Son bin yıla, özellikle 15. yüzyıla kadar olan dönemin dünya haritasına bakınca Avrasya kıtasının Türk devletlerinin hâkimiyetinde olduğu görülür. Uygarlık ölçütleri açısından bakılırsa bunun bir üstünlükten kaynaklandığı söylenebilir. Bu üstünlük tarihte bütün üstün toplumlarda görülen bilimsel-teknolojik üstünlüktür. 15. yüzyıla kadar Türk Dünyası bilimsel-teknolojik yönden ileride ve güçlüydü. Bu gücün bir sonucu olarak da uygarlığın bütün alanlarında dünyanın en önemli gücü haline gelmişti. Yeni dünya denilen Amerika, Avustralya ve Antarktika kıtalarının henüz bilinmediği bir dönemde Avrasya’nın büyük kısmı Türklerin hâkimiyet alanıydı.

Üstünlükler bilimsel-teknolojik ileri gitmişlikten kaynaklandığı gibi çöküş ve geri kalmışlığın da bilimsel-teknolojik fukaralıktan olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kabataslak 15. yüzyıla kadar üstünlüğünü sürdüren Türk Dünyası bu tarihten sonra neden çöküşe geçmiştir? Aslında çöküşün tohumları, en güçlü olunan dönemde, Selçuklu İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu zamanlarda atılmıştır. Selçuklu Medresesine hâkim olmaya başlayan bilimi teoloji ile ikame etme anlayışı ve mezhep çekişmesi sonucunda Türk, hatta İslam dünyasında bilim giderek önemini kaybetti. Batı karşısında var olan bilimsel üstünlük birkaç yüzyıl daha Osmanlı Devleti örneğinde olduğu gibi üstünlüğü sağlasa da Türk Dünyası, Batı’nın yaptığı bilimsel-teknolojik devrime cevap verememiş ve giderek Batı karşısında geri çekilmiştir. Bu geri çekiliş her alanda kendini hissettirmiştir. Bilimde geride kalmak, uygarlıkta gerilemeyi de ortaya çıkarmıştır. Başka devletlerin ortaya çıkması Coğrafyanın küçülmesi ve diğer devletlerin (örneğin Rusya) Türk coğrafyası aleyhine gelişmeleri hep Türk Dünyası’nın bilim kültüründen ve bilimsel-teknolojik gelişmelerden uzaklaşmanın sonucudur.

Osmanlı Devleti, Doğu’nun Batı karşısındaki öncü gücüydü. Batıdaki ilerlemeyi ilk olarak fark eden de Osmanlı Devleti oldu. Bunu Batı ile olan savaşlarda yenilmesiyle fark etti. Batıyı üstün yapanın askerlik tekniğinden çok bilimsel teknolojik devrim olduğunu 18. yüzyılda öğrenmiş ve 19. yüzyılda Batı’yla nasıl başa çıkacağını yaklaşık olarak kavramıştı: Bilimin yolu.

Osmanlı Devleti yöneticileri ve aydınlarının fark ettiği yol Türkistan’da anlaşılamadı bile. 20. yüzyılın başında Rusların sömürgesi olmuş, hala da perişan bir halde yaşıyorlardı. İslam Dünyasının diğer kısımları da öyle; Orta Çağ’ın adetlerine dönünce kurtulacağının sananların hâkimiyeti altında yaşıyorlardı.

Osmanlı Devleti’nin kurtuluş için çaresi Batı’da gördüğü bilim yoluydu. Bilimsel bir eğitimle insanlara bilim kültürünün kazandırılmasıyla kurtuluşa erileceğini anlamıştı. Böylece Osmanlı Devleti, medreseden umudu keserek bilimsel eğitim (fenni terbiye) veren mektepleri açmaya başladı. Bu, bilimin laik bir eğitim kurumunda bilimsel yollarla öğretilmesi demekti. Selçuklu döneminden itibaren, halkı Müslüman olan toplumların kaybettiği anahtar da buydu.

