1. Hayatı

            Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan, doğayı egemenlik altına almayı amaçlayan Descartes, 31 Mart 1596 yılında Fransa’da Touraine eyaletinin La Haye şehrinde dünyaya geldi.[2] Hayatının büyük kısmını yabancı ülkelerde geçiren Fransız filozofun ailesi varlıklı bir Fransız Aristokrat ailesindendi. Babası Rennes Parlamentosu’nda üye idi. Yeniçağ felsefesinin “kurucusu”, “babası” olarak anılan Descartes, 1604 yılında La Fléche Cizvit okulunda öğrenimine başladı. Filozof buradaki sekiz yıllık eğitimi süresince öğretilen skolâstik nitelikteki felsefenin, kitaplardaki ölü bilgilerden ibaret olduğunu ifade etmektedir. Fakat bu okuldaki öğretmenlerini hep minnetle anmıştır. Bu arada matematiğe büyük bir ilgi duymuş ve matematiğin ilkelerinin kesinliğe götüren sağlam ilkeler olduğunu anlamıştır. Fakat matematiği nasıl ve nerede kullanacağını tam kestiremeyen filozof, ilerde, matematik metodunu felsefeye uygulaya çalışacaktır.

             1614 yılında La Fléche’i bitirdikten sonra, 1617 yılına kadar Paris’te sosyete hayatının içine giren Descartes, 1617’de aile geleneğine uyarak, askerlik mesleğini gönüllü olarak seçti. Askerlik görevini bir hobi olarak gördü. İspanya ile Hollanda arasında 1619’da başlayan otuz yıl savaşlarında Hollanda ordusunda görev yaptı, ancak aktif olarak savaşa katılmadı. Askerlik günlerinin çoğunu, özellikle kış dönemlerini matematik ve metot üzerinde düşünerek geçirmiştir. Matematiği, düşüncenin bütün istediklerini yerine getiren bir yöntem haline nasıl getirebilirdi? Bu yöntem, nasıl bütün bilimsel düşünmenin yöntemi yapılabilirdi? Hep bu sorular üzerine düşünen Descartes, onları çözebilirse, İtalya’da kutsal bir ziyaret yeri olan Loretto’ya hacca gitmeyi bile adamıştı.[3] Askerliği sırasında, kışın bastırması üzerine Almanya’da Ulm yakınlarında bir köy evinde uzun süre kalan ve “Orada konuşmalarıyla dikkatimi başka tarafa çekip dağıtarak, beni işimden alıkoyacak bir tanıdık bulunmadığı gibi, mutlu bir talih eseri olarak, huzurumu bozacak hiçbir endişe ve ihtirasım da yoktu. Bütün günümü, sabahtan akşama kadar, bir çini sobanın başında, yapayalnız kapanmakla geçiriyor ve düşüncelerimle baş başa kalmak için bolca vakit buluyordum.”[4] Diyen Descartes, burada ahlaki düsturların temelini atmıştır. 1621 yılında ordudan ayrılan, sonra Almanya’yı, Hollanda’yı, İtalya’yı dolaşan ve Loretto’da hac adağını yerine getiren ve bu yolculuklardan sonra üç yıl S.Germain’de kalan Descartes, bu üç yıl zarfında birçok devlet adamı ve tanınmış ünlü insanlarla tanıştı. Çok kısa bir sürede, etrafında çok hareketli bir çevre oluştu.[5] 1627 yılında papanın mümessili olan Chandox’un kardinal karşısında verdiği konferansta Descartes, Chandox’un fikirlerini felsefi bir tarzda çürütünce bundan etkilenen kardinal, Descartes’ten bu yeni felsefesini geliştirmesini istedi. La Fléche kolejinden beri arkadaşı olan ve bu arkadaşlıkları hayatlarının sonuna kadar devam eden Mersenne, Descartes’in felsefesinin yayılması ve tanınmasında büyük rol oynadı. Çalışmalarına hız vermek isteyen ve bunun için yine yalnız kalması gerektiğini düşünen filozof, 1629 ilkbaharında Hollanda’ya gitti.[6] Bu tarihten sonra yirmi yılını bu memlekette büyük bir yalnızlık içerisinde ve çalışmalarıyla uğraşarak geçirdi. Hollanda’daki yaşamından ve oradaki yer değiştirmelerinden Mersenne dışında, hemen hemen hiç kimseye bahsetmeyen Descartes, yaşadığı dönemin bağnaz ve tutucu çevrelerince, dinsizlikle suçlanarak, mahkemeye çağrıldı. Fakat Fransız sefirinin ve daha önceden edindiği devlet büyükleri olan dostlarının araya girmesi ile ağır cezalardan kurtuldu.[7] Hollanda’da geçirdiği bu yirmi yıl zarfında başlıca yapıtlarını oluşturan Descartes, 1649 yılında İsveç Kraliçesi Christine tarafından İsveç’e davet edildi. Daha önce sık sık Descartes ile mektuplaşan Kraliçe, daha iyi aydınlanmak ve bir akademi kurmak için onu ülkesine çağırıyordu. Bu çağrıya, önceleri tereddütle bakan Descartes, 1649 Ekim’inde, daveti geri çeviremeyeceğini anlayarak Stockholm’e gitti. Fakat buradaki sert iklime dayanamayarak, beş ay sonra, 11 Şubat 1650’de öldü.[8]

  1. DESCARTES FELSEFESİNDE TANRI KAVRAMI

              Geçmişten günümüze kadar yapılan düşünce edimleri genelde çıkışını Tanrıdan almıştır. Ya Tanrı merkezli ya da Tanrıyı dışlayan pozitivist merkezli düşünce akımları, felsefeyi çoğu kez Tanrı tartışmaları üzerine kurulan bir bilim olarak gündemde tutmuştur. Modern felsefede metafiziğin şekillenişinde önemli rol oynayan Descartes, felsefenin ana konusu olarak Tanrıyı belirlemiştir. Çünkü Tanrı olmaksızın bir nesnel dünyadan bahsetmek anlamsız olur. Descartes açısından duyular yoluyla algılanan her şey insanı yanıltabildiği için, dış dünyanın varlığı hayallerden ibaret kalabilir, hatta hayalde ya da uyanık olarak görülen şeylerin birbirinden farkı olmayabilir.[9] Tanrının varlığını kabul etmeden fiziksel evrenin varlığını kabullenmenin imkânsızlığı tam da burada ortaya çıkmaktadır. Eğer bir sonlu dünya düşüncesinden yola çıkılsaydı, kesin olarak dünyayı kuran bir varlığa ulaşılacaktı. Oysa Tanrıya ulaştıracak olan bir düşüncenin insanın zihninde olması gerekir, yoksa düşüncede olduğu için Tanrı var olmaz; başkaca söylersek, Tanrı düşüncesi Tanrı kavramının bir gereği olarak zorunlu olmalıdır. Tanrıdan yola çıkılmadan bir varlığın nedenleri bulunamaz mı? Descartes’a göre bu imkânsızdır, çünkü her şey varlığını Tanrıya borçludur, aksi hâlde kuşkuyu ortadan kaldırmanın imkânı yoktur.[10]

Descartes’a göre, Tanrı düşüncesi zihinde açık ve seçik olarak bulunmasaydı, insan açısından onu bilmenin herhangi bir yolu bulunamazdı. Descartes, Tanrı düşüncesinin nereden geldiğini araştırırken, bu düşüncenin duyular yoluyla elde edilemeyeceğini, ayrıca zihnin böyle bir kavramı kendiliğinden ortaya koyamayacağını söyledikten sonra, bu Tanrı düşüncesinin doğuştan geldiğini belirtmektedir. İnsan bu düşünceyi duyumlarıyla edinmemiş ve zihniyle de kurgulamamış, dolayısıyla yaratıldığı zaman kendisiyle birlikte doğmuş ve meydana getirilmiştir. Tanrının insanı yaratırken kendi düşüncesini insanın zihnine koymuş olması garip karşılanmamalıdır. Tanrının varlığını kanıtlamak için Tanrının insana verdiği doğuştan zihne yerleştirilmiş hâlde bulunan Tanrı idesinden yola çıkılmalıdır.[11] “Tanrının bilgisi bizim bilgimizden ve Onun yetkinliği bizim yetkinsizliğimizden tam anlamıyla daima önce gelir. Çünkü aslında Tanrının sonsuz yetkinliği bizim yetkinsizliğimize önceldir, çünkü bizim yetkinsizliğimiz Tanrının yetkinliği hakkında bir eksiklik ve olumsuzluktur. Ve her eksiklik ve olumsuzluk, kendisinin yetersiz kaldığını ve olumsuzladığını önceden varsayar.”[12]

                Tanrı düşüncesinin zihinden atma olanağı elimizde olmadığı göz önüne alınırsa, kavrama ait düşüncelerin kavramın bizzat varlığı tarafından insan zihnine kazındığı öne sürülebilir. Nitekim bu düşüncenin eksiksiz yani yetkin olan bir varlığa ait olması, Tanrı idesinin diğer idelerden farklı olduğu anlamına gelir. Bu düşünce, zihin tarafından ortaya konmamıştır, çünkü zihinde böyle bir idenin varlığının olduğu düşünülürse, Tanrının en yetkin varlık olduğu düşünülemez. Çünkü zihnin böylesine yetkin bir varlıktan haberdar olması, onun bu düşünceyi kendiliğinden edinmediğini de ortaya koyar. Zihin kendi varlığından bile kuşku duyarken, bu denli yetkin bir varlığın idesini kendisinde taşıyamaz, yani zihnin kuşku hâlinde kavrayamadığı Tanrı idesi, sonradan fark edilemez. Öyleyse bu düşünceyi zihne yerleştiren bir Tanrının varlığı kabul edilmelidir.

