Camii avlusuna terk

İnsanlık halidir; bazı bebekler istenmeden dünyaya gelir, mesela tecavüz ürünüdür, bazıları şeytana uyanların eseridir, bazılarında sonradan evdeki hesap çarşıya uymaz ve dünyaya gelen bebek onlar için baş belası olur. Sahipleri ondan kurtulmak ister. İnsanlık halidir, büyük konuşup kınamamak lazım. Kınamak durumu değiştirmez, üstelik.

Eskiden böylesi durumlarda bebeğin annesi veya babası veya kimiyse kimi, bebeği sarıp sarmalar sabah ezanına yakın vakitte bir camii avlusuna getirilip bırakırdı. Camii Tanrı’nın eviydi nasılsa. Müminler sabah namazı için camiye geldiklerinde bebeği bulur, ona ya bir yuva arar ya da polise, devletin ilgili birimine verirlerdi. O masum yavrunun yaşama hakkı korunurdu.

Sonra kaba ve hoyrat bir devlet peydahlandı. Her tarafa kamera döşedi, vatandaşın her bir anını merak edip dikizleyen bir devlet! Bebekleri cami avlusuna ya da bir yere bırakanı hemen eliyle koymuş gibi buluyor. Ahlaksız medyası da polisçe yakalanan perişan anneyi afişe ederek "vicdansız kadın", "canavar anne" gibi nitelemelerle lanet yağdırıyor. Kendindeki kazığı görmez, elin gözünde çöp arar.

Durum bu olunca son yıllarda camii avlularına ya da herhangi bir yere bebek bırakılmamaya başlandı. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor; istenmeyen bebeklerin imha edilmesi gibi...

Bir anne bebeğini terk ediyorsa çaresiz kaldığındandır. Nasıl bir insanlık halindeyiz ki o perişan kadına el uzatacak, o bebeğe yaşama şansı verecek yerde anneyi cinayete zorluyoruz? Bugünlerde sanki varmış gibi "Müslim kişi Noel kutlamaz" diye her sene yaptıkları çirkeflikleri yeniden sergilemeye başladılar. Ama bebekleri ve anneleri kurtarmak için Müslümanca bir tavır göstermiyorlar.

Beğenmediğiniz gavurlar kilisenin bir köşesini kamerasız bırakıyor. Bebek için sıcacık bir kabin yapılmış. Bebeği o güvenli yere bırakıp zile basıp gidiyorsunuz. Kilise bebeğe sahip çıkıyor. Sizin kim olduğunuzu da araştırmıyor. Dahası, bebeği bıraktığınızda bankamatik dekontu gibi bir kâğıt veriyor. Toplumca bebeğine bakmaya yardımcı olamadıkları için anneden özür dileniyor. Yıllar sonra hayatını düzene koyup bebeğini geri alabileceği, mesele para ise bunun temin edebileceklerini... yazan bir metin tutuşturuyorlar. Din tam da burada insanca bir faaliyet yapacakken teokratlarımızın aklına bunlar gelmiyor. Zira onların İslam’dan anladıkları kadın cinselliğinin bekçiliğini yapmaktır; sergiledikleri budur.

Bugün haberlerde duydum: Bir bebek tenha bir sokakta kapı önüne bırakılmış, bırakanlar kapı zilini çalıp kaçmışlar. Polis gelmiş ve bebeği terk edenlerin peşine düşmüş!

Bulup ne yapacaksın be adam. Kendi adaletsizliğinin, vicdansızlığının bedelini mi ödeyeceksin? Değerleriniz?

 

“Üzmek” kavramına zeyl

Bir çift öküzümüz vardı. Pek çift sayılmazlardı, terkeştiler yani denk ve uyumlu değillerdi. Adları Polat ve Almas. Polat daha güçlüydü. Aynı boyunduruğa koşuyorduk ama Polat Almas’ı üzüyor yani eziyordu. Ağır bir yük çekerken ya da başyukarı giderken Polat Almas’ı geri tepiyor, Almas eşiyle başa çıkamıyordu. Bir süre sonra Almas çok zayıfladı. Keyifsizdi, sanki depresyonda gibi.

