İsa AĞIT[*]

Adam durdu birden. Geri dönecek gibi oldu fakat vazgeçti ve yürümeye devam etti. Hava güneşli ama soğuktu. Denize karşı bir banka oturdu, sigarasını yaktı. Düşünceleri denizle beraber kabarıyor, kabarıyordu. Onu tekrar nasıl göreceğini düşünüyordu durmaksızın. Kalktı yerinden, evine doğru ilerlemeye başladı. Aşk mıydı bu hissettiği yoksa sadece hoşlantı mı? Zihnindeki soru hep aynıydı. Bu basit soru bile içinden çıkılmaz bir duruma itmişti adamı.

Evine geçti, masasının başına oturdu. Masada sabahtan kalma bir parça peynir, biraz zeytin, çilek reçeli, yediği bir yumurtanın kabuğu ve yarım kalmış çayı duruyordu. Etrafına baktı; evin nemden yer yer sararmış duvarları, basık tavanı, odanın ortasında duran yeşilimsi tekli koltuğu ve masanın sol tarafındaki kanepe üzerine geliyordu sanki. Masayı toparlamaya karar verdi, masanın üstündeki her şeyi Amerikan tipi mutfağının tezgâhına bıraktı. Tezgâhın üstü de masadan farksız, darmadağınıktı fakat şu an temizlemekle uğraşamayacak kadar zihni doluydu. Tekrar masaya döndü, yerine oturdu.

İki kişilikti oturduğu masa. Onu da karşısında oturuyormuşçasına hayal etti. Bu şekilde sonsuza dek yaşamaya razıydı. Baktı kadına baktı, baktı... Kadının beyaz solgun yüzünü, küçük ve kırmızı dudaklarını, küçük ellerini ve ince parmaklarını izlemeye kararlıydı. Siyah saçları ve en karanlık geceler kadar kara gözleri vardı kadının. Bir an irkildi, gitti karşısında oturan kadının hayali. Kalktı yerinden, büyük aynada kendine baktı bir süre. Uzun denilebilecek sivri bir buruna sahipti adam. Koyu kahverengi gözlerine, esmer tenine dikkatle baktı. Kısacık kesilmiş saçlarını uzatırsa daha çok yakışabileceğini düşündü. Son zamanlarda çalışmadığı için sakalları da uzamıştı iyice. Sakallarını kesmeye kara verdi. O geceyi uykusuz geçirdi. Sürekli düşündü, düşündü. Az ışık alan rutubetli evinde sabah olduğunu zor fark etmişti. O gün yatağından çıkmayacaktı. Fakat ne olduysa bir anda fırlayıverdi yatağından. Her sabah yaptığı gibi bir yumurta haşladı, çayını pişirip kahvaltısını yaptı. Sakallarını kesti, mavi gömleğini ve lacivert pantolonunu giyinip sokağa attı kendini. Koşar adım ilerlerken bir sigara yaktı. Heyecandan soluksuz kaldığını hissetti. Sigarasını attı, yoluna devam etti. Aylardan şubat olmasına rağmen hava güneşli, sıcaktı. Gökyüzü yüzünün en güzel tarafını açmış sergiliyordu. Deniz ise her zamankinden daha mavi ve durgundu. Daha dün arkadaşlarıyla oturdukları yere gelmişti. Neden geldiğini kendisi de unutmuştu. Aklına geldi sonradan; kadın: ‘’Sürekli buraya gelip oturur kitaplarımı okurum.’’ demişti.

Birkaç gün boyunca sürekli gidip gelmeye başladı aynı yere. Her geldiğinde ruhu ferahlıyor, her geçen gün umudundan hiçbir şey kaybetmiyor. Üstelik onu göreceği güne bir adım daha yaklaştığını düşünüp heyecanını bir kat daha arttırıyordu. Her gün saatlerce oturup evine geri dönüyor, saatlerce ışıkları açmadan odanın ortasında duran tek koltuğa oturuyor, onu düşünüyordu.

