Çorap ve demokrasi

Büyük meselelerle ilgileniyorum artık. Çorap meselesi gibi.. İnsan kaynakları ve demokrasinin kalitesi açısından önemi büyük bir konu. Ayak numarama göre olanını aramaktan geçeli çok oldu, yırtık çorap meselem var. Güne güzel başlamamı engelliyor ve günüm kötü geçiyor... Biliyor musunuz, neredeyse yırtık olmayan çorabım hiç olmadı. Yenilerini yırtılmadan-yırtmadan ayağıma geçiremedim. Yeni çorapları açtığımda burnu ile boğazının dikili olduğunu görüyorum. Teğel filan değil, ciddi biçimde dikmişler. Niye diktiklerine anlam veremiyorum. Vardır bir sebebi belki ama beni o an sebep ilgilendirmiyor, çorabı ayağıma geçirmeliyim. Dikişi sökmeye çalışıyorum, ne mümkün. Kalkıp makas bulup kesmem gerek. Sıkıntılı bir durum ve gerilmeye başlıyorum. Çorabın yanında bir de makas gibi bir alet mi verseler acaba? Biliyorum ki çekince kopacak ve biliyorum ki koparken çorabı da yırtacak. Bunu düşününce gerginliğim asabilik seviyesine çıkıyor. Çekiyorum ve... tahmin ettiğim gibi, çorap da yırtılıyor ve yırtık çorabı giyiyorum ayağıma. Sinirlenmiş olarak. Güne sinirli bir biçimde başlıyorum. Bu haleti ruhiyem etraftakilere nasıl yansıyor, bilmiyorum. Başkaları benim yüzümden güne kötü başlamasınlar diye yüzüme taktığım tebessüm maskesinin sırıtıp sırıtmadığından emin değilim.

Aklıma gün boyu bir yere uğrayıp uğramayacağım, ayakkabılarımı çıkarmak zorunda kalıp yırtık çoraplarımı saklamak zorunda kalıp kalmayacağım geliyor... Ekelenip heheheyleniyorum.

Birisi bana çoraplardaki o lüzumsuz dikişin neden dikildiğini ve niye o kadar sağlam olduğunu anlatabilir mi?

Çorap imalatçısının müşterisine, dolaylı olarak insana saygısızlığı ve dolayın dolayısıyla da bunun ciddi bir insan hakları ve demokrasi ihlali olduğunu, insan kaynağını geliştirme çalışmalarına, kendisiyle barışık olmaya, toplumsal barışa ve aile mutluluğuna zarar verdiği...

 

Horozlu ayna

Eskiden köyler bir yana, birçok şehrin mahallelerinde bile ev içinde çeşme yoktu. Köy çeşmesi veya mahalle çeşmesinden teneke kovalarda su taşınırdı. Su taşıma işi aslında bir şenlikti. Bu işi genç kızlar üstlenirdi. Çeşmeye süslenerek gidilirdi. Delikanlılar da "tesadüfen" o civarda dolaşmaya çıkardı. Kovalar dolar ama kızlar bir türlü eve dönemezlerdi, çünkü doldukça boşaltılırdı cheeky Kız kalabalığı giderek artar, evden neden geç kaldığı sorulunca, çeşme başının kalabalık olduğu söylenirdi. Anneler bal gibi de bilirlerdi ama bilmezden gelirdi. Herkes herkesi tanırdı, güvenli bir çevreydi. Etraftaki oğlanlar da yakınlarda ya volta atar ya şakalaşır, kaşla göz arasında güzellemeler yapılırdı. Kızların mani söyleyeceği de tutardı. Maniler, mesaj yüklü olurdu. Sevda yükü ağır olan kızlar ucu yanık oyalı mendili kazara elinden düşürerek arkasından gelen oğlana hal-i pür melalini anlatır, bazen de delikanlı kızın önünde yürürken elindeki kırmızı gül yere düşüverirdi wink Çocukluğumda abi ve ablaların üzerinde kalp şekli olan ya da el resmi çizilmiş mektuplarını az taşımadım. Karşılığında bana şeker veriyorlardı, o çağda bizim oralarda çikolata yoktu crying

Sonra köyünden kopan şehere geldi, gecekondu neyse de apartman başka bir zulumhane. Daha da kötüsü, herkes başka yerden gelmiş. Herkesin adeti, göreneği farklı. İyi de yeniyetmenin damarında alyuvardan çok hormon dolaşıyor, gözü birini kesmiş ama nasıl yaklaşsa, meramını nasıl anlatsa? Önceki kuşak yeni gençlere köydeki aşkın dilini anlattılar ama o dil şehirde bilinmiyordu.

