“1997 SONUNDA TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİNİN GÜNDEMİ”[*]

Toplantı, TÜSES, Armada Oteli, 4 Ekim 1997.

Konuşma Metni

Tolga Yarman, Prof. Dr. Müh.

 

İlk olarak, bir-iki noktayı belirtmek ihtiyacındayım.

“Sosyal Demokrasi” deyimi…

Birincisi, mensubu olmaktan onur duyduğum “sosyal demokrasi” çizgisinin, dilimizde ve Türkiye’de, latince kökenli sözcüklerle ifade edilmesini, “doğru” bulmuyorum, hatta “siyasi bir yanlış” olarak değerlendiriyorum.

Gerek “sosyal” gerekse de “demokrasi” sözcükleri dilimizde çok yer etmiş sözcükler. Nedir ki aynı olguyu, bu sözcüklerin yan yana kullanılmasına ilişkin olarak, “saygın” biçimde ifade edebileceğimizi sanmıyorum.

“Sol bir anlayış” olarak; ister Doğumuz’dan ister Batımız’dan gelsin, yerleşik olsa bile, benliğimize yabancı hemen her sözcüğü, günlük yaşamımızdan ve dilimizden kovarken; çağdaş sol bir düşünceyi deyimlemek üzere, kendimizi yurdumuzda, latince sözcüklerle sınırlandırmamız, hoş durmuyor; bizi geniş kitlelerle iletişim kurmada zorluyor.

Aramızdaki öğretim üyeleri, iyi bilirler ki, derslerimizde, yabancı dilden aktardığımız kavramları, Türkçeleştirmediğimiz ölçüde, öğrencimize daha çok ulaşabiliriz; onun zihninde daha geniş anlam çağrışımları meydana getirebiliriz. Öteki türlü, kavramlar, zihinlerde bölük pörçük yer alırlar, anlam zenginliğinden yoksunlaşırlar.

O nedenle siyasetle yoğun olarak meşgul olduğum sıralarda, “sosyal demokrasi” deyimi yerine (“demokrasi” sözcüğünü de hala “Türkçeleştirememiş olmamız kusuru” ayrıca saklı olarak), “çağdaş toplumcu demokrasi” deyimini yeğledim.

* * *

İkinci bir husus, doğrusu Türkiye’nin geçen yıllar boyunca, gündeminin çok değiştiği kanaatinde değilim ki; bırakın başını sonunu, münhasıran, “1997’ye ilişkin bir sosyal demokrasi gündemi” belirleyebilelim. (2017 itbariyle bu görüşümü koruyorum. Aslında Bölge’deki gündem yuvarlak yüz yıldır ayni gündemdir.)

* * *

Basınıyla, üniversitesiyle, siyasileri ve düşünürleri ile hemen herkes birşeyler söylüyor, yazıyor; bunların pek çoğu ayrıca kuşkusuz, gayet yararlı ve saygıdeğer. Nedir ki, özellikle SHP ve CHP örgütlerini içinden gözlemleme şansına sahip olduğum birkaç yıl boyunca, siyaset söylemleri ve toplum gerçekleri arasında derin uçurumlar bulunduğunu, şaşkına dönerek izledim.

Bir defa sahnede, bir bakıma fiktif bir siyaset söylemi bulunuyor; ayrıca siyaset mutfağının aşçıları (saygıdeğer birikimleri, iyi niyet ve gayretleri saklı olarak), sanki, ne denli özlenir olursa olsun, pek kitabî bir dünyada yaşıyorlar.

Oysa “gerçek”; dışarıdaki, şu toplantımızın yapıldığı yerin, hepsi hepsi, birkaç yüz metre uzağından başlayıp, derinliklerinde, anlaşılması iyice zorlaşan, toplum ve siyaset anaforları; ilk algıladığımız görüntülerden çok daha değişik manzaralar, sırlar saklıyor.

Bakın çarpıcı bir örnek vereyim. Küçük Armutlu, Bebeğin yanındaki mahalle. Kuruluş tarzı ve anatomisi, beni büyülüyor.