Osmanlı Devleti’ndeki ıslahat ve düzenlemeler Türk Dünyası’nın geri kalmışlık sorununa çözüm arayan aydınlarından yankı buldu. Bunların başında Kırım’dan İsmail Gaspıralı geliyordu. Gaspıralı, köhne yöntemlerden silkinip kurtularak yeni yöntemlerle yeniden ayağa kalkmak için fikirler üretti. Yenilikçilik hareketi (Usul-ü Cedid) adını taşıyan bir hareket başlattı. Fikirlerini Kırım’da yayınladığı ve bütün Türk Dünyası’nın hararetle takip ettiği “Tercüman” gazetesi aracılığıyla yayıyordu.

20. yüzyılın başında Türk Dünyası aydınları kıpır kıpırdı. “Türk Dünyası’nın hali ne olacak?” sorusuna kafa yoran idealist gençler, Gaspıralı’nın yazıları etrafında toplanıyor, onun fikirleriyle gelişiyor, kurtuluş çareleri arıyorlardı. Kendi içlerinde medeni bir tartışma ile Yenilikçi-Gelenekçi (Ceditçi-Kadimci) mücadelesini sürdürerek fikirlerini olgunlaştırdılar. Değişen koşullara çağın gerektirdiği yeni ve uygun çözümler öneren Yenilikçilerin öne geçtiklerini görüyoruz. Sağlam bir dünya görüşleri ve ülkelerini emperyalizmden kurtaracak güçlü vatanseverlik motivasyonları vardı. Ceditçi gençler, Türk toplumlarını geri bıraktıran, elini kolunu, aklını zihnini bağlayan zincirleri parçalayacak gibiydiler.

20. yüzyılın başındaki görünüm budur.

 

Çöküş

Eski çağda dünyanın birçok yerindeki insanlar gücü yeten yetene anlayışı içinde vahşi bir durumda yaşarken, din(ler) imdada yetişti. Devlet otoritesinin olmadığı yer ve zamanlarda, din(ler) emir ve yasaklarla insanları uygarlaştırmaya çalıştı. Tanrı otoritesi birçok toplumu uygarlaştırdı. Dinin kurallarına uyuldukça medeni toplum olundu. Elbette bu medenileşme akıl ve bilimden koptuğu zamanlarda ezberci ve taklitçi bir zihniyeti ortaya çıkardı. Amaca değil, şekle dayalı bir din anlayışı.Bu anlayış uzun dönemli düşününce akla karşı savaşan toplumlarda çürümeye yol açtı.

Söyleyeceklerim din ile ilişkili değil ama inanışla ilgili. İnancın aklın yerini aldığı, her şeyi taklit olarak yapan (örneğin sahabe davranışıdır diye) toplumlar, zamanla akıl kullanmaktan vazgeçer, yaratıcılığını yitirir, otomatlaşırlar. Bilimden de vazgeçmiş olurlar. Böylece toplum teknoloji geliştiremez olur. Bir süre sonra da ülke çöker. Din böyle demez ama inanma biçimi bu duruma getirir. (Laiklik varsa hem din yaşanır hem de bu risk ortadan kalkar.)

15. yüzyıla kadar Türk Dünyası dünyanın uygarlıkta en üstün olan gücüydü ve bu gücünü bilimsel bilgi üretmesinden alıyordu. Daha önceden başlayan bilimden uzaklaşma, bilimsel bilgiyi dinsel bilgi ile ikame etme anlayışı yüzünden 16. Yüzyıldan itibaren gerilemeye ve çökmeye başladı. Türk toplumu dinde koyulaştıkça (daha dindar oldukça demiyorum!) taklit içine düştü ve çöktü. Birden olmuyor. Son üç yüz yıldır çöküyoruz, Eğitim, bilim ve uygarlık tasarımında 20. yüzyılda bu gerilemeye fren koyduysak da, 21. yüzyılda yeniden çöküş sürecine girdik...

