KAFKASYALI FİKİR ADAMI ÖMER FAİK NUMANZADE'NİN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞI VE BİR MAKALESİ

Yahya KEMALOĞLU [1]

 

Çarlık Rusya’sı içerisinde geniş bir coğrafyaya dağılmış şekilde yaşayan Müslüman-Türkleri birleştiren ve milliyetçilik fikrinin doğmasına sebep olan unsurların başında, aynı dine, aynı ırka mensubiyetleri ve buna bağlı olarak aynı dili konuşmaları geliyordu. Bunlara ilave olarak matbuatın ve dil tartışmalarının da bu gelişmelerde etkili olduğu görülür.[2] Mesela İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesi matbuat yoluyla Türklük bilincinin oluşmasının örneklerinden biridir. Matbuatın bu anlamda gücünden yararlanan Gaspıralı, aşılamaya çalıştığı kimlik bilincini Tercüman gazetesiyle bütün Rusya Türklerine yayma konusunda başarılar elde etmiştir.[3]

Gaspıralı’nın Rusya Türklerinin tamamına yönelik bu faaliyetleriyle birlikte Kafkasya’da da aynı yönde çalışmalar yapılmıştır. 1875’de Azerbaycan Türklerinden Hasan Bey Zerdabi ilk Türkçe gazete olan Ekinci’yi çıkarmaya başladı. Osmanlı yanlısı olarak görülen gazete 1877’de kapatıldı. Bunu Ziya (1884-1891), Ziyay-ı Kafkas ve Keşkül gazeteleri izledi.[4] 19. yüzyılın son çeyreğinde çıkan bu gazetelerin, Kafkasya’daki belirsiz Türk kimliğinin belirginleşmesine katkıları olmuştur.[5]

Kafkasya Türklerinin matbuat, eğitim, dil tartışmaları gibi kültürel ve düşünsel faaliyetlerle geliştirdikleri milliyetçilik duygusu, aynı zamanda Ermenilerle başlayan çatışmalarla da beslenerek, siyasal uyanışa zemin hazırlamıştır. Tadeusz Swietochowski, 1905’lerdeki Azerbaycan Türkleriyle Ermeniler arasındaki çatışmanın, Azerbaycan Türklerinin siyasal açıdan uyanması ve örgütlenmeleri için önemli olduğunu belirtmektedir.[6] Ona göre, Ermenilerin uyguladıkları şiddet karşısında Azerbaycan Türklerinin Dıfai adlı örgüt kurmaları, onların Ermenilere karşı siyasi ve askeri alanda daha güçlü savunma imkânı elde etmelerine katkı sağladı.[7] Kafkasya’daki Türklere karşı Ermenilerin uyguladıkları vahşet ve saldırıları, Gürcülerin Müslüman Türkleri asimile etme girişimleri, ilk baştaki yazılarında kucaklayıcı fikirleriyle halka hitap eden Ömer Faik’i de zamanla daha milliyetçi bir söyleme ittiği görülmektedir.[8]

Ömer Faik’in, Müslüman azınlık gruba mensubiyeti dolayısıyla, dönemin siyasi / fikri şartları itibariyle milliyetçilik düşüncesine sahip olması kaçınılmazdı. O, bir taraftan 19. yüzyıl Azerbaycan aydınlarınca başlatılan kimlik tartışmalarından etkilenirken, diğer taraftan da İstanbul’daki yıllarında, Gayrimüslimlerin mücadelelerine tanık olur. Bu tanıklık onda milliyetçilik fikirlerinin gelişmesine etki etmiştir. Hatıralarında, Kafkasya’ya döndüğü zaman Tiflis’teki Müslüman azınlıkları, Osmanlı’daki Ermeni ve Rumlarla kıyaslayarak Tiflis’teki Müslüman-Türk azınlığın siyasi ve kültürel haklar açısından, Osmanlı’daki gayrimüslimlere göre çok geride olduğunu belirterek şöyle demiştir:

Bu büyük merkezde [Tiflis’te. Y. K] Kafkasyalı, İranlı, Osmanlı adları ile birçok Türk bulunduğu halde bunların bir tane olsun milli mektepleri, milli teşkilatları, hatta basit bir yardımlaşma cemiyetleri bile yoktu. Hâlbuki birlikte yaşadıkları Gürcü ve Ermeni komşularının [Çarlık hâkimiyeti altında Y. K.] kendi dilleri ile çıkan günlük gazeteleri, haftalık mecmuaları, milli ortaokulları, liseleri, öğretmen okulları, zengin ve nüfuzlarına mahsus kolejleri, yardımlaşma cemiyetleri, bankaları, her türlü ilmi ve İçtimai teşkilatları vardı.[9]

Ömer Faik, milli kimlik konusunda iki taraflı bir kaygı içerisinde olmuştur. Bir yandan Müslüman Türk azınlık olması hasebiyle kendi kültürel ve siyasi haklarını koruma ki, buna daha çok dışa karşı bir korunma diyebiliriz, diğer taraftan ise bir nevi iç hesaplaşma da diyebileceğimiz, Türklüğün İslam potası içerisinde erimesine/kaybolmasına karşı olmasıdır. Bununla ilgili olarak “Ben Kimim?” başlıklı makalesinde milliyetçilik-din ilişkisine dair önemli konulara değinmiştir.[10]

Ömer Faik, milliyetçilik konusundaki birinci aşamada milli kimliği koruma adına Müslüman - Türk azınlığın tanımlayıcı her türlü din (medreseler, camiler, din adamları) ve dil (hem Trükçe hem de Arapça) ile ilgili maddi ve manevi değerlerin korunması gerektiğini savunurken, ikinci aşamada Türk ırkının İslam dini içerisinde kendi kimliğini (mesela Arapçadan etkilenerek Türkçenin kaybolmaya yüz tutması) kaybetmesine karşı çıkmıştır.[11]