Anlamaya çalışalım, ne yapsın bizim yeni yetme? Köyde kız erkek bir şekilde birbirini görüyor, buluşup görüşüyordu. Şehirde eve kapanma, ana babanın teyakkuzu, kız-erkek ayrı okullar... Laf atması, hatta belki masum sayılabilecek rahatsız etmelerin çoğu manyaklıktan değil, çaresizliktendir. Gençlerin arasına duvarlar örmeyin. Aşkın medeni, şehirli dilini öğretin ve onlara güvenin. Sevdalık iyi şeydir.

Günün sorusu: Aşağıdaki horoz resminin konumuzla ne ilişkisi var, ne işe yarardı? Bilene "kız tavlama sanatı" adlı kitabı hediye edicem angel

 

İyi bir düşüş

Çocukluğumu saymazsam karda-buzda düşmüş değildim. Doğaya saygıda kusur etmedim. Karda-buzda eli cebinde yürümedim hiç. Neyin üzerinde yürüdüğümü bilerek, onunla göz göze yürüdüm ve düşmedim. Ama olacağı varmış, sonunda düştüm.  

Düşebileceğimi hiç düşünmemiştim. Yere hiç bakmıyordum, kar-buz görmüyordum; bacaklarım havalanıncaya kadar...  Ne var ki bunda demeyin. Her şey birkaç saniye içinde oldu. Düşüşteki o birkaç saniyede beynim muazzam bir işbölümü yaptı, hızla refleks gösterdi ve bunlar beni şaşırttı. Düşüşümü fark ettiğimde ilk dönüt, kurtuluşumun olmadığını anlamam oldu. Alt beynim hemen komutayı eline aldı düşüşümü yönetti. Düşüş sürerken üst beynim olayı izlemekle meşguldü ve “güzel bir düşüş oluyor” diye gözlemcilik yapıyordu. Benden içeru bana bakar mısınız? Bu bir saniyelik bir durum! Düşüş bitip sırt üstü ve bacaklarım havada pozisyonda kalmadan hemen toparlanıp kalktım; abartmamak lazım. Kalkarken bir yerimin acımadığını hissettim, tekrar “iyi bir düşüş oldu”ğunu onayladım ve etrafta beni gören olup olmadığına baktım. Herkes işiyle meşguldü. Bakan-gören olsaydı bir espri yapıp gülerdik. Gülüşümü paylaşamadan güldüm.

Her şey birkaç saniyede oldu. Üst ve alt beynimin işbölümündeki maharetine ve hızına hayran kaldım. Asıl şaşkınlığım üst beynimin “başka birisiymiş gibi” olayı gözlemlemesine idi. Daha daha şaşkınlığım mı, üst beynimin olayı, olay anında yorumlayıp değerlendirme yapmasına idi. “İyi bir düşüş oluyor” ne yahu? Bir puan vermediğim kaldı.

Beynimin bana ait olduğundan kuşkuluydum zaten.

 

Primus inter pares

Ulu önder (imam-ı azam) Ebu Hanife der ki, "sultan sofrasına oturan alimin hükmüne itibar edilmez". Bunu şöyle de anlamak mümkün: "Sultan sofrasına oturmayanın yargılarına güvenebilirsin" veya "muhalif olanın hükmüne önem ver" ya da "herhangi bir menfaat şebekesiyle işbirliği ilişkisi olmayan bilenin bilgisine güven" veya "sana sultan adına propaganda yapanlara inanma".

Anlaşılmıyor, bazen değil, ilgili-bilgilisi olmayınca hep anlaşılmıyor. Hümanizm, insan-içinciliktir, insancılıktır, insancıllıktır, deniliyor. Niye icap etmiş? "Yeni moda akım başlatıp bundan gayri hümanist takılalım" mı denmiş? Yoksa bir şeyleri kaldırıp onların yerine hümanizmi mi koymuşlar? Neyi, niye kaldırmışlar ki?

Hukukun üstünlüğü ne ki? Hukukun üstünlüğü derken hukukun nelerin üstünde üstünlük taşıdığını söylemek istiyorlar? Üstünlerin hukuku başka mıdır? Geleneklerin, dinin, törelerin değil de hukukun mu yani? Niye ki?

Eğitim bilimseldir derken "şunlar değildir" demek mi istiyoruz acaba? Neleri eleyip de "onlar değil, bilimsel olanı" diyoruz?

