizi fazla sıkmamak amacıyla, “Ben, kahveye gidiyorum, birkaç bardak çay içip gelirim” diyerek sokağımızın köşesindeki kahveye giderdi. Bizler, dış kapının kapandığını duyunca “Ohh” diye nefes alırdık. İçimizdeki coşkuyu dışarı çıkarmak için ilk önce radyonun sesini sonuna kadar açar şansımıza çıkan türkü veya şarkıya kulak verirdik.

Annem bize sesini çok çıkarmazdı. Yaramazlıklarımıza göz yumardı. Kulağımız kapıda olduğundan dolayı kilitte sokulan anahtar sesini mutlaka birimiz duyup “Babam geliyor” uyarısında bulununca suspus olurduk.

Babamın bir huyu vardı. Sık sık eve fakir fukara, eş dost çağırıp üst kattaki anneme seslenirdi. 

“Münevver, ne yemek varsa bir tepsiye koy, aşağıya indir, misafirle bahçede yer gideriz” derdi.

Bazen, annem “Bu adam yine peşine birilerini taktı” diye homurdanırdı.

Bu durum, gariplerin, fakirlerin gezindiği cuma günleri çok olurdu.

Babam yanında getirdiği kişiyle, güller, hanımelleri, laleler, sümbüller, meyve ağaçları, yeşilliğin her türlüsü ekili büyük bahçemizde karınlarını doyurduktan sonra giderlerdi.  

Bahçeye çok meraklı olan babam bahçenin bakımı kendisi yapardı.

Babam, bir yaz akşamı yemekten sonra yine köşe başındaki kahvehaneye gitti. Babamın gidişinden yarım saat sonra gökyüzünde şimşekler çaktı. Çakan şimşeklerin ışıkları perdeyle kapalı odamızın içini aydınlatıyordu. Bir müddet şimşek çaktıktan sonra aniden yağmur ve dolu yağmaya başladı.  

Az önceki ılık bir yaz akşamı havasından sonra gökyüzü bizi şaşkına uğrattı. İki katlı ahşap evimizin üst katındaki odamızın perdesini sıyırarak bahçemize bakmaya başladık. Ağaçların yaprakları dolunun hızından yerlere dökülüyor, dallar yere yatıp kalkıyordu.

Hepimiz birden babamı düşünmeye başladık. Küçük ağabeyim anneme sordu.

“Babam eve nasıl gelecek?”

Büyük ağabeyim cevabı yapıştırdı.

“Kocaman adam bu yağmurdan mı korkacak?”

Babam benim için çok önemliydi. Çünkü bana hep “Senin adın benim genç yaşta ölen ablamın adı” der biraz da sevgiyle karışık hüzünlenirdi. Ben de arasıra babamın söylediği bu sözden kendime pay çıkarıp beni ağabeylerimden daha çok sevdiğini zannederdim.

Halbuki baba kız arasında olan doğal bir durum olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Babamın eve gelemeyeceğini düşünerek ağlamaya başladım.

Ben annemin yüzüne baktım, onun vereceği cevap benim için önemliydi. 

“Korkmayın! Bu ne telaş? Babanız yağmur duruncaya kadar kahvede oturup, yağmur, dolu durunca eve gelir.” Dedi.

Annemin bu sözlerinden sonra biz yine yüksek sesle konuşmaya ve rahat hareket etmeye başlayacaktık ki, şiddetli yağmur sesine rağmen babamın cebinde her zaman taşıdığı dış kapıya sokulan on santim uzunluğundaki demir anahtarın sesini işittik.

“Babam geliyor, babam geliyor” demeye başlamadan babam ve bir kadın sesi merdivenlerde duyuldu. Babam hem bir kadınla konuşuyor hem de “Münevver, Münevver” diye anneme sesleniyordu. Gecenin bu saatinde babam ve bir kadının sesini duyunca annem şaşırdı.  Annem çabucak ayağa kalktı, biz de annemin yanında babamın çıkmaya başlayacağı merdiven başına dikildik.

Babamdan önce bir kadın merdivenleri çıkıyordu.

Babam, “Çık bacım çık, çekinme” diyordu.

Gördüklerimiz bizi daha çok şaşırtmaya başladı. Babamın önünde merdivenleri çıkan zayıf kadının başından aşağıya kadar örtündüğü döşemeden (Çorum yöresine ait siyah beyaz küçük kareli örtünün adı döşeme) sular akıyordu. Babamım arkasından çıkan on onbeş yaşlarındaki bir oğlanın da üzeri kadının durumunda farklı değildi.