Aslında Ömer Faik’in düzenli olarak matbuat hayatına atıldığı 1903’de ve takip eden yıllarda milliyetçiliğe dair pek de yazısı bulunmamaktadır. Söz konusu yıllarda ilişki içerisinde olduğu sosyalist düşünce de milliyetçiliğe karşı bir tavır takınmaktaydı. Aynı zamanda kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı Molla Nasreddin dergisi, milletleri birbirine düşürmek için Çarlığın yürüttüğü fitne siyasetini anlatmakta, ayrı ayrı halklar arasında dostluk ve kardeşlik düşüncelerini tebliğ etmekteydi. Molla Nasreddin dergisi etrafında toplanan aydınlar, mesela Sabir gibi halk şairleri de kardeşlik konularını eserlerinde sıkça vurgulamaktaydı.[12]

Diğer yandan milliyetçilere karşı mücadele eden Bolşevik yayınları, milliyetçileri yalancı vatanperverlikle ve milliyetçilik perdesi altında gerçekte halka karşı zıt bir politika takip etmekle itham etmekteydiler: “Katı milliyetçilik siyasetini ortaya atanlar, aslında Çar fitne fesatçılarından daha tehlikelidirler. Onların bu siyaseti hiçbir zaman insaniyetle bağdaşmaz”, diyerek Ermeni ve Azerbaycan milliyetçi basınını fitneci olmakla suçlamaktaydılar.[13] Ömer Faik’in kendisi de bizzat şahidi olduğu 1905’deki Türk - Ermeni çatışmasının, Çar’ın bir fitnesi olduğunu ve milliyetçiliğin Çarlık zulmüne karşı mücadelede işçi sınıfını ayrıştırdığını ve zayıflattığına belirtmiştir.[14]

Ömer Faik 1905’teki yazılarında milliyetçilik duygularını ön plana çıkarmamasına karşın, 17 Ekim 1905 Çar’ın fermanıyla halka ve özellikle de Müslümanlara vaad edilen özgürlüğün verilmediği hususunda şikâyetlerini dile getirmiştir. Devrimden bir müddet sonra yazdığı yazısında şunları belirtmiştir: “17 Oktyabr [Ekim] fermanı şimdiye kadar olan siyasi ve dini tecavüzlere, zulümlere nihayet vermek vaadini tebşir etti, ama ona da fiilen amel olunmadı.”[15]

Ömer Faik’in milliyetçilik fikrini besleyen husus sadece Çarlığın Müslüman - Türk azınlığa uyguladığı baskısı değildi. Aynı zamanda, yan yana yaşadıkları ve Hıristiyan olmaları nedeniyle Çarlık tarafından Müslümanlara nazaran daha çok haklara sahip olan Ermenilerin, Türklere uyguladıkları şiddet olayları da vardı. O, bir yandan Çarlık tarafından Kafkasya’daki azınlıklara eşit haklar verilmemesini eleştirirken, diğer yandan da Ermenilerin uyguladıkları şiddet olayları karşısında daha örgütlü ve sert cevap verilmesi gerektiğini savunmaktaydı. Ona göre:

Bir memlekette, bir yurtta yaşayan muhtelif milletler umumi vatanın hayrına o vakit daha sağlam bir yol ile çalışabilirler ki, o milletlerin arasında hak[ve] ihtiyarca tefavüt [fark] olmaya, onları birbirinden uzaklaştıran sebepler bulunmaya. Çünkü milletlerin arasına zıtlık yerleştirip hem terakki ve temeddüne mani ve hem de hükümetin kuvvetlenmesine engel olan sebeplerin birincisi müsavatsızlıktır. (…) İnsaf edilsin: zamanın böyle bir vaktinde 25 - 30 milyon biz Rusya Türklerinin milli medeniyet adına hangi bir idaremiz, hangi bir teşkilatımız var? Komşularımızın Eçmiedzin’deki Akademiyaları, Tiflis’teki darülmualliminleri, geniş kilise ihtiyarları, bol bol milli mektepleri karşısında bizim neyimiz var? (…) Hâlbuki bizim gibi sadakatli, bizim gibi büyük bir milletin mukadderatı böyle olmamalıdır. Bunda, böyle olmamızda günah yalnız bizim mi?...[16]

1905’de başlayıp 1907’lere kadarki dönemde Kafkasya’nın çeşitli bölgelerinde Azerbaycan Türkleriyle Ermeniler arasında çok sayıda çatışmalar ve şiddet olayları meydana gelmiştir.[17] Ömer Faik, İrşad gazetesinde yazdığı bir makalede uzun süredir Ermenilerin Nahçivan, Erivan ve Karabağ’da kurdukları düzenin, polis ve asker eliyle yaptıkları işlerin mahalli küçük olaylarla biteceğini zannettiklerini yazmaktadır. Numanzade,

Meğer ne kadar aldanmışız! Meğer ne derecede gafil ve basiretsiz olmuşuz! Meğer ne derece fehimsiz ve safdil olmuşuz ki, Ermenilerin Erivan ve Karabağ semtlerinde her türlü hazırlıklarını göre göre, her türlü fitne ve fesatlarını hissede hissede, her tür hain hareketlerine kana kana kendimizi gerektiği şekilde müdafa etmeyi aklımıza bile getirmedik

demektedir.[18]

Müslümanların da Ermeniler gibi örgütlenip, güçlenmesi gerektiğini belirten Ömer Faik, bununla ilgili şunları yazmıştır:

Burasını iyi bilmeliyiz ki, bir tarafın zayıflığı her zaman diğer tarafın cesaret ve hücumuna sebep olur. (…) Tarih-i cihana ibret gözüyle bakarsak, bugünkü hükümetlerin reftar ve politikalarını nazara alırsak göreceğiz ki, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde sulh ve salah zayıf ve merhametle muhafaza edilmiyor ve edilmez de. İki tarafın biri zayıf olan yerlerde davay-ı galibiyet mutlak hazırdır. Muvazene olmayan yerlerde her zaman kuvvetli kuvvetsizi ezmekte ve vahşi hayvanlar gibi onun zaafından istifade etmektedir.[19]