Küçük Armutlu

Siyasilerin uğraşı, biliriz ki dönüp dolaşıp, vaatlere dayanır. Olayların önüne düşüp, en pembe vaatleri, en gerçekmiş gibi sıralayanların, demokrasilerde öne çıkma şansları, bir süre için olsun, yüksektir.

Söylemek istediğim şu ki, en aklı evvel, en fantezik (“üfürebilen” demeyeyim de), düşünebilen siyasetçilerimizin düş dünyaları bile, Küçük Armutlu olgusunun gerisinde kalmıştır.

Hangi siyasetçi, gidip, yıllar önce, Malatya’da, Tunceli’de, Sivas’ta:

-    Ey ahali, size; İstanbul’da Bebek’te değil ama, onun hemen yanıbaşındaki koyda; deniz kenarında değil ama, Boğaz manzaralı; villalar değil ama, arsası bedava, iki katlı, üç katlı, dört-beş-altı katlı evler vaadediyorum; haydi koşun, gidin, sahip olun, demeyi aklının kenarından geçirebildi?

Ama Küçük Armutlu gerçeği, ayrıca yalnız İstanbul’da da değil, Akdeniz ve Ege dahil, Türkiye’nin hemen tüm kıyı koridorunda, benzeri yüzlerce ve yüzlerce gerçekten biri olarak yaşandı.

Hemen herkes gibi, bakakaldık.

Türkiye’deki insan hareketleri konusunda siyaset söylemi de kanımca çok yaya kaldı.

Yıl sanırım 1990. SHP İstanbul İl Yönetimi’ndeyim. Genel Başkan, Erdal Hoca (Rahmetli İnönü). Ara ara onu karşılıyor, geçiriyornuz. Bir seferinde havaalanından yola koyulduk. E6’dan Bebeğe gidiyoruz. E6’nın iki kenarında hummalı bir faaliyet; inşaat, inşaat, inşaat. Zaten oradan hergün geçseniz bile, manzara, “borsa” gibi değişiyor. Bırakın orayı, o sıra E6’nın İstanbul’dan Ankara’ya yönelik bağlantısı inşa halinde ve daha trafiğe açılmamışken, bazan büyük bir merakla, grayderlerin gidip geldiği yola dalıyor, onlarca kilometre ilerliyorum ve (daha olmayan yolun) iki kenarında, hem de karda kışta kıyamette, oralarda yol yok iz yokken, inanılmaz biçimde, pıtırak gibi büyüyen inşaatlara bakakalıp, şaşkına dönüyorum. Bütün birikimlerinle oralarda ne olmakta olduğunu anlamaya çalışıyorum.[†] Bir yandan da düşünüyorum; “yahu bizim hangi söylemimiz buradaki devinimi meydana getirenlere ne anlatıyor acaba?”. Serinletici bir cevap katiyen, bulamıyorum. İşte o günlerden birinde, dediğim gibi, Erdal Hoca ile havalimanından dönüyoruz.

Erdal Hocaya yolun iki kenarında gözümüzü biteviye tırmalayan görüntüyü gösterip, sordum:

  • Bundan birşey anlıyor musunuz?

Kıvrak zekasıyla ne demek istediğimi derhal kavrayıp, dudaklarını bitiştirerek, başını yukarı doğru kaldırmak suretiyle, sessiz bir “hayır” diyiverdi.

* * *

Türkiye’de için için bizim tam anlamadığımız, onun içinde söylemimize pek gelemeyen birşeyler oluyordu.

Diğer bir nokta olarak, işte bunu belirtmek istedim: “Biz Türkiye’deki dinamikleri, insan hareketlerini çok iyi kavramıyoruz, hissindeyim. Böyle olunca da (fevkalade derin olmakla beraber) çoğunlukla tercüme kavramlar ve tercüme bir literatürle, kendimizi etkin biçimde tasvir edemiyoruz, tam istediğimiz yere varamıyoruz” diye düşünüyorum.

Bence, en önce bir analiz (çözümleme) yetmezliğindeyiz.