 Bir gün Bektaş amca öküzleri gördü. “Bu öküzler eş değil, bu çifti boz, ya Almas’a ya da Polat’a eş bul. Polat, Almas'ı üzmüş, dedi. Almas’ın üzülmesini aşmanın yolu buydu. Almas’a genç tosunlardan birini eş yaptık ve kendine geldi. Bu kez tosun üzülmeye başladı; Almas ile başa çıkamıyordu. Babam bu terkeşliği bitirmek için ikisini de sattı. Polat’a yeni eş bulduk.

 

Devrimci

"Paradigmatik dönüşüm olmadan davranışsal değişim olmaz". Eğitişimci paradigma değiştirendir.

 

Milliyeççi?

Milliyetçi olmak mı istiyorsun? İsmail Gaspıralı'yı su gibi içeceksin. Ceditçiliği yutacaksın. Kadimci ihanet içindekilerin bin bir tövbe istiğfar edip, hamamda kırklanmadıkça selamını almayacaksın. Mazlumları kurtarmaya çalışırken emperyalizmle işbirliği yapıp sırtından hançerlenen yüzlerce aydınımızın; Abdülhalik Uygurların, Damollaların, Lütpulla Mütelliplerin, Ömer Faiklerin, Sultan Galiyevlerin, Nerimanovların, Yusufbeylilerin, Rıskulovların, İkramovların, Uğur Mumcuların, Hablemitoğlularının... hesabını soracaksın… Öyle gel.

 

Nietzsche

Eğitimin amaçlarını konuşuyordum. Gençlere "nasıl bir insan yetiştirilmelidir," diye sorunca aldığım en yaygın cevap "toplumla uyumlu" oluyor. Yani Niçe gibi düşünmüyorlar. Niçe "Gençliği yozlaştırmanın en kesin yolu, onlara, benzer düşüncede olanların farklı düşünenlere göre daha ''itibarlı'' olduklarını söylemektir" diyor. Gençlere lisede ektiğimizi biçiyoruz. Hem, Niçe ne bilirmiş, o ancak ağlar!

 

Anasının “anneciğim”i

Tuhaf bir hitap tarzı peydahlandı:

Baba, kızına "babacıım" diye sesleniyor.

Kadın, oğluna "anneciğim" diyor.

Kocca bir oğlana "teyzeciiiim" diye bağırıyor, başka bir kadın.

Nomenklatura rejiminin televizyonları dizilerinde bu tarzın satışına da başlamış.

Bugün ihtiyar bir adam eşşek kadar delikanlıya "büyük beybabacım" diye seslendi!

Türkiyeselleştirilen üslup hangi maallenin deezelerinin üslubu bakiim?

 

Helallik!

Eski Diyanet İşleri başkanı görevinden ayrılırken helallik istemiş!

Etmiyorum.

Bu vesileyle, geçmişte çeşitli biçimlerde hakkımı çalan, gasp eden, bilerek beni üzen, canımı sıkanlar da dahil, zehir zıkkım olsun. Vedalaşma âdetidir diye helallik isteyip, ayıp olmasın diye istemeyerek "helal olsun" dediklerimi de yeniden düşündüm ve helal etmekten vaz geçtim. Hesaplaşıcaz. Bilerek, isteyerek benim farkında olduğum veya olmadığım biçimde bana karşı kötülük yapıp, öyle hak yeyip, hukuk çiğneyip sıvışmak yok! Bana karşı bilmeden yaptıklarınızı bile affetmiyorum.

Arsızlık çok kötü, çok. Helallikmiş!..

 

Froydcu Münafık

Çocukluğumda duyardım; çok eskiden, Osmanlı zamanlarında, güzel kızlar ve gelinler ev dışına çıkacakları zaman yüzlerine kül, kömür, çamur filan sürüp kendilerini karalarlarmış, bir manyağın gözü düşüp musallat olmasın diye! Bu bir.