              Descartes’ın insan zihninde yetkinlikten başka bir de sonsuzluk idesinin bulunduğunu söylemesi,[13] Tanrı düşüncesinin eksik ve aynı zamanda sonlu olan zihinden kaynaklanmadığını savunduğunu gösterir. Böyle bir düşünce, ancak sonsuz olan bir varlık tarafından verilebilir.  İnsan her ne kadar bir töz olduğu için töz düşüncesi onda bulunsa bile, yine de sonlu bir varlık olduğu için sonsuz bir töz düşüncesi, gerçekten sonsuz olan bir töz tarafından kendisine verilmiş olmadıkça bende bulunamaz.[14]

            A) Tanrının Mahiyeti

          Tanrı düşüncesinin zihinde bir kavram olarak bulunması, bu kavramın varlığının gerçekte varolduğu anlamına gelmez. Descartes’a göre bu varlığın varolması için zorunlu varlık olması gerekmektedir. Çünkü Tanrı tarafından konulmadıkça zihinde böyle bir düşüncenin olmayacağını söylemektedir.[15] “Mademki böyle bir düşünce Tanrı tarafından zihne konulmuştur, o hâlde Tanrının varlığı zorunlu olmalıdır.”[16] Tanrının varlığı zorunlu olduktan sonra, onun özüne ait bazı bilgileri sunan Descartes, bu zorunluluğu Tanrının özüne atfetmektedir.  “Tıpkı bir dik üçgenin özünden üç açısı toplamının iki dik açıya eşit olduğu yahut bir dağ fikrinden bir dere fikrinin ayrılmadığı gibi, Tanrının özünden de varlığın ayrılamaz olduğunu açıkça görüyorum.”[17] Descartes, böylece zorunlu ve mümkün ayrımı yapmış olmaktadır. Bu nedenle, zorunlu ve sonsuz kavramın gerçekte varlığı da kanıtlanmış olur.

          Tanrı dışındaki varlıklarda varolma zorunluluğu değil, yalnızca var olma gücü vardır. Bu güç, zorunlu varlık tarafından mümkün varlığa verilmiştir, çünkü bu düşünce, ancak zorunlu bir varlığın kavranmasıyla mümkündür. Ruh peşin hükümlerden kurtulduğunda bu gerçeği kolayca kavrar[18] ve varlığını bunu anlamaya borçludur. Bu anlama işlemi ise öncelikle kendi varlığını kavramayı ve sonra Tanrının varlığından dolayı kendini kavramanın imkânın anlatır. Burada kurulan önerme sezgisel ve birdenbire ortaya çıkar ve de bütün diğer çıkarımlardan daha açık ve seçik olarak tüm bilgimize kaynaklık eder. Descartes’ın hiçbir çıkarıma başvurmaksızın ortaya çıkan temel önermesi şöyledir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”[19]

            Descartes, Tanrıdan başka bütün varlıklarda varlık-öz ayrılığı olduğunu belirtmektedir. Çünkü eğer Tanrıda varlık-öz ayrımı olsaydı, Tanrı olmaktan uzak olurdu.[20] Bu düşünceden anlıyoruz ki, Tanrının varlık ve mahiyeti bir ve aynıdır, eğer ayrı olmuş olsaydı, diğer varlıklar gibi algılanır ve Tanrı olduğu kavranamazdı. Tanrının zorunluluğu hem Onun varlık ve mahiyetinin ayrı olmayışına hem de Tanrı idesinin insanda doğuştan olmasına bağlanmıştır. Bundan başka, her türlü yetkinliği kendinde taşımayan varlığın zorunlu olarak var olması imkânsız olduğu için, Tanrının özü gereği yetkin olması gerekir. Descartes, Tanrının özünde bu yetkinliğin olduğunu ve tüm bunların Tanrıda yalnızca potansiyel olarak değil, aynı zamanda edimsel olarak da bulunduğunu söylemektedir.[21]

          B) Tanrının Sıfatları

          Descartes, Tanrının sıfatları hakkında bir yazı yazmamış, kitaplarında bu konuya ait müstakil bir bölüm de ayırmamıştır. Ancak filozof, eserlerinde yer yer bu konuya değinmiş ve Tanrının birtakım sıfatlarını anlatmıştır. O da diğer teist filozofların kabul ettiği Tanrı sıfatlarını kabul etmiş, bunun yanında kendine özgü bir açıklama yapmamıştır. Onun amacının, Tanrının sıfatları hakkında kilisenin görüşlerini tekrardan başkası sayılamadığını söyleyemeyiz, çünkü kiliseye bağlı olduğunu her fırsatta dile getirse de, Skolâstik öğretinin sıfatlara ilişkin birtakım görüşlerine karşı çıkmıştır.[22] Felsefede pek çok Tanrı görüşü olduğu için, sıfatlar konusu da karmaşık bir konudur, özellikle dinle felsefe arasında sıfatlar görüşünde bir görüş birliği yoktur. Kimi zaman felsefe dinin, kimi zaman da din felsefenin Tanrıya yüklediği sıfatları kabul etmekten kaçınmıştır. Dinle felsefe arasındaki uyuşmazlık bir tarafa, felsefe içinde oluşan Tanrı görüşleri bile sıfatlar probleminde farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda teizm, deizm, panteizm ve panenteizm gibi çeşitli Tanrı tasavvurları ortaya çıkmıştır. Hatta bu anlayışların her birinin kendi içerisinde bile birbirinden farklı görüşler ortaya atılmıştır. Konumuza dönecek olursak, semavi dinlerin kabul ettiği Tanrı sıfatlarının aynısını Descartes’ta da görürüz.  Descartes, teolojiye inandığını ve herkes gibi cennete gitmeyi ümit ettiğini bir pasajında dile getirmiştir.[23] Descartes açısından, Tanrının sıfatları da varlığı gibi zihinde bulunur ve bu düşünce Tanrıdan başka tözlerden daha nesneldir. Tanrının sıfatları “tabiat ışığı” ile bilinebilir olduğu ölçüde kavranabilir. Descartes’a göre Tanrı öncesiz, sonrasız, sonsuz, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, iyinin kaynağı, her şeyin yaratıcısı, sonsuz bir yetkinlik sahibidir. Tanrı bir cisim olmayıp cisimsel hiçbir özellik taşımaz ve hiçbir duyuya sahip olmadığı gibi duyularla elde edilenleri bizim gibi farklı işlemlerle yapmayıp tek bir işlemle bunları gerçekleştirir.[24] Bu sıfatların dinin bildirdiği ve kutsal kitapların açıkladığı sıfatlar olduğu açıkça görülmektedir. “Hatta mutlak, öncesiz, sonrasız, sonsuz, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve kendinden dışarıda var olan bütün şeylerin yaratanı olan bir Tanrıyı anlamaya yarayan düşüncenin, kuşkusuz sonlu tözleri gösteren düşüncelerden daha nesnel bir gerçekliği vardır.”[25]

           Descartes’ın inandığı Tanrının sıfatlarının temelinde mutlak ve sonsuz olma düşünceleri yatmaktadır. Mutlak olan Tanrı, bütün üstün nitelikleri kendinde bulundurma vasfına da sahip olmuş olur. Çünkü mutlaklık, her şeyi kendinde tam olarak bulundurmadır, sonsuzluk ise, sınırsızlıkla aynı sayılmaz, Descartes’ın sonsuzlukla kastettiği şey, ölümsüzlük durumudur.[26] Sonsuzluk, Tanrının varlığının büyüklüğünün göstergesidir, “Tanrı sonsuz güç sahibidir” derken de bu kastedilmektedir.[27] Tanrının sıfatları konusunda, Descartes’ın üzerinde durduğu temel niteliklerin başında “yaratma” gelir. Descartes, sanki Aristoteles’e duyururcasına Tanrının yaratıcılığından bahseder ve hemen hemen Tanrının sıfatlarının işlendiği her yerde bu sıfata vurgu yapar.[28] Tanrı her şeye gücü yetendir ve bu nedenle kendinden başka bütün varlıkların güç kaynağıdır. O her şeyi bilir ve değişmezdir, çünkü değişme mümkün varlıklar için geçerli olan bir özelliktir. “Tanrı mutlak ve üstün bir biçimde tam, yetkin ve sonsuz bir varlıktır.”[29] Ayrıca bu yetkinliğin mahiyetini anlamak mümkün değildir. Descartes’a göre bilmediğimiz nice yetkinliğin formel ve üstün olarak Tanrıda mevcut olduklarına karar vermek yeterlidir.[30]

               Tanrının bütün eksikliklerden uzak olduğunu söyleyen Descartes, varlıkların, yaşamlarını sürdürebilmesi için Tanrıya gereksinim duyduklarını belirtir ki bu anlamda varlıklar Tanrı olmaksızın tek bir an bile varolamazlar.[31] Descartes, Tanrının sonsuz olduğunu belirtmekte, ancak sonsuz üzerinde düşünce yürütmeyi anlamsız bulmaktadır. Ona göre, sonlu olanın sonsuz olanı anlaması imkân dâhilinde değildir; sonsuzu anlamaya çalışanlar, zihinlerinin sonsuz olduğunu hayal edenlerdir. Sınırlarını hayal dünyasında ya da zihinde çizmenin mümkün olmadığı şeyler hakkında sonsuz yerine sınırsız demek daha uygun olur. Sınırsızla sonsuzu ayıran Descartes, büyüklüğü bilinmeyen şeyler hakkında yalnızca sınırsız denilebileceğini, sonsuzun yalnızca Tanrı için kullanılabileceğini belirtir. Tanrı bütün amaçların üstündedir, Tanrının bir şeyi hangi amaçla yaptığı sorulmamalıdır. Yalnızca insanlara verdiği akıl yetisiyle, bu şeylerin bazılarını bilmek mümkündür.[32]