I. Dünya Savaşı’nda, gerek Kafkasya’da ve gerekse doğu Anadolu vilayetlerindeki Rus ve Ermeni zulümlerine maruz kalan Türklerin sıkıntılı hali Ömer Faik’in milliyetçilik düşüncesine etki etmiştir. Savaş yıllarındaki birçok yazısında Müslümanları birbirlerine yardım etmeye çağırırken aynı zamanda kendisi de bu yardım faaliyetleri içerisinde yer almıştır. Ömer Faik, söz konusu dönemde, Bakü’de neşredilen ve Türkçülük ideolojisini savunan Açık Söz gazetesindeki seri makalelerinde[20] ve “Kardeş Kömeyi [Yardımı]” adlı dergideki makalesinde Türkçülükle ilgili fikirlerini yazmış ve Türkçülüğün bugün içine düştüğü felaketin sebebinin kendisini tanımamak olduğunu belirtmiştir.[21]

Daha önceki yazılarında Türkçülüğü Rus ve diğer Hıristiyan azınlıkların siyasi ve kültürel saldırılarına karşı korumaya çalışan Ömer Faik, 1917’deki “Ben Kimim?” başlıklı yazısında İslamiyet potası içerisinde kaybolmaya yüz tutmuş Türklüğü bu durumdan kurtarmaya çalışmıştır. Burada din (ve mezhep) üzerinden tanımlanmış milliyetçiliği ırk ve dil üzerinden tanımlanan bir milliyetçiliğe doğru çekmektedir: “Ey Türk iyi bil ki, bugünkü mahşerin sur-i israfili ilme, milli ittihada davet ediyor! Şimdinin siyasi felsefesi terakkiyi milliyetçilikte görüyor. Zamanın güç ve kuvvet binası milliyetçilik bünövresi [esası] ve temeli üzerine kuruluyor”[22] diyerek dönemin milliyetçilik dönemi olduğunu belirtmiştir. Milliyetçiliğin hüküm sürdüğü böyle bir çağda insanın kendi soy ve milletini tanımamasını en büyük günahlardan ve silinmez lekelerden olduğunu belirtmiştir.[23] Şöyle diyor:

Ey Türk! Senin başına çok işler gelmiştir, çok akideler dolmuştur. Çok şeyler bilirsin! Bugün de çok cahil değilsin! Birçok ediplerin, muallimlerin, mühendislerin, doktorların, hukukçuların, mekteplerde yüzlerce taleben var! Ey Türk! Oldukça çok şey biliyorsun! Sana artık sırf cahil, faydasına ve zararına olan şeyi anlamıyor diyemeyiz! Sen, sen ey Türk! Zamanın birçok icatlarını, yeni fikirlerini, hatta birçok modalarını da öğreniyorsun! Hatta dini akidelerin çürümeye yüz tuttuğunu sezip dünyevi akidelere iman etmeye de başlıyorsun! Evet, çok şeyler, ilimler, fenler bilmeye çalışıyorsun! Birçok hünerler de öğrenmişsin! Gökyüzüne çıkıp ay ve yıldızların ne olduklarını yakından bilmek, yerin derinliklerine girip mahiyetini anlamak istiyorsun![24]

Ömer Faik, ancak işin kendini tanımaya geldiğinde bu konuda cahil kalındığını, Türklerin milli meselelere ait ciddi makaleler okuduklarında uykularının geldiğini söylemektedir.[25] Yine “Ben Kimim?” başlıklı yazısında Türklerin kendilerini tanımlama konusunda din ve mezhep (Sünni, Şii) kalıplarını aşamadıklarını diyaloglarla şöyle göstermiştir:

Ben iddia etmiyorum, yüksek sesle haykırıyorum:

Biz kendimizi tanımıyoruz, biz kendi milletimizin sadece adını bile bilmiyoruz.

Ne o, niye dudağını büktün? Görünüyorki söylediklerimden şüphen var!

Çok iyi, buyur beraber soralım?

Kimdir o?

- Marağalı Meşhedi Ali Asker.

Bu kim?

- Şamahılı Abdülğaffar.

Diğeri?

- O da Erzurumlu Dursun Ağa.

Bunların birincisinden soralım:

- Meşhedi! Sen hangi cins ve hangi millettensin?

- İranlı ve Şii mezhebim.

- Abdülğaffar Ağa, sen?

- Ben de Kafkaslı Babiyim.

-Dursun Ağa! Sen biraz okumuşa benziyorsun, gerek soyunu, milletini tanıyasın!

- Ben de Osmanlı ve Sünniyim.

- Daha başka?

- Başka hiç!

Siz çok deyiniz ki “Sünnilik, Şiilik, Babilik birer mezhep ve akidedir.” Cins ve millet (ümmet) ise başkadır.”[26]

(…)

Bir de Ahalsihli [Ahıskalı] Bezgun Ağaya sorunuz ki, o gelen kimdir?

- Aceme benziyor.

- İyi dehdüş [bak], dikkat et!

- Öyle kendisidir: Acemdir, Kızılbaştır.

- Bırak olsun, biraz konuşturalım!

- İşin mi yok, bırak defolsun, Kızılbaştan ne işiteceksin ki.

Biçarenin haberi yok ki, Kızılbaş diye maskaraya aldığı kişi kendi soyundandır, kendi milletinden kardeşidir.[27]

Ömer Faik bu diyaloglarda Türklerin kendilerini tanımlarken ait oldukları mezhep veya akidenin dışına çıkamamalarından ve kendilerinin hangi ırka ait olduklarının bilincinde olmadıklarından yakınmaktadır. Hâlbuki yine aynı makalede gösterdiği gibi Rus ve Gürcülerle yapılan konuşmalarda onların kendilerini tanımlarken ait oldukları din veya mezhebin yanı sıra hangi ırka ait olduklarının da farkında olduklarını belirtir.

