Bilinç

Hayr ve şerri birbirinden ayırmak, şerden uzak durmak, diyorduk. Sonra "şuur" demeye başladık. Pek beğenmemiş olmalıyız ki, "bilinç"te karar kıldık. Şimdi de "farkındalık" demeye başlamışız. Bir kavrama her kuşak başka bir ad verirse, o kavramın cılkı çıkar, anlam erozyonuna uğrar, anlamsızlaşır. Zira, kavramlar anlam ağları oluşturur. Edebiyat, felsefe, siyaset, ahlak, deyim, atasözü... Birçok boyut ile bağlantı kurar. Sonra kavramı atıp yenisini kullanmaya başlarsanız, anlam ağınız çözülür; düşünemez olursunuz ya da çok yavan... Şuursuz, bilinçsiz, farkındalıklılıksız olursunuz. Ben de size "mankurt" derim cheeky

 

Türkçe konuşmak

Sanayi Devrimi öncesi ve sonrasında Almanlar felsefede oldukça iyiydiler ve iyi filozoflar çıkarıp verimli çalışmalar yaptılar. Fransızlar ise filozof çıkarmaktan çok icraat üretmiş, Fransız ihtilali, Paris komünü gibi büyük eylemler yapmış, kuramcı olmayıp uygulayıcı olmuşlardı. Buradan hareketle İdeal olanı tarif etmek için Alman gibi düşünüp, Fransız gibi icra etmek manasında “Almanca düşünüp Fransızca konuşmak” deyimi üretilmişti.

Türkiye’de Bedevi Arapçası konuşan egemen görüşe karşı muhalefet partilerinin dilinin Aborjince olduğunu söyleyebiliriz. Anlatamıyorlar. Benim önerim Türkçe konuşmak gerektiğidir; Dadaloğluca, Köroğluca…

 

Hatırla!

Eğer bir gün darda kalırsan annenin, ninenin sana anlattığı geleneksel masalları hatırla, efsaneleri, türküleri de! Darda kalınca nasıl davranman gerektiğini ataların sen daha bebekken beşikte kulağına fısıldadı, sadece hatırla. “Su başlarını dev tutmuşsa” umudunu berk tut; sonu yakındır. Bolu beyi varsa Köroğlu da var. Ferman padişahın ise taşı delen mızrağın temreni Dadaloğlu'ndadır. Yıkarsın hınzır paşanın çarkını şaha gidersin.

Masal oku, efsane dinle, türkü söyle. Hatırla, geçmişin geleceğindir!

 

Kaygusuz’un kaygısı

Materyalist İslamcılar bilmez, anlamaz, anlatmaya da gerek yok. Tasavvufsadığımı hissettim. Bugün en azından tasavvuf okuyup, dinleyip düşüneceğim. Kim ne derse desin, Oğuz'un kendi kozmolojisinden Ortadoğu kozmolojisine geçişi ciddi bir travma yaratmış olmalı. “İbni Fadlan Seyahatnamesi”nde neden Müslüman olmadığı sorusundan bunalan Oğuz'un "sizin tanrınız bizden ne istiyor" sorusu pek manalıdır. Dede Korkut Hikâyelerinde Deli Dumrul da durumu tam olarak kavrayamamıştır. Kaygusuz Abdal ise durumu kavramış gibidir. Kendisini Allah'a o kadar yakın hissediyor ki, dostuyla hasbıhal edermiş gibi içtenlikle sorular soruyor, dileğini, niyazını, dile getiriyor. Tanrı karşısında insanın çaresizliğini anlatıyor... Kaygusuz'un kendisi Allah'ın dostu, uçmak ve tamu ile (cennet ve cehennemle) ilgili değil, endişesi kendisi için de değil; insanlığı düşünüyor, kaygısı insanlık için, ki bu yüksek erdemli bir bakış. İnsanlığın acılarını dostuna anlatıp ilgi bekliyor. Çok söz söylenebilir, söylenmiştir. İşte Kaygusuz'un o kaygıları:

“Katran kazanını döküver gitsin

Mümin olan kullar didara yetsin

Emreyle yılana tamuyu yutsun

Söndür şu ateşi bundan sana ne”

 

Zamane Jakobeni

 

Değişim yönetimini şöyle anlıyorlar: Sistemi değiştirmenin en kurnazca yolu onu sabote edip, batırmak, herkesin şikâyetçi olmasını sağlamak ve sonra da "bu böyle olmuyor, şunu yapalım"... İnsanlar da "Tamam o zaman" derler nasılsa.