             Descartes, Tanrının sıfatları arasında “pek doğru” ve “ışığın kaynağı” olması niteliklerini de belirtmektedir ve bu niteliklerin sahibi olan varlığın yanılgıların nedeni olması düşünülemez. Descartes’a göre, tabiat ışığı bilme gücüdür ve Tanrı bu gücü insana doğruyu bulmak amacıyla vermiştir.[33] Tanrıya verilen töz adının ruh ve cisim için verilen töz kavramından farklı algılanması gerekmektedir ki, Tanrı varolmak için hiçbir şeye muhtaç olmaması nedeniyle bu sıfata sahiptir.[34] Tanrının töz sıfatını alması, varlıklardan farklı bir durum içindir, zorunlu varlık olduğu için de zorunlu tözdür ve diğer tözler, töz olma özelliklerini Tanrıya borçludurlar.[35]

            Tanrıya ait sıfatlardan biri de iyiliktir. Tanrı “Üstün İyi”dir, çünkü bir şeyin iyiliği başka biriyle ilgili olmaksızın kendiliğinden ele alınabilir. Bu nedenle Tanrı iyiliğin kaynağıdır, bütün iyilikler Tanrıdan gelir.[36] Tanrı akıl sahibi, bilge ve sevilendir. Tanrının akılsız olduğu söylenseydi, Tanrılık vasfı giderdi, Onun aklının bizimkiyle aynı olmadığı kesindir. Tanrının bilgeliği, bütün bilgilerin üstünde bir bilimle donanmıştır, Onda varlık ve mahiyet ayrımı olmadığı için, varlığıyla bilir. Aslına bakılırsa, Tanrının sonsuz sıfatları insan zihni tarafından kuşatılamaz ve kavranamaz, doğrusu kavranamazlık sonsuz olanın ayırt edici bir özelliğidir.[37] İnsan zihni bu nedenle Tanrıyı kavrayıp kuşatamasa bile, Tanrının kendisine sunduğu zihinsel yeti sayesinde onun izlerini yarattığı şeylerde bulur ve bulgularını yine bu verili zihin aracılığıyla bilgiye dökerek inanca dönüştürür.

         C) Tanrı-Evren İlişkisi

         Tanrı-evren ilişkisi, sıfatlar probleminin bir uzantısıdır. Tanrının evrenle olan ilişkisinin sıfatlar yoluyla olması, teizmin temel görüşlerinden biridir. Diğer Tanrı tasavvurları da sıfatları kullanmakla beraber, Tanrıya verdikleri aşkın ve içkin olma nitelikleri bakımından teizmden ayrılırlar. Teizmin genel tanımına bakacak olursak, aşkın ve aynı zamanda güçlü, yaratıcı, doğru ve her şeyin karşılığını veren bir Tanrı anlayışı olarak görürüz. Teizmin Tanrısı evrene karışan ve onu yöneterek düzenini sağlayandır ve evrendeki her şey Tanrı tarafından meydana getirilmiş, her şey ezelde düzenlenmiştir.[38] Bundan kasıt, doğa yasalarıdır, Tanrı bu yasaları ezelde düzenlemiştir ve de dünyayı ve diğer varlıkları bu yasalarla yönetmektedir. “Tanrının asla değişmemesi ve sürekli aynı tarzda hareket etmesinden dolayı, doğa yasaları adını verdiğim ve bütün cisimlerde gözlediğim çeşitli hareketlerin doğurucu nedenleri olan birtakım yasaların bilgisine ulaşabiliriz.”[39] Tanrının değişmezliğinden hareketle de dünyadaki maddenin hareketinin korunumu sağlanmış olur.[40]

             Descartes’ın doğa yasaları adını verdiği şey, Tanrının ezelde belirlediği yasalardır ki, bunlar değişmeyen yazgının bir parçasıdır. Mekanik işleyen doğa, aslında kendi makineliğini Tanrıdan almıştır. Descartes doğa yasalarını şu şekilde özetler:

      1) Her şey, başka bir şey onu değiştirmediği sürece bulunduğu durumda kalır.

      2) Harekette olan her cisim, hareketine doğru çizgi doğrultusunda devam etmeye çalışır.

     3) Harekette olan bir cisim, kendisinden daha güçlü birine rastladığı zaman, hareketinden bir şey kaybetmez. Ama hareket ettirebileceği kendisinden daha güçsüz bir cisme rastladığında ona verdiği kadar kendi hareketinden kaybeder.[41]

           Bir şey başka bir şeye etki etmedikçe o şeyin yeri değişmez, yani kare ise kare olarak, durağan ise durağan kalır. Cisimler bir etkiye uğramaksızın hiçbir zaman değişmezler, ancak bir kez harekete geçtiklerinde, bu hareketlerini durduracak bir etken olmadıkça durmazlar.[42] Doğadaki her şey eğri bir çizgi hâlinde değil, yollarına başka bir şey çıkıp da yol değiştirmedikleri sürece, düz çizgi üzerinde hareket eder. Bütün cisimler doğrusal olarak ve aynı zamanda daire çizerek yol alırlar. Bu yasa Tanrının değişmezliğine bağlıdır, deneyim bize düz hareketi gösterse de, sonuçta bu harekette dairesel bir gidiş vardır.[43] Harekette olan bir şey başka bir şeye rastladığında, hareket yönü değişir ve böylece aldığı yönelmeyi kaybeder, fakat bundan dolayı hareketini kaybetmez. Bunun anlaşılması, Tanrının kendi etki tarzını ve de dünyayı yaratırken kullandığı etkiyi aynıyla korumasıyla mümkündür. Tanrı, hareketi yaratırken ve cisimlere hareket verirken, onların birbirlerini itme ve çekme durumlarını da yaratmıştır. Yaratıklarda bulunan bu değişme, asla Tanrının değişmezliğine aykırı değildir, hatta Descartes’a göre bu durum Tanrının değişmezliğinin de kanıtını sunar.[44]

              Descartes’a göre evreni oluşturan atomlar sonsuz derecede bölünebilir ve bunu sınırlamak mümkün değildir. Tanrının gücünün eksilmesi düşünülemediği için, Tanrı bu atomları bölme gücünü kendinden yoksun bırakamaz. Bunun yanında, dünyanın uzamı da Descartes’a göre sınırsızdır, çünkü insanın hayal gücü uzamı sınırlandıramaz, ne kadar hayal edilirse edilsin, boş bir mekân düşünülemez. Madde uzamdan oluştuğu için, yer ve göklerin aynı maddeden yapıldığına ve birçok dünya olmadığına inanılır.[45] Descartes, Tanrının, evreni yaratırken koyduğu yasaların kavramlarını insanların ruhlarına işlemiş olduğunu ve bu yüzden bu yasaların açık ve seçik olarak anlaşılabileceğini söylemektedir. Ancak Descartes, bunun üzerinde yorum yapmaktan da çekinmemiştir. Tanrının dünyayı önce bir kargaşa şeklinde yarattığını, sonra da ona şekil vererek düzene soktuğunu belirtmektedir.[46] “Tanrı her şeyi ezelde düzenlemiştir ve insanın tüm bu şeyleri anlamaya aklı yetmez.”[47] Bu düşünce Tevrat’ın yaratılışa ait bölümündeki açıklamalarla benzerliği göstermektedir. Tevrat’ın Tekvin bölümündeki ayetler şöyle demektedir: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; Allah’ın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.”[48] Descartes’a göre, Tanrı kaosu yarattıktan sonra onu kozmosa çevirmiş ve belli yasalara göre hareket ettirmiş, sonra da bunları ruha kavram olarak yerleştirmiş ve bunun yetkinliğini insanlara göstermiştir. Tanrının, başlangıçta dünyayı olması gerektiği gibi yaratmış olduğunu düşünmek daha olasıdır, ancak şimdi dünyayı korumak için kullandığı güç ve etki, yaratırken kullandığı güç ve etkinin aynıdır. Descartes, bunun dışında üstü kapalı olarak bir evrimden de söz eder. Ona göre, yavaş yavaş doğalarına kavuşan yaratıkları anlamak, birdenbire yaratılmışları anlamaktan daha kolaydır. Zamanla gelişen varlıklar, şimdiki duruma gelmiştirler ve bunu yaratılış mucizesine dokunmadan, yani teolojiyi bozmadan anlatmak mümkündür.[49] Tanrı, yarattığı şeyleri yok etmek istemediği ve her günkü yardımını evrenden çekmediği sürece, hiçbir şey yok olmaz; bedenler kaybolsa bile tözleri varolmaya devam eder.[50]  

                 Descartes, evrende bir mekanizmi de kabul ederek, yasaların bu mekanik düzen içinde işlediğini belirtmektedir. Yerin hareketini önceleri kabul etmez gibi görünen Descartes, Mersenne’e yazdığı mektupta yerin döndüğünü kabul ettiğini belirtmiştir: “İtiraf etmeliyim ki, eğer yerin hareketi görüşü yanlışsa, felsefemin tüm temeli de yanlıştır.”[51] Descartes’a göre, Kartezyen felsefenin koyduğu sistem bu görüşle uyumsuz olduğundan, durağan bir dünya varsaymak anlamsızdır. Descartes, Tanrının evreni hangi amaca göre yarattığı üzerinde durmamakta, hatta bu konuyu araştırmayı bile gereksiz görmektedir.[52] Önemli olan, Tanrının evreni nasıl yaptığı değil, hangi araçla yaptığıdır. Çünkü akıl, Tanrının yaptığı şeylerin nasıl olduğunu anlayamaz, bu konuda Tanrının gücünün her şeye yettiğini anlamak yeterlidir. Tanrı, insanlara yaratılış amaçlarını bildirmediği için, evrendeki amaçları araştırma konusunda ısrar etmemek gerekir.[53] Evrendeki yaratılışta hikmet vardır ya da yoktur, ancak Descartes’a göre bunu ısrarla öğrenmeye çalışmak gerekli değildir. Tanrı istediği zaman yaratır, Onun için zaman da şart değildir. Öyle ki, Tanrının isteyip de dünyayı yaratamayacağı bir an bile yoktur.[54]