Artık iş aramayı da bırakmış, elindeki bin iki yüz lira ile idare etmeye çalışıyordu. On gün çabucak geçiverdi. Tüm arkadaşlarını (ki tüm arkadaşları beş kişiden ibaretti) tek tek aradı hepsiyle görüşmek istediğini söyledi. Kadın, adamın liseden beri arkadaşı olan Aslı’nın iş arkadaşıydı ve Aslı ile kadın çok yakındılar. Kadının yine gelme ihtimaline karşı Aslı’nın işten çıkış saatine göre bir saat belirlemişti adam. Gece erkenden uyumaya çalıştı fakat bir türlü uyumayı başaramadı. Sabah da erkenden kalktı, sakallarını kesti kahvaltısını yaptı ve saçlarını tarayıp üstünü giyindikten sonra hemen çıktı evden. Geldiği zaman kadınla Aslı’nın önceden geldiğini daha içeri girmeden fark etmişti. O an tarifi imkânsız bir iç kabarması yaşamaya başladı, avuçlarının içi terden sırılsıklam olmuştu. Bir iki dakika bekledikten sonra içeri girdi, selamlaştı ve tam karşılarına oturdu. Gözleri dolu doluydu adamın. Fark edilmesin diye göz teması kurmadı bir süre. Karar verdi o an Aslı ile daha sık görüşmeye çalışacaktı. Diğer arkadaşlarını beklerken biraz konuşma fırsatı bulabilmişlerdi.

Herkes gelmişti artık. Zaman akıp gidiyordu. Sürekli kadınla konuşmak için bir bahane arıyor, bazen başarılı olup birkaç kelime konuşuyorlardı. Bu konuşmalar esnasında kadın yarın izinli olduğunu gelip burada tek başına kitap okuyabileceğini söylemişti. Ayrılık vakti gelip çattığı zaman kadınla biraz daha konuşabilmek için can atıyor fakat bir el boğazına yapışmış tek kelime etmesine izin vermiyordu sanki. Kadını sadece gözleriyle selamlayarak ayrılmak zorunda kalmıştı adam.

Bir gece daha uykusuz geçerken sabah gidip gitmemeyi düşündü durdu. Sabah yatağından kalktığı zaman kontrol tamamen zihninden çıkmış, tüm kontrolü kalbi ve ayakları eline almıştı. Kendini yine koşar adım yürürken sokakta buldu. Aynı yere geldiği zaman aynı solgun yüzü masada tek başına otururken bulmuştu. Sessiz ve utangaç tavırlarla yaklaştı, selam verdi ve karşısına oturdu kadının. Sohbet etmeye başladıktan kısa bir süre sonra kitap okuyup okumadığını sordu kadın adama. Adam birkaç kitap dışına çıkmamıştı. Onlar da lisede zorunlu okuduklarıydı. Kadın ise kitaplarla örülü bir hayatın tam ortasında yaşıyordu âdeta. Söz verdi adam kadına, artık elinden geldiğince okuyacaktı. Hatta kabul ederse kadına okuduklarını anlatacak, okunanlar üzerine tartışacaklardı. Kadın kabul etti bu teklifi. Bir kitap çıkardı çantasından adama uzattı. Adam kitabın kapağına baktı:’’Anayurt Oteli’’ yazıyordu üzerinde. Akşam eve döndüğü gibi açtı kitabın kapağını, daldı Zebercet’in dünyasına. Bazen sıkıldığı da oldu fakat ekseriyetle kendini seyretti kitabın satırları arasında. Kitap bitinceye kadar Zebercet’le beraber otelde yaşadı.

Tam bir hafta geçmişti aradan. Sözleştikleri gibi aynı yerde. İlk sorusu "Çok sıkıldın mı?" oldu kadının. ‘’Hayır’’ dedi adam. Adam anlatmaya başladı; Zebercet’ le nasıl arkadaşlık kurduğunu, otelde nasıl yaşadığını. Otelin tüm ayrıntılarından bahsetti. Kadın sadece dinledi. Kalktılar oturdukları yerden, yürümeye başladılar. Sahilde esen rüzgâr kadının saçlarını savuruyor, kadının saçları savruldukça adam kadına biraz daha hayran oluyordu. Sımsıkı sarılmamak, ellerini öpmemek için kendini çok zor tutuyordu adam. Öyle mutluydu ki şimdi ölse dünyanın en mutlu ölüsü olacağını geçirdi içinden.

