İnsan yıkıcılığının ve şiddetin kökleri, insanlık kadar eskidir. Belki de İbrani geleneğindeki Habil-Kabil miti, metaforik olarak insanın bu yönünü dile getirmektedir. Bu metafor, büyük ölçüde, insanın nasıl insanlığından çıkarak, hem cinsini nesneleştirdiğini, şeyleştirdiğini, araçsallaştırdığını, kendi varlık koşulunu unutarak kendi varlığına nasıl kastettiğini anlatmaya çalışmaktadır. Bu yönüyle, gerçekliğe dayanan, insana ilişkin deneyimlerden yola çıkan felsefi antropolojinin ışığında söylersek, -bu acı da olsa söylemek gerekir- insanın önemli bir niteliğinin de kan dökücülük ve şiddet uygulayıcılık olduğunu teslim etmek gerekir. Bu bir realitedir ve bir realite ancak kabul edilirse, çözümlenebilir ve iyileştirilmesi için çaba harcanabilir. Aksi durum, görmezden gelmektir ve sorunu kronikleştirir.

Kuşkusuz şiddet, doğayla, yaşamımızı kısıtlamaya ve yok etmeye yönelen diğerleriyle mücadelede, kendimizi koruma dürtüsünden köken alabileceği gibi, insanın, bir varlık olarak içinde hissettiği ve kültür tarafından tetiklenen korku ve nefretten de kaynaklanabilir. Genelde zararlı sonuçlara yol açma potansiyeline sahip olan korku ve nefret duygusu, kültürel araçlarla dışsallaşarak, efsanevi niteliğe büründürülmüş rakip, karşı, yabancı ve öteki olana yönelir; onu, insani özelliklerinden soyutlayarak, nesneye dönüştürebilir. Aksi halde bir insan başka bir insanı, onun da kendisi gibi olduğunu düşünerek nasıl öldürebilir? Bu açıdan, şiddet uygulanan, yok edilmek istenen korku ve nefretin nesnesi olan öteki ve yabancıdır ve onun insani özellikleri görülmez. Deyiş yerindeyse, onun canı, kendinde varlığı unutulur, üzerinde her türden tasarrufta bulanabileceğimiz adi bir nesneye dönüştürülür.

Irkçı zulümlerin, dinsel şiddetin kökeni, söz konusu ötekileştirme ve nesneleştirme midir?
Kuşkusuz bu türden şiddetler tek bir kaynağa bağlanamazlar. Ancak nesneleştirme, ötekini yok sayma, şiddet dolu gücün önemli kaynakları arasında olsa gerekir. Bu yönüyle, şiddet, her toplumsal grupta, her kültürde, hemen her dinsel inançta karşılaşılan bir durumdur. Hatta nesneleştirme, ötekileştirme ve bunlara köken olan korku ve nefretin, kimi kez, kültürler, politik sistemler içerisinde, bir grubu ötekine ya da ötekilere karşı bir arada tutmak için kullanıldığı bile olur. Korku ve nefret uyandırılarak yaratılan öteki, grubun varlık ve bir arada varolma koşulu haline getirilebilir. Kültür ve siyasal yapılar, kolaycı bir yöntem olduğu için yer yer bunu destekleyebilir. Bu durumun dinlerde, aynı din içerisindeki mezheplerde, sık sık karşımıza çıkmasının nedeni de bu olsa gerekir. Bu yönüyle, her kültür, her inanç sistemi, her ırk ötekine yönelik şiddeti besleyebilir.

İslam dünyasında son dönemlerde gördüğümüz şiddetin temelinde de, korku ve nefretten köken alan ötekileştirmelerin, nesneleştirmelerin etkisi yadsınamaz. Aslında İslam kültürü, İslam toplumu içerisinde sistematik şiddetin ilk öncüleri olan gruba Hariciler (çıkanlar, İslam toplumundan ayrılanlar) adını verip onları dışsal saysa da, İslam toplumu içerisinde, tarihsel süreçte, mezhep ve iktidar kavgası hiç eksik olmamıştır. Bir din olarak İslam’ın bu süreçlerde kullanıldığı, araçsallaştırıldığı bilinmektedir. İslam’ın kendi içerisindeki kavgalara, öteki olana yönelik olarak geleneğin ürettiği darul-islam, darul-harp kavramsallaştırmasını da eklemek gerekmektedir. İslam’ın ötekine ve kendi içerisindeki farklılıklara dönük şiddeti destekleyen yapılar olsa da, yine İslam’ın kedi içerisinde bu yapılara eleştirel yaklaşanlar da olmuştur. İslam’ın, dönemleri içerisinde hümanist yüzünü simgeleyen, filozoflar ve mutasavvıfların yapıtlarında bunu görmemek olanaksızdır. Bu yönüyle, tarih bize, şiddeti de hümanizmi de öneren pek çok İslam yorumu sunmaktadır. Kimilerinin sandığı gibi, tek bir İslam yoktur; tarihsel olarak İslam’lar, farklı İslami algılar, yorumlar vardır. Bu kaçınılmazdır, metinleşen İslam, her metinde olduğu gibi farklı yorumlara müsaittir. Yinelemek gerekirse, ötekine şiddet öneren ve uygulayan İslam olduğu gibi, ötekilerin bilgeliğine kapı aralayan, ötekinden korkmayan, ondan nefret etmeyen, ötekine yaklaşmayı ve ötekini kucaklamayı öneren, tarihsel İslam’lar da vardır. Hariciler, selefiler vb. karşısında, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, Muhyiddin İbnül Arabi, Mevlana vb.yi hümanist kılan önemli unsurun, ötekilerin bilgeliğiyle haşir neşir olmaları, dönemlerinin entelleküel birikimine yaklaşmaları ve İslam’ı entelektüel olarak algılamalardır.