 

Bön

Ülkeyi emperyalizme teslim edenler kalkmış antiemperyalistlik taslıyor. Oradan bakınca millet çok mu aptal gibi görünüyor acaba? Tarih kaydediyor, gelecek kuşakların sizin için ne diyeceğini tahmin ediyorum. İpucu; torunlarınız soyadını değiştirecek.

 

Ahıska

Türkiye'de insan hakları ve demokrasi sol siyasi görüşün uzmanlık alanıdır. Sözcüsüdür, sözcüsüydüler dersem abartı olmaz. Her türlü garibanın acısına yetişmeye çalışırlardı. Vietnam için çırpınıp, Filistin'de can verdiler. Şili'de Allende ile demokrasi ve insanın yanındaydılar. Amma ve lâkin, sonra postmodern-leştiler, küresel-leşmenin mankurdu oldular, terörün de insan hakları sorunu olduğunu, bunun da arkasında emperyalizmin bulunduğunu göremediler. Sözüm mankurt solcularadır, hoş diğerlerinden de pek kalmamış gibi görünüyor...

Ahıskalılar kadar mazlum bir halk şu sıralarda dünyada nerdeyse yok. Bugünlerde dünyaya dağıtılmışlıklarının 72. yıldönümünde kayıplarını anıyorlar. Solcular Ahıskalıları hiç duymak ve işitmek istemiyorlar. Sağcıların insafsızlıklarına, Gürcistan istihbaratının oyunlarına ve Türkiye'deki dernek mafyasına terk edilmişlerdir.

Solun Ahıskalılara ilgi göstermeyişinin sebebini hep düşünmüşümdür. Galiba Ahıskalılar konuşmaya başlayınca söze Stalin'e lanet ederek başlıyorlar... Sebep büyük ölçüde bu! Vahşet ve manyaklıkta Hitler'i bile birkaç kez katlayan bir diktatöre bu kadar mı bağlanılır? Bir de tuhaf ama Ahıskalılar adlarının yanına "Türkleri" ekini de alıyorlar. (Gürcü ırkçılığı onlarla "siz Gürcüsünüz" diye dalga geçtiği için.) Bazı solcularımızın "Türk" kelimesinden rahatsız olduğunu, antitürk olmanın solculuk sayıldığını da, tuhaf ama ırkçı, dahası ortalıktakinin Türk düşmanı bir solculuk olduğunu düşünmeye başladım.

 

Ahıska - Kartvel

Bursa'da Karacabey ve civarında bazı yerler gördüm. Hoş ve verimli araziler... Gürcüler yaşıyormuş... Ülkemizin en iyi arazilerine sahip olan Bursa, Sakarya, Ordu gibi yerlerde ve yüz yıldan fazladır yaşıyorlar, hiç birinin tavuğuna da “kışşş” denmemiştir. O araziler onlara babalarından kalmadı, iltica ettiler, bizim devletimiz tahsis etti. Yabancıdan bile saymadık...

Gürcistan eskiden Türkiye’ye kovaladığı Batumlulara (Artık kendilerine Acar değil Gürcü diyorlar) Gürcülere şimdi çifte vatandaşlık veriyor. Gürcü dernekleri “Gürcü ırkından olanlara” referans veriyor, çifte vatandaş olabiliyor!. Gürcistan, Gürcü kavminden olanlara!.. Gürcü kavmi yani kartvel!... Acaba Gürcistan Ahıskalıları Gürcistan'a bile yaklaştırmazken Karacabey’dekiler, Bursa veya İnegöl’dekilere de çifte vatandaşlık vermiş midir? Bu "Müslüman" Gürcüler Ahıskalıların sürgün edilişini kınamış ve kınamakta mıdırlar? Gürcistan'ın bakanları buraya gelip köy köy gezerken onlarla görüşmelerinde Ahıskalıların sorunlarını onlara söyleyip, Gürcü Devletinin ve Gürcistan Gürcülerinin haklarını çaldığı Ahıskalılar adına insanlık adına destek istemişler midir? "Siz Ahıskalıları kendi atalarının evlerine almazsanız burada Türkler bizi tükürükle boğarlar, öyle yapmasalar bile, biz utancımızdan evden dışarı çıkamayız" diye Gürcü devlet adamlarını, gazetecilerini, televizyoncularını uyarmış mıdırlar? Türkiye'de son zamanlarda Gürcü Kültür Dernekleri, Gürcü İşadamları Dernekleri, Gürcü Bilmemne Dernekleri kurarken, Ahıskalıların da Ahıska'da kendi tarihi vatanlarında Türk dernekleri kurmaları gerektiğini savunmakta ve bu konuda Gürcistan nezdinde girişimlerde bulunmuşlar mıdır? Bu vatandaşlarımız Gürcistan için mi çalışıyorlar, Türkiye için mi? Hepsi bir yana, bu Gürcü vatandaşlarımız yarından tezi yok, bir bildiri yayınlayıp Ahıska sürgününü, o vahşeti ve vahşetin hala sürmesini insan olarak seslice kınayabilirler mi? O insan hakları lakırdıları söylemeye başlayan Gürcü derneklerine bir sorun bakalım, Ahıska Türklerinin insan olmak, insanca yaşmak gibi bir hakları yok mudur? Delinin teki kalkıp, "Ahıskalıları Karacabey'e, İnegöl’e, Sakarya ve Ordu’ya yerleştireceğiz, Gürcüler Gürcistan'a gitsin, burayı iki saat içinde boşaltsın, trenlere binip defolsunlar" derse, ona ne diyeceğiz? Bize mütekabiliyetten filan söz ederse o deliye nasıl cevap vereceğiz? Cevabını Türkiye’deki ve Gürcistan’daki Kartvellerden bekliyorum.