Türk Dünyası bilimde gerilerken Batıda yükseliş başlamıştı ve bunu izleyen Türk aydınları da vardı. Bunların başında Rus işgali altında olsa bile Tatarlar geliyordu. Kazan merkezli İdil-Ural bölgesi, Rusya’da, Rusların da ilerisinde bir uygarlaşma disiplini oluşturmuşlardı. Kapitalizmin gelişmesi sermaye birikimine ve bu da diyalektik aklı öne çıkarmaya yol açmıştı. Önemli düşünürler ortaya çıktı. Abdülnasır Kursavî (ö. 1812), Şehabüddin Mercanî (ö. 1889) ve… Bunlar içtihat kapısının açılmasından İslam kültürünün klasik kaynaklarının eleştirisine o zamana kadar tartışılamaz kabul edilen pek çok konunun müzakeresinde öncülük etmişlerdir (Maraş, 2017).

19. yüzyılda Kırımlı İsmail Gaspıralı, Türk (ve İslam) dünyasının çöküşünü durdurmak için akıl-bilim merkezli eğitim ve bilim politikası güdülmesi gerektiğini, yeni usullerle (yani bilimle) çalışılması gerektiğini yazıp çizdi. Düşüncelerine Usul-ü Cedid denildi. Yenilikçilik, Yeni yöntemcilik, anlamına geliyordu. Neye göre yeni, eskisine göre elbette. Bir çeşit “aydınlanma felsefesi” öneriyordu. Kant gibi. Kısaca "aklını kullan, adet ve gelenekler eskiden beri böyle geldiği için sürdürülemez, adetlerin dinle bir ilişkisi yoktur" dedi.

Hemen karşısına gelenekçiler dikildi. “Değişirsek mahvoluruz” dediler. Onlara da Usul-ü Kadimci denildi, eski yolcu. Aralarında büyük bir mücadele oldu. İlericilik-gericilik saflarına ayrılma da bu dönemde başladı. İsmail Gaspıralı bu çekişmeye hiç girmedi. Kendisi yenilikçiliği savundu, yeniyi anlattı, kurtuluşun orada olduğunu söyledi ama kimseyi “gerici olmakla” itham etmedi. Başına kakmak yerine, yeniliği benimsemeleri için zaman tanımak gerektiğini düşündü, çatışma yoluna girmedi ve böylelikle de eğitimci ve dönüştürücü bir entelektüel liderlik tarzı sergilemiş oldu.

Türk Dünyası bilinen zamanlardaki tarihinin en geri kalmış ve zor zamanlarını yaşıyordu bu halin doğal sonucu olarak işgal altındaydı. İşgalciler ceditçi-kadimci tartışmasında Gaspıralı gibi düşünmediler. Özellikle Rusya ve Çin gibi Doğu Türklerinin işgal altında olduğu yerlerde emperyalistler (Çarlık..) hep yaptıkları gibi toplumun mürteci kesimiyle işbirliği yaptı yani usul-ü kadimcilerle. Gaspıralı gibiler her şeye rağmen muhteşem bir direniş gösterip bilim aşkını Türk dünyasına yerleştirdiler. Osmanlı'dan (İttihat Terakki döneminde) başta Azerbaycan ve Doğu Türkistan olmak üzere Türk Dünyasının birçok yerinden Fennî terbiye (bilimsel eğitim yani laik eğitim) yapan öğretmen istendi. İttihatçılar da gönderdi. Yüzlerce Cedit Okulu açıldı. Türk Dünyasının başka yerlerine öğretmen gönderip mankurtlaşmış toplumu aydınlatmak için Atatürk döneminde de, öğretmen azlığına rağmen, yurtdışına öğretmenler gönderilmiştir. (Bkz. Necip Hablemitoğlu’nun “Kemal’in Öğretmenleri" başlıklı makalesi)

