Nurzen Amuran Soruyor, Prof. Dr. Tolga Yarman Can-ı Gönülden Yanıtlıyor

Nurzen Amuran

 

Nurzen Amuran -Sayın Yarman, uzun yıllar bilim dünyasına hizmet ettiniz. Yarman Ailesi bilime aşık bir aile, hemen bütün kardeşler, giderek çocuklarınız, kariyer yaptınız. Ailenizle, çocukluğunuzla, kardeşlerinizle, yeni kuşak Yarmanlar’la, ilgili okuyucularımıza, biraz bilgi verelim.

 

Tolga Yarman: Annemiz, Babamız önce hakim, sonra avukat olarak, çalışıyorlardı. Başımızda Abide bir Teyzemiz vardı: Zehra Türker... Hayatını tam anlamıyla bize vakfetti.

 

Hepsi toprak şimdi... Nur içinde yatsınlar!..

 

Annem Tarafı, Balkan Savaşı sonrası, Elbasan’daki evlerinin kapısını çekip, buraya, tüm göçmenlerimiz gibi, tığ teber, acılar içinde intikal etmişler... Aile aslında, “asker bir aile”... Annem’in Babası Hasan Tahsin Türker, asker... Atatürk’ün silah arkadaşı... Anneanem’in Babası, O, yüksek rütbeli bir asker. Dedem Hasan Tahsin, O’nun maiyet subayı. Onlar, anladığımız kadarıyla, Balkanlar’a görevle, Konya’dan, gitmişler... Orada evlenmişler. Anneannem’in Annesi’ni, tanıma şansım oldu... O’na “Nine” derdik... Ufak tefek, ama çok maharetli bir kadındı. Evi o zaman, ileri yaşına rağmen, o çevirirdi... Teyzem, O’na başyardımcı... Anneanem, büyük hoca, sanatsal yetenekleri olan bir kadın, ama elini sıcak sudan soğuk suya pek değdirmezdi J)... O’na “Kaymak-ı Nanis”, derdim. Hakikaten, pamuk gibi, bembeyaz, manevî şahsiyeti ve önderlik kabiliyetleri, çok yüksek, bir o kadar yumuşak, bir anneanne... Diyeceğim, hep beraber, Onlar’ın, Balkan Savaşı sonrası gelip sığındıkları Fatih, Draman Çeşme Sokak Numara 8’de, cümbür cemaat yaşardık.  Ben 1945 doğumluyum. Orada, doğdum sayılır. Gerçi doğum yerim Tekirdağ... Valide, orada Hakim... Babam, o ara,  2. Dünya Savaşı dolayısyla, ikinci kez yedek subay... Hakim Üsteğmen. Ben doğar doğmaz, Draman’a geliyoruz. Kızkardeşim Ayşe, benden bir yıl sonra Dünya’ya geliyor. O zamanlar, yalnızca ikimiz, varız... Çocukluğumuzda, evde, madalyalar, yaldızlar, yıldızlar, apoletler, palaskalar, kasaturalar, mataralar, gırla... Onlarla oyun oynardık... Büyük Dedem’in ve Dedem’in, hepsi...

 

Dedem’e, “Aydede”, derdim. Öykü uzun. Buraya Balkanlar’dan, göçüp, bizimkileri Draman’a yerleştirir yerleştirmez, önce Orta Doğu Cephesi’ne gidiyor. Harb-i Umumi’de (1. Dünya Savaşı), orada, İngilizler’e esir düşüyor. Savaş sonunda kaçıyor... Istanbul’a ulaşır ulaşmaz, Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmış, bizimkilere mülaki olmasıyla, helalleşmesi, bir oluyor... Bu kez, doğru Anadolu... Kurtuluş Savaşı’na gidiyor...

 

O’nu 1950’de kaybettik. Ben beş yaşımdayım, demek ki...

 

Draman Çeşme Sokak’ta, aynı katta, bakın o zaman laç kişi yaşıyoruz: Dedem, Anneannem, Ninem, Teyzem, Annem, Babam, Ayşe ve ben... Dayım Mustafa Türker, Anakara Tıp’ta okuyor. Ama sıkça geliyor. O da bizimle... Hele Bayramlar’daki kalabalık, söze sığmaz... Aile’nin Draman dışındaki mesupları çok geniş...