             Descartes’a göre madde öncesiz olmasa bile sonrasızdır. Çünkü yer ve gökler yıkılmış olsalar, yani biçimlerini değiştirseler de, yine de dünya yani yerle göğü meydana getiren madde asla ortadan kalkmayacaktır. Nitekim yeniden dirilmeden sonra bedenlerimize, dolayısıyla da içinde bulunacakları dünyaya sonsuz bir yaşam söz verilmektedir.[55] Descartes, evrenin süresinin bütün bölümlerinin birbirine bağlı olmadığından hareketle, bu yaşamın sonsuz olmasının öncesizliği de beraberinde getirmediğini belirtmektedir. Tanrının yarattığı evren, yine onun aracılığıyla varlığını sürdürecektir; maddî töz yok olmayacak, Tanrının kendisine sunduğu yardımla sonsuzluk kazanacaktır. Evrenin Tanrı tarafından yaratılması ve mekanik düzen arasındaki ikilem böylelikle çözüme kavuşmuş olmaktadır. Mekanik düzen Tanrı tarafından evrene konulmuş ve evren bu düzen içinde işlemeye ve varolmaya devam etmiştir. Her şeyin nedeni Tanrı olduğu için, mekanizmi kuran da odur ve Tanrı bunu değiştirme iznini kimseye vermemiştir.[56]

          D) Kötülük Problemi

         Biz, Descartes’ın ontolojisi içinde yer almakla birlikte özel bir bölüm olmayan kötülük problemine değinmeyi uygun bulduk. Aslında kötülük problemi çok eskilerden beri var olan bir konudur ve felsefe tarihinde genelde Augustinus ve Leibniz tarafından sistemli olarak anlatılmıştır.[57] Descartes’ın kötülük problemine ilişkin değindiği nokta, Tanrının doğruluğu, yani adaletidir.[58] Descartes ayrıca birtakım filozoflar gibi “mümkün dünyaların en iyisi”[59] üzerine bir görüş belirtmemiştir. Tanrı aldatıcı değildir, bunu anlamak için Tanrının varlığı tek başına yeterlidir. Tanrının kişiliğinde yetkinlik ve tamlık varken, hile ve aldatmada ise yetkinsizlik ve eksiklik var olduğu için, kötülüğe giren bu türden davranışların Tanrıda bulunması kesinlikle düşünülemez. Eğer kötülük Tanrıdan kaynaklanmayan bir durumsa, nereden ileri geldiğinin bulunması gerekir. Descartes bu sorunu çözümlerken, insanın doğruyu yanlıştan ayıracak bir yetiye sahip olduğunu belirtmekte ve bu yetiyi her şeyi veren Tanrının verdiğini söylemektedir.[60] Böylece pek açıktır ki, Tanrı aldatıcı olamaz, çünkü tabiat ışığı bize aldatmanın zorunlu olarak bir eksiklikten ileri geldiğini göstermektedir.[61]

                Descartes’a göre Tanrı, yanılmalarımızın nedeni değildir, Tanrı her ışığın kaynağı olarak, insanları asla aldatmaz. Aldatmak bir fenalıktan yahut korku, hile ve zayıflıktan doğar ve dolayısıyla bu sıfat Tanrıya yüklenemez. Tanrının insanlara verdiği tabiat ışığı denilen bilme gücü, doğruyla yanlışı ayıracak yapıya sahiptir. Bize göre eksik olan şeyler Tanrıya göre yokluktur, çünkü Tanrı, kendi yetkisinde olan her şeyi bize vermemiştir ve vermek zorunda değildir.[62] Tanrı yanlışların yaratıcısı da değildir; O bize her şeyi bilen bir anlayış vermemiş olsa da, Onun yanlış olanı yaratmadığını bilmemiz gerekir.[63] Yanlış, Tanrıya bağlı olan gerçek bir şey değil, yalnızca bir eksikliktir ve yanılgı için Tanrı insana özel bir yeti vermemiştir. Yanılgının nedeni, doğruyu yanlıştan ayırma gücünün insanda sonsuz derecede olmayışıdır. “Tanrının şahsında eksik olan, kendisi için gereken bir yetkinlikten yoksun olan bir yetiyi bana vermesi mümkün değildir.”[64] Usta ne kadar işinin uzmanı olursa, elinden çıkan iş de o kadar mükemmel olur. Öyleyse, mükemmel ve tam olmayan bir şeyi Tanrı yapmaz ve yaratmaz. Tanrı, insanı aldanmaya imkân olmayacak bir tarzda yaratabilir, çünkü Tanrı, en iyiyi istemektedir.[65]

             Descartes, Tanrı insanı aldanacak bir yapıda yaratsa bile, bunun da bir olgunluk olduğunu söylemektedir. Eğer Tanrı insanı hiç aldanmayacak bir donanımda yaratsaydı, şimdikinden daha yetkin olurdu ve bütün varlıklar olgun olduklarında birbirlerine benzeyeceklerdi. Oysa bazılarının diğer bazılarından eksik olması, daha büyük bir yetkinliğe işaret eder. Yanılmaları engelleyen bir yeti veren Tanrı, yanılmak için bir yeti vermemiştir; doğrusu yanılmaların yeri duyulardır. Tanrı bütün olumlu şeylerin yaratanı olduğu halde, olumsuz olanların yaratanı değildir. Olumsuzluk bir yokluktan ibaret olduğundan dolayı Tanrının yetkinliğiyle bağdaşmaz.[66]

              Görüldüğü üzere, Descartes’ın savunduğu teodise, yalnızca Tanrının yetkinliği ve yanılmazlığı üzerine kuruludur. Tanrı ona göre Üstün İyi’dir, tam ve eksiksizdir, bütün iyilikler Tanrıdandır[67] ve kötülükler Tanrıya atfedilemez. Yanılgılar insanın iradesini iyi kullanmamaktan ileri gelen eksikliklerdir. Bu eksikliklerin yanlışlıkla Tanrıya yüklenmesi, Tanrının adaletine karşı önyargılı düşünmeye ve davranmaya insanlığı sürükleyecektir. Oysa Tanrı, kavramı itibarıyla adaletli olmak zorundadır.[68]

           E)  Özgürlük Problemi

          Descartes açısından özgürlük ve irade problemi, aynı zamanda hem kötülük hem de kader problemiyle yakından ilişkilidir. Kötülük problemini ele aldığımız için, burada özellikle kaderle olan ilişkisini incelemeye çalışacağız. Descartes’a göre, kuşkulu şeylere inanmaktan sakınmamızı mümkün kılmak suretiyle, aldanmamıza engel olan özgür bir irademiz vardır.[69] Tanrı insanı aldatsa bile, insan, bu özgürlüğün varlığını duymaktan geri kalamaz. Filozofa göre, bilinmeyen şeylere inanmamak kaydıyla, aldanmanın önüne geçilebilir. Descartes’a göre insanın başlıca yetkinliği, özgür bir iradeye sahip olmasıdır ve onu övülen ve yerilen yapan da bu iradedir.

               Özgür irade, hareket ve fiillerin efendisi olan insanı ortaya çıkarır, yanılmalar ise özgür iradenin kullanılmayışından ileri gelir. Yargıların doğru ya da yanlış olması, insanın doğasını değiştirmez.[70] “Yargıda bulunmak için anlayış kadar irade de gereklidir.”[71] Anlayışımız olmaksızın hiçbir şey hakkında yargıda bulunamayız, çünkü irademizin, anlayışımızın, kendi kavramadığı şey üzerine karar vermesi için hiçbir neden yoktur. Yanlışlarımız, irade alanının anlayış alanından daha geniş olmasından ileri gelmektedir. Herhangi bir iradenin uzandığı yere insan iradesi de uzanır ve Tanrının verdiği bu irade kötü kullanılınca yanılgı meydana gelir.[72] Descartes, iradenin özgürlüğünün yalnızca kendisinden edinilecek deneyimiyle, kanıtsız olarak bilinebileceğini söyler. Kişi bir şeyi kabul edebileceği ölçüde inkâr da edebilir. Böyle özgür iradeye sahip olmak, apaçıktır ki, ortak kavramlardan biridir, yani kişi bir şeye inanıp inanmama özgürlüğünü kendisinde bulur.[73]  Yanlışlıkların bilme ve seçme olmak üzere iki farklı nedeni vardır, yani yanlışlar, akıl ile iradenin birlikte çalışmasından dolayı ortaya çıkar. Yalnız, akıl kendi başına bir şeyi ne kabul edebilir ne de inkâr edebilir. Bunun yanında, Descartes’a göre inanç, aklın değil bizzat iradenin edimidir. İnancın zihin içinde yeri varsa, bu iki yoldan biriyle olmalıdır.[74]  

               Descartes’a göre, Tanrının kişiye mükemmel derecede yetkinlik ve tamlık vermemesinden yakınmamak gereklidir. İnsandaki akıl yetisi çok küçük ve sınırlı olmasına karşın, bunun yanında, insanda bundan çok daha geniş, büyük ve hatta sonsuz olan diğer bir yeti vardır ki, o da Tanrının özüne aittir. Bu sonsuz irade, insandaki iradeden daha büyük değildir, çünkü irade, yetiden farklıdır ve bir şeyi yapabilme (kabul ve inkâr) olarak tanımlanır. Bir şeyi kabul ya da inkâr etmek, başka biri tarafından zorlanmamak demektir. İki şeyden birini seçmekte zorunluluk yoktur ve bunlardan birini seçerken iki durum göz önünde bulundurulur:

          1) Doğrunun bunlardan birinde olması ve

          2) Tanrının iradesi. Tanrının iradesiyle anlatılmak istenen şey, Tanrının o düşünceyi zihne yerleştirmesidir. Bunun için bunlardan birine ne kadar yönelinirse, o denli özgür olarak o şey istenmiş olur.