 

Ak Şemsüddin

İstanbul fethedildikten sonra, Molla Ak Şemsüddin sağda solda caka satar ve kendi dualarının sayesinde bu fethin olabildiğini, Sultan Mehmet'e kalsa orayı alamayacağı laflarını etmiş. Bunlar kulağına gelince Fatih küplere binmiş: "Ben burayı kılıcımın, bileğimin gücüyle aldum, böyle lakırdı iderse dilini koparıp, kellesini vurdururum" deyu kükremiş. Molla susmuş ama yazdığı kitabı tarihçiler kaynak olarak kullanıp, efsanelerden tarih yazıyorlar.

Çanakkale ile ilgili yazılıp çizilenlere bakıyorum da... Yuh olsun diyorum.

 

Kanmak masumiyet getirmez

Bazı adamlar pis işler yaptıktan sonra hep kandırıldığını, aldatıldığını söylüyor. "Sarhoştum, öldürmüşüm, pişmanım" demenin İslamcıcası mı? Maraş'ta katliam yap, kandırıl, Sivas'ta insan yak, aldatılmış ol, orduya iftira at, yüzlerce insanı işinden et, hapislerde öldür, zulmet, orduyu felç et, kandırıldık, de, kandır! Kandın diye masum mu sayılacaksın? Kanmasaydın. Katil, yaptığından pişman olunca öldürdüğü diriliyor mu ya da cinayet affa mı uğruyor?.. Kandırılmak sadece çocuklarda masumcadır ve sadece onlarda affedilebilir.

 

Şebeke

Son yıllarda "bir cemaate mensup değilseniz Müslüman sayılmazsınız" anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyordu, epey yerleşmiş gibi görünüyor. Yerleştirilmeye çalışılan başka durum da cemaat yapılarının bir menfaat şebekesi olarak sizin çıkarlarınızı koruyacağı, haklarınızı güvenceye alacağı, sınav kazandıracağı, mevki ve makam sağlayacağıdır. Bunu Gülen cemaati başarıyla yapmıştı. Diğerlerinin de onlardan örnek ve ibret alarak yaptığı, yapmaya çalıştığı, boşluğu doldurma yarışında olduğu gözleniyor. Yalnız kalan yöneticilerin bunlara sarıldığı da anlaşılıyor. Kabul ediyorum, bunlar dinî değil, sosyolojik vakalardır. Ama din görünümünde ve dini referanslı! Din adına... Dine tahsis edilen alanı, zamanı ve imkânları kullanıyorlar. Söylemek zorundayım; bu şebekede yer alanların çoğu ayak takımından insanlardır ve din bunların en son ihtiyaçlarıdır... Belki o da değil. Din kurumu kendi alanından çıkmış, başka işler peşinde ve din kurumu görev yapmıyor! Alanı boş! İran'da gözlemiştim ve şimdi burada gözlüyorum: Dinsizleştiriliyoruz. Benden söylemesi.

 

İlkeli olmak

Amaca ulaşmak iyi bir şeydir. Ama ne pahasına olursa olsun diyerek ulaşmak iyi değildir.

Zengin olmak iyi bir şeydir. Ama “köşeyi dön de nasıl dönersen dön” anlayışı iyi değildir. Çalarak, soyarak, gasp ederek köşeyi dönmek hoş değildir.

Maçı kazanmak iyidir ama şike ile kazanmak iyi değildir.

İyi değildir çünkü ilke yoktur. Yani ahlak yoktur, yani süt bozuktur, yani helal yolla kazanılmadı.

Kazansa ne olur, kazanç kaybediştir.

 

Princep

Roma İmparatorları, halkın gözündeki “diktatör” imajını silmek amacıyla Princep (tebaanın birincisi) şeklinde bir unvan kullanmıştır. Önemli olan bu değil, Roma İmparatorlarının kendilerini birinci bile olsa halktan saymaya çalışmalarıdır. Birinci bile olsa halkı aşağılamayışı… “Ben ki hükümcüyüm, her şey yerim” diyen Ramses’ten ileri bir anlayış. Bizim Sultan Fatih’in İkinci Roma İmparatorluğu kurmak istemesi, Putin Rusyasının Üçüncü Roma İmparatorluğu hayali kurması boşuna değil.