  İkinci diyalogda ise aynı ırktan ancak farklı mezheplerden olan Kafkasyalı Sünni Türklerle İran’da yaşayan Şii Azerbaycan Türkleri arasındaki düşmanlığı eleştirmiştir:

Amerikalılar Tebriz’e gelip mektepler, hastaneler açıyorlar ve böylelikle Şii Türklere muhabbet gösteriyorlar, yardım ediyorlar veya eder gibi görünüyorlar ki, gelecekte mesleklerine, ticaretlerine hizmet etsinler. Lakin belaya bakınız ki, biz Kafkas Türkleri kendi ayakları ile yanımıza gelen İranlı Şii Türk kardeşlerimize yüz çeşit ad koyup uzaklaşıyoruz[28]

diyerek bu konudaki tepkisini dile getirmiştir.

  Ömer Faik’e göre bir Türk’e, “Sen kimsin?” diye sorulduğunda verilmesi gereken cevap “Sünniyim” veya “Şiiyim” yahut başka bir mezhep olmamalıdır. Verilmesi gereken ve kendini tanımlayıcı ilk cevap “Türküm” olmalıdır. Çünkü daha İslam dini ve mezhepleri yok iken Türk ismi vardı. “İslamiyet Arabistan kumluklarında doğmadan evvel bile sen Altay’ın eteklerinde etrafın güzelliğini seyredip zevk alıyordun! Orada uzun seyir ve seyahatlere hazırlanıyordun!”[29] diyen Ömer Faik, kimliği tanımlamada Türk kimliğinin tarihen daha eski ve önemli olduğunu belirtmiştir.

  Şimdiye kadar başkaları [İslamiyet] için kendi kimliğini feda eden Türklüğe, “Yeter, yeter, ey Türk! Biraz ayıl. (…) Kendi varlığı[nın], kendi vücudunun kıymetini bil! Şimdiye kadar yabancılar için, başka varlıklar ve vücutlar için kendini helak etmişsin! Bari bundan sonra olsun ayıl! Bir kendine gel! Kendi gününe çalış!”[30] diyerek Türk milliyetçiliğini uyanmaya çağırmıştır.

  Ömer Faik’in milliyetçilikle ilişkili olarak üzerinde durduğu konulardan birisi de Türkçe meselesi idi. 19. Asrın ikinci yarısı ve 20. Asrın başında gerek Osmanlı’da ve gerekse Rusya Türkleri arasındaki dil tartışmalarının Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli bir etken olduğu araştırmacılar tarafından dile getirilmiştir.[31] Bu doğrultuda dil meselesi, Ömer Faik’in matbuat hayatının bütün dönemlerinde vazgeçmediği ve sürekli üzerinde durduğu konulardandır. Dili milletin tek “nişanı” olarak niteleyen[32] Ömer Faik, “Senin kendi tatlı dilini çığırından çıkarıp bugünkü acınacak hale sokan Arap alfabe ve yazısından evvel senin güzel alfabe ve yazın var idi”[33] diyerek Türkçenin Arapça kelimeler ve harfler yüzünden karmaşık bir dil haline geldiğini savunmuştur. Hatıralarında da Türkçe imlanın Arapçaya tabi oluşunun kendisini Arapçaya karşı düşmanlığa sevk ettiğini yazmaktadır.[34]  Ona göre dilini sevmeyen, kendi milli dilinde konuşmak istemeyen birisinin milliyetçilikten bahsetmesi yalancılıktan başka bir şey değildir. “Hâlbuki bizim bazı ağalar dilimizin zorluğunu bahane edip evde eş-çocukla da başka dil ile konuşmak hayalinde bulunuyorlar. Tiflis’te beş tane [Türk] ziyalı[sı] bir araya geldiklerinde göremezsiniz ki kendi dilini konuşsun”[35] diyen Ömer Faik,“Rusya tebası [olan] iki Polonyalı, iki Finlandiyalıyı öldürsen Rusça konuşmaz”  diyerek Türklerin kendi dillerine olan duyarsızlığını eleştirmiştir.[36]

EK-1

BEN KİMİM?[37]

Günümüzde yani din ve ubudiyetten ziyade cins ve milliyetlçiliğin hüküm sürdüğü böyle bir çağda, insan[ın] kendi soy ve milletini tanımaması, daha doğrusu, kendini bilmemesi en büyük günahlardan, silinmez lekelerden biridir.

Lakin bu leke kolayca silinebilecek lekeye de benzemiyor. Bu leke yaman lekedir.

Bu, leke aslında öyle bir yılancık (kangren) yarasıdır ki, milletimizin vücudunu, Türklük varlığını yavaş yavaş kemiriyor, yok ediyor.

Bu gün, hem de küçük milletlerin, özellikle mahkûm milletlerin kendi varlıklarını, kendi hukuklarını korumak iddiasıyla bu kadar kan dökülen bir vakitte, bizim kendimizi tanımamamızın belası -derin düşünülürse-kara yaradan da, taun [veba] çıbanından da daha acılı ve daha zehirlidir.

Herkes kendi milletini tanıyıp onun yolunda ağladığı, onun uğrunda gözünü kör ettiği böyle bir hengâmede biz kendi milletimizi sevmek değil, onun hatta kuru adını da bilemeyip orta da şaşırıp kalmışız. Çoktan çürümüş akideler, tarikatler tiryakisinin beynimize verdiği sersemlikle dolaşıp duruyoruz.

Bu hal ile kim için ve neden çalışacağımızı da tabi, yitirmişiz. Yitirmesek bile bilinmeyen ve bilinmediği için de sevilmeyen bir millet için kim delidir ki, can yandırsın?