          “Kayıtsızlık ve ilgisizlik, özgürlüğün en aşağı derecesidir”[75] diyen Descartes, bunun, iradenin yetkinliğinin aksine eksikliğini yansıttığını belirtmektedir. Tanrının verdiği akletme yetisi asla yanlışlığa düşmede etkili değildir. Anlaşılmayan şeyler peşinde koşan irade, yanılmalara neden olmakta ve yanlışlığa düşmektedir.[76] Tanrının iradesi küllîdir ve cüz’î iradeyi de içine alır, Onun iradesi olmaksızın hiçbir şey meydana gelmez. İnsanın iradesi ise, yazgıları değiştirecek bir irade değildir. Tanrıya yapılan dua ve de Tanrının kullarını duaya zorlaması, kaderi değiştirecek yapıya sahip olamaz. Bu, olsa olsa Tanrının, insanların elde etmesini istediği şeyler içindir. Çünkü Tanrı eşyanın düzenini öylesine kurmuştur ki, bunu kimse değiştiremez.[77] Cüz’î irade, Descartes’a göre, Tanrının sonsuz gücüne karşı özgür değildir ve böyle bir özgür iradenin varlığı, insanları Tanrının varlığından kuşkuya düşürmez. Bağımsızlık, Tanrıya bağlılıkla barışıktır ve buna göre de her şey Tanrıya bağlıdır.[78] Yani hiç kimsenin Tanrının iradesinin ötesinde bir özgür alan bulma olasılığı yoktur. Bu nedenle özgürlük, Tanrıdan kurtulma değil, aksine Tanrıya bağlanma ve Onun iradesini anlamadır. Tanrıda iki tür irade vardır. Bunlar Tanrının her şeyin olmasını istediği gibi olması olan mutlak irade ve insanların erdem ve eksiklikleri, yani bağlılıkla ilgili göreceli iradedir ki, Descartes’a göre, Tanrı cüz’î iradeyi serbest bırakmış, zorlamamıştır.[79] Gördüğümüz kadarıyla Descartes, determinist bir özgürlüğü savunmakta ve cüz’i iradeyle bunu uzlaştırmada zorluk çekmektedir.

            Descartes, felsefesini bir metafizik temelden hareketle inşa eder. Felsefenin temel problemlerini ele alan her metafizik kendisinden önceki metafiziklere ya onları destekleyerek ya da onları eleştirerek gelişir; ama her dönem metafiziğinin problemleri farklılık gösterir. Metafizik özellikle yirminci yüzyılda çok ciddi eleştirilerle yok olma noktasına gelse de Descartes’ın ifadesiyle ‘felsefe ağacının kökü’ olması dolayısıyla varlığını ilk çağdan günümüze kadar sürdürmüştür. Felsefe ağacının kökünü oluşturan Descartes metafiziği üç dönemli bir tarihtir; Kuşku duyuyorum, düşünüyorum o halde varım ve Tanrı vardır. Descartes metodik kuşkusu sonucu düşünen ben olarak ilkin kendi şahsi varlığını tasdik eder. Descartes bu ilk metafizik ilkesine ulaşır, ancak burada kalamaz. Kalırsa kendisi dışındaki hiçbir şeyden emin olamaz ve zihninin dışına çıkamayan bir solipsist olur. Bu nedenle Tanrı’ya ait kesinlik çok önemlidir; her hakikât, her pozitif bilim buna bağlıdır. Weber’in de ifade ettiği gibi Tanrı olmasaydı Descartes ‚cogito ergo sum‛da mahpus kalacak ve başka hiçbir şey bilmeden yalnız kendi kendisini bilecekti.[80] Kuşku ve Cogito Ergo Sum ve Tanrı Kanıtlamaları Descartes ilk felsefe ya da metafiziğinin ilk dönemi olarak kuşku ile başlar. Descartes kuşkuyu yöntem olarak temelde iki amaç için kullanmıştır. Onun kuş- kuyu yöntem olarak kullanmasının amacı, ilk olarak hakikati ona zarar veren şeylerden arındırmak. Yani Descartes bilgide kesinliğe ulaşabilmek, sağlam bir bilgi sistemi oluşturabilmek için öncelikle yanlış inanç ya da kuşkulu olanları ayırt etmeye çalışır. Descartes bunu tıpkı bir binanın temeli atılmadan önce gevşek toprağın temizlenmesine benzetir. Kuşku yöntemini ikinci olarak çağının septikleriyle mücadele etmek için kullanır. Yani Descartes bilginin temellerini septisizmin zarar veremeyeceği bir noktaya oturtmaya çalışır ki bu amacını da şöyle dile getirir: “Ben septiklerin yapabildiği her şeyin daha iyisini yapacağım. Septik araştırmayı en son sınırına dek taşırken, sonuçta mutlak bir biçimde temellenmiş ve sağlam bir şeyle ortaya çıkacağımı umuyorum.”[81] Descartes kuşku yöntemini temelde bu amaçlarla uygulamaya koyarken kuşkuyu genel üç başlık altında yürütür: Duyulara dayanan inançlar, basit doğalara ilişkin bilgi ve akıl yürütmeye dayanan inançlar. Bu kuşkuları sonucu Descartes’ın kuşkusu öyle bir noktaya varır ki artık ne çıkmak mümkündür ne de unutmak. Elinde olan ve kuşku duymadığı tek şey kuşku duyduğudur. Kuşku duymak da bir düşünce faaliyetidir. Öyleyse kuşku duyan ve bu düşünce faaliyetini yürüten olarak vardır. Descartes burada kuşkularından kurtulmasını sağlayacak ilk kesin hakikatine ulaşır: “Düşünüyorum, o halde varım ya da kuşku duyan, düşünen olarak ben varım.”[82] Descartes böylece kendisinden şüphe edilemeyen ilk ilkesine ulaşmış olur. Varlığından kuşku duymadığı ben zihnin kendisidir. Descartes, kuşkusu sonucu ben bilincine ulaşsa da Jaspers göre bu kuşkunun sonucu değil başlangıcıdır. “Doğrusu düşünüp danışarak şüpheden hareket etmek, ilkin sadece süjenin görüş noktasına göre durum almayı kabul etmektir” der Jaspers.[83] Descartes, burada ilk ilke olarak kendi zihnine ulaşmasıyla ve modern dünyayı bu benden hareketle inşa etmesiyle aslında on yedinci yüzyıl felsefesinin özne temelli bilgi ve varlık anlayışının temellerini atar ve yeni felsefe hareketini başlatır. Tabi Descartes ilk ilkesine ulaştıktan sonra Tanrı’nın varlığını kanıtlaması gerekir. Aksi takdirde zihninden dış dünyaya geçemez, kendi beninde sıkışıp kalır. Öyleyse Descartes Tanrı’ya dair bilgi edinmeksizin hiçbir zaman hiçbir şeyden emin olamaz. Her ne kadar Descartes’ın şüphelerini “cogito”nun sona erdirdiği söylense de gerçek anlamda şüpheye son verecek olan Tanrı’ya ait kesinliktir. Bu noktada Descartes felsefesinin üçüncü dönemi olarak Tanrı kanıtlamalarına geçer.

            Modern düşüncenin mimarı olarak görülen Descartes’ın skolâstik gelenekle bağını koparmadığı şeklinde eleştirilere neden olan ve felsefesinde büyük bir öneme sahip olan Tanrı kanıtlamaları onun metafiziğini anlamak bakımından son derece önemli bir yere sahiptir. Tanrı’nın varoluşunu ispatlamanın iki yolu vardır: Biri eserleri yoluyla, diğeri özü ya da doğasının kendisi yoluyla.[84] Eserleri yoluyla kanıtlama neden kanıtıdır ve bu kanıt Aquino’lu Thomas’ın kanıtı olarak bilinir. Özü ya da doğasının kendisi yoluyla kanıtlama Anselmus’un ünlü ontolojik kanıtıdır ve bu ontolojik kanıt ortaçağ sonrası Descartes başta olmak üzere çoğu rasyonalist tarafından kullanılmıştır. Descartes, Aquinalı Thomas gibi a posteriori bir kanıt kullandıktan sonra Anselmus gibi de a priori bir kanıt kullanır. Bu iki kanıtlama tarzını da kullanmasını metafiziğinin üstünlüğüne atfeder. Ancak Aquinalı Thomas’ın kanıtı olan neden kanıtında eserden hareket edilerek illete ulaşılmaya çalışılsa da Descartes burada mevcut bir eserden hareket etmez. O zihnindeki sonsuz ve tam varlık fikrinden hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışır. Descartes’ın kabul ettiği Thomist ilke bir nedenler serisinde sonsuza yükselmek olanaksızdır; ancak bir ilk nedene varmak gerekir ki o da Tanrıdır. Buradan hareketle diyebiliriz ki Descartes Tanrı’nın varlığıyla ilgili olarak ilk ikisi a posteriori, diğeri a priori olmak üzere üç kanıt öne sürmüştür.[85]