Erkeğin kadın üzerinde uyguladığı şiddetin uç noktası taciz ve tecavüz olmalı. Bu önlenmesi mümkün olmayan bir durum değildir. Uzunca yıllar erkeklerdeki testosteron hormonunun erkeği şiddete meyyal yaptığı ve dolayısıyla erkeğin aslında “hormonlarının kurbanı” olduğu söylendiyse de durumun böyle olmadığı anlaşıldı. Erkekler, duygularını ve hormonlarını kontrol etmektedir. Bazıları ise etmemektedir! Bu da iki.

Son yıllarda teokratik irrasyonalite kadın politikaları üzerinden yükseldi. Birçok sosyal ve ekonomik sorunun kadınlar ve kadınların varlığının çeşitli yansımaları yüzünden olduğu, kadınların her türlü sıkıntının kaynağı olduğu anlatılarak, bunun çözümünün dini geleneklere dönmek olduğu vurgulanıp durdu. Dini gelenek dediği Arap Ortaçağ köylülerinin erkek-egemen ideolojileriydi. Bunlar sahabe rivayetleri ve sözde ulema çıkarsamalarıyla da desteklenerek çözümün bu reçeteyi uygulamak olduğu anlatıldı. Toplumsal disiplini sağlamak için kendi eline-beline-diline sahip olmak yerine kadının her türlü halinden suç çıkarıp taciz ve tecavüzü hak ettikleri anlayışı yerleştirildi. Saç örtüsünü konuşurken, kadın haklarını konuşurken, evrimi konuşurken hatta son yıllarda dinle ilgili konuşulan her konuyu irdeleyince altında kadın veya kadına dair ya da seksle ilgili bir şey görüyoruz. Froydu kıskandıracak kadar kuvvetli bir froydyen mantık işliyor. Kadınlar karardı. Etti üç!

Çocukluğumda oldukça dindar bir çevrede büyüdüm. Din konusunda babam rasyonel bir liberal olsa da çevrem ve özellikle dayım ve dedem dindar, pek de muhafazakâr idiler. Kadın giyimi konusunda, Mürsel dedem kadınların açık saçık giyinmelerinden hoşlanmazdı. Ama hiçbir kadına bunu hissetmezdi. “Başını önüne eğ veya başka tarafa çevir ve yürü oğul” derdi. “Kimin niye, ne giydiği seni ilgilendirmez. Bu bir edep meselesidir ve herkes kendinden sorumludur. Sen kendi edebini takın. Herkesin ölçüsü ve ayarı farklıdır, vebali kendinindir.” derdi. Bizim orda dindarlar böyle davranırdı. Bu arada dedem, keskin bir Halk Partiliydi. İnönü’nün yerine Ecevit’in gelmesinden pek hoşlanmamıştı ama Kıbrıs Zaferinden sonra ömrünün sonuna kadar Ecevitçi-Halkçı olarak yaşadı. Boş vakitlerinde Kur'an okurdu. Arrabistan'dan getirilen tahrif edilmiş İngiliz Kur'an'ı okumadığı için kimse elinden kitabını da almadı! Rahmetle anıyorum. O dindardı. Şimdi peydahlanan dili maşallahlı-inşallahlı, genellikle cemaat tipi cahil, çoğu kişiyi münafık olarak görüyorum. Böyle görerek müminlere saygımı sürdürebiliyorum. Kaç etti?

 

Öğretmen – Öğrenci İlişkisi

Çocuklar evde anne-babanın şefkat ve güven çemberinde mutlu mesut yaşarken okula gitme vakti gelir. Anne-babasının sağladıkları olmasa sudan çıkmış balığa döneceğini bilen çocuk evden ayrılmakta çekingen kalır, kaygıları vardır. Sonra ona "okulda öğretmen var, annen-babanmış gibi" derler. Çocuk rahatlar. Okulda öğretmenini annesiymiş gibi, babasıymış gibi görür, beynine öyle kodlar. Öğretmen - öğrenci ilişkisi bu eksen üzerinde yürür.