Kim olursa olsun, insan bir kişi, bir millet veya bir fikir ve emel uğrunda o vakit can yandırır, ona o zaman aşık olur ki onu yakından tanıyıp yürekten sevsin. Yoksa kuru ve yalancı gösterişlerle arada muhabbet, aşk değil, bayağı dostluk bile olmaz.

-Ben iddia etmek değil, yüksek sesle haykırıyorum ki:

Biz kendimizi tanımıyoruz, biz kendi milletimizin sadece adını bile bilmiyoruz.

Ne o, niye dudağını büktün? Görünüyor, söylediklerimden şüphen var!

Çok iyi, buyur beraber soralım?

Kimdir o?

- Marağalı Meşhedi Ali Asker.

Bu kim?

- Şamahılı Abdülğaffar.

Diğeri?

- O da Erzurumlu Dursun Ağa.

Bunların birincisine soralım:

- Meşhedi! Sen ne cins ve ne millettensin?

- İranlı ve Şii mezhebim.

- Abdülğaffar Ağa, sen?

- Ben de Kafkaslı Babiyim.

-Dursun Ağa! Sen biraz okumuşa benziyorsun, gerek soyunu, milletini tanıyasın!

- Ben de Osmanlı ve Sünniyim.

- Daha başka?

- Başka hiç!

Siz çok deyiniz ki “Sünnilik, Şiilik, Babilik birer mezhep ve akidedir.” Cins ve millet(ümmet) ise başkadır.

Dünyada en küçük bir böceğin, en yaramaz bir otun bile soy ve cinsi belli, ya bu kadar büyük insan yığınının bir cinsi yok mu?

İşte, bela da buradadır ki, hem var hem de yoktur.

Vardır: Onun için ki biz de başkaları gibi insanız.

Biz de tabii bir millet soyundanız.

Yoktur: Çünkü varlığımızı bilmiyoruz ki, soyumuzu da bilelim.

Geliniz! Bir de komşularımıza soralım:

- Şakro Çaparidze, sen ne mezheptensin?

- Proslav!

- Ne millettensin?

- Gürcü

- Dimitri, sen?

- Ben de Proslav mezheptenim.

- Milletin?

- Urum!

- İvan, mezhebin?

- Proslav!

- Milletin?

- Rus!

Haddine mi senin, bir okumuş Gürcüye Gürcülükten başka bir ad veresin, hemen kendini küçük düşürülmüş hesab eder ve senden çok incinir.

Ya bizde? Bizde ise tam tersine. Senin haddine mi, Salmaslı bir Türkoğlu Türk Şiiye “Türk” diyeceksin, o anda senden yüz çevirir belki de seni düşman hesab eder.

- Bir de Ahalsıhli [Ahıskalı] Bezgun Ağaya sorunuz ki, o gelen kimdir?

- Aceme benziyor.

- İyi dehdüş [bak], dikkat et!

- Öyle kendidir. Acemdir, Kızılbaştır.

- Bırak olsun, biraz konuşturalım!

- İşin mi yok, bırak defolsun, Kızılbaştan ne işiteceksin ki.

Biçarenin haberi yok ki, Kızılbaş diye maskaraya aldığı kendi soyundandır, kendi millet kardeşidir.

Amerikalılar Tebriz’e gelip mektepler, hastaneler açıyorlar. Ve böylelikle Şii Türklere muhabbet gösteriyorlar, yardım ediyorlar veya eder gibi görünüyorlar ki, gelecekte mesleklerine, ticaretlerine hizmet eylesinler.

Lakin belaya bakınız ki, biz Kafkas Türkleri kendi ayakları ile yanımıza gelen İranlı Şii Türk kardeşlerimize yüz çeşit ad takıp uzaklaşıyoruz. Yüzüne olmasa da arkadan bin türlü laf ediyoruz. Söz başında “âc tât” diye de tahkir ediyoruz.

Tiflis sokaklarında, açlıktan, azardan can veren İranlı Türk amelelerine - ırgatlarına “Farslı” gözüyle bakıp geçiyoruz. Felaketlerini soğukkanlı bir şekilde izliyoruz.

Ya Kafkasya’da yaşayan İranlı Şii Türkler? Bunlar daha gafil! Bunlar bizden daha fazla uzaklaşmak istiyorlar. Mekteplerini, meclislerini, hatta bazı yerde mescitlerini de ayırıp kendilerine “Şii-Fars” rengi veriyorlar. Çocuklarına, yani kendi Türk oğullarına Türkçeyi de esirgiyorlar, okutmuyorlar. Şiilikle, Farslığı hiç münasebeti olmayarak cahilane birleştirmek, kendi Türklüklerine balta vurmak, kendi sözlerini, kendi ata-babalarını danmak [inkâr etmek] istiyorlar. Ya İran’nın içi ile…?

Oralarını daha sorma geç.

Çok iyi, gelelim Bakü’ye. Büyük “İslamiyye” mehmanhanesına gidelim, küçük ve pak bir masa(mız)ın etrafında oturan okumuş ve dünyadan haberdar, hatta sözünden milletperver görünen kardeşlerimize soralım.

Soralım ki:

- Soy ve milletiniz nedir?

- Elhamdülillah, Müslümansız!

- Şii misiniz yoksa Sünni mi?

- Hiç biri değiliz, yalnız Müslümansız.

- Başka, daha bir adınız falan yok mu?

- Hayır, hayır, hayır!

Birincilerle ikincilerin cevaplarından anlaşılıyor ki aralarında hayli fark var. Birinciler, mezhep ve akide çevresinden çıkamamış; ikinciler ise biraz ileri giderek din dairesinde kalmış. Eğer benden sorulsa, aralarında hiçbir fark yok. Her ikisi de birdir. Hatta diyebilirim ki, birinciler daha hakiki, ikinciler ise daha hayalidir.

