“Ne Diyarbakır anladı beni, ne de sen”

Ahmet Kaya’nın bir şarkısındaki bu dize bu yazı için işlevli bir başlangıç

Dünya ülkelerinde cumhuriyet olgusu, her ülkenin özgün tarihsel, toplumsal, ekonomik, kültürel, dinsel etkilerine ve uluslararası ilişki biçimlerine göre  farklı içerik, uygulama ve biçimlerde gerçekleşmiştir ve değişim dönüşümlerde aynı gerekçelerle ileri geri savrulmalarla süregelmiştir.

İlerleyiş ve gerileyiş ülkelerin, merkez ekonomik sömürgen güç veya çevre ekonomik sömürge güç  oluşları ile yakından ilgili olmuştur. Bu konuda da belirleyici etken, ülkenin seçtiği ya da seçtirildiği ekonomipolitik yapı, işleyiştir. Ekonomipolitik işleyiş ise içerdeki başat gücün yapısına göre uluslararası ekonomipolitik güçlerle ilişkisine göre biçimlenmiştir.

Türkiye’nin, Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti’nin en özellikli, özgün yanı, tasarım, uygulayım, sürdürüm süreçlerinin tümünün ciddi ölçüde bilime dayanmış olmasıdır. Dünya’nın dört bir yanında günümüzde bile saygı ile sözedilip övgüler dizilmesinin temel nedeni budur. M. Kemal, mücizeler yaratan bir peygamber değildi. Bir bilimciydi. Askeri, politik, ekonomik, sosyolojik, eğitimsel tüm olguları bilimsel yaklaşımla önermiş, uygulamış, uygulatmıştır. Kuşkusuz tümüyle yanlız değildi. Bu yaklaşımlarını hızla kavrayacak, anlayacak, uygulayacak çok sayıda insan kaynağı da vardı. Bu kaynağın, tarihsel bir arkaplanı, birikimi, kalıtı küçümsenemez ölçüdeydi.  Bu etkenlerle, cumhuriyet bir devrimle kuruldu, devrimlerle yerleştirildi, geliştirildi. Devrimin güncel olanakları da kuruluş ve geliştirişi olanaklı kılan diğer önemli etkendi. Sovyet devrimi ve dostluğu bunların başında gelmektedir. Emperyalistlerarası çelişkiler, savaştan yorgun düşmüş ileri kapitalist ülkeler ve bunların önemli ölçüde sömürge paylaşımlarını gerçekleştirmiş olmaları vbg. 

Kısa sürede, tarihsel, evrensel bilimsel, kültürel birikimlerin genç cumhuriyete içselleşirilmesi onu özgün, özgüvenli bir yapıya büründürdü. Kısa sürede, dönemin eğitim, kültür, ekonomi alanlarında sözüedilen küresel, bölgesel, ulusal  birikimlerin aralıksız çabalarla toparlanması, cumhuriyeti büyük aydınlık yayan biçime kavuşturdu.

1950 yıllara dek, bu küresel, bölgesel, yerel-ulusal birikimler, dikkat çekmeye, emperyalist kapitalist dünyanın ilgisinin üzerine yoğunlaşmasına neden oldu. Ulusal ölçekteki kapitalistleşen feodal ekonomi ile emperyalizme eklemlenmeye başlayan ulusal burjuva ekonomisi için de törpülenmesi gereken bir özellik göstermeye başladı. Bunlar nesnel cumhuriyet DÜŞMANLARIYDI, düşmanlıklarının ekonomipolitik gerçekliği vardı, kaçınılmazdı. Ancak bu nesnel, zorunlu düşmanların yanında KÖRLER ve NANKÖRLER de vardı.

Cumhuriyet, tüm bilimsel dayanaklarına karşın, kusursuz kurgulanmış ve uygulanmış değildi kuşkusuz. Bu olağandı, toplumsal dönüşümler, dar kadrolarla ya da özgün önderlerle, özgün tarihsel dönemlerde ileri, başarılı adımlar atsa da tarihsel ve iç ekonomipolitik çelişkileri bir çırpıda çözemezdi.

Kendini göstermeye başlayan bu çelişkilere karşın, önemli sayıda ve önemli alanlarda kök salmış, güçlü bir ulusal devlet oluşmuştu. Başta eğitim olmak üzere, sağlık güvencesi, askeri örgütlenme ve en önemlisi ulusal ekonomide/teknolojide şaşırtıcı ölçüde yaygın ve gelişkin kurumlar üretmişti. Bir tür kalıt olma özelliği gösteren bu kuruluşlar, geliştirilebilir, dönüştürülebilir özellikteydi. Ulaşım, demirçelik, tarım, madencilik, halka dönük üretim ve tüketim örgütlenmeleri, uluslararası ilişkiler; üstyapıda sanat, hukuk, din alanlarında büyük dünya ölçeğinde büyük sıçramalı uygulamalar başarıyla oluşturulmuş, sürdürülmeye başlanmıştı.

Tüm sayılanlar, ülke içindeki tüm düşünce, inanç dizgelerini de ileri taşımıştı. Yani, her düşünce, inanç dizgesi, bu olumlu birikim ve dönüşümden olumlu olarak etkileniyor, özgünleşerek gelişiyordu.