Ancak, insanoğlu çiğ süt emmiştir. Öğretmenler arasından da az da olsa adiler çıkabilir. Ama bir adi, yediği haltı bir de kutsallık arkasına saklanarak savunuyorsa...

Son yıllarda öğrencisini taciz eden, tecavüz eden öğretmen haberleri arttı. Dahası bunların çoğu fanatik müslüman öğretmenler olduğu için daha bir göze çarpıyor. Bir kaç gün önce başka bir deyyus kız öğrencilerinin eşofmanlarından tahrik olduğunu hiç utanmadan söylemişti. Bunlara kendi fikriyatı içinde yoldaşları tarafından ayıplanıp, ağzına biber sürülmüyor. Hatta utanmadan sahip çıkıyorlar!

Bu haberdeki adi herif, evli ve çocuklu. "Kızım" diye hitap etmesi ve öyle davranması gereken kız öğrencisine salyalı arzularıyla ne yapmışsa yapmış, babasına şikâyetinden vazgeçmesi halinde onu din kurallarına göre, evlilik yaşına da gelince, ikinci kadını olarak alacağını vaad etmiş.

Bu ahlak Türk ahlakı değildir. Anadolu ahlakı da değildir. Medeni hiçbir tarafı da yoktur. Herkes başka türlü anlıyor ama benim anladığım şekliyle İslam dini de bunu kabul etmez.

O okulda kızı olan veliler nasıl ana babadırlar ki tükürükle boğmuyorlar? Onu koruyanlara diyorum; bu cüreti kimden alıyorlar? Birileri sabrımızı mı test ediyor, ahlaken bu kadar mı düştüler?

 

İmam-Cemaat meselesi

Chp Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, partisinden bir milletvekilinin tutuklanması üzerine, daha önceki durumları da ileri sürerek ülkede adalet olmadığını söyleyip, Haziran 2017’nin ikinci yarısında adalet için Ankara’dan İstanbul’a yürüyüş yapacağını açıkladı. Yürüdü de. Yolda destek ve köstek davranışlarıyla karşılaştığını basından öğrendik. Birisi hepsini unutturdu. Düzce’de Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının konakladığı çadırın yanına bir vatandaşımız protesto niyetine bir kamyon hayvan dışkısını getirip boşaltıvermiş. Bir de sosyal medyadan demeç vermiş. “Misafirimizdir ve misafir ikramsız olmaz. İkramımızdır”, deyivermiş.

Siyasal kültürümüz hayvan dışkısı muhabbetiyle renkleniyor. Seviye budur, şaşırmıyorum. Söyleyeceğim şey sizi şaşırtabilir: Tezek tezek olalı böyle bir hakarete maruz kalmamıştır. Onu hiç bu kadar aşağıda görmemiş, iğrenç bulmamıştım. Kutsal ve saygıdeğer bir şey değildi ama iğrenç olarak da görmüyorduk. Nimet değildi ama onsuz da nimet olmuyordu. Binlerce yıldır ve hala biz onu tarlaya gübre olarak döker, onun bereketiyle biten ekinleri, sebze ve meyveleri yeriz.

Ben de köylü çocuğuyum, basma da taptadım, yapma da yaptım, kerme de kestim, ondan diyorum.

Biz onu kurutur yakacak olarak kullanırdık, hala kullanıyoruz. Odun ve kömür ile ne yapılıyorsa, kurutulmuş hayvan dışkısıyla da aynısını yapabilirsiniz. Her yerde orman mı var, ne yakıyorlar sanıyorsunuz? Yüzlerce yıldır onunla evimizi, okulumuzu ısıttık, yemek yapıp, ekmek pişirdik.

 

Tezek tükenirse ne yenir?