Hayalidir, çünkü akide ve mezhepleri [ortadan] kaldırmak mümkün değil, akide terakkinin yoldaşıdır. Bunları ayırmak ise deliliktir.

Hanefiyle Şafiliğin birleşmediği bir yerde, Sünnilik ile Şiiliği birleştirmek ham hayalden en hamıdır.

Ne zararı var? Bırak herkes kendi akidesinde, içtihadında, imanında olsun.

Ne var, ey okuyucu! Niye başını kaşıdın? Niye yüzünü ekşittin?

Sultan Selimlerin, Nadir Şahların ve birçok İslam rical ve ulemasının çalıştıkları, hatta o uğurda can feda ettikleri bir mesleğe dokunduğumdan dolayı mı benden inciniyorsun?

Yok, yok, incinme? Eğer onlar, din ve akidenin özelliklerini, vazifelerini mevkilerini hakkıyla bilseydiler boşu boşuna o kadar çalışmaz ve haksız yere de o kadar kan dökmeye sebep olmazlardı.

Eğer onlar İslam dininin bir ağaç, akidelerin de o ağacın birer dalları olduğunu ve o ağacın büyümesi için dallarının mutlak ayrılmak, genişlemek ihtiyacında bulunduğunu anlayıp onlara yol ve hürriyet verseydiler, İslamiyet hiç[bir]vakit bu kadar çığırından çıkmaz ve o kadar boğuşup ezilmeye, küçülmeye de mahal kalmazdı.

Çok taaccup ki, hatta çok cahiliz ki, “İslamiyet” bütün akideleri; ister Şafi, Caferi, Hanefi, Maliki, Hanbeli olsun, isterse Vehhabi, Rafizi, Babi, Şeyhi ve gayri olsun, kendi bünyesinde birleştirip, yerleştirip büyüte büyüte biz sanki daha akıllı olmak istiyoruz.

Zaten İslamiyet gövdesine birleşmiş dalların, akidelerin vaziyetlerini beğenmeyip “ikinci defa” daha birleştirmek ve birleştirirken de büsbütün parçalamak hamlığında bulunuyoruz.

İslamiyet ağacı dallarının, akidelerinin büyümesini, yayılmasını her akide sahibi kendisine verecek sanmakla, nice yüz yıllardan beri, birbirini kırıp telef etmeğe çalıştıkları ve bütün kuvvetlerini o uğurda sarf ettikleri meğer yetmez mi ki, bugün biz de, atalarımızın yanlışlıklarını, o muhitin, o vakitteki halin törettiği fenalıkları tekrar etmek cinayetinde bulunalım?

Yok, yok! Şimdiki muhit başka olduğu gibi istediği şey, ürettiği fıkir ve amel de başkadır.

Bırak, beş değil, on değil, isterse yetmiş iki düşünce olsun!

Her kesin yüreğindeki itikad ve imanına, o hususi haremhanesine karışmağa ne hakkımız var?

İnsanlığa zararı olmayan akide ve azadlıktan bize ne zarar olabilir.

Bir de gerek bilelim ki, din kavgaları, din-akide ihtilafları, din tekfirleri başkalarını başka yerlerde çoktan mezara gitti. Biz hala gözlerimizi kapayıp ölenleri diriltmek, dirileri öldürmek sihirbazlığından, hurafata, hayalete kurban olmak, iptidailikten, cehaletten kurtulamayacak mıyız?

Ey Kafkaslı Türk! Sen uzun zamandan beri İslam için gayret ettin, onda kendi adını ve varlığını da yitirdin!

Sen İslam uğrunda o kadar çalışmış, akide kavgalarından o kadar zarar görmüş, o kadar yorulmuşsun ki, sonunda bugün onların adlarını da anmak istemeyip, sadece Müslüman olmak hayaline düşmüşsün!

Lakin azizim, o kadar korkma! Yine aldanma, aldanma ki, marifet olan yerde akide ihtilafı zahmet değil, rahmettir.

Ey Türk! Dini akideler kavgalarından çok korkma! Korkma ki, onların hükmü geçmeye, onların yerlerini siyaset-i maişe ve siyaset-i beşeriye akide ve meslekleri tutmaya başlıyor.

Ey Türk! Sen çok da rahatsız olma ve şüpheye de düşme: dini olsun, dünyevi olsun, akideni gizletme.

Sana sordukları zaman:

- Dini akiden nedir? Sen de hemen söyle: Şiiyim, Babiyim, Sünniyim ve Müslümanım.

Ey Türk! Senin başına çok işler gelmiştir, çok akideler dolmuştur. Çok şeyler bilmişsin! Ve bugün de çok cahil değilsin! Birçok ediplerin, muallimlerin, mühendislerin, doktorların, hukukçuların, mekteplerde yüzlerce taleben var!

Ey Türk! Oldukça çok şey biliyorsun! Sana artık sırf cahil, faydasını ve zararını anlamıyor demek olmaz!

Sen, sen ey Türk! Zamanın birçok icatlarını, yeni fikirlerini, hatta birçok modalarını da öğreniyorsun! Hatta dini akidelerin çürümeye yüz tuttuğunu sezip dünyevi akidelere iman etmeye de başlıyorsun!

Evet, çok şeyler, ilimler, fenler bilmeye çalışıyorsun! Birçok hünerler de öğrenmişsin! Gökyüzüne çıkıp ay ve yıldızların ne olduklarını yakından bilmek, yerin derinliklerine girip mahiyetini anlamak istiyorsun!

Ancak, ancak birçok hususta çok cahilsin! O konuda hiçbir şey bilmiyorsun! Her şeyi öğrenmek istediğin halde sana en lazımlı, sana ilk önce farz olan vazifenden haberin yok...

Ne var, niye sıkıldın, niye yine can sıkıntısının acısını bıyıklarından, dudaklarından almaya başladın?

Doğrusu tütün çekenlerden olsaydım burada mollaların salâvatı gibi - bir sigara içmeyi tavsiye ederdim.