Deyiş yerindeyse, tarihsel süreçte, pek çok nüansa sahip İslam yorumları olsa da, keskin bir biçimde birbirinden ayrılan en az iki başat İslam’ın, İslam yorumunun olduğunu söylemek gerekir. Birisi ötekine açık, ötekinden korkmayan, ötekine yönelen ve onu kendisine taşıyan İslam; diğeri ise ötekileştiren, ötekinden korkan, içine kapanan, korktuğu ve nefret ettiği için ötekini yok etmeye yönelen İslam’dır. İslam kuzeye yayılıp Hint, İran ve Yunan birikimiyle karşılaşıldığında bu iki İslam açıkça belirir ve saflaşır. Bu anlamıyla bu iki İslam da tarihseldir ve gerçektir.
 

Lenn E. Goodmn’ın İslam Hümanizmi/Islamic Humanism (çev.: Ahmet Arslan, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, s. 56-57) adlı yapıtında da belirttiği gibi, Müslümanların geçmişte varolan ve bir şekilde günümüzde de devam eden bir birine rakip gözüken bu İslamlar arasında tercih yapmaları kaçınılmazdır.

Goodman modern Müslümanların tarihten gelen ve hala devam eden iki İslam arasındaki tercih yapmalarının zorunluluğuna değindikten sonra sözlerini gerekçelendirerek şöyle sürdürür:

 

“Bugün bütün dünyada Müslümanları bekleyen seçimin bir yüzü günlük gazetelerin manşetlerinden gereğinden çok bilinmektedir. O, Taliban ve el-Kaide’nin İslam’ı; hırsızlıktan ötürü kesilen ellerin, taşa tutulan zina yapan kadınların, kurşuna dizilen fahişelerin, buldozerle yıkılan duvarlar altında ezilen eşcinsellerin İslam’ıdır. O, Müslüman kızların sünnet edilerek sakat kalmalarını destekleyen, Afrika’da köleliği hoş gören, Mısır’dan Endonezya’ya ve Filipinler’e kadar Müslüman olmayanlara zulmedilmesini teşvik eden İslam’dır. Yine o, bir roman yazdığı için Salman Rüşdi’nin başına ödül koyan Ayetullah Humeyni’nin İslam’ıdır; fikirlerin, özellikle ilerici Müslümanların fikirlerinin serbestçe dolaşımının ortadan kaldırılmasını isteyen İslam’dır. Çünkü o, Kıptilerin haklarını ve kadınların oy vermek üzere kütüklere kaydedilmesi gibi siyasi reformları savunduğu için İbn Haldun Enstitüsü’nün başkanı toplumbilimci Sadeddin İbrahim’i mahkum eden; Kuran’ı edebi bir metin olarak okuma çabalarına tepki olarak İslam Ansiklopedisi’nin editörlerinden birisi olan Nasr Ebu Zeyd’i dinden çıkmış biri olarak niteleyen ve evliliğinin iptal edilmesi için baskıda bulunmuş olan İslam’dır. O, 1960’larda kabul edilen dogmadan farklı bir düşünceyi, Muhammed’in ölümünden sonra toplumu içinde ortaya çıkacak her şeyi önceden görmemiş olmasının mümkün olabileceği düşüncesini ileri sürmeye cesaret eden inançlı ve geleneksel bir Müslüman düşünürün, Fazlurrahman’ın başına ödül (bir milyon dolarlık değil, sadece yirmi beş bin dolarlık, yani belki manşet olmaya değmeyecek bir ödül) koymuş olan İslam’dır. Bu İslam’ın uydurma olduğunu, kitlesel çekiciliğe ve gerçek tarihsel köklere sahip olmadığını iddia edemeyiz. O, gerçektir ve çoğu zaman çok ciddidir ve bu İslam ne aptaldır ne de saf. O baskıcı ve değersizdir ama İslam’dır. Bir başka, hoşgörülü, çoğulcu, zaferci olmamakla birlikte, evrenselci, baskıcı olmamakla birlikte ruhani bir İslam daha vardır. O da İslami ideallerin hakiki bir ifadesidir; kardeş dinler olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin metinleri ve gelenekleri gibi İslami metinler ve geleneklerin içerisinde de akan merhamet ve cömertliğin bir ifadesidir. Bu İslam manşetlere çıkmayan İslam’dır.”