 

İslam’ın şartı

Son yıllarda "bir cemaate mensup değilseniz Müslüman sayılmazsınız" anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyordu, epey yerleşmiş gibi görünüyor. Yerleştirilmeye çalışılan başka durum da cemaat yapılarının bir çıkar şebekesi olarak sizin çıkarlarınızı koruyacağı, haklarınızı güvenceye alacağı, mevki ve makam sağlayacağı idi. Bunu pabucu dama atılan cemaat başarıyla yapmıştı. Hak-hukuk, helal-haram, günah-sevap dememiş, bütün sınavları kazandırmış, istediği memuriyetlere yerleştirmiş makam-mevki sahibi yapmıştı. Diğerlerinin de onlardan örnek ve ibret alarak yaptığı, yapmaya çalıştığı, boşluğu doldurma yarışında olduğu gözleniyor. Pabucu dama atılanların yarattığı yalnızlıktan endişelenen yöneticilerin bunlara sarıldığı da anlaşılıyor.

Kabul ediyorum, bu dinle ilgili değil, sosyolojik vakadır. Ama din görünümünde ve dini referanslı! Din adına... Dine tahsis edilen alanı, zamanı ve imkânları kullanıyorlar. Söylemek zorundayım; bu şebekede yer alanların çoğu ayak takımından insanlardır ve din bunların en son ihtiyaçlarıdır... Belki o da yok.

Din kurumu kendi alanından çıkmış, başka işler peşinde ve din kurumu görev yapmıyor! Alanı boş!

İran'da gözlemiştim ve şimdi burada gözlüyorum: Dinsizleştiriliyoruz. Benden söylemesi.

 

Elcek Standardı

Binalarda bazı standartlar var. Misalen, kapı kolu yerden 105 cm yüksekliktedir. Taban döşemesine göre bu daha da azalıyor. Bu standardı koyanlar muhtemeldir ki ortalama insan boyuna bakarak bu yüksekliği belirlemiş; insanlar eğilip bükülmeden kapıyı açsınlar diye. Yine muhtemeldir ki, bu ölçü geçen yüzyıldan kalma. Son yüzyılda insanların boy ortalaması 15-20 cm uzadı. Birisi bu standardı değiştirse artık! Eğilip bükülerek elceği tutup açmak artık rahatsız edici oluyor. Bir de, başkasının yazıhanesine girerken, eğilerek girmek ağrıma gidiyor.