Akşam olunca kadının evine doğru yöneldiler. Daracık sokaklardan geçtiler; siyah beyaz boyalı, üç katlı, demir kapılı bir evin önünde durdular. Kadın, parmağıyla ikinci katı işaret ederek: "İkinci kat, siyah penceresi olan ev.’’ dedi, içeri girdi. Adam geri döndü, yürümeye başladı. Henüz birkaç metre ilerlemişti ki kadının sesi yankılandı sessiz sokakta: "Yeni kitabını unuttun.’’ Adamın eline ‘’Sırça Fanus’’ adında bir kitap tutuşturdu. Ardından "Tam bir hafta sonra aynı yerde.’’ diye ekledi gülümseyerek. 

Evine giderken gün boyu neler yaptıklarını, neler konuştuklarını tüm ayrıntılarıyla anımsamaya çalıştı. Hatırladıkça şaşırmaya başlıyordu; tüm gün neredeyse hiç konuşmamıştı kadın. Kendisi de çoğu zaman hiç konuşmamıştı. Buna rağmen günün çok mutluluk verici geçtiğini geçirdi aklından ya da mutlu olan yalnız kendisi miydi? Peki, sıkıldıysa neden haftaya görüşmek istesin ki diye düşündü, bu düşüncesinde haklı olduğuna karar verdi. Evine varmış yatağına uzanmıştı bile. Birkaç günlük uykusuzlukla hemen uyuya kalmış, sabaha kadar hiç uyanmamıştı. Sabah uyandığı gibi ilk işi evini temizlemek oldu. Kim bilir ne zamandır temizlemiyordu evi. Nefes almak isteğiyle sokağa bakan pencerelerini açtı, ilk önce güneşi selamladı hiç huyu olmadığı halde. Tam bir yıldır yaşadığı evin mutfak tezgâhının krem rengi olduğunu yeni fark ediyordu ya da hiç bu denli mutlu uyanmadığı için dikkatini çekmemişti. Mutfak penceresinin hemen dibine de bir kırlangıç yuva yapmıştı. İşlerini bitirdikten sonra kahvaltısını yaptı, hemen yeni kitabına sarıldı. Esther’le tanıştı ilk önce New York caddelerini dolaştı. New York’u hayal etti. Nasıl bir yerdi, nelerdi bu caddeleri bu kadar çekici yapan? Belki bir gün birlikte gideriz diye düşünmekten de alıkoyamadı kendini. Bazen de Doreen’ e karşı düşmanca duygular beslemeyi ihmal etmedi.

Tekrar bir hafta geçmiş, kitabı bitirmişti adam. Görüştüler, kitap hakkında konuşup üzerine tartıştılar. Adam birkaç gündür aklından çıkmayan soruyu sordu kadına: "Neden bu tip kitaplar?’’ kadın anlatmaya başladı:

-Bu dünyada Sylvia’nın fanusunda gibi hissediyorum kendimi ve herkes kendi fanusunda tek başınalık taslarken hayatın acımasızlığını anlatan, her şeyi hayallerle açıklamayan kitaplar sayesinde kendimi tanıyorum. Bu kitapların kahramanları aynı bize benziyor. Yalnız ve hüzünlü. Eğer bir fanusa tıkılıp kalacaksak neden bizim gibi olanlarla aynı fanusta olmayalım ki? Hem belki birbirimizin elini tutup kaçıp kurtuluruz bu fanuslardan.

Sessizce dinliyordu adam. Kadın sözünü bitirince sadece gülümsediler birbirlerine.

Yine akşam olmak üzereydi, kalktılar her zamanki gibi. Kadın adama ne iş yaptığını sordu. Hem neden bu zamana kadar sormamıştı ki? Adam çalışmadığını söyleyince kadın çıkışırcasına "Hayır efendim olmaz öyle şey, çalışmak şart.’’ dedi. Adam şaşkın şaşkın bakakaldı öylece. Daha önce hiç böyle çıkışmamıştı kadın. Sabaha adamın evinde bir şeyler okumak için sözleştiler. Kadının evinin önüne gelmişlerdi, ayrıldılar.