Menderes, ikinci döneminde memleketi berbat ettikten sonra itiraz edenleri, yani muhalefeti bastırmak için “Vatan Cephesi” diye bir örgüt veya taraftar grubu kurmuş. Eskiden trol olmak da böyleymiş. Üye olmayanları “hain” diye ilan ediyor ve bunları radyodan yayınlıyormuş. Toplumu gerim gerim germiş. Kendine oy verenler ve hainler! Yani onu asarlarken insanların sessiz kalması pek de korkudan değil. Neyse.

Bizim oralar demirkıratçı değil, halk partili imiş. İlçenin kaymakamı için sıkıntılı bir durum olmalı ki köylüleri Vatan Cephesine üye olmaya zorlamak için köye gelmiş! Hijyenik ortamda büyümüş bir burjuva çocuğu olan kaymakam köylünün ne yiyip ne içtiğiyle de ilgilenecek olmuş... Tezeği de duymuş ama görmemiş ve şiddetle merak ediyormuş.

Köylüler onu tezek kalağının yanına götürmüş. Kaymakam, uzaktan tezeğe tiksintiyle bakıp, köylülerin tezeğe dokunmasındaki kayıtsızlığa sinir olmuş. O arada tezeklerin sahibi tezeğinin azaldığını, tükenmekte olduğunu söylemiş. Kenarda anasının eteğinden yapışıp bu yabancıyı izleyen çocuk aniden anasına dönüp sormuş:

- Aba, tezek biterse ne yiyeceğiz?

Kaymakam bunu duymuş ve midesi ağzına gelmiş. Tezek yemiş gibi bir suratla, şaşkınlıkla sormuş:

- Ne!... Siz tezek mi yiyorsunuz?

Elbette tezek yemiyorlar ama tezek ile yanan ocakta pişirdikleri ekmeği yiyorlar. Tezek yoksa ocak tütmez. Kaymakam o kadar yabancı. Menderes kaymakamı işte. İmam-cemaat diyalektiği işte...

 

Heykelperest

Bazılarındaki heykel alerjisine bakarak onların heykeli tanrı sandığını ama başkalarının tanrısı diye düşündükleri için tahammül edemedikleri düşündürmüyor değil. Kendi sorunlarıdır. Beni ilgilendirmez.

Atatürk heykellerine saldıran akıl sağlığı bozuk şahısları dolduruşa getiren kanı bozukları yargı önüne çıkarmayanlar da suçun ortaklarıdır. Bu dünyadaki hiçbir suçun bedeli mahşere kalmaz.

 

Eğitimi müfettişlere sorun

Konfiçyüs, "yöneten rüzgâra, yönetilenler de ota benzer. Rüzgâr ne yana eserse otlar da o yana yatar" demiş. Bu bilgece söz kenarda dursun.

Eğitimdeki faciaya değinmek istiyorum. Ülkemizin ulaştığı bilgi ve demokrasi birikimini bir tarafa bırakıp dangıl dungul bir eğitim politikası izlendiğini, zücaciye dükkânına girmiş deve gibi hareket edildiğini göremeyenler, aptal değilse kördür. Birisi, “sistemi yıkmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar”, derse haksız sayılmaz. Öyle bir yere geldiler ki artık isteseler bile düzeltemeyecekler. İzledikleri kamu istihdam politikasıyla birkaç defa devletteki tecrübeli bürokratları biçtiler. Atatürkçülere 12 Eylülden beri geçit vermeyen bir sistem vardı. Sonra Pensilvanyacı, Ergen-ek-10cu, ve sonunda fitocu diye yargısız, sorgusuz, neredeyse bütün kadroları perişan ettiler. Yerinde kalabilenler de keyfi yönetim yüzünden yetki kullanamaz hale geldi. Üstelik onları oralara kendileri devlet terbiyesine uymayarak getirmişlerdi. Çoğu da üçüncü sınıf eleman! Birçok kurum felçli, vekâletle yönetiliyor. Eğitim çökmüş durumdadır. Bunun anlamı, geleceğe güvenle bakmak için sebeplerinizin çok azaldığıdır. Sistemin içinden geliyorum. Müfettişler en iyi gözlemcilerdir. Tanıdığınız bir eğitim müfettişi varsa bir dertleşin... Bir eğitim sistemi ancak bu kadar kötülük görebilir. Üçüncü sınıf elemanların fırtına olduğu bir yerdeyiz. Ne biçeceğinizi sanıyorsunuz?