 

Suçu başkasına yüklemek

15. yüzyılda yazılan "Tevarih-i Âl-i Osman" adlı kitap, Yıldırım Bayezit'in Ankara Savaşı'ndaki Timur'a yenilgisini yorumlarken şöyle diyor: "Onun zamanında Osmanlı beyleri Frenkleri taklide koyuldular, sakal kesmeye başladılar o yüzden bu felaketler geldi". Cahillerimiz Batı taklitçiliğiyle suçlamayı hep yapıyorlardı, şimdi İslamistlerimiz yapıyor. En az beş yüzyıldır aynı kafa! Yenilgiyi akılsızlıkta, felsefesizlikte, bilimsizlikte, ahlaksızlıkta aramayıp sakalın kerametinde, kılıkta arıyorlar! Sakalları göbeğimize kadar uzatıp en kıllı halimizle dolaşsaydık kazanabilecek miydik? Tabii ki hayır. Batıyı suçluyoruz, hayli günahımıza girmişlerdir tamam da, insaflı olalım, batılılar da bizden az iftira yememiş hani.

 

Yuvarlanıyoruz

Adına uygarlık dediğimiz katarın tekerlekleri hep ileri tekerlenmez; durduğu ya da geriye döndüğü de olur. Uygarlık tarihindeki yükseliş ve çöküşler bunun örneklerini barındırır. Türk kültürü Doğu’ya aittir. Tarihte uygarlıktaki yükseliş ve parlayışlara katkımız vardır, gurur duyarız. Doğu toplumları ilk parlayışını Sümer-Babil-Mısır zamanında yapmış, M.Ö. birinci binyılda çökmüştür. Gerileyerek çöktü! Yeniden yükselişe geçebilmesi için yaklaşık bin yıl geçmesi gerekmiştir. M.S. 8-12. Yüzyıllarda Sümer-Babil-Mısır’da olmasa da civarında Arap Bilimi (İslam Bilimi de deniliyor) yeniden zirveye tırmanmıştır. Zirvede kalışı dört yüzyıl sürmüştür. Yeniden çöküş başlamıştır. Çöküş hala sürüyor. Biz 1850’den itibaren çöküşe fren koyup doğrulmaya başlamıştık ama Türk toplumu Arapların çöküş girdabının içine “yeniden” çekmeye çalışıyorlar. Araplar, içimizden muhip bularak yapıyor bunu. Araplara yardım edişimizle, boğulmakta olan yüzme bilmeyen birisini kurtarmaya çalışan kişi durumundayız. Bizi de boğacaklar!

Doğu toplumlarından Rusya, Çin, Japonya kendilerini yenileyebildiler. Ancak halkı Müslüman olan toplumlar bunu yapamıyor, batmaya devam ediyorlar. Araplardan bir süreliğine yakamızı kurtarmış toparlanmaya çalışıyorduk. Arap Müslümanlığının girdabına yuvarlanıyoruz!

 

İnzibat

İnzibat diye bir asker sınıfı vardı eskiden. Çarşı pazarda gezer, çarşı iznine çıkan askerleri kontrol ederlerdi. Çocukken inzibatların askerleri çevirdikleri zaman yanlarına sokulur, iletişimi gözlerdim. Başka görevleri var mıydı bilmiyorum; erlerin askerin şanına uygun kılık ve yürüyüşle dolaşmalarını ister, Askerler onların yanından geçerken selama dururlardı. Onlar da arada bir askerleri kenara çeker kimlik ve izin kâğıdı sorar, üst başlarına çeki-düzen vermelerini ister, hatta düzeltirlerdi. “Erler girebilir” levhası olmayan yerlerde gördükleri askerleri haşlarlardı. Pek bir şekilciydiler ve askerlerin izin günlerini mahvederlerdi. Nerden mi geldi aklıma; imam hatipten. Bizde imam hatipten genellikle inzibat çıkar.

 

Görev kimde?

Ahlak, etiğin konusudur ve Felsefe'nin bilgi alanına girer. Bunu dinin konusu yaptılar. Şimdi de değerler konusunu din konusu yapmaya çalışıyorlar. Anlaşıldığına göre değerleri de bozacaklar. Bu arada din kurumumuz üzerine yüklenen başka kurumların görevlerini yapmaktan, kendi görevlerini yapamaz haldedir. Eğitim kurumu da öyle, ona da din kurumunun görevlerinden bazılarını yükledik. Herkes başkasının işine burnunu sokmuş, gözü dışarıdalık ediyor, acemice ediyor. Sonuçta mı, gözlüyorum; İslamcılar artıyor ama müminler azalıyor. Allah bilir ama ben de görüyorum.