* * *

TÜSES yöneticilerinin, bu toplantıya ilişkin düşünceli çağrılarında dile gelen ve bizlerin öncelikli olarak meşgul olmamız gereken, seçim tarihi, seçim, sistemi, vergi reformu, sosyal güvenlik reformu gibi sorunlar, tabii güncel, ama ülkemizde, sanırım, daha derin, Batı’da yaşananlardan da bir hayli farklı sayılacak, toplumsal karmaşalar yer alıyor.

Neticede, buradaki katkımı bir şekilde sınırlamak durumunda olduğum için, işte ben bu hususa değinmeyi diliyorum.

Düşüncemi, çeşitli aşamalarda yazdım, söyledim. Kurultaylarımızda belirttim. Ancak kendimi, henüz yeterince anlatabilmiş olduğum hissinde değilim.

Ayırca Sayın Erdal İnönü’nün (inanıyorum ki, yaklaşımımın özünü yaşayarak kavradığı için) tarafıma yönelttiği isteğe bir ölçüde olsun uymak üzere, düşüncemi burada çok kısaca özetlemeye çalışacağım.

Türkiye’deki İnsan Hareketleri, Siyasi Anatomi ve Solun Parçalanmışlığı Sorunu

Türkiye’nin bir siyasi anatomi resmi yapılsa, yani hangi parti, nerede daha kuvvetli sorusunun cevabı aransa (derinlemesine bir akademik incelemeye dayanarak değil ama, gözlem ve düşüncelerime dayanarak ifade ediyorum) kabaca olsun, şöyle bir manzara ile karşı karşıya kalınırdı[‡]:

Kıyı koridorumuzun denize en yakın semtlerinde, keza üst gelir gruplarının yerleşim birimlerinde, ayrıca bir biçimde bunların sosyal örgütlenme yapısı içinde yer alanların oturdukları semtlerde, bir de etnik çekişmelerde gitgide Karadenizlilik bazında birleşen Karadenizli yurttaşlarımızın, gerek Karadeniz Bölgemiz, gerekse başka yerlerde oturdukları yerlerde, ANAP… (ANAP’in yerini şimdi ne ilginçtir, CHP aldı. Yazar’ın Notu: 2017.)

Şimdilerdeki yönetimiyle bir hayli değişmiş olsa da, özellikle kıyı koridorumuzdan, çarşı içlerine gelindiğinde, buralarda, keza kırsal kesim merkezlerinde, özellikle esnaf, yanı sıra da çiftçi örgütlenmesi niteliğinde DYP…

ANAP ve DYP, benim evvelce yaptığım tanımlama uzantısında, çokça, ülkemizdeki “yerleşik dinamikleri” temsil ediyorlar. Gerçi öteki partilerde olup, yerleşiklik özelliğinde olanlar hiç de, geçiştirilebilecek bir boyutta değil. Ama bu noktada ayrıca değinmemiz gerekiyor.

Devam ediyorum:

Kıyı koridoru ve kent içlerinden kent geri planlarına geçildikçe, özellikle, buralara Doğu ve Güney Doğu bölgelerimizden gelmiş, kentlerde tutunmaya uğraşan ve benim göçer dinamikler dedğim katmanların bulunduğu semtlerde, deyim yerindeyse siyasi motor niteliğinde, yani sayısal çokluk olarak, önceleri SHP, sonraları biraz CHP, nihayet belki şaşılacak ama, RP… (Bugünün AKP’si... “Laik – Antilaik” çatışması da buradan kök alır... Yazar’ın Notu: 2017.)

Bir iki kuşak kentli, ama kentteki, ekonomik olarak marjinal sayılacak görevleri, biraz da “yerleşik abilerinden” aldıkları icazetle sürdürenlerin oy kullandıkları sandık mevkilerinde, MHP… (MHP bu özelliğini öenmli ölçüde sürdürüyor. Yazar’ın Notu: 2017.)

Kentlerimize, daha ziyade, Balkanlar’dan, o arada Kafkaslar’dan gelmiş olup, buradaki hayatlarına, Doğu bölgelerimizden gelenlere oranla (bir defa, resmi politikalar çerçevesinde, iskan edildikleri için), çoğunlukla daha ileri kentlileşme kategorilerinden başlayan; ama yine de yerlişim birimlerinde, Doğu’dan gelenlerle (kentsel) hiterland sürtüşmelerinde, bir de etnik bazdaki doku uyuşmazlıkları sebebiyle, gitgide daha çok ayrışan ve benim “göçmen dinamikler” dediğim insanlarımızın oturdukları semtlerde, DSP… (Bunlar, “muhacir dinamikler”... Yerleşikleşmiş olup, bugün çoüunlukla CHP içindedirler. Yazar’ın Notu: 2017.)