 

Bilim ve iktidar

Uygarlık tarihinin çatışma alanlarından biri de bilim ve iktidarın çatışmasıdır. Saldırgan taraf daima iktidardır. Bilimin saygınlığını bilir ve icraatlarının bilginlerce onaylanmasını ister. Bilim ise doğruya doğru, çürüğe çürük der.  Bilimin saygınlığının bir kısmı buradan gelir. Bilim saydam olmayan iktidarın maskesini genellikle indirir ve gerçekleri halka gösterir. Bilim tiyatro perdesinin önünde oynanan oyunu değil, perdenin arkasındakileri gösterir. Bu ise iktidarın hiç hoşuna gitmez.

İktidarla işbirliği yapan bilgin, bilgin olmaktan çıkar. Öyleleri de genellikle olur. Eskilerden Gazali iktidarla işbirliği yapan hatta iktidarın maske hazırlayıcısı olanların en yamanıydı. Selçuklu’nun kadrolu resmî ideologuydu. Oysa “sultan sofrasına oturan âlimin hükmüne itibar edilmez” demişti, büyük düşünür Ebu Hanefi.

Üniversitenin bir tanımı da “örgütlenmiş anarşi”dir. Üniversitede her ses olur, her fikir kendisini vitrine koyar ve piyasada alıcısını bekler.  Tek ses kalmışsa orası üniversite değildir!

Biz 12 Eylül 1980’den beri üniversite olmakta sıkıntılarımız arttı. Rejim, bilginlerin elini kolunu bağlamış, ağızlarını bantlamış, Pensilvanyalıların sınav atlattığı bilgin kılıklı, küçük memur zihinli militanlarına dövdürtmüştür. Şimdi de bilginlerin elini kolunu ağzını açıp, bilimin yüksek mahkemesinde onları yargılamaya bırakacağı yerde, kendisi onlara sille tokat girişiyor. Sefaletteyiz.

 

İslamî oto lastiği

Birçok kavramın önüne “İslam” nitelemesini getirmek din karşılaştırmalarının dışında anlamsızdır. Teokrat dostlarımız “İslam bilimi” derken bilimin dinden bağımsız bir olgu olduğu gereğine kulağını tıkamak yanında, ölçütsüz olduğunu da itiraf etmiş olmaktadırlar. Bilgiyi dinlere göre mi, bilginlerin dinlerine veya bilginlerin yaşadığı ya da araştırma-yayın yaptıkları yerdeki en yaygın olan inanca göre mi belirleyeceğiz? “İslam bilimi” diyenler, kendi ürettikleri bilgileri başka hangi dinlerin bilgi ve biliminden ayırmak için diyorlar? İslami Fizik yapanlar gayri İslami alıntılarıyla İslam’a gayri İslamilik katmış mı olurlar acaba? “İslam bilimi” diyenler, Hıristiyan bilimi, Musevi bilimi veya Şinto bilimi diyorlar mı? Neden demiyorlar? Onun yerine İngiliz, Frenk veya Japon bilimi/bilginleri diyorlar. Ölçütsüz ve ayarsız olunca biz de “demagojidir”, mahalledeki çocukları kandırmak için uyduruyorlar, deyip geçiyoruz.

 

Uygar!

Önce inanca değil, önce insana saygı duyulur. İnsan sırf insan olduğu için, o insana ait olan her şeye saygı duyulması gerektiği için inancına da (hangi inançtan ise, inançsızlık inancı dahil) saygı duyulur. Başkasına saygı duymayan kişi, kendi inancına saygı bekleme hakkını kaybeder. Çünkü saygı karşılıklıdır. Ha, medeni olmak bu noktadan itibaren başlıyor!