               a) İlk Kanıt

               Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlama fırsatı elde edebilmek amacıyla düşüncelerini cinslere ayırmaya, bunların doğruluk ve yanlışlıklarını incelemeye koyulur. Descartes düşüncelerinden bazılarının eşyanın hayalleri gibi olduğunu ve bunların fikir olarak adlandırıldığını söylerken diğerlerinden bazılarını irade veya teessür, bazılarını da hüküm olarak belirtir. Fikirleri kaynakları bakımından ele aldığımızda Descartes, bunlardan bazılarının kendisiyle birlikte doğmuş olduğunu bazılarının yabancı ve dışarıdan geldiğini ve bazılarının da kendisi tarafından uydurulmuş olduğunu ifade eder. Descartes, kendisi tarafından uydurulmuş olarak gördüğü düşünceleri uydurma oldukları için tetkike lüzum görmeyip, işe dışarıdaki şeylerden geldiğini sandığı fikirleri incelemeyle başlar ve bunların dışarıdaki şeylere benzediğine inandıran sebepleri araştırır. Bu sebeplerden ilki bunların kendisine tabiat tarafından öğretildiğini sanmasıdır. Tabi bu tabiattan kastı bir tabiat ışığı değil temayüldür; çünkü tabiat ışığının kendisine gösterdiği şeylerden şüphe edemez. Öyleyse kastettiği temayüllere gelince yanlış ve doğruyla ilgili meselelerde tabii temayülü takip edemeyeceğini söyler; bunun nedenini şöyle ifade eder. “Onların iyilik ve kötülükten birisini seçmek gerektiği zaman, beni iyiye olduğu kadar kötüye doğru da sürüklediklerini birçok hallerde gördüm.”[86] Sebeplerden ikincisinde Descartes, dışarıdaki şeylerden geldiğine inandığı fikirlerin iradesine bağlı olmadıklarını söyler; çünkü bu fikirler Descartes istese de istemese de zihnine gelmektedirler. Ama bu fikirlerin onun iradesine bağlı olmaması onların hariçten geldiğine delil değildir. Çünkü Descartes’a göre; “Bunlar bana uyurken hariçten gelmiyor. Sonra bu fikirlerin bu şeylerden geldiğini kabul etsem bile onların bu eşyaya benzediğini çıkarmak zaruri değildir. Nitekim bende birbirinden farklı iki güneş fikri vardır: Birine göre güneş olduğundan pek küçük parlak bir yuvarlaktır. Diğerine göre yerden pek çok defa büyüktür. Bu iki fikrin aynı zamanda aynı güneşe benzemesi imkânsızdır. Hâlbuki akıl beni doğrudan doğruya güneşin görünüşünden edinilen birinci görüşün güneşe en az benzediğine inandırıyor.”[87] Öyleyse Descartes kendisine dışarıdaki şeylerden geldiğine inandığı fikirlerin tam olarak hariçten geldiğine dair bir kanıt bulamaz ve kendi varlığı dışındaki şeylerin varlığına kesin bir hükümle değil sadece kör ve tedbirsiz bir hükümle inandığı sonucunu çıkarır. Descartes kendisinde fikirleri bulunan şeylerin hariçten olup olmadıklarını araştırmak için mevcut başka bir yolun daha olduğunu ileri sürer. Descartes kendindeki bu fikirleri bazı düşünme tarzları olarak ele alırsa bunlar arasında hiçbir fark görmez; ancak onları biri bir şeyi diğeri başka bir şeyi gösteren hayaller olarak ele alındığında çok açık olarak onların birbirinden farklı olduğu sonucuna ulaşır.  “Zira gerçekte, cevherleri gösteren fikirler diğerinden daha fazla bir şey olup, kendilerinde daha fazla objektif bir gerçeklik bulunur. Yani tasavvurlarıyla yalnız tavır ve arazları gösterenlerden daha fazla bir varlık ve olgunluk derecesine iştirak ederler. Hatta mutlak, ebedi, sonsuz, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve dışarıda var olan bütün şeylerin yaratanı olan bir Tanrı’yı anlamaya yarayan fikrin şüphesiz sonlu cevherleri gösteren fikirlerden daha fazla objektif  bir gerçekliği vardır.”[88]  Descartes burada cevherleri içeren fikirleri diğer fikirlerden sonlu cevheri de sonsuz cevherden daha fazla bir objektif gerçekliği olması nedeniyle ayırt eder ve cevherleri gösteren fikirlerin diğerlerinden daha fazla bir şey olduğunu, daha fazla bir tasavvur gerçekliği ihtiva ettiğini belirtir ve yeter-neden ilkesini verir. Yeter-neden ilkesinde belirtilen şey fail illette hiç olmazsa vücuda getirdiği eser kadar bir gerçeklik ya da varlık bulunmalıdır. Yani yokluktan bir şeyin meydana gelmesi şöyle dursun az olgun tam olgun olanda az olgun olanın devam ve neticesi olamaz. Ayrıca Descartes ele aldığı fikirlerden herhangi birinin kendisinde olmayan objektif bir gerçekliği olursa yani o, ele aldığı fikirlerin nedeni değilse o zaman kendisi bu dünyada yalnız değildir, o fikrin nedeni olan başka bir şey vardır. İşte Descartes zihninde kendisinden gelmesinin mümkün olmadığı bir şeyin bulunup bulunmadığını incelemek için tasavvurda muhtelif varlık dereceleri gösteren fikirleri verir.[89] “Şimdi bu fikirler arasında bana kendimi gösteren ve burada anlaşılmasında hiçbir güçlük çekilmeyen fikirden başka birisi bana bir Tanrı’yı, bazıları cisimli ve cansız şeyleri, bazıları melekleri, bazıları hayvanları ve son olarak bazıları da bana benzeyen insanları gösteriyor.”[90] Descartes bu fikirleri genel olarak üç başlık altında inceler: İlk olarak diğer insanlar, melekler ve hayvanların fikirlerini ele aldığında bu şeylerin fikirlerini Tanrı’yla maddi şeylerin fikirlerinin bütününden çıkarabileceğini ifade eder. İkinci olarak maddi ve cisimli şeylerin fikirleridir. Bu fikirleri üç noktada inceler.

           Işık, Renk, Tat, Sıcak, Soğuk Gibi Nitelikler

         Descartes bu niteliklerin gerçekliklerini tam olarak bilmediğini ifade eder. “Bunlar zihnimde o kadar karışık ve donuk bulunuyorlar ki, doğru mu yoksa yanlış ve yanlış görünüşten ibaret mi olduklarını, yani bu nasıllıklardan edindiğim fikirler gerçek şeylerin fikirleri midir, yoksa bana, var olmasına imkân olmayan hayalî şeyleri mi gösteriyorlar, doğrusu pekiyi bilmiyorum.”[91] Tabi Descartes bu fikirlerden emin olmadığından dolayı bu fikirleri başka bir müellife (eseri ortaya koyan) atfetmesinin mümkün olmadığını düşünür. Çünkü eğer var olmayan bir şeyi ifade ediyorsa, yani yanlış iseler Descartes bunu kendi tabiatının bir eksikliği olarak görür. Ama eğer onlar doğru iseler o zaman da gösterdikleri doğruluk çok az şey olduğundan Descartes bunların kendisi tarafından oluşturulmuş olmamaları için hiçbir sebep olmadığını söyler.[92]

          Töz ve zaman  

         Descartes bunlara maddi şeylerden edinilen açık seçik fikirler der. Descartes bunlardan bazılarını (cevher, süre gibi) kendinden edindiği fikirlerden çıkarabileceğini söyler.

              Uzam, Şekil, Durum ve Hareket

         Descartes bu fikirlerin kendisinde formel olarak bulunmasa da kendisinin bir cevher olması, bunlarında cevherin tavırları, sanları olması nedeniyle bu özelliklerin kendisinden gelebileceğini söyler. Sonuç olarak Descartes’ın bütün bu maddi ve cisimli şeylerin fikirlerinin kendinin haricindeki bir şeyden geldiğine dair kesin bir delili yoktur. Descartes’ın kendisinden gelmesine imkân olmayan bir şeyin bulunup bulunmadığıyla ilgili incelemesinde geriye kalan tek fikir Tanrı fikridir. Tabi bu Tanrı fikriyle kastedilen zihnindeki tüm fikirlerden sonsuz ve tam olmasıyla ayrılan, tüm fikirlerin en müspeti olan bir sonsuz ve tam varlık fikridir. Başka fikirlerden bu şekilde ayrılan bu sonsuz ve tam varlık fikri Descartes’ın hareket noktasını oluşturur. Descartes’ın karşılaştığı bu sonsuz ve tam varlık fikri kendisi gibi sonlu ve eksik bir varlıktan gelmiş olamaz. Çünkü Descartes yeter-neden ilkesinde belirttiği üzere fail nedende hiç değilse eseri kadar bir gerçeklik bulunmalıdır. “Zira her ne kadar ben bir cevher olduğum için cevher fikri bende bulunsa da, bununla beraber sonlu bir varlık olduğum için sonsuz bir cevher fikri, gerçekten sonsuz olan bir cevher tarafından bana konmuş olmadıkça bende bulunamaz.”[93] Öyleyse şunu söyleyebiliriz ki bu fikir (sonsuz ve tam varlık fikri) yalnız sonlu ve eksik olan Descartes’ın kendinden gelmemekle kalmaz, fakat sonsuz ve tam varlıktan başka bir varlıktan da gelemez.[94] Tabi bu sonsuz ve tam varlık fikrinde sonlu fikirden daha fazla bir gerçeklik vardır ve Descartes kendi sonlu fikrinden önce Tanrı kavramına ya da fikrine sahiptir ve bu olgun ve tam varlık fikrinden hareketle kendi varlığının eksikliklerinin farkına varmıştır. Descartes metafizik düşüncelerde bunu şöyle ifade eder. “Zira eğer bende kendi varlığımdan daha olgun bir varlık fikri bulunmasaydı ve bu varlığı kendi varlığımla mukayese ederek tabiatımın eksiklerini bilmese idim, şüphe ettiğimi ve arzu ettiğimi yani bende bir şeyin eksik olduğunu ve tamamıyla olgun olmadığımı nasıl bilebilirdim.”[95] Descartes sonlu olan insan zihninin sonsuz ve tam varlık fikrini anlayamasa da açık seçik olarak bilebileceğini söyler. Tabi bu sonlu insan zihninin sonsuzu anlayamaması sonsuzun mahiyeti icabıdır ve bu sonsuz olgun varlık fikri insana doğrudan, bir hamlede verilmiştir. Sonuç olarak bu kanıtta Descartes zihninde ki sonsuz ve tam varlık fikrinden hareketle Tanrının varlığını kanıtlamıştır. Ancak Descartes burada düşüncesinde ki Tanrı fikrinden Tanrı’nın varlığına geçtiği zaman, Tanrı’ya var olmak zorunluluğunu veren düşüncesi değildir; tersine Tanrı’nın varlığının zorunluluğu düşünceye kendisini dayatmaktadır.[96]

               b) İkinci Kanıt:

              Bu kanıtında Descartes Laberthonniére’ninde ifade ettiği üzere sanki birinci kanıtın tahkikini yapmak ister gibi[97] Tanrı fikrini tasavvur eden olarak kendi nedenini sorgular. Yani var oluşunu kime borçlu olabileceğini sorar. Cevap için üç alternatifi vardır; kendisi, anne-babası ve Tanrı’dan daha az olgun başka illetlere; zira Tanrı’dan daha çok olgun ve hatta ona eşit olacak hiçbir şey tasavvur edilemez[98] İlk alternatife baktığımızda Descartes burada kendi kendisinin nedeni olamayacağını söyler. Var oluşunun nedeni olamamasıyla ilgili bazı nedenler sıralar; ilk olarak eksik oluşunun ve olgun olmayışının sonucu olarak şüphe etmesini ve arzularını gösterir. Yani eğer kendi var oluşunun nedeni olsaydı hiçbir şeyden şüphe etmeyecek ve hiçbir arzusu bulunmayacaktır. İkinci olarak tabiatının mahrum olduğu şeyler bulunması O’nun eksikliğini gösterir. Descartes’ın ifadesiyle söylersek; “Dünyaya gelişimin sebebi ve varlığımın yaratanı kendim olsaydım, hiç değilse, edinilmesi kolay olan şeylerden, meselâ tabiatımın mahrum olduğu bir çok bilgilerden, kendimi mahrum etmezdim; ve yine, Tanrı’dan edindiğim fikrin ihtiva ettiği şeylerin hiçbirinden de kendimi mahrum etmezdim.[99] Üçüncü olarak kendi varlığının bütün zamanlarda var olmasını mümkün kılacak kudret ya da güce sahip olup olmadığını sorar kendisine. Ancak bu gücün kendisinde olduğuna dair herhangi bir kanıtı ya da bilgisi yoktur. O halde kendisi dışında başka bir varlığa bağımlıdır. İkinci alternatifte Descartes varlığını anne babasına borçlu olabileceği ihtimalini eler. Çünkü her ne kadar anne babası dünyaya gelmesinde pay sahibi olsalar da düşünen bir şey olarak varlığının nedeni olamazlar. “Ana-babama gelince, görünüşte dünyaya gelmemi onlara borçluyum, her ne kadar bu hususta bütün inandıklarım doğru olsa dahi, bununla beraber bundan dolayı, düşünen bir şey olarak beni meydana getiren ve muhafaza eden ana-babam olması gerekmez; çünkü düşünen bir cevherle cismani bir fiil arasında hiçbir münasebet yoktur.”[100] Descartes’ın son alternatifi Tanrı’dan daha az olgun başka illetler tarafından meydana getirilme fikridir ki Descartes’a göre bu imkânsızdır. Çünkü Descartes’ın verdiği yeter neden ilkesince fail nedende hiç olmazsa eseri kadar bir gerçeklik bulunması gerekir. Bundan dolayı Tanrı’dan daha az yetkin nedenin düşünen bir şey olması ve ona atfettiği bütün olgunluklara sahip olmalıdır. Sonra o kendi kendisinin nedeni midir, yoksa başka bir nedene mi bağlıdır? Eğer kendi kendisinin nedeni ise Tanrı olması gerekir ama aynı zamanda bütün olgunluklara sahip olmalıdır. Kendi kendisinin nedeni değilse bu kez de ikinci nedenin var oluşu sorgulanır ta ki son neden bulunana kadar. Bu nedenler serisinde sonsuzca yükselmek olanaksızdır. Sonuç olarak Descartes varlığını Tanrı dışında başka bir varlığa borçlu olabilme ihtimalini ortadan kaldırır ve var oluşunun nedeninin Tanrı olduğunu kanıtlar.

            c) Üçüncü Kanıt

         Bundan önce ki iki kanıt a posteriori kanıtlarken Descartes bunlara a priori olan bir üçüncüsünü ilave eder ki bu kanıt Kant’tan itibaren ontolojik olarak bilinen[101] Anselmus’un geliştirdiği kanıttır. Bu kanıt önceki iki kanıttan farklı olarak Tanrı’yı onun özü ve doğası yoluyla kanıtlamaya çalışır ve mükemmel varlık fikrini varış noktası olarak değil, çıkış noktası olarak görür.[102] Descartes’ın buradaki hareket noktası Tanrının özünde varlık kavramının içerilip içerilmediğidir. Tanrı dışındaki bütün varlıklarda öz varlıktan ayrı olarak düşünülebilir; fakat Tanrı’da varlık özden ayrı olarak düşünülemez. Yani var olduğunu düşünmeksizin tam olgun bir Tanrı düşünülemez. Çünkü bütün olgunlukları kendinde toplayan mükemmel varlığın var olmadığı düşünülürse o, artık mükemmel bir varlık olmaz. Descartes bu kanıtı beşinci düşüncede bazı örneklerle şöyle ifade eder. “Zira bütün diğer şeylerde öz ile varlık arasında bir tefrik -ayırmak, ayırt etmek - yapmaya alışmış olduğumdan, varlığın Tanrı’nın özünden ayrılmış olabileceğine ve dolayısıyla Tanrı’nın bilfiil mevcut değilmiş gibi idrak edilebileceğine kolayca kanaat getiriyorum.  Fakat bununla beraber daha dikkatlice düşündüğümde, varlık Tanrı’nın özünden tıpkı bir dik üçgenin özünden üç açısı toplamının iki dik açıya eşit olduğunu veyahut bir dağ fikrinden bir dere fikrinin ayrılmadığı gibi ayrılamaz olduğunu açıkça görüyorum. Böylece kendisinde varlık eksik olan bir Tanrı’yı idrak etmekte, hiçbir deresi bulunmayan bir dağı idrak etmektekinden daha az aykırılık yok değildir.”[103] Descartes Tanrı’nın var olmasının Tanrı kavramının ayrılamaz bir parçası olduğu sonucuna erişince bir noktayı da belirtir o da şudur; “Tanrı’yı varlıksız idrak edemememden, yalnız varlığın ondan ayrılmaz olduğu çıkar ve dolayısıyla Tanrı gerçekten vardır. Düşüncemin bunun böyle olması için bir şey yapabildiği ve eşyaya zorla bir zaruret koyduğu için değil, fakat tersine, düşüncemin Tanrı’yı bu tarzda idrak etmesini asıl şeyin zarureti yani Tanrı’nın varlığının zarureti tayin ettiği için bu böyledir. Zira kanatlı veya kanatsız bir at tahayyül etmekte hürüm; fakat var olmayan bir Tanrı idrak etmekte hür değilim.”[104] Öyleyse diyebiliriz ki Descartes zihnindeki mükemmel varlık fikrinden hareketle böyle bir varlık için varlığın zorunluluğunu ifade eder ve Tanrı’nın varlığını Onun doğasından hareketle kanıtlamış olur. Descartes’ın ontolojik kanıtı diğer kanıtlardan önemlidir. Onun önemini Jaspers şu sözlerle ifade eder: “Bu ispat önceki ispatları tamamlar. Tanrı bahsinde, öteki ispatların sadece farz etiği ve zımnen müracaat ettiği şeyi o açık olarak ifade eder. Düşüncede bu ispatta üstün ve mutlak bir hakikat arama teşebbüsünde son noktaya erişir.”[105]

                                                                 SONUÇ

Modern dünyayı özne eliyle inşa etmiş olan Descartes aynı zamanda ortaçağ teolojisinin de mirasçısı olarak görülür. Yani o, her ne kadar modern düşüncenin mimarı olarak felsefesinde düşünen beninden hareket etse de dış dünyanın bilgisini elde edebilmek ve zihninin dışına çıkabilmek için Tanrı’nın varlığını ortaya koymalıdır. Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için üç kanıt ortaya koyar. Bu kanıtlardan ilk ikisi nedensel kanıtlar olup sonuncusu da ontolojik kanıttır. Descartes’ın bu kanıtlarında ortaçağın izleri fazlasıyla görülür ki Descartes bu noktada skolâstikten bağını koparmamış olmakla çokça eleştirilir. Descartes kanıtlarındaki ortaçağ izlerini şöyle açıklayabiliriz: Descartes ilk iki kanıtında Tanrı’nın varlığını Aquinolu Thomas gibi a posteriori olarak kanıtlar. Tabi Descartes burada mevcut bir eserden nedene ulaşmaya çalışmaz, O zihnindeki Tanrı fikrinden hareket eder. Oysa Thomas’a göre bir şeyin varlığı o şeyin kavramından çıkarılamaz.[106] Descartes’ın Thomas’tan etkilendiği yön ise nedenler serisinde sonsuzca yükselmek olanaksızlığına dayanan ilkedir. Descartes son kanıt olarak Anselmus tarafından geliştirilen ontolojik kanıtı kullanır. Descartes Anselmus’la aynı kanıtı kullansa da Descartes’ın yöneldiği istikamet bambaşkadır. “Descartes’da ontolojik ispat, Tanrı’yı bilmek ve Tanrı’nın gittikçe büyüyen bir ilminde varlığının ve hayatının devamlı olgunlaşmasını bulmak gayesiyle Tanrı’ya giden bir teşebbüsün hususiyet ve ehemmiyetini taşıyacak yerde, sadece varlığını kesin olarak mutlak üzerine kurmak, sonra buradan hareket ederek, başka yerde talihini denemeğe gitmek için bir vasıta oluyor.”[107] Yani Descartes Tanrı’yı kanıtlarken hem ontolojik kanıtta hem de neden kanıtlarında ortaçağ düşünürleri ile aynı istikamette değildir ve aynı gayeyi gütmez. O modern çağın kurucusu olarak özneden yola çıkar, ilk olarak kendi varlığını kanıtlar, tabi bu kanıtlama Jaspers’e göre muvakkat bir tasdiktir, çünkü ayakta durabilmek için sonradan takviye ve tahkim edilmeğe muhtaçtır. Nihai olarak Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlarken ister ontolojik kanıtta ister diğer kanıtlarda ortaçağ düşünürlerinden etkilenmiş olsa da Descartes onlardan tümüyle farklıdır. Çünkü ortaçağ düşünürleri için mutlağı bilmek biricik gayedir ve bu gaye ile Tanrı’ya yönelmişlerdir. Oysa Descartes da Tanrı nihai gaye değildir. Descartes dış dünyanın varlığını kanıtlamak ve onun bilgisini tamamlamak için Tanrı’nın varlığını kanıtlamıştır. Bu nedenle de ilk olarak kendi benini kanıtlamıştır.