Evet, ey Türk! İster sıkıl, ister incin! Yakandan el çekecek değilim. Sen herşeyi öğrenmek istediğin halde niye bir tek şeyi, yani kendini bilmek istemiyorsun! Niye kendi varlığından, kendi vücudundan, kendi soy ve neslinden haberin yok? Niye sana, Kimsin? Dedikleri vakit hakiki cevabından aciz kalıyorsun? Niye sadece diyemiyorsun ki: Ben Türk’üm.

Niye bilmiyorsun ki, Şiilikten, Sünnilikten, Babilikten de evvel sen Türk idin. Şimdi de Türksün ve bundan sonra da Türk kalacaksın!

Senin bu Türklüğüne ne Şiilik, ne Babilik ne de dinsizlik mani olabilir.

Sen, ey Türk, ne akidede, ne meslekte olursan ol, hep Türksün!

Sen gerek bilesin ki, dünyada, hele Şii, Sünni, Babi adları yokken, sen vardın!

İslamiyet Arabistan çöllerinde doğmadan evvel bile sen “Altay”ın eteklerinde etrafın güzelliğini seyredip zevk alıyordun! Oradan uzun seyr ve seyahatlere hazırlanıyordun.

Ey kendinden habersiz Türk! Medeniyet eserleri, nizam, idare ve asayiş usûlü, “yasak” kanunları henüz Bağdat, Şam, Paris ve London’da yokken senin yurdunda vardı.

Senin öz tatlı dilini çığırından çıkarıp bugünkü acınacak hale salan Arab elifba ve yazısından evvel senin göyçek elifba ve yazın vardı.

Ey kendini, bitirir, unutur derecede misafirperverlik, başkalarına hürmet gösteren Türk! İyi aklına getir ki, senin ruhun, senin kanın, senin düşüncen, senin varlığın, henüz sendeyken, sen bugünkü gibi dilsiz, yazısız, yani milli nişanesiz değildin!

Ey sade yürekli Türk! Dün, bugün kendi varlığını, kendi medeniyetini gösterebilip, şimdi sana “köhne barbar” gözü ile bakan bugünkü medeniyetlerin haksızlıklarına bakıp incinme! Seni lazımıyla tanımadıklarını bilip me’yus olma!

Yok, yok! Sen de çok insafsız olma! Kendi kendini halen tanımadığın bir zamanda, çok da başkalarından incinme!

Ümit ki tez vakitte, yüzde doksan dokuz halen yer altlarında kalıp gizlenen eski medeni nişanelerin, eski eserlerin yavaş yavaş gün yüzüne çıkar. Sen de o vakit kimliğini fazlasıyla öne çıkartırsın! Gelecekte daha güçlü yaşama yeteneğini gösterirsin!

Yeter, yeter ey Türk! Biraz ayıl, ayıl da birçok toz toprak dolan, ağırlaşan dini-akide perdesini gözlerinin üstünden kaldır! El ayağını biraz kımıldat! Vücudunu, varlık ağacını saran, körelten dikenleri, sarmaşıkları, yabancı ağaçların yapraklarını, dallarını kır, at, kurtul! Vücuduna Allah’ın güneşi, havası deysin! Başını biraz yukarı kaldır. Öz varlığının, öz vücudunun kıymetin bil! Şimdiye kadar başkaları, başka varlıklar ve vücutlar için kendini helak etmişsin! Bari bundan sonra olsun ayıl! Bir kendine gel! Kendi değerlerin için çalış!

Ey Türk! Zamanemiz başka zamanedir. Eğer bundan sonra da kendimizi tanımayıp kalırsak, korkuyorum ki, geç ayıldığımız vakit, iyileşip yiğitçe yaşamaya, vücudumuzda kuvvet ve takat kalmamış ola!

Ey Türk! Geçmişlerinden ibret al! Hele vücudun sağlamken, yaşamaya istidadın varken, fırsat eldeyken asıl vücudunu tanı, kadrini anla!

Ey Türk! İyi bil ki:

Bugünkü mahşerin sur-i İsrafil, alemi milli ittihada davet ediyor.

Şimdinin siyasi felsefesi terakkiyi milliyetçilikte görüyor.

Zamanın güç ve kuvvet binası, milliyetçilik esası ve temeli üstüne kuruluyor.

Asrın ruhu azad milliyetçilikle besleniyor, büyüyor. Geçmiş asırların, geçmiş siyasi düşüncelerin çizdiği coğrafya sınırlarını, şimdiki etnografya yavaş yavaş bozuyor.

Geçmiş asırlarda taşıp etrafa yayılan millet selleri yavaş yavaş küçülüp öz kaynağına veya çoktan yatak edindiği yerlere çekiliyor.

Vaktiyle başkalarının sıkıştırmasıyla veya cihangirlik deliliği ile yerlerinden fırlayıp alemi rahatsız eden millet ordularına şimdi: “Herkes kendi milleti[nin] yerinde!” emri veriliyor.

Bugün iyiden iyiye anlıyorum ki, dini akideden sonra insanda doğan dünyevi akidelerin birincisi milletperverlik akidesidir. İçtimai felsefenin başı, kendini tanımak felsefesidir; milletini bilmek ilmidir.

Milliyetçilik düşüncesi, başka düşüncelerin geçididir.

Vakta ki, insan batıl ve hurafat esirliğinden kurtulup kendini, kendinin hakikatini bilmeye başladı, ondan sonra muhit ve ihtiyacın tesiriyle her ne akideye girerse girsin.

Bu haldeki mevkimize, muhitimize, ilmimize, ihtiyacımıza göre bizim en birinci ihtiyaç göre bizim en birinci akidemiz ise azad milliyetperestlik akidesi olmalıdır.