 

Sırrı faş etmek

Mevlana’ya atfedilen bir hikâye hatırlıyorum. Yıllar önce Orhan Hançerlioğlu’ndan okumuş olmalıyım.

Günlerden bir gün Mevlana dergâhtayken zaptiyeler kapıyı çalar ve Mevlana’yı görmek isterler. Yanlarında Mevlana’nın Rum kökenli, sır tutamayan, çok geveze bir müridi vardır. Mevlana zaptiyeleri görünce “hayırdır, bu ne iştir” der. Zaptiyeler saygılı bir ifade ile “bu müridiniz sağda solda sırra erdiğini, kendisinin tanrı olduğunu söyleyip “enel hak” filan diyormuş. Deli olduğunu düşünüp yanına getirdik, biraz terbiye ver bari” derler. Mevlana da ilgileneceğini söyler ve zaptiyeleri yola vurur.

Müridini içeri alırken kendi kendine söylenir: "Bu sırrı öğrenmek için insanlar yıllarını veriyor, nefsimi tezkiye edeceğim diye ne çileler çekiyor, dört kapı kırk makamdan geçeceğim diye yıllarca ne işkencelere katlanıyorlar. Adamlar sırrı hazır biçimde almış, inanamıyorlar” der.

Son günlerde bir politikacı “devleti yıkıp yeniden kuracağız” deyince anlayışı kıt muhalefet çevreleri kafalarını kumdan çıkarmadan “olamaz öyle şey, haddini bil, inkâr et” diyerek ağzına biber yetiştirmeye çalışıyorlar. Benzer sözler daha önceden de oldu. “sizi kıtır kıtır keseceğiz” diyenler oldu, "az kaldı, milyon milyon sizi doğramadan huzura eremeyeceğiz” diyenler de oldu. “Cumhuriyet artık yıkılmıştır”, “vesayet bitmiştir” deyip durdular. Vesayet dedikleri demokrasiydi. Kimisi partiden istifa etti, kimisi delirmiş, meczuptur deyip konu geçiştirildi. Gazetelere kefen giymiş, eli satırlı adam görüntüleri yansıdı… Neler neler.

Danışıklı muhalefet partileri hala “sözünü geri al len” diyor. Zavallılar.

Eski Kurtlar Vadisini izleyenler hatırlar. Feller diye birisi vardı. Polat abimiz onunla savaşarak Türkiye'yi kurtarıyordu. Dizinin senaryo danışmanı değişince o da Feller ile mücadeleden, kurtarmaktan vazgeçti. O Feller, Amerikanın Türkiye sorumlusu Graham Fuller idi. "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" adlı bir kitap bile yazdı. Irak gibi bir ülke modelini münasip görülmüştü bize. Fito medyasının gülü-bülbülüydü. O program uygulanıyor! Geveze olanlar çenesini tutamıyor ya da arifler gidişatı anlasın, gereğini yapsın, diye sırrı faş ediyorlar!

Anlamazlıktan gelmek yerine, elini taşın altına koyacak adam arıyoruz, bulamamanın sıkıntısı çekiyoruz.

 

Vikipedi

Bazı ülkelerde öğretmenler lise ve üniversite öğrencilerine vikipediye bilgi girişi yapmalarını ödev olarak veriyor. Böylece öğrencilere hem ödev-araştırma yaptırmış oluyor, hem tartışmalı konularda kendi ulusal tezlerini içeridekilere ve dışarıdakilere anlatmış oluyorlar. Bizimkiler kendilerine troll. Bana da yasak koyuyor.

Bilgi saklamak insanlık suçudur. Demokrasiye karşı cinayettir. Ülkemize ve milletimize ihanettir. İnternette de suç işlenebilir. Suç işlenen linke erişimi engellersiniz, olur biter. Bir sayfaya kızıp bütün vikipedi, bütün twitter ya da başkası nasıl yasaklanır, neyi saklıyoruz, niye saklıyoruz, neden saydam olmuyoruz?

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top