Varoluş, insan sevgisi, bilim, ilerleme, düşünme ve öğretim hedeflerinin en genel ifadelerinden biri olarak öğrenmeyi öğrenme düsturu; daha iyi bir dünya ve gelecek adına zihinlerimize kazınmış durumdadır. Zekânın çeşitli boyutlarıyla incelenmesi ve eğitim öğretim faaliyetlerinin birden çok zekâ / yetenek türüne göre oluşturulması da uzun yıllardan beri üzerinde durulan bir husustur. Bir de ülkedeki tüm meslek gruplarının yetiştirilmesine ve niteliğine temel teşkil eden eğitim kurumlarının lokomotifi olan öğretmenlerin yetiştirilmesi meselesi vardır.

 Öğretmenler, Türk toplumu için vicdanın sembolüdür. Ders saati ve sınıf içindeki dokunulmazlığı ile öğretmenler denir ki vicdanlarıyla baş başadır. On, yirmi, yirmi beş, otuz beş, kırk, elli hatta belki altmış öğrencilik sınıflarda öğrencileri iyi birer insan ve vatandaş olarak yetiştirecek olan öğretmenlerin mesleki motivasyonlarını “vicdan” ile yükseltmenin devri çoktan geçmedi mi? Bu bir gerçektir ki hiçbir çocuğun geleceği bir insanın vicdanına terk edilemez. Türkiye’nin eğitim politikaları açısından çıkmazına atıfta bulunulacaksa bu noktayı gündeme getirilmelidir.

Türkiye’de öğretmen mi yetiştirilmektedir yoksa meslek sahibi olmak adına eğitim fakültelerinden diploma alan kamu personeli mi? İnsanların geçimlerini temin etmeye çalışmaları, ter dökmeleri, memleketlerinden kilometrelerce uzağa savrulmaları, zor şartlar altında ayakta kalma çabaları bin yıllardır süregelen bir yaşam kavgasıdır. Gelir dağılımında eşitsizlik ve layık olunmadığı halde mertebe işgalleri ayyuka çıkmasaydı bu yaşam kavgası, susuzluğumuzu gidermek için bir bardak su içmek kadar hayatın tabii işleyişi olarak kalırdı.  Acımasızlığın hüküm sürdüğü bir mücadelede ekmek parası kazanmak kimilerinin biricik gayesi olabilir- bu gaye onurludur ve uğruna bir ömür harcanması gerekir- ama bir öğretmen için değil. Öğretmenlik ekmek parası için tercih edilecek bir meslek değildir.

 Öğretmenlik maaşı böyle bir meslek için yetersiz olabilir, okul ve çevre koşulları eğitim öğretim faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyebilir, kredi kartı taksitleri gırtlağa dayanabilir. Ne yapmalı o zaman? Öğretmenlerimizin yılgın ve ümitsiz olduğu kanaatindeyim. Araştırma yapmak, öğrenmek, öğretmek, mücadele etmek bir öğretmenin temel aksiyonları değil midir? Oysa ben öğretmenlerimizin okuduğunu, araştırdığını, bilgiyi ve erdemi yayma çabası içinde olduğunu düşünmüyorum. Aksi halde sayısı milyonu bulan bir eğitim ordusunun olduğu bir ülke nasıl olur da teknoloji ve bilgi sadık ithalatçısı olur?

Madem ki öğretmensiniz ve bu meslek sayesinde iaşenizi temin ediyorsunuz. Bu saatten sonra iki seçenek arasında tercihte bulunmak zorundasınız. Birinci seçenek istifa edip kendinize yeni bir iş bulmaktır. Türkiye’nin şartları göz önünde bulundurulduğunda istifa seçeneğini tercih edemeyeceğiniz aşikardır. O halde ikinci seçeneği uygulamaya koymaktan başka çareniz yoktur: On yedi-on sekiz yaşlarında üniversitede hangi bölümü okuyacağınıza dair karar verme sürecinizi ve mecburen- ezici çoğunluk için böyledir- tercih ettiğiniz öğretmenliği ve üniversitede geçirdiğiniz dört yıllık öğretmen adaylığı eğitim sürecini kafanızdan silin atın. Öğretmenliği ister kutsal bir meslek olarak telakki edin ister ciddi bir sorumluluk olarak değerlendirin yahut salt bir meslek kategorisine yerleştirin bu mesleğin hakkını vermek zorundasınız. Aldığınız maaşın yetersizliği yüzünden işinize gereken ihtimamı göstermemek gibi acziyete düşmeyeceğinize inanmak istiyorum. Amirlerin, velilerin ve halkın anlayışsızlığından dem vurup usanmayacağınızı ve gözlerinizin içine bakan yahut hayatın ne olduğunu idrak edemediği için sizi dinlemeyen öğrencilerinizden uzak durmayacağınızı bilmek istiyorum.

Yukarıda canhıraş halde üzerinde durduğum hususlar birer öğretmen olarak sizden beklenenlerdi. Değinilmesi gereken ana stratejik meseleye tekrar atıfta bulunmalıyım; öğretmen yetiştirmek. Yüzbinlerce yeni derslik ve etkileşimli tahta, milyonlarca tablet, ücretsiz dağıtılan kitaplar… Bunlar öğrenciler için büyük imkanlardır ama bu imkanları kıymetlendirebilen öğretmenleriniz varsa! Bu yazıda başka hiçbir meslekten bahis açılmamıştır; çünkü ıslah edilmesi gereken esas kurum ve meslek dalı üniversitelerin eğitim fakülteleri ve öğretmenliktir. Bu mesele halledilmeden diğer meslek dallarının iyileştirilmesi bir raddeye kadar mümkündür. Türkiye’de şu an için on iki yıllık zorunlu eğitimin yürürlükte olduğunu dikkate aldığımızda hemen hemen bütün bireyler on iki yıl boyunca öğretmenlerin rahle-i tedrisinden geçmektedir. Bireylerin hayata bakışları ve kişilik gelişimlerinde bu on iki yıllık dönemde öğretmenlerin ehemmiyetli bir rolü vardır. Bu durumda kimlerin nasıl öğretmen olacağına bir bakmak gerekmez mi?

Deniliyor ki artık gazete almaya gerek yok; çünkü internet sayesinde haberlere ve köşe yazılarına erişebiliyoruz. Bu yüzden de gazetelerimizin günlük tirajları 2017 itibariyle üç- üç buçuk milyon civarında seyretmektedir. Üstün teknolojisinden büyük övgülerle söz ettiğimiz Almanya’da internete erişim daha mı zor ki ülkenin en çok satan gazetesi bizim tüm gazetelerimizin satış adetine denk geliyor. Yahut Japonya’da nasıl oluyor da tirajı on milyonu aşan gazeteler var olabilmektedir. Okumak denilince köşe bucak kaçan bir toplumun bu halini hesabını elbette öğretmenler dert edinecektir. Kim demiş öğretmenler az mesai yapıp aylarca tatil yapıyor diye. Öğretmenlerin kafasını kaşıyacak zamanı yok ve olmayacaktır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top