Bizimkiler, kuruş kuruş para arttırıp, yandaki iki katlı binayı alıyorlar. Oraya bir kat çıkılıyor.

 

O zamanki “Yeni Kuşak”, işte yani, Babam, Annem, Teyzem ve Çocuklar (ben ve Ayşe), oraya geçiyoruz...

O günü çok iyi hatırlıyorum, çünkü Dedem’in vefat ettiği gün. O sabah, oraya taşınacağız, O, yukarı çıkıp, şöyle bir görmek istiyor, evi. Ne bileyim, çocuk aklı işte... Şu sözü gümbürdüyor zihnimde:

-   

-   Ölecek olmak değil, ama Tolgacığım’dan uzak düşecek olmak, ağrıma gidiyor...

Böyle derdi.

Sözün aklıma doluşmasıyla beraber, O’na telaşla yöeliyor ve diyorum ki:

-      Gitme, seni orada öldürecekler!.. 

 

Gülümsüyor, başımı okşuyor, çıkıyor ve bir lahzede kalp krizi geçiriyor ve Hak’kın rahmetine kavuşuyor, Dedem Hasan Tahsin Türker... Doktor Dayım’ın üstün tıp bilgisi ve tababet yetkinliği, Babacığı’nı kurtarmaya hiç kifayet etmiyor. 

 

Palababıyıklı bir kuş şekercimiz vardı. Her sabah gelir. Aydede, bize kuş şekeri alır, etrafta ne kadar çocuk varsa, hepsine ayrıca kuş şekeri alır...

 

Tabutu, evden çıkacak. Ölümle, başımı sonsuz kalın, sonsuz yüksek bir beton duvara vurmuşum gibi, ilk yüzleşmem...

 

Her sabahki Kuş Şekercimiz, olup bitenden habersiz, bir anda sökün etmesin mi!..

 

Kuş Şekerci hüngür hüngür... Teyzem başta, hüngür hüngür... Hıçkıra hıçkıra, bize kuş şekerlerimizi alıyor, sonra tıpkı Aydede gibi, mahallenin tüm çocuklarına kuş şekeri alıyor...

 

Dedem gitti... Demeye kalmadı, Sevgili Fatoş doğdu (1951)...

 

Galatasaray Lisesi Ilkokul Şubesi’nin yatılı kapısına, adeta bir bohça gibi bırakıldığım yıl... Altı yaşımdayım...  

 

Sonra Sevgili Sıddık doğdu (1952)...

 

Müteakip yıl, doksanında muhakkak vardı, Ninem’i kaybettik (1953).

 

Ölümle, beni yüzleştiren, ikinci travmadır bu!..

 

Yatılı okuyanlar bilirler:

 

Hafta boyunca okuldasınız. “Hafta sonu eve gittiğinizde acaba kimi ölü bulacaksınız”, korkusu, beyninizin bir köşesinde, acımaz, boy atar ve orada size biteviye batar...

 

Gidenler gidiyordu, ama gelenler daha az sayıda değildi, hani laugh ...

 

Ben dörtteyim, Ayşe demek ki, üçte (Fethiye İlkokulu’nda okuyor), Fatoş üç yaşında, Sıddık iki yaşında, Sevgili Faruk doğdu (1954)...

Çocukar, Ev’de Dünya’ya geliyorlardı. Komşu, marifetli bir Ebemiz’in sağladığı ihtimamdan başka bir sağlık tedbirimiz yoktu smiley ... Aynen!..

Lohasa ve Bebek Odamız, Misafir Odamız’dı.

 

Burada ya çocuklar doğuyor, ya yaşlı, rahatsız büyüklerimiz ağırlanıyordu smiley ... Arada da, orası, boş kalmışsa, bilhassa, bayramda seyranda, hakikaten misafir odamız olarak iş görüyordu...