 

Eğitimbilimsel

Eğitim, pedagojik bir iş olmaktan çıkmış, ideolojik yatırım aracı haline getirilerek birilerinin gelecekteki seçmenleri yetiştirilir olmuştur. 1970'lerde sırıtkan biçimde başlayan bu süreç günümüzde neredeyse iktidar partisinin meşru bir hakkı haline gelmiştir, en çok oy almanın böyle hak doğurduğunu sanıyorlar. Eğitim sistemimiz pervasızca telef edilmiş ve edilmektedir. Bunu çocuklarımız üzerinden yapıyorlar. Bunu yapan siyasetçilerde bilimsel bilgi kullanmak, bilene danışmak gibi bir akıl da, yönetim ahlakı da yok gibi görünüyor. 4x3 uygulaması, araştırmadan sınav sistemi değiştirmek ve yönetici atamalarındaki istikrarsız istihdam politikaları ilk akla gelenidir. Demokratik ülkelerde olan dernek ve sendikaların ciddiye alınması gibi bir erdem de olmayınca geriye velilerin çocuklarının eğitim hakkına sahip çıkmak zorunluluğu kalmaktadır. Karşımızda eleştiri dinleyip, haklı ve makul olanından faydalanmak gibi bir akıl ve nezaket olmadığı gibi, oldukça hoyrat bir eğitim yönetimi var. Haydi veliler, çocuklarınızın eğitim hakkına sahip çıkmak için veli derneklerinde örgütlenmeye. Ya da siz bilirsiniz.

 

Kozmo

Kök dışarıdalığı ayrı mesele, bir de İslamcılığın kozmopolit türlerden biri olma durumu var. Sonuçta cosmopolitan bir ideolojidir. "Osmanlı" etiketi kullanmaları sadece maskedir ve tribünü kalabalıklaştırma işi görmektedir. Her kozmopolit hareket gibi bu hareket de bir self-colonisation hareketidir yani mankurtization! Enternasyonalist ya da evrenselci bir bakışı asla yoktur. 16. yüzyıl bedevilerine koloni olmaya pek gönüllüdür.

 

Sorunlar, sorunlar

Ülke içinde ve bölgeler arasındaki hızlı göç ve beraberindeki köylülükten şehirliliğe geçiş, feodaliteden moderniteye geçiş çabaları, sosyal yapıyı değiştirmekle kalmamış, sosyal düzen ve alışkanlıkları da yozlaştırmıştır. Bunlar yıllardır dile getirilen hususlardır. Hemşerilik, mahallelilik ve komşuluk kültürü değişimin hızı karşısında kendini yeniden üretememiştir. Şehre taşınan çoğu köylü ve farklı kültür ve inançtaki insanları değiştiremeden bir arada yaşamaya zorlamıştır. Hemşeri gettoları oluşmuştur. 50 yıl Ankara veya İstanbul'da yaşayıp, İstanbullu olunamıyor, hala Karslı-Muşlu kalınıyorsa, burada bir sorun aranmalıdır. İlişkiler bana kalırsa iyi değildir. Birlikte yaşama kültürünün de yaşanan malum sosyal çalkantılar sebebiyle geliştirmek bir yana aynı şehir veya mahallede çizilen sınırlar içinde ayrı olarak yaşama şeklinde kendini gösteriyor. Medya bu konuda iyi bir çalışma içinde değildir. Din kurumumuz kendine başka işler aramaya başlamıştır. Siyaset kurumumuz ise Özal'dan beri gündem mühendisliği ile uğraşmaktadır. Öyle ki etkili bir politikacı bir gün saç baş yolduracak bir şeyler söylüyor, günlerce onu konuşmak zorunda kalınıyor. Asıl meseleler bu arada konuşulamaz oluyor.

Medyanın yabancı senaryolara yerli dizi çekme veya ne idüğü belirsiz aşk ve özgürlük veya aşiret dizileri çekmekten çıkıp veya onun yanı sıra, komşuluk, mahallelilik, hemşerilik hatta aynı ülkede yaşamaktan kaynaklansa bile ulusal bilinci, aynı kaderi paylaşma bilinç ve sorumluluğunu geliştirecek çalışmalar yapması gerekir. Medya en önemli eğitim kurumumuzdur artık. Din kurumunun da bir yetişkin eğitim hizmeti tarafı vardır ve bu konu üzerinde düşünmelidir.

Eğitim kurumu mu, içeriden biri olarak söyleyeyim, okullar olarak, bu konuda, masumuz.

 

Maksat

Matematik öğretmeni konuşuyor: Öğrencilere problem soruyorum, doğru çözüyorlar. "Problem neyi soruyor, neyin cevabını buldunuz, bana açıklayın" diyorum, açıklayamıyorlar!
Bu durumu siz nasıl açıklarsınız?

 

Başkan

Eskiden "sınıf mümessili" diyorduk sonra Türkçesini diyelim diye "sınıf başkanı" demeye başladık. Mümessil; vekil, temsilci anlamına geliyordu, başkan, malûm, kerameti kendinden menkul... İyi mi ettik?

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top