Şimdi gelelim asıl maksada:

Ey Şii, ey Babi, Sünni Türk kardeşlerim! Dirliğimizin milli ittihada olduğunu anladıktan sonra, daha reva görmemeliyiz ki, milletimiz[in] kitlesini meydana getiren azanın bir kısmı Anadolu’nun ıssız, şenliksiz [kimsesiz], dağılmış, korkunç bucaklarında, yalnız başlarına aç, çıplak bırakılıp telef olalar…

Ey pak yürekli Türk! Bu milliyetçilik zamanında her millet kendi nüfusunu artırmak ve o nüfusla kendi nüfuz ve kudretini büyütmek için yüz türlü tedbirler, fedakârlıklar yapıyor. İnsaf değil ki, biz hazır elimizde olan binlerce nüfusumuzun -hem de en genç ve kavi bir kuvvetin-yardımsızlıktan, bir lokma ekmek bulamamazlıktan telef olmalarına, kendimiz bile bile sebep olalım!

Ey yüce merhametli Türk! Senin eski merhametin, ihsanın nişaneleri - o büyük camiler, medreseler, köprüler, hastaneler, çeşmeler... hala senin ecdadını hürmetle yâd ettiriyorlar. Şimdi sana ne oldu ki, milyonlarla vücuda gelen eserlerden değil, açlıktan, çıplaklıktan “ölümden beter” bir hale düşen öz kardeşini, öz milletinin yavrularını kurtarmak merhametinden aciz görünüyorsun!

Yazık, yazık!

Ömer Faik Numanzade


[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi, İslam Türk Felsefesi Doktora öğrencisi

[2] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler-Milliyetçiliğin Kökeni ve Yayılması, Çev. İskender Savaşır, Metis Yay., İstanbul, 1993, s.52-62.

[3] Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2010, s. 41-53.

[4] Cengiz Çağla, Azerbaycan’da Milliyetçilik ve Politika, Bağlam Yay., İstanbul, 2002, s.50-51.

[5] Keşkul gazetesinde yayımlanan ve karmaşık kimlik bilincini ortadan kaldırmaya yönelik bir diyalog şöyledir:

“Soru: Milletin nedir?

Cevap: Müslümanım hem de Türküm

Soru: Osmanlı mısın?

Cevap: Hayır, bicanlıyım (Azerbaycan’ın kısaltılmış hali, cansız anlamına geliyor, yazar kelime oyunu yapıyor)

Soru: Azerbaycanlıların ülkesi neresi?

Cevap: Bildiğim kadarıyla Aras’ın ötesinde Azeriler yaşar, bu tarafında bicanlılar, ikisi birden Azerbaycan olur. Biz ayrı ayrı bicanlıyız.

Soru: Türkçe konuşuyorsun, öyleyse Türk müsün?

Cevap: Benim durumumu açıklayan bir kelime yok, Türküm, fakat bicanlı.

Soru: Kendine bicanlı diyecek yerine neden kendine Azerbaycanlı Türk diyerek bu sorunu halletmiyorsun?”

Keşkül, No:22, 1891’den aktaran: Tadeusz Swietochowski, Müslüman Cemaaten Ulusal Kimliğe Azerbaycan 1905-1920, Bağlam Yay., İstanbul, 1988, s.51-52.

[6] Tadeusz Swietochowski, a.g.e., s. 66-74.

[7]A.g.e.,s.73.

[8] Ömer Faik Numanzade,  Hatıralar, Haz. İrfan Murat Yıldırım-Fazıl Gökçek, Akademi Kitabevi, İzmir, 2000, s. 115

[9] Ömer Faik Numanzade, A.g.e., s. 45-46.

[10] Ömer Faik Numanzade, “Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü.

[11] A.g.m.

[12] Nesrin Sarıahmetoğlu, Azeri-Ermeni İlişkileri (1905-1920), Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 2006, s.193.

[13]A.g.e., s. 195, 196.

[14] Ömer Faik Numanzade, Hatıralar, s.115.

[15] Numanzade, “Deryadan Katre”, İrşad Gaz., No:286, 15 Dekabr 1906.

[16]Ömer Faik Numanzade - Seçilmiş Eserler, Haz. Şamil Gurbanov, Şark-Garb Yay., Bakü, 2006, s.216-217.

[17] Bu konuyla ilgili geniş bilgi için bakınız: Nesrin Sarıahmetoğlu, a.g.e., s.252-315.

[18] Bir Cavan, “Ne Etmeliyik?”, İrşad Gaz., No:183, 4 Avgust 1906.

[19] Ümid, “Böyledir mi?”, İrşad Gaz., No: 209, 6 Sentyabr 1909.

[20] Ömer Faik, “Milli Meselelerimizn Vakti mi?”, Açık Söz Gaz., No:31-32-44-54, 10-11-25 Noyabr, 6 Dekabr 1915.

[21] Ömer Faik Numanzade, “Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü

[22] Ömer Faik Numanzade, “Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü.

[23]A.g.m.

[24]A.g.m.

[25]Ömer Faik Numanzade - Seçilmiş Eserler, Haz. Şamil Gurbanov, Şark-Garb Yay., Bakü, 2006, s.216.

[26] Ömer Faik Numanzade, "Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü.

[27]A.g.m.

[28]A.g.m.

[29]A.g.m.

[30]A.g.m.

[31] David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu 1876-1908, Çev. Kesit Yay., İstanbul, 2009, s.28-36, 87-101.

[32] Ömer Faik, “Aşk ve Muhabbet”, Yeni İkbal Gaz., No: 57, 2 İyul 1915.

[33] Ömer Faik Numanzade, “Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü.

[34] Ömer Faik Numanzade, Hatıralar, s.101.

[35] Ömer Faik, “Aşk ve Muhabbet”, Yeni İkbal Gaz., No: 57, 2 İyul 1915.

[36] A. g. m.

[37] Ömer Faik Numanzade, “Ben Kimim?”, Gardaş Kömeyi [yardımı] Dergisi, May 1917, Bakü.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top