Bu her iki İslam’ın da, yani baskının ve özgürlüğün İslam’ının çok sayıda tarihsel örneği ve temsilcisi vardır. Ancak, hümanist, entelektüel, felsefeyle iç içe girmiş, felsefeyle incelmiş İslam, 12. yüzyılardan itibaren gittikçe yenilmiş; modern dönemlerde ise, neredeyse etkisini tümüyle yitirmiştir. İslam eğitimi veren kurumlar bile bu İslam’ı görmezden gelmiş ve hala da görmezden gelmeye devam etmektedir. Bu İslam’ın Türkiye gibi laik bir ülkede bile ilahiyat eğitiminde hemen hiç yer bulamaması oldukça şaşırtıcıdır.

Özellikle Batı karşısında geri kalmışlık refleksiyle ortaya çıkan ve gelenekteki baskıcı, tekfirci İslam’dan beslenen, siyasallaşmış, otoriter, ötekine kapalı, ötekini yoksayan, düşman olarak gören, şeytanlaştıran, kendisi dışındakini Firavun olarak niteleyen, ötekinin cahiliyye döneminde yaşadığını savlayan, ötekinin yaşam biçimine tahammül edemeyen cihatçı, selefi gruplar ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunda, Batının sömürgeciliği ve ona duyulan tepkilerin rolü elbette vardır. Hatta bu gruplar kimi kez batılı devletler ve ABD tarafından da desteklenmişler ve kullanılmışlardır. Fakat bunun tarihsel bir İslam olduğu unutulmamalıdır; tarihsel kökleri vardır. Bunlar hümanist İslam’dan daha fazla, selefi eğilimli, Kuran ve sünnete bağlı, Kuran ve sünnete atıf yapan kimseler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hümanist eğilimliler, tarihselci ve amaçsalcı modellere yönelip, Kuran ve İslam’ın amaçları ve ruhuna odaklanırken bunlar, tarihsel bağlamlı metinlerin zahirine/literaline sarılmaktadırlar. Bu anlamıyla, el-Kaide, IŞİD vb. yapıların, uydurulmuş İslam’a sarıldıkları iddiası, tamamıyla savunmacı, beğenmediğini yok saymaya dönük bir yaklaşımın ürünüdür. Bu İslam tarihsel olarak selefi gelenekten beslenmekte, modern devrimci ideolojilerden esinlenerek, İslam’ın ve Hz. Peygamberin tarihsel koşullarda yürüttüğü mücadeleyi, günümüz ortamına taşımak istemektedir. Onların örnek aldığı, Hz. Muhammed’in müşriklerle yaptığı savaşlar; kafirlerle mücadeleleri, cihad ayetleri vb.dir. Onlar sanki Kuran günümüzde vahyolunuyormuş gibi düşünen, kendisi gibi olmayanı müşrik sayan, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ayetinin gereğini yaptıklarına inanan kimselerdir. Bu yüzden İslam onların elinde cinayet aracına dönüşmüş durumdadır.

Bugün, bu tür yapıların sıkça yapıldığı gibi İslam’la bağı yoktur denilerek geçiştirilemeyeceği ortadadır. Bunlar İslam toplumundan çıkmaktadırlar; İslami metinlere ve Kuran'a referanslarda bulunmaktadırlar. Bu geçmişte de İslam kültüründe vardı; bugün de vardır. Bu ötekileştirici, tekfirci, hoşgörüsüz, ötekinden korkan ve nefret eden İslam’la yüzleşmek bir zorunluluktur. İslam’ın hümanist yüzünü simgeleyen ve onun hümanist yorumuna yönelenlerin, ötekine açılmayı ve ötekiyle diyalog kurmayı hedefleyenlerin, bu yüzleşmede önemli rollerinin olacağı açıktır. Eğer bu başarılmazsa, İslam ve İslam kültürü içinde yaşayanlar, ötekileştirdikleri tarafından daha da ötekileştirilecekler, kan dökücü, kafa kesici cellatlar olarak damgalanacaklardır.