 

KAYNAKÇA

AYDIN, MEHMET, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., 12. Baskı, İzmir, 2010.  

BOZKURT, NEJAT, Descartes Gerçekten Modern Çağın öncüsü müdür?,  Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1997.

BUMİN, TÜLİN, Tartışılan Modernlik; Descartes ve Spinoza, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996.

CEVİZCİ, AHMET, Felsefe Tarihi, Say Yay. 4. Baskı, İstanbul, 2012.

COGİTO, ÖYLEYSE DESCARTES, Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay.,( İlk baskısı, 1997), 5. Baskı, İstanbul, 2012.

DESCARTES, RENÉ,  Yöntem Üzerine Konuşma, çev, Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2013.

DESCARTES, RENÉ, Aklın Yöntemi İçin Kurallar, çev. Engin Sunar, Say Yay. İstanbul, 2013.

DESCARTES, RENÉ, Felsefenin İlkeleri, çev. Mesut AKIN, Say Yayınları, 12. Baskı, İstanbul, 2010.

DESCARTES, RENÉ, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, Bilgesu Yay. Ankara, 2007.

DESCARTES, RENÉ, Metafizik Üzerine Düşünceler, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. İstanbul, 2000.

DESCARTES, RENÉ, Ruhun Tutkuları,  çev. Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2014.

ERİŞİRGİL, MEHMET EMİN, Descartes ve Kartezyenler (Osmanlı Felsefe Çalışmaları), Çizgi Kitapevi, Konya, 2000.

GÖKBERK, MACİT, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 12. Baskı, İstanbul, 2000. 

JASPERS, KARL, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay. İzmir, 2005.

KAMBOUCHNER, DENİS, FREDERİC DE BUZONZ, Descartes Sözlüğü, çev. Murat Erşen, Say Yay., İstanbul, 2012.

 MAGEE, BRYAN, Büyük Filozoflar, çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınevi, İstanbul 2001.

ÖZDEN, H.ÖMER, İbn-i Sînâ ve Descartes’ı Metafizik Bir Karşılaştırma, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1996.

SORELL, TOM, Descartes, çev. Cemal Attilla, Altın Kitaplar Yay.,  İstanbul, 2012.

WEBER, ALFRED, Felsefe Tarihi, çev. H. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınları, İstanbul 1998.

 

 

DİPNOTLAR

___________________________

* Hasan Hüseyin Kargın. Ankara Üniversitesi, SBE, Felsefe Tarihi Doktora Öğrencisi.

[1] Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Tarihi Doktora Öğrencisi

[2]Sorell, Tom, Descartes, çev. Cemal Attilla, Altın Kitaplar Yay.,  İstanbul, 2012, s.16.

[3]Sorell, Tom, a.g.e, s. 36.

[4] Descartes, Rene, Yöntem Üzerine Konuşma, çev. Murat Erşen, Say Yay., İstanbul, 2013, s.19.

[5] Sorell, Tom, a.g.e, s. 44.

[6] Sorell, Tom, a.g.e, s. 56.

[7] Sorell, Tom, a.g.e, s. 83.

[8]Sorell, Tom, Descartes, s. 94.

[9]Descartes,  Yöntem Üzerine Konuşma, çev, Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2013, s. 11.

[10]Descartes,  a.g.e, s. 31.

[11]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, çev, Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2013, s. 38.

[12]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. İstanbul, 2000, s.51.

[13]Descartes,  a.g.e, s.52.

[15]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, çev, Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2013, s. 39-40.

[16]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. İstanbul, 2000, s. 52.

[17]Descartes, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, Bilgesu Yay, Ankara, 2007, s. 71.

[18]Descartes, Aklın Yöntemi İçin Kurallar, çev. Engin Sunar, Say Yay. İstanbul, 2013, s. 41.

[19]Jaspers, Karl, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay., İzmir, 2005,  s.113.

[20]Cevizci, Ahmet, Felsefe Tarihi, Say Yay., 4. Baskı, İstanbul, 2012, s. 498- 499.

[21]Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, çev. H. Vehbi Eralp, Sosyal Yay. İstanbul, 1998, s. 217.

[22]Sorell, Tom, Descartes, çev. Cemal Attilla, Altın Kitaplar Yay.,  İstanbul, 2012, s. 36.

[23]Descartes, Meditasyonlar, s. 74.

[24]Jaspers, Karl, Descartes ve Felsefe,  s.114-115.

[25]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 53.

[26]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma,  s. 42.

[27]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma,  s. 44.

[28]Descartes, Meditasyonlar, s. 77.

[29]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 55.

[30]Descartes, Aklın Yöntemi İçin Kurallar, s. 42.

[31]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 56.

[32]Descartes, Meditasyonlar, s. 75.

[33]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 56.

[34]Descartes, a.g.e, s. 71.

[35]Descartes, a.g.e, s. 72.

[36]Descartes, a.g.e, s. 72.

[37]Descartes, a.g.e, s. 73.

[38]Descartes, Felsefenin İlkeleri, çev. Mesut Akın, Say Yay. 12. Baskı, İstanbul, 2010, s. 54.

[39]Descartes, a.g.e, s. 55.

[40]Descartes, a.g.e, s. 57.

[41]Erişirgil, Mehmet Emin, Descartes ve Kartezyenler( Osmanlı Felsefe Çalışmaları), Çizgi Yay. Konya, 2000, s. 66.

[42]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 79.

[43]Cevizci, Ahmet, Felsefe Tarihi, Say Yay, 4. Baskı, İstanbul, 2012, 499-500.

[44]Cogito, Cogito Öyleyse Descartes, Yapı Kredi Yay., ( İlk baskısı 1997), 5. Baskı, İstanbul, 2012, s. 13.

[45]Cogito, a.g.e, s. 119.

[46]Cogito, a.g.e,, s. 17.

[47]Cogito, a.g.e, s. 121.

[48]Jaspers, a.g.e, s.119.

[49]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 82.

[50]Descartes, a.g.e, s. 83.

[51]Descartes, a.g.e, s. 86.

[52]Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 77.

[53]Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 78.

[54]Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 79.

[55]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 85.

[56]Descartes, Meditasyonlar, s. 121.

[57] Descartes, Aklın Yöntemi İçin Kurallar, s. 17.

[58]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, s. 48.

59]Kambouchner, Denis, Frederic De Buzonz, Descartes Sözlüğü, s. 55.

[60]Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 81.

[61]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 88.

[62]Descartes, Meditasyonlar, s. 123.

[63]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, s. 50.

[64]Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 12. Baskı, İstanbul, 2000, 266-269.

[65]Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 91.

[66]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 67,

[67]Descartes, Meditasyonlar, s. 129.

[68]Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, s. 59.

[69]Kambouchner, Denis, Frederic De Buzonz, Descartes Sözlüğü, s. 149.

[70] Descartes, Felsefenin İlkeleri, s. 92.

[71] Descartes, Meditasyonlar, s. 130.

[72] Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, s. 61.

[73] Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 69.

[74] Descartes, Ruhun Tutkuları,  çev. Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2014, s. 27.

[75] Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 68.

[76] Descartes, Ruhun Tutkuları, s. 31.

[77] Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 67.

[78] Descartes, Meditasyonlar, s. 129.

[79]Cogito, a.g.e, s. 123.

[80] Weber, Alfred, Felsefe Tarihi, s. 219.

[81] Cogito, a.g.e, s. 124.

[82] Cogito, a.g.e, s. 126.

[83] Jaspers, Karl, a.g.e, s. 151.

[84]Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., 12.baskı, İzmir, 2010, s. 29.

[85]Aydın, Mehmet, a.g.e, s. 31-32.

[86]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 152.

[87]Descartes, a.g.e, s. 35-36.

[88]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 38.

[89]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 158.

[90]Magee, Bryan, Büyük Filozoflar, çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınevi, İstanbul 2001, s. 88.

[91] Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 159.

[92] Özden, H.Ömer, İbn-İ Sînâ Ve Descartes’ı Metafizik Bir Karşılaştırma, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1996, s. 66.

[93]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 161.

[94]Jaspers, Karl, a.g.e, s.150-151.

[95]Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s. 161-162.

[96]Bozkurt, Nejat,  Descartes Gerçekten Modern Çağın öncüsü müdür?,  Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 1997,s. 125.

[97]Jaspers, Karl, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay. İzmir, 2005, s.151.

[98] Descartes, Metafizik Üzerine Düşünceler, s.165.

[99] Descartes, a.g.e, s.166.

[100] Descartes, Meditasyonlar, s.168.

[101]Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., 12.baskı, İzmir, 2010, s. 21.

[102]Aydın, Mehmet, a.g.e, s. 22.

[103] Descartes, Meditasyonlar, s. 190.

[104]Descartes, a.g.e, s.191.

[105]Jaspers, Karl, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay. İzmir, 2005, s.155.

[106]Bozkurt, Nejat,  Descartes Gerçekten Modern Çağın öncüsü müdür?,  Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 1997,s. 126.

[107]Jaspers, Karl, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay. İzmir, 2005, s.157.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top