Gaspıralı 1914 yılında vefat etti. Bolşevik devriminde ilerici olduğu için okul, cadde ve sokaklara Gaspıralı’nın adını verdiler, heykellerini diktiler. İlk on yılda! Sonra Rusya'da Stalin vahşeti, Rus Irkçısı bir sosyalizm başlattı. 1930'lu yıllarda Türk'e dair her şeye saldırıldı. Milyonlarca okuryazar Türk öldürüldü. Zira Gaspıralı aynı zamanda Türk toplumlarının güçlenebilmesi için dayanışma halinde olması gerektiğini, "dilde, işte fikirde birlik" ilkesiyle dile getiriyordu. Rusya’nın kâbusu, Türklerdi ve Gaspıralı’nın meşru olması işgal altındaki Türklerin uyanmasını sağlayabilirdi. Türklerin çok cahil olmalarını istemiyorlardı ama fazla aydınlık da istemiyorlardı. Gaspıralı yasaklandı. Gaspıralı’nın heykelleri yıkıldı.

Türkiye’de Cumhuriyet'i kuran ekipte Atatürk'ün arkadaşları Ceditçiydi. Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal, Ahmet Ağaoğlu, Zeki Velidi Togan... Biz harfleri Ceditçilerin hakim olduğu Azerbaycan ve Türkistan (Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan adları sonradan uyduruldu) değiştirdiği için değiştirdik, "dilde, işte, fikirde birlik" için!.

Osmanlı Devleti’nin son elli yılında bilimsel eğitim için çok önemli adımlar atılmıştı; Türk ve İslam Dünyasının hayranlığını kazanacak kadar. Ancak eksik olan bir tarafı vardı; millî değildi. Cumhuriyet döneminde yapılanlar Usul-ü Cedit hamleleridir.

Osmanlıcılık, İhvancılık ve diğerleri Kadimcidir. Siz?

Bu karikatür yüzyıldan fazla bir zaman önce Azerbaycan'da yayınlanan Molla Nasreddin adlı aydınlanmacı – ceditçi dergiden alındı. Gaspıralı, Kadimcilerle savaşıyor!

 

Mankurtluktan Kurtuluş

Osmanlı Devleti çökmüştü. Devlete dahil edilen kavim ve toplumlar da teker teker ayrılmıştı. Kalanını kurtarmak için üç görüş ileri çıktı: Türkçülük, İslamcılık, Osmanlıcılık. Son ikisinin sömürge olmaya (manda) itirazı da yoktu.

Tataristan'dan gelme ve Kırımlı İsmail Gaspıralı'nın kayınbiraderi olan, Atatürk'ün yakın arkadaşı, İstanbul'u işgalci İngiltere'den teslim alan milletvekili Prof. Yusuf Akçura bunu “Üç Tarz-ı Siyaset” olarak açıkça tartıştı (1904) ve kitabını yazdı. Türkçülükten başka yol olmadığını ortaya koydu. Türk Ocakları kuruldu. Panislamist-Ümmetçi zihniyetle çekişti ve onu aştı, ümmetten millete geçtik... Bu arada Anadolu işgal ediliyordu. Türkçüler Kuva-yı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk Derneklerini kurdular, gerilla hareketi başlattılar, TBMM’yi kurdular, düzenli orduya geçtiler ve Cumhuriyeti ilan ettiler. Türk Ocağından doğan hareket Kuvayi Milliye ile şekillenip emperyalizmi ülkeden kovduktan sonra partileşti. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP) işte buydu. Chp emperyalizmi ülkeden kovan partiydi. Batıcı “mektep”leri ve Ortaçağ Arapçı “medreseleri”, misyoner “kolejleri” kapatıp mankurtlaştırıcı eğitim yerine millî eğitimi kurdu.