 

Anneanem’in; Cici (Büyük Teyzem) yanı sıra, iki kardeşi daha vardı: Yusuf Topsal ve Yekta Topsal... Onlar da askerdi. Yekta Dayı, Paşa Dayımız’dı. Ninem’in en küçük çocuğu olarak, en çok ilgiyi o görür, nerede görevde olursa olsun, bayramlarda bir defa muhakkak el öpmeye gelirdi... Daha binbaşı iken O’na Paşa Dayı derdik. Sonunda General oldu, Canım Paşa Dayı.

Rikkatliydi, Ressam’dı... Askerdi, ama gönül adamıydı. Dayım, yaş farkları çok olmadığı için O’na “Dayı” demez, “Abi” derdi.

Draman’a geldi mi, Abi - Kardeş “papazı” muhakkak uçururlardı surprise ...

Sohbetlerine doyum olmazdı... Hepimiz sevinçten havalara uçardık...

 

Yusuf Dayı Yarbay iken, kansere yakalandı. O’nu bizimkiler derhal, görev yerinden, tahmin ediyorum Gelibolu idi, Misafir Odamız’a taşıdılar... Bakımını uzun süre orada sürdürdüler... Sanıyorum Sevgili Faruk’un, doğumundan önceydi...

 

Öleceğini biliyordu, Yusuf Dayı ki, ellisinde yoktu... Emr-i Hak nazil olmadan, Ailesi’ne kavuşmayı, Evi’ne dönmeyi istedi. Eşi, Kızı geldiler, o evrede, son bir kez... Götürdüler O’nu... Ağlaşmalar, helalleşmeler arasında uğurlandı, Yarbay Yusuf Topsal, Ana Evi’nden... Vefat haberi gecikmedi.

 

Misafir Odası, boş kalmıyordu. Nazım Dede (Babam’ın Babası ), Babaannem, Volkan ve Güçhan Abilerim, Adana’dan İstanbul’a göçüyorlardı. Nazım Dede, Osmaniye Defterdarı imiş. Saçı, bıyığı, bembeyazdı ben onu tanıdığımda... Sert mizaçlıydı. Yıl 1955. Adana’daki Can Parçalarımız’la kucaklaşmamız, heyecan ötesiydi... Abilerim, Babam’ın İlk Eşi’ndendiler... Şu ki, ezelde de ebedde de, böylesi bir tefrik olmadı, olmayacaktı. Sevgili Faruk da, Dünya’ya geldikten sonra, biz hep, yedi kardeştik. Sorana, âleme, hep bir ağızdan, böyle derdik...

 

Volkan Abi İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra, Hukuk okudu. Babam O’nun avukat olmasını çok istiyordu. Volkan Abi, Avukat oldu, ama O asıl, Gazeteci’ydi. Üstün bir edebî yeteneği vardı. Yazmaya, aktarmaya, meftundu...

 

Güçhan Abi, Beyoğlu Erkek Lisesi’nden sonra, Hava Harp Okulu’na gitti. Muhabere Binbaşı idi, emeklilik hakkını kazandığında...

Sevgili Kardeşlerim Fatoş da, Sıddık da, “İkizim” sayılakabilecek, Sevgili Ayşe gibi, Fethiye İlkokulu’na gittiler. Burayı bitirdiler.

Sevgili Faruk, ben Galatasaray Lisesi 11 Fen’de idim, Galatasaray Lisesi, Ortaköy Şubesi’ne başladı ve benim tırmandığım basamakların, aynını, tırmanmaya koyuldu.

Çocuklar’a; Abide Teyzemiz, Gemi’yi Draman’da götürürken, önemli ölçüde, ben önder oldum, sanıyorum.

 

