Eğik el yazısı üzerine söylenmesi gerekenleri Millî Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz net olarak söylemiş. Ne demiş bir dinleyelim sonra sorunun kökenini irdeleyelim: “Eğik yazıya geçersek evlatlarımız daha iyi düşünür, daha güzel yazar. Güzel yazı kişinin karakterini gösterir, çocuk üzerinde ayrı bir pozitif imaj bırakır. İyi bir şey güzel yazmak. Herkes hat yazamaz ama güzel hat yazıları var. 2005 yılında başladık, bu geçen süre içerisinde öğretmenlerimize sorduk, 'eğik yazıdan memnun musunuz' diye. 'Ben memnunum' diyeni görmedim. Öğrenciye bunu kim öğretecek? Öğretmen öğretecek. Öğretmen öğrettiği şeyden memnun değil, şikâyetçi. Nasıl mesafe alınsın? Öğrencilere soruyoruz, istemiyorlar, işkence gibi görenler var. Ama bir hususu daha yapmışız. Bu eğitim öğretim yılının başında, öğrencilere eğitim öğretimden beklentilerini sormuşuz. Her 100 öğrenciden 70'i beklentilerini yazarken dik yazı kullanmış. Ama sorduğumuz öğrenciler 2005 yılında bizim eğitimimizden geçmiş. Önünüze gelen ürüne bakıyorsunuz, öğrettiğinizle, önünüze gelen aynı değil. Anladık ki suyu tersine akıtabilmek doğru değil. Dünyada da böyle. Şimdi diyoruz ki 1 ve 2'inci sınıftan kaldırdık, 3 ve 4'ünücü sınıfta Türkçenin içerisine 2 saat olarak bunu vereceğiz, bir güzellik, bir farklılık olarak."

Bakan Bey'in sözleri arasında eğik el yazısı üzerine bütün gerçeklik yatmaktadır. Eğik el yazısı evet 2005 yılından itibaren Türkiye'de 1. sınıftan itibaren zorunlu hale getirildi. Peki, hangi amaçla getirildi. Öncelikle bunun aydınlığa kavuşturulması gerekir. Bakan Bey'in sözleri arasında gizli bu. 2005 yılındaki Program'da şu şekilde bir gerekçe öne sürülmektedir: "Bitişik eğik yazının estetik görünümü, öğrencilerin estetik bir bakış açısı geliştirmelerine yardımcı olmaktadır." Yapılan onlarca lisansüstü tezlerin hiç birinde bu amaca ulaşılamadığı tespit edilmiştir.

Yukarıdaki açıklamada bir diğer gerçek bu el yazısını öğretecek öğretmenlerin pek çoğunun el yazısını bilmemesidir. Bilen öğretmenlerin de bildiği bir el yazısı değildir. Zira pek çok harfin yazımı daha önce öğrendikleri yazı karakterini barındırmıyor. 2015 yılından itibaren yazı karakterlerinde değişikliğe gidildi ama iş işten geçmişti. Yazı karakterlerinin ve öğretmenlerin eğik el yazısını bilmemesinin yanı sıra öğrenci de isteksiz. Nasıl istek duysun? Somut işlemler döneminde, kendisi için hiç bir anlam içermeyen harfleri yazdırmaya kalkmak ne tür bir iç motivasyon sağlayacaktır çocukta?

Burada yeri gelmişken eğik el yazısının tâ 1900'lerin başında Amerika'da yapılan deneysel çalışmalara bağlı olarak (Amerika'da Dr. Javal ve ekibi, okullarda şaşılık ve benzeri hastalıkların çoğalmasındaki nedenleri araştırır. Araştırma sonunda bir rapor hazırlanır. Raporda, bu hastalıkların önünü almak için düz yazı, düz kâğıt ve doğrulmuş vücudun tek çare olabileceği kesin bir dille bildirilir (1927, 110).) olumsuz yanları şu şekilde sıralandığını belirtmek gerekir: 

1) Eğik yazılarda vücudun bütün vaziyeti, sağlığa tamamen aykırı arızalar doğuracak kabiliyettedir. 2) Baş lüzumundan fazla ileriye eğilir. Gözler deftere fazla yaklaştığı için ayrıca miyop hastalığı baş gösterir. 3) Sağ göze nispetle sol göz deftere daha yakın bulunacağından iki göz arasında eşitsizlik doğar Şaşılık hastalığı belirmeye başlar. 4) Bu yazı erkek çocuklardan ziyade bilhassa küçük hanımlara skolyos (omurda eğrilik) kazandırır. 5) Eğik yazılar sık ve okunaksızdır (Akman, 1927: 112).

Bu duruma bağlı olarak neden düz yazının tercih edilmesi gerektiği de şu şekilde vurgulanır:

Sonra düz yazı esasen tabiî ve mantıkî değil midir? Mektebe henüz gelmiş olan acemi bir çocuğun eline bir kalem verirsen göreceğiz ki: İlk karaladığı yazı düz yazıdır. Düz yazı temiz okunaklı, mükemmel ve çok tabiî bir yazıdır. Düz yazıyı herkes hiçbir arıza kazanmak tehlikesine maruz kalmadan yorulmadan yazabilir. İlk mekteplerde düz yazılardan başka bir yazıyı tercih etmek hiçbir vakit makul ve terbiyevî bir şey olamaz” (Akman, 1927: 112).