Atatürk, Samsun’da öğretmenlere mankurtlaşmayı anlatıp, mankurtluktan çıkaracak eğitimin yolunu gösteriyordu. Kemalist eğitim anlayışı Türk ulusunu mankurtlaştırmadan uyandırma eğitimiydi. “Hayatta en hakiki mürşidin bilim” olduğunu söylediği konuşmasında Atatürk şunları da söylüyordu:

"Efendiler!
Bizim milletimiz derin bir geçmişe sahiptir. Milletimizin hayat hikâyesini düşünelim. Bu düşünce bizi elbette yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, çok yüz yıllık Selçuklu Türklerine ve ondan önce bu devirlerin her birine denk olan ne büyük Türk devirlerine kavuşturur. Bütün bu zamanlara dikkat ediniz Türk kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş; nereden geldiği belirsiz birtakım başkanların akılsız aracı olmak durumuna düşmüştür. Türk milleti kendi benliğini, kendi aklını, kendi ruhunu unutur gibi olmuş ve varlığıyla herhangi bir amaca, sonucu alçaklık olan, esirlik olan karşılıksız köle olmaya giden değersiz bir hedefe sürüklenmiştir. Millet ne yazık ki bu yanlış durumu çok sürdürdü, bu yüzden her türlü yoksulluklara ve esirliklere düşmekten kendini kurtaramadı. Bütün bu sıkıntıların ve aldıkları millî olmayan eğitimin gereği olduğunu fark etmeksizin, sağlam bir eğitimin eseri olduğu düşüncesiyle kararını uyguluyordu. Eğitimin temeli, eğitimin amaç ve anlamı çok büyüktür. Bu konudaki yol yanlış ise ve koskoca bir millet önem ve güven duyduğu kitaplardan; kutsal kitaplardan işaret göstererek rehber olduklarını iddia edenlerin sözlerine inanarak yürürlerse ve bu yürüyüş yönü kendilerini yokluğa düşürürse, suç bu yönü izleyen temiz, iyi huylu, özverili, rehberine güvenen çaresiz halktan fazla, rehberlere ait değil midir?"  (AKDTYK, 2018)

Atatürk ve arkadaşlarının geliştirdiği Türk Tarih Tezi onun vefatından sonra ortadan kaldırıldı. Millî eğitimden hümanist eğitime geçildi. NATO’ya girildikten sonra yeniden Batı’nın müfredata müdahalesi başladı, mankurtlaştırma yeniden başladı (Çınar, 2012)!

Modern partilerden 2000’li yılların Atatürk'ün kurduğu Chp “yönetimi” Türk Ocağından da, Kuvayi Milliye zihniyetinden de uzakta duruyor. Gaspıralı’yı da bilmezler. Milliyetçi Mhp’de Yusuf Akçura'nın adını duyan az, Gaspıralı’nın fikirlerini bilen ise çok azdır.

 

Türk Aydınlanması: Ceditçilik

Söyleyeceklerim din ile ilişkili değil ama inanışla ilgili. Ezberlenmiş rivayetlerin aklın yerini aldığı, çok şeyi taklit olarak yapan toplumlar, zamanla akıl kullanmaktan vazgeçer, yaratıcılığını yitirir, otomatlaşırlar. Bilimden de vazgeçmiş olurlar. Böylece toplum teknoloji geliştiremez olur. Bir süre sonra da ülke çöker. Din böyle demez ama inanma biçimi bu duruma getirir. Laiklik varsa hem din inanç olarak yaşanır hem de bu risk ortadan kalkar.

Türk toplumu dinde Arap törelerini taklide başlayınca (daha dindar oldukça demiyorum!), kendisi olmaktan çıktı ve çöktü. Birden olmuyor. Son üç yüz yıldır çöküyoruz, Eğitim, bilim ve uygarlık tasarımında 20. yüzyılda bu gerilemeye fren koyduysak da, 21. yüzyılda yeniden çöküş sürecine girdik... Bilim kültüründen kopuyoruz.