* * *

Kısaca ifade edecek olursak, ülkemizde, kırsal kesimin sanayileşme tarafından soğurulmasına paralel kentleşme sürecindeki, “emek” ve “sermaye” ayrışmasından bir hayli farklı olarak; bu da olmakla beraber; ama asıl, “kentlere önden gelenlerle, arkadan gelenler” arasında yaşanan süregen hinterland kavgası sonucu, ortaya, “çok katmanlı, karmaşık, bir yerleşik dinamikler ile göçer dinamikler ayrışması” çıkıyor.

Türkiye’nin siyasi anatomisini de bu belirliyor.

Bizse bunu, sanırım pek iyi kavrayamıyoruz.

Ortada, çeşitli siyasi kampların sarıldıkları, gerçekte çoğunlukla fiktif bir söylemler trafiği dönüyor, ama esas kavga “kentlere tutunma kavgası” olarak karşımıza geliyor.

Bununsa temel bir ifadesi, Batı’dakinden bir hayli farklı olarak, “bizde, sanayileşmenin kentleşmenin yegane motoru olmaması”.

Böyle olunca, sanayileşmenin beslediği kentleşme olgusu yanı sıra, kentlerimizin dolayında, oldukça önemli, demek ki iyi kötü bir sanayileşme istihdam güvencesinden bile yoksun, günübirlik zalim bir hayata sıkışan, yığma sosyal kabuklar meydana geliyor.

1990’ların SHP’sindeki ayrışma; hızlı söyleyecek olursam, önceleri Karadenizliler ile Doğuluların ayrışmasından kökler alırken, giderek, kentlere önden gelen Doğulular ile arkadan gelen Doğulular’ın da birbirlerinden ayrışmasıyla azdı ve bilindiği gibi partiyi çatlattı. (Günümüzdeki AKP – “FETÖ” çatırdamasının, dış etmenler saklı olarak, tam da buradan kök aldığiını ifade edebilirim. Yazar’ın Notu: 2017. “FETÖ” olarak ayrışanlar, özellikle, “göçer dinamik” kanadındadırlar.)

Bizse, içimizde yaşanan olaylara “hizip” dedik geçtik. (Şimdi “terör” diyoruz, ki geçek bir boyutu, elhak bulunuyor. Yazar’ın Notu: 2017.)

Oysa, kökte Türkiye’nin, Kuzey’i ile Doğusu, Batısı ile Güney Doğusu çatışıyordu.

Şöyle bir bakacak olursak, bugün Doğu’da tabanı olan partilerimizin, Batı’da pek bir etkinliği yok. Ne yazık ki, devlet mayalı ve sair destekleri saymayacak olursak, Batı’da tabanı olan partilerimizin de Doğu’da kitlesel desteği yok.

Bence Türkiye’nin, çeşitli vesilelerle yazdığım, söylediğim gibi, ülkemizin, en önemli sorunu bu.

Bizse, çoğunlukla elbette saygıdeğer olmakla beraber, tercüme bir literatüre sıkışıyoruz.

Bir tahlil yetmezliği yaşıyoruz.

Güzide toplantımıza mesajım bu, işte!


[*] Yazı, 20 yıl önce yazılmış olmakla beraber, güncelliğini koruyor, bu saklı olarak, ilk kez yayınlanıyor.

[†] Şimdilerde, yani 2017 itibariyle, buralarda, malum, Sultanbeyliler, Kurtköyler ve daha niceleri  gibi, “şehirler” çoktandır vücut buldu.

[‡]   Sonraları, seçim sonuçları uzantısında gerçekleştirdiğimiz araştırma bulguları, burada dikkate sunulan tabloyu, somut olarak doğrulamıştır (Şubat 2001, T.Y.).

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top