Mitolojik bir öğrenci olduğumu, hemen hiç söylemem; şimdi söyleyeyim. Öyleydim. İstisnasız her dönem, sınıf birincisiydim ve iftihardaydım. (Bence çok bir anlamı var denemez, onun için bunu da hemen hiç söylemem, şu ki işte, şimdi söyleyeceğim), Lise’yi birincilike bitirdim. Bu ne kadar böyle ise, Arkadaşlarım’dan hemen hiç kopmadığım bir o kadar vakıadır. Değişmeyen sınıf mümessili olarak onların hemen her dertlerine yetişmeye çalışırdım... Hiç birine, hatta gıyaplarında, çok acımasızca taktığımız lakaplarıyla hitap etmezdim. Benim lakabım ise, istisnaî deredece övgü dolu olarak takılan lakaplardan biriydi. İlkokul’da idik, çocuklar altından kalkamadıkları hangi soruyu sorsalar, cevabını bulmalarının memnuniyetiyle, bana “Küçük Kafa” demeye başlamışlardı... Şunu söylemezsem eksik bırakmış olurum, evet, zahmetsiz, tersine büyük bir keyif içinde olarak, ben çok iyi bir öğrenciydim, ama arkadaşlarımın her biri, benim için, ayrı bir efsaneydi... Aslında hepimiz, hepimiz için birer efsaneydik... Ayrıca hepsi hayatta, çok çarpıcı başarılara imza attılar... Onların evrenlerini keşfetmeye devam etmek benim için, bir tutku olmaya hep devam etti.  

 

Bense, biteviye öğrenmek ve problem çözmek için yaratılmıştım sanki... Fen bilimlerine olduğu kadar, sosyal bilimlere, giderek felseye ve toplum sorunlarına ilgi duymam, çarpıcı biçimde tebarüz ediyordu...

 

Kardeşlerim’e ise, evet, sanırım, tam bir “abi”ydim...

 

Hepsinin ayrı ayrı takdir ve hayranlık odağı olmam, taçlandırıcıydı, elbette...

 

Lise’den sonra, devlet burs sınavlarını üstün başarıyla kazanmama karşın, Fransız Hükumeti’nin daveti ve Galatasaray Lisesi’ndeki Fransız hocalarımızın, o arada, Babam’ın Adana Lisesi’nden can sınıf arkadaşı, İTÜ’nün efsane mukavemet hocası, tabiatıyla “Amcacığım” dediğim Prof. Mustafa İnan’ın,  yönlendirmesiyle, kestirmeden Lyon Teknik Üniversitesi diyebileceğim (Institut National des Sciences Appliquées (INSA) de Lyon’a gittim (1963). Fransa’da üniversiteler vardır. Bunların üzerlerinde olarak ise, “Grande Ecole”ler (“Büyük Okul”lar) vardır. INSA, bunların başlarında yer alıyor. Burada Kimya Mühendisliği okudum. (Bölümüm’ün adı, daha sonra “Enerji Mühendisliği” olarak değişti.)  

 

1967’de, bir yıl İTÜ’de Fiziko Kimya Kürsüsü’nde asistanlık yaptım. Aynı yıl, İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nü bitirdim (1968). Sonra TÜBİTAK Bursu ile MIT’ye (Massachusetts Insrtitute of Technology), gittim; burada Nükleer Bilimler ve Nükleer Mühendislik doktorası yaptım (1972). Doktora Engel Sınavları’nın (ki bütün hayatımda girdiğim en zor sınavlardır),  birincisi olduğumu (1970),  söylemeden geçmeyeyim J) ...   

 

Dünya’nın neresinde olsam, Türkiye’ye dönme ve burada kendimize biçtiğimiz misyonu omuzlamaya kilitlenmişizdir.

 

Biz böyle yetiştik. Öyle yaptım. Doktora sonrası, koşa koşa yurda döndüm. Oysa ABD’de çok rahat kalabilirdim. MIT’yi bilim doktoru olarak bitirirken adamın ayağının altına kırmızı halılar döşenir. Aynen öyle oldu... Ama itibar etmedim. (“Green Card”, yani ABD’de devamlı bulunma izni, sahibi olmayı dahi, hak tanındığı halde, gurur kırıcı buldum, kabul etmedim.) Bu ne kadar böyle ise, MIT’nin benim hayatımda çok istisnaî bir bilim cenneti ve alabildiğine tomurcuklanma doğası oluşturduğu, bir o kadar vakıadır.

 

Uzatmayayım, İTÜ’de 1977’de Doçent, 1982’de profesör oldum.

 

Bir çırpıda sayılamayacak kadar çok doktora tezi, yüksek lisans tezi yaptırdım.