Bilim üniversitelerde yapılır ama toplum da onu tüketir. Bilimsel bilgi tüketmeyen toplumlarda üniversiteler de fazlaca etkili olmaz hatta etraftakiler üniversiteyi de, bilimi de boğarlar. Müslüman ülkelerin bilimde en ileride oldukları 8-12. yüzyıllarda Müslüman toplumlar bilimsel bilgi kullanan toplumlardı. Bilginler tıpkı şimdiki bilginlerimiz gibi fizik, kimya, biyoloji, mühendislik… ile ilgiliydiler, dindar olanı da olmayanı da vardı ve şeyh değildiler. (Şeyhler tarikatlerde toplanmıştı ve medreseye mesafeli dururlardı.) Toplum bilimle haşır neşirdi. Kadınlar çeşme başında edebiyat konuşur, erkekler işlerini bilimsel bilgiyle geliştirir, tekkelerde felsefe konuşulurdu. Hemen herkesin bilim, sanat ve felsefeyle haşır neşir olduğu, bilimsel bilgiye sahip olana değer verilen bir kültür topluma hakimdi.

Bugün toplumumuza hakim olan kültür nasıl bir kültürdür?

19. yüzyılda Kırımlı İsmail Gaspıralı, Türk (ve İslam) dünyasının çöküşünü durdurmak için akıl-bilim merkezli eğitim ve bilim politikası güdülmesi gerektiğini, yeni usullerle (yani bilimle) çalışılması gerektiğini yazıp çizdi. Düşüncelerine Usul-ü Cedid denildi. Yenilikçilik, Yeni yöntemcilik, anlamına geliyordu. Neye göre yeni, eskisine göre elbette. Bir çeşit aydınlanma felsefesi öneriyordu. Kant gibi. Kısaca "aklını kullan, adet ve gelenekler eskiden beri böyle geldiği için sürdürülemez, adetlerin dinle bir ilişkisi yoktur" dedi. Hemen karşısına gelenekçiler dikildi. Onlara da Usul-ü Kadimci denildi. Aralarında büyük bir mücadele oldu.

Bugünkü Türkiye’de Gaspıralı ve Ceditçilik yeterince bilinmiyor. Birtakım insanlar, Atatürk döneminde, mankurtlaştırıcı eğitimden uzaklaşıp millî ve bilimsel eğitime geçmeyi ihanet imiş gibi sunuyorlar. Karşıt mankurtlar, Nato’nun Batıcılaştırıcı müfredatını Kemalist eğitim zannediyordu. Çocuklarımız, yeniden Ortadoğu kültürlerinin mankurtlaştırmasına maruz kalıyor.

Siz, mankurtlaştırılamayanlardan mısınız?

 

Kaynakça

AKDTYK. (2018). Samsun Öğretmenleriyle Konuşma. http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/samsun-ogretmenleriyle-konusma

Çınar, ikram. (2012). Neden ve Nasıl Mankurtlaştırılıyoruz. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

İsmail Gaspıralı. (2015). Seçilmiş Eserleri 2: Fikri Eserleri. (Haz. Yavuz Akpınar) İkinci baskı. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

İsmail Gaspıralı. (2017). İsmail Gaspıralı Seçilmiş Eserleri 4: Eğitim Yazıları. (Haz. Yavuz Akpınar). İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Kabadaş, Betül Dilek. 2014. Penceresinden Ufka Bakan Adam. Eğitişim Dergisi. Sayı 41. http://www.egitisim.gen.tr/tr/index.php/arsiv/sayi-41-50/sayi-41-ocak-2014/540-penceresinden-ufka-bakan-adam-ismail-gaspirali 

Maraş, İbrahim. (2017). “Ceditçilik ve Mâturidilik”. Türk Yurdu. Yıl 106, Sayı 358. Haziran 2017.

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top