Diğer bir deyişle, cumhuriyet kısa sürede etkin ve yaygın olumlu özellikler geliştirmiş ve bunlarla tüm ülke düzeyinde herkesi olumlu olarak etkilemiş, ülke dışındaki benzer yaklaşım, görüş, düşünce ve inançlardaki toplumlardan, gruplardan daha ileri düzeye taşımıştır.

Yani, cumhuriyet tüm düşünce ve inanç akımları için oldukça bereketli bir kaynaktı. Bu kaynağın bereketi, kaynağı üreten ya da geliştiren cumhuriyetin BAĞIMSIZLIK, BİLİMSELLİK nitelikleriydi.

Cumhuriyetin bu özgün bereketli olanaklarını her düşünce, inanç kullandı ama bunlardan bir bölümü ona KÖRLÜK, diğer bölümü ise NANKÖRLÜK etti. Sonuçta zararını da tümü görüyor, görecek.

Bilim, gelişim,bağımsızlık

Atatürkçüler, sosyal demokratlar sığlığın körlüğünü yaşadılar, yaşattılar, yaşıyorlar. Bilim sözcüğünü sık sık kullandılar ama darlaştırıp sığlaştırdıkları bilimi kendi sığlıklarında boğdular, hala öyleler.

Sağcılar, dar kafalı milliyetçiliklerini, sömürgecilerin ve ülke içindeki bir avuç sülük sermayenin çıkarlarına göre yarı bilinçli olarak, cumhuriyetin gelişimini önleyecek ölçüde, büyük bir körlük içinde ve faşizan biçimde üstelik bağımsızlık karşıtı konumlanmayla harcayarak nankörlüğü yaşadılar, yaşattılar, yaşıyorlar.

İslamcılar, islamın altın çağında bile yaşanmayan bir islami bilinçlenme, öğrenme, yaygınlaşma, eğitim-öğretim olanağına cumhuriyetler kavuşarak, tüm islam ülkelerindeki düşündaşlarını, inançdaşlarını kat kat geride bırakmalarına karşın, aralıksız, kimi zaman etkili, kimi zaman etkisiz, cumhuriyet nankörlüğünü yaşadılar, yaşattılar, yaşıyorlar.

Solcular, sosyalistler önemli ölçüde cumhuriyet eğitiminin özgürleştirici olanaklarında boyvermelerine, örgütlenme, okuma, yazma, yaşama özgürlüklerini derinleştirme, geliştirme olanaklarına karşın, cumhuriyete bilim dışı bir körlükle, en kötüsü, sömürgeci güçler ve içerdeki uzantısı bir avuç sülük,saldırgın, sinsi, kurnaz, kendi ideolojisinden bile beslenemeyen sermaye gruplarına alan açtılar,olanaklar verdiler.

İşte bu yağılık, bilmezlik, iyilikbilmezlik, sömürgeci ve içerdeki kuyruklarına, ülkenin kendi ordusuyla,  12 Mart 71, 12 Eylül 80 ve sonrası yıkım eylemlerini gerçekleştirme olanağını sundular.

Ülke, fabrika fabrika, tarla tarla, ova ova, kurum kurum, nehir nehir, yayla yayla satılıp savıldığında, bu düşmanlar, körler ve nankörlerde olanbiteni anlayacak kavrayış, durduracak, direnecek ses, nefes kalmamıştı.

Körlük ve nankörlük, düşmanın işini oldukça kolaylaştırdı; cumhuriyet de, ülke de, bir darboğaza, uçurum kenarına gelip dayandı.

Şimdi, körler, nankörler, çeşitli renkteki düşmanların dansları arasında şaşkın, daha kör, daha nankör olarak dalgalanmakta,sürüklenmekte, düşüp kalkmakta, ama hala olanbiteni yeteri bütünlükte anlayamamaktadır.

Bu yazıda söylenenler, ileri sürülenler, kuşkusuz geneldir. Bu süreç içinde, düşmanlar sabit kalmak koşuluyla, körlür ve nankörlüğü erken ayırtedip, buradan kurtulanlar, gözü açılıp, iyilikbilir düzeyine erişenler vardır, ama çok geçtir, etkili olamamaları da buna dayamakktadır.

Son söz olarak denebilir ki; cumhuriyet tüm verdiklerine karşın, özhalkının, özköylüsünün, özgençliğinin, özsağcısının, özsolcusunun, özislamcısının, özordusunun, özpolisinin bilmezlik ve iyilikbilmezliği ile çok büyük yaralar almış, düşmüş, yıkılmış durumdadır, kalkabilir mi, bilinmez.

Ve, cumhuriyet, özburjuvazisinin düşmanlığına uğramıştır, ancak bu nesnel, zorunlu bir gerçekliktir. Patronlar, küresel sömürgecilerle, bu ülkeye eksiksiz bir düşmanlık yapmışlardır. Yapacaklardı, yapmışlardır. Cumhuriyet, düşmanlarının ihaneti ile değil, yukarıda sayılanların körlüğü ve nankörlüğü ile sarsılmış, satılmış, düşmüştür.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top