Kanımca İslam’ı, insanlığın kültürel mirasıyla bütünleştirmeye yönelen hümanist Müslümanların, dinin siyasal araç olarak görülmesini ve kullanılmasını engellemek, kutsal metinlerin tarihselliği ve bağlamsallığını gösteren hermenötik yöntemler geliştirmek, dini insanlık ve Tanrı sevgisi bağlamına taşımaya çalışmak, bilim, sanat ve felsefe gibi etkinliklerin gelişimi ve dinden bağımsızlaşması için çaba harcamak, demokrasinin inşasında rol almak, laik bir siyasal yapı için mücadele etmek gibi yaşamsal sorumlulukları bulunmaktadır. Bu, İslam’ın geleceği, İslam'ın bir din olarak görülmesi açısından da hayatidir.

İslam dünyası, hümanist değerlerle bütünleşecek ve çağın koşullarına uygun, eleştirel dinamizmi olan yeni bir hümanizma ruhu yaratacaksa, bunun özneleri hümanist Müslümanlar, İslam kültürü içinde yaşayan entelektüeller olacaktır. İslam’ın geleneksel kültürü içerisinde boğulmaya çalışılmış olsa da, bu hümanist gelenek, kendisine tarihsel kökenler de bulabilir. Belki de, dini simgelere indirgeyen, dinle kullandığı simgelerin seslendiği kitlelerin dili, kültür ve bilişiyle örtülü de olsa bağ kuran Farabi ve İbn Sinaları yeniden okumak; İslam tasavvufunun Tanrı aşkı ve insan sevgisine ve ahlakiliğe vurgusu gibi unsurlarını yeniden ele alınıp modern kazanımlarla geliştirmek gerekmektedir. belki de Ebu Bekr Zekeriyya er-Razi ve İbn er-Ravendi gibi din eleştirmenlerine kulak kabartmak onları anlamaya çalışmak önem kazanacaktır. Hatta insanlığın ürettiği tüm çağdaş kazanımların, İslam toplumlarına aktarılması, işlenmesi, geliştirilmesi ve bunun imkanlarını aramak ve bulmaya çalışmak, zorunlu olacaktır. İslam ve şiddet algısı ancak böyle yok edilebilir, selefi, köktenci, tekfirci, ötekini yok eden politik İslam'dan ancak böyle kurtulunabilir. İslam dünyasında aydınlanmacı, sürekli aydınlanmacı bir uygarlık böyle oluşturulabilir.

Selefi, politik, tekfirci, cihatcı, şiddet eğilimli İslam’ın gerçek İslam olmadığını söyleyip, onları görmezden gelerek, ütopik bir algıyla Kuran ve hadislere dönersek kurtuluruz gibi sığ söylemlerle bu işin başarılmayacağı açıktır. Çünkü İslami metinlerin zahiri, açıkçası bu yapılara bol malzeme sunmaktadır. Hatta kanımca Kuran'a dönüş sloganı bile onlara hizmet etmektedir. İslam kültüründe bu açıdan Kopernik devrimine benzer bir kültür devrimi yapmak gerekmektedir. Şiddet uygulayan yapılar, şiddet uygulanarak yok edilse bile, kültürde Kopernik devrimi yapılmaksızın, İslam kültürü diğer insanlık kültürlerine açılmaksızın, etkileşmeksizin İslam kültürü içerisinde, şiddete yönelik yapılar tümüyle yok edilemez; her an yeniden nüksedebilir.

Hz. Muhammed, tarihsel yerine ve bağlamına oturtulmadığı; uygulamalarının tarihsel bağlamlı olduğu işlenmediği sürece, onun misyonunu cihadla özdeşleştirecek, dinsel metinlerden bu yönde destek alacak ve bunu modern döneme taşıyacak insanlar yeniden türeyecektir. Batı emperyalizmi ve ona duyulan kin ve öfke ve intikam duygusu buna kaynaklık da edecektir. Bu yüzden hümanist Müslümanların cesur ve korkusuz olmaları, emperyalizmin maşası olmadan, bilimsel bir yaklaşımla geleneği ve geleneksel metinleri kutsamadan eleştiri süzgecinden geçirmeleri gerekir. Dinsel metinlerin, ilk seslendiği toplumun biliş, dil, kültür ve toplumsal sorunlarıyla bağını göstermeleri kaçınılmazdır. Bu eleştirel ve tarihsel, bağlamsal yaklaşımın eğitim kanalıyla yaygınlaştırılması da başarı için olmazsa olmazlardandır.

Ya İslam hümanistleri ve İslam dünyasında yaşayan entelektüeller kazanacaktır ya da İslam, insan başı kesen, kadın hakları tanımayan, ötekine düşman olan, herkesin koktuğu, hatta farklı düşünen Müslümanların bile tehdit olarak algıladığı marjinal yapılara teslim olacaktır.

___________

Doç. Dr. Hasan Aydın. OMÜ, Felsefe Bölümü

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top