Sabah adamın kapısı çaldı erkenden. Elinde bir sürü gazeteyle geldi kadın. İş ilanlarına bakacaklardı. Hatta kadın birkaç yere haber vermişti bile. Baktılar, baktılar. İlanların birkaçını aradılar. Çok geçmeden işe başladı adam. Artık sadece akşamları görüşebiliyorlardı ve görüşmeleri de sıklaşmıştı. Sürekli ütopyalar, olmadık hayaller kuruyorlardı. Ütopyalar elzemdi çünkü.

Üç günlük bir tatili fırsat bilip trenle Konya’ya bile gitmişlerdi. Çift kişilik bir vagona bilet almışlar, dağların arasından ovalardan geçip Konya’ya varmışlardı. Konya’yı gezip Mevlana müzesine gidip bir de dilek dilemişlerdi. Aynıydı dilekleri ‘’birbirlerinden kopmamak.’’ Nasıl bu kadar kısa sürede bu kadar bağlanmışlardı birbirlerine? Cevabı olmayan bir soruydu bu. Bazen akıllarına gelse de bu soru çarçabuk gidiveriyordu. Bu mutluluğu devam ettirebilmek için sorulardan uzak durmak en faydalı şeydi belki de.

Kadın, adamı Oğuz Atay ile tanıştırdı dönüşlerinin hemen ardından. Oğuz Atay’ın hayatına hoş gelmişti adam. Tutunamayanlar’ı birlikte okuma kararı verdiler. Her akşam adamın evinde buluşacaklar birbirlerine bu kitabı okuyacaklardı. Okudular, okudular. Birlikte hüzünlendiler Selim Işık’a, birlikte endişelendiler. Kadın da adam da fanuslarından kurtulduklarını hissediyorlardı artık. Kadının bahsettiği eli uzatmışlardı birbirlerine. Tutunamayanlar’ı bitirdikten sonra da kadın her akşam gelip gitmeye devam etti. Adam şiir bile yazmıştı kadına:

Sen, bulutların çocuğu

Yağmurların doğurduğusun

Bir yıldızın ikizi

Ayın ta kendisi

Toprağıma düşen cemre

Filizlenen tek umudumsun.

Kadın her akşam bir şeylere hüzünlenmiş, ağlamaklı gözlerle geliyordu adama. Bir gün Raif ve Maria'ya hüzünleniyor, bazen bir kelebeğin ölümüne ağlıyordu. Adam, her akşam kadını teselli etmekle ilgileniyor fakat bu durumdan asla bıkmıyor, rahatsızlık duymuyordu. Birlikte ağlayıp birlikte gülüyorlardı. Birbirlerine zihnin idrak edemediği bir aşkla bağlıydılar, sımsıkı. Fakat asla birbirlerine olan bu aşktan bahsetmiyorlardı. Aşkı kendilerine hapsedip yormaktan korkuyorlardı. Aşka âşıktılar. Aşkın serbestliğine inanıyorlardı. Aşk, ele avuca alınamazdı onlar için. Hem birbirlerine aittiler zaten.

Bir akşam yine kapısı çaldı adamın. Gelen kadındı her zamanki gibi. Ağlamaklı gözleriyle adama bakıyordu. Adam hiç konuşmadı, kadın içeri girdi. Masanın solundaki kanepeye oturdu, adam da hemen yanına. Kadın anlatmaya başladı; Füsun’a olanları, henüz çocukken başından geçenleri. Ölümünü anlattı. Adam dinledi sessizce, hiç konuşmadan. Kadın adamın dizine uzandı, adam saçlarını okşadı kadının. Tek kelime konuşmadan dinlediler birbirlerini. Kadın uyuya kaldı adamın dizinde, adam ise bakakaldı kadına.


[*] Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği 3. Sınıf Öğrencisi.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top