Hepimiz merdiven başından çekildik. Lastik ayakkabılarını aşağıda çıkardıkları için çamurlu ayak izleri tahta merdivenlerimize çıkmıştı.

Zayıf, üstü başı ıslak kısa boylu kadın merdiven başına dikelip babamın yanına gelmesini bekledi.  Babamla kadın yan yana dikelmiş, erkek çocuğu da arkada duruyordu. Babam anneme anlatmaya başladı.

“Münevver, ben yağmurun sakinleşmesini beklemeden eve geliyordum.  Kahveden çıkıp sokağa girdiğimde etraf zor görünüyordu. Önümdeki karartılara yaklaşınca bu hanım ve oğlunu gördüm. O sırada bir evin serpeneği altına girdiler. Yanlarına yaklaşıp sordum. Bacım bu havada nereye gidiyorsunuz?

Babam anneme kadınla aralarındaki konuşmayı anlatmaya çalışıyordu.

“Ankara’dan, hastaneden geliyoruz ağam. Biz Çorum’un Teslim köyündeniz. Buralarda bir otel varsa bize yol tarif eder misin?

“Bu fırtınada, gecenin bu vaktinde zor otel bulursun. Buyurun bacım, bu gece bizim misafirimiz olun. Evim aha şu üç kapı ötede” dedim.

“Olur mu ağam, evden biz kabul ederler mi?”

“Ederler, eder, niye etmesin.”

Babam anneme döndü,“Münevver, bu hanıma senin üst başından birşeyler ver. Oğluna da Sefer’in (Ağabeyim) fanilasından, gömleğinden giydir.”

Annem babamın gözüne endişeyle baktı.

Babam, “Hadi hadi çekinme. Çabuk bu insanlar ıslak kalıp hasta olmasınlar.”

Annem koşuşturmaya başladı, ben de annemin peşinden merakla odalara girip çıktım. Annem, misafir odasına aldığı insanlara kuru kıyafetler getirdi. Misafirlerimizin çıkardığı ıslak elbiselerini ahşap balkonumuzdaki ipe astı. Arasıra bana “Zülâl sen şu ayağımın altından bi çekilsen” diyordu.

Babam misafirlere aç olup olmadıklarını sordu. Otobüste simit yediklerini söyledi zayıf kadın.

Annem hemen çay yaptı, ben de bardakları tepsiye dizdim. Annem, tepsiye akşamdan artan yemekleri ısıtıp koydu.  Yağmurla gelen konuklarımız çay içip, utanarak karınlarını doyurdular. Annemin bir yandan hazırladığı yer yatağına ana oğlu birlikte yattı.

Benim uyandığımda misafirler kahvaltı yapmışlardı. Ayağa kalkıp annem ve babama “Allah razı olsun" diyerek gittiler.

Bana değişik gelen o gece çabuk bitmişti. Az konuştuklarını, mahcup hallerini görmüştüm. İçimden gitmeselerdi diye düşündüm.

Babamın gündüzleri daha sakin, kızgın olmadığını biliyordum. Bu fırsatı değerlendirip babama sorular sordum, şöyle cevapladı.

“Biz insanız kızım, gecenin bir vaktinde başlarından aşağıya yağmur, dolu yağarken onları sokakta bırakamazdım. Kim olursa olsun onlarda can taşıyor.” Hepimiz insan değil miyiz?”     

Annem bir soru daha sordu:

“Bire Ali, sen nasıl güvenip, gecenin bir vaktinde eve misafir getirdin? Ya bunlar yadyaramaz birileri olsa, evde çoluk çocuk var, bize zarar verseler? Üstelik Teslim Köyü Alevi köyü değil mi?”

Babam gülümsedi. Anneme gülen gözleriyle baktı. “Münevver, insanlığın Alevisi Sünnisi olur mu? Bu güne kadar buğday pazarında çok Alevi tanıdım, hiç birinden kimseye zarar gelmedi. Sen bizim onlara nasıl güvendiğimizi bırak da, önce o gariplerin bize nasıl güvendiklerini düşünelim.” dedi.

Bize o gece misafir olan teyzenin adı Şerife idi. Annem ve babamla dostlukları uzun zaman devam etti. Annemin misafirperverliği arttı. Kapımız her Çorum’a geldiklerinde ona açık oldu.

Gelirken bize köyden yoğurt, yufka ekmeği, madımak hediyesi olurdu.      

             

          

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top