 

Kendin diren

Kocasının tepesi her attıkça ondan dayak yiyen kadın hiç değilse bugün, 8 Mart’ta, sokağa çıkıp, sesini diğer kadınların sesine katarak isyanını haykırabilir mi? Hayır, bu kez çok daha ağır bir dayak yiyeceğini bilir... Bir süre önce kadın öğretmenlerin isterlerse saçlarını örtebilecekleri hükmü çıkınca, başörtülü bir öğretmen, "neden direnmiyorsunuz, karşı çıkın lütfen" demişti. Anlam verememiştim. Kocasının baskısından ötürü başını örtmek zorunda olduğunu ve “yasak sayesinde” başını açıp, istediği gibi giyinebildiğini söylemişti. Uyanık! Beni öne atıyor, üstelik arkamda durmayacağı da belli. Git kocanın istediğini giyin! Demokrasi ve kendi hakları için mücadele etmeyen, bedel ödemeyi hiç düşünmeyen bu hazıra konucuya hiç saygı duymamıştım.

 

Müslimfobi

Bir süredir Orta Afrika Cumhuriyetinde azınlık olarak yaşayan müslümanlar katliama uğruyor, durum soykırım seviyesine çıkmış gibi görünüyor. Diğer Müslüman ülkeler cehennem hayatı yaşıyor. Akıl ve bilim düşmanlığı, iç savaşlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, adaletsizlik, sahtekârlık, hilekârlık, entrikacılık, yalancılık, safsata, mezhepçilik, baskı rejimleri... Ülkelerinde huzur bulamayan Müslüman halklar Avrupa'ya, gavur bildiklerine, sığınıp insanca yaşamanın hesaplarını yapıyor. Dünyada Müslümanlara karşı duyulan saygı aşınmış ve artık saygısızlık durumuna gelmiştir. Müslümanlık, ilkellik ve bir terör ideolojisi olarak algılanmaya başlanmıştır. İslam ülkeleri 20. yüzyılda hiç değilse Çin ve Hindistan'dan ilerideydi, artık onlardan da geri bir seviyeye düşmüştür ve bu bataklıktan kurtulabileceklerine dair belirti de bulunmamaktadır. Bunda çıkarlarını kaybetmek istemeyen din adamları sınıfının yarattığı modernizm düşmanlığı kadar, vahapçılık, mursicilik, işitçilik ve talibanizmin neoislamizm olarak çeşitli ülkelerde iktidar ya da hâkim görüş olmasının büyük katkısı vardır. İlim derken ortaçağ Afrika köylüsünün geleneklerini bilmeyi, âlim derken bu gelenekleri bilen hacı-hocayı anlayanların, İslam ülkelerinde aklı engizisyon cenderesine sokan mollaların Müslüman halklara hesap vermesi gerekir. İslamofobi bizzat kendi imalatlarıdır.

 

Yağmacı

Eskiden bu millet sokakta veya dağ başında sahipsiz bir mal bulunca sahibini arar, bulur ve verirdi.
Sonra Özal kapitalist ruhu yeşertti; "köşeyi dönmek için her yol mubahtır, ananı bile satabilirsin", anlayışını yerleştirdi. Şimdi hırsızlık mubah sayılıyor, yakalanmasın yeter.

Bu ülkede kadın-erkek ayrı gayrlığı çok azdı. Olan yerlerde de dindar bir erkek bir kadını görünce başını öteki tarafa çevirirdi. Sonra İslamcılar çoğaldı ve müminler azaldı. Bir kadını görünce içine düşecek oluyor, "buna nasıl tecavüz edebilirim", "tecavüz istemeseydi dışarıya çıkmazdı", edepsizliğine ulaştılar.

Sahipsiz eşya görünce onu yürüten ile yalnız kadın görünce kuduran aynı zihniyettir. İkisini de, eşyayı da kadını da mal olarak görür. O bir haramzadedir.

Kapitalizm, vicdansızlıkla meşruiyet kazanıp, cehaletle oyalayıp, kışkırtılmış cinsellikten ekmek yiyor…

 

Tercihli cümle kuruluşu

Son yüz günde 106 kadın erkekler tarafından öldürüldü.

Son yüz günde 106 kadın kendini erkeklere öldürttü.

Son yüz günde 106 kadını adaleti adaletsiz bulan erkekler öldürerek adaleti kendileri kurdu.

Son yüz günde 106 kadının öldürülmesine toplum sessiz kaldı.

Son yüz günde 106 kadın öldürülünce 106 erkek eşsiz erkek oldu.

Son yüz günde 106 erkek hayatının geri kalan kısmında hapishanede yaşamayı tercih etti.

Son yüz günde 106 kadın ve 106 erkeğin çocukları ebeveynsizliğe mahkum edildi.

Son yüz günde 106 kadın sosyal adaletsizliklerin kurbanı erkeklerin kurbanı oldu.

Son yüz günde...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top