Bu sorun Bakan Bey'in de belirttiği gibi, "suyu tersine akıtmaktan" başka bir işe yaramıyordu. Ha, suyu tersine akıtmakta en büyük güç bence eleştirilere kulak tıkamaktan kaynaklanıyor. Program yapıcılar hazırladıkları programları kutsal metin gibi görüyor, bütün eleştirileri görmezden geliyordu. Programın uygulamaya konulduğu ilk yılın ardından Ankara'da bir sendikanın gerçekleştirdiği konferansta öğretmenlerin feryatları hâlâ kulağımdadır: "Sizin getirdiğiniz yöntemle çocuklara okuma yazma öğretemiyoruz. Önce alfabedeki seslileri veriyoruz sonra onları sessizlerle çattırıyoruz. Bu yöntem derhal değişmeli!" Bu feryat, her geçen yıl artarak sürmesine rağmen eleştiriler hiç dikkate alınmadı.

Eleştirilerin dikkate alınmamasında hiç kuşkusuz en önemli husus, "Bu yöntemi Türkiye'de ilk kez biz uyguladık. Daha önce uygulanmadı." ön yargısı yatmaktadır. Program uygulanmaya başladığından bu yana öğretmenlerin de feryadından aldığım güçle bu yönteme hep karşı çıktım. Zira söz konusu yöntem Türkiye'de ilkokuma ve yazma öğretiminin tarihsel gelişim süreci dikkate alındığında ilk kez uygulanan bir yöntem değildir. Yöntemin adına (ses temelli cümle yöntemi) tevil yoluna giderek cümleyi ekleyen irade ne yazık ki Türkiye'de geçmişte uygulanan yöntemlerden bihaberdi. Bu yöntemle yazılan onlarca alfabe kitabı (elifba) bir çırpıda delil olarak sunulabilir. Burada bir tanesini örnek vereyim. Benzerliğe siz karar veriniz.

Eser, Ali İrfan tarafından 1910 yılında yazılmış, adı Son Elifba-i Osmanî. İstanbul'da İkbal Kütübhanesi tarafından yayımlanmış. Eserde, harflerin çocuk zihninde yer etmesi için özenle seçilmiş resimler kullanılmıştır. Eserde, önce elif ( ), sonra dal ( ), sonra re( ) ve ze ( ) harfleri verilir. Sonra elif harfinin (a) olarak okunuşu (vav) harfiyle birlikte öğretilir. (Bugün de benzer bir durumla karşı karşıya değil miyiz? Harfleri hiçbir bilimsel veriye dayanmadan tasnif etmişiz önce E'yi, L'yi, A'yı, T'yi (2015'te N'yi) öğretiyoruz. Sonra hemen cümleye geçiyoruz.) Harflerin verilişindeki hissettirme çalışmasını Ali İrfan da o yıllarda kullanmıştır.

Yazar, ilkokuma ve yazma öğretiminde, çağrışım ilkesinin kullanılması gerektiğine dair öğretmenlere uyarılarda bulunur. Yazarın 11. sayfada be ( ) harfinin öğretimiyle ilgili uyarısı şu şekildedir:

“Muallim efendi noktayı esas ittihaz ederek mukaddime-i kitapta gösterilen usul üzere talim edecek ve her dersi iyice bellettikten sonra tedrisat-ı âtîyede bulunacak ve talebeyi bunaltmamağa gayet dikkat edecektir. Şöyle ki: Efendiler! Aynı çanağa benzeyen şu (be) şeklin altına bir nokta konursa (be) denir. Be, be, be, şimdi şu (be) yi tam ortadan ikiye bölelim sağda kalan parçasına (baş) veya asıl ve solundaki kısmına (uç veya (fer’) denir. Şimdi aslın sonuna şöylece elifi bitiştirirsek (ba) olur baba.”

Harfler sırasıyla değil, bir sesli bir sessizle beraber verilir. Her harf, anlamlı sözcüklerle öğretilir. 13. sayfada (pe) ve (se) harflerinin öğretimi vardır. Bu sayfada pabuç resmi vardır. “Sas, papa, sapa, pasa, para, pare, yâre, nare, yara, ada, adana, dana, papara.” 15. sayfada, öğretilen harflerle yazılmış sözcük ve cümleler yer almaya başlar: “Ana, arı, aradı. Baba bana deve adadı. Ara, dadı, zarı. Zarı atana yaradı.” gibi.

Görüldüğü gibi 1910 yılında yazılan eserde de yazar hemen cümle öğretimine geçmiştir. Şimdi yukarıdaki eserde izlenen yöntemle bugün kullanılan yöntem arasında ne fark var? Şeytanın avukatlığını yapıp "Ama bizim yöntemimizde e harfi alfabede 5. sırada, l harfi 15. sırada, a 1. sırada bu eserde öğretilen harfler benzer sıralarda değil" diyerek cahillik hakkımızı kullanmakta özgürüz. Bu özgürlüğü esarete mahkûm eden ise, "O vakitler Arap alfabesi kullanılıyordu bugün ise Latin alfabesi. Elbette harf sırası denk olmayacaktır." düsturudur.

Eğik el yazısı bizce ikincil bir sorun. Temel sorun yöntem sorunu. Esas bu sorunun ortadan kaldırılması gerekir. Zira program yapıcıların bizzat kendilerinin itirafıdır. Onlara göre yöntem değişikliğinin temel amacı, çocuklara el yazısını öğretmekti. Şimdi gelecek yıldan itibaren bu temel amaç ortadan kalktığına göre artık ses temelli cümle yönteminde ısrar etmenin bir faydası yoktur. Çünkü sesten başlayarak okuma yazma öğretiminde hem öğretmen hem de öğrenciler için bilimsel hiç bir gerekçe ileri sürülemez. Bu sorun da başka bir yazının konusu olabilir...

Kaynakça

(Akman), Eyüp Hamdi. (1927). Usul-i Tedris. Sivas: Sivas Vilayet Matbaası.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top