 

Öğrencilerimden profesör düzeyine tırmanmış olanların sayısı, kırkı geçer... Silivri’den, Hasdal’dan, Maltepe’den başkayarak, bütün o çakı gibi subayların, hemen neredeyse, tüm generallerimizin, amirallerimizin hocası olmanın ayrıcalığını taşıyorum...

 

Biliyorsun, Sevgili Faruk, Havelsan’ın Efsane Genel Müdürü iken, tam sıfır sebeple ve fakat yaka paça tutuklandı. Silivri’de iki buçuk yıla yakın bir süre misafir kaldı (2011 – 2013). Ziyaret günlerimizde, cam arkasından, telefonla konuşuluyor ya, yandaki bölmelerde muhakkak öğrencim subaylardan birkaçı olurdu. Bir seferinde baktım ki, bir Kurmay Albay Öğrencim, oracıkta... Nükteyle:

-     Ahmetçim, dedim, sizleri ne kadar kötü eğitmişiz ki, buralara tıkılmaya müstahak olmuşsunuz!..

Nüktemi, ustura gibi yakalayıp, karşı, müthiş bir nükteyle yanıt verdi:

-      Hocam, sizin en iyi öğrencileriniz, burada cool ...

Bahsetmeden geçemeyeceğim.

Çocukluğum, hapishanelerde geçti. “Neden?”, diyeceksin. Okul, yaz tatiline girer girmez, Babam’ın, Annem’in peşlerine takılır, o hapishane senin, bu duruşma benim, buralara cezbolmaktan çıkamazdım.

 

O cinayet, ceza duruşmaları, idam mahkumları, beni büyülerdi. Anlamaya kilitlenirdim...

 

Diyeceğim, Hasdal ve Maltepe, yine de elbette cezaevleriydi ama, hani kuş cenneti dense, kimse yadırgamaz!.. Ama Silivri, bir düzineye yakın kocaman kocaman cezaevleri ardarda, tam bir sanki Arizona Cezaevi Kompleksi... Her Çarşamba oraya Sevgili Faruk’u ziyarete gidiyoruz... Allah biliyor, çocukluğumdan, zihnimde kalmış olacak tek bir hapisane kesitini orada yaşamadım... Hep “tiyatro” gibi geldi...

 

Bunun kavgasını ise, kamuoyunda en yüksek sesle yapanlardan, biri olmanın onurunu taşıyorum...

Aslanlar, kahramanlar, hepsi çıktılar... Ötekiler bir bir girmeye başladı, içeri...

 

“Tiyatro” algımın, ne kadar yerinde olduğu çıktı meydana... Dur daha, İkinci Perde’deyiz, olsa olsa... Şehzadebaşı sinema ağzıyla söyleyeyim, “Baytekin’in 24 kısım tekmili birden,  uzay maceraları” devam ediyor smiley ... Keşke yanılsam ama öyle...

 

Farukçum hemen tüm tutuklu kahramanlar gibi, çok dik durdu... O iyi olunca, biz iyiydik... Ama “Çocuklar”, tam anlamıyla, imha oldular... 

MIT’den, 1972’de Türkiye’te seve seve dönerken bir şeyi yanlış hesap etmiştim. Onu söyleyeyim.

1982’de, İTÜ’de profesör olduktan sonra, o arada askerlerin ettiği bir söz içimi ezdi. Dedilerdi ki:

-     Genç subaylar Anadolu’ya gidiyor, neden genç hocalar gitmesinler?

-     “Ne demek?”, dedim, “Gideriz elbette”!..

O zaman Fatoş Princeton Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamak üzere... Sıddık yeni Cornel Üniversitesi’nden mezun olmuş, RCA’de çalışıyor. Faruk ise MIT’de benim Hocam’la doktorasını tamamladı, tamamlayacak. Her üçü de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın burslarıyla okudular, bunun altı ne kadar çizilse o kadar yeridir, çünkü ikinci bir örneği var mı, bilemiyorum...

Onlar’a bir mektup yazdım:

-      Çocuklar, Samsun’a çıkamadım, Sakarya’ya (Anadolu Üniversitesi’ne), gidiyorum. Acele gelin. 

1983’de Anadolu Üniversitesi’ne gittim. Dileğim, Eskişehir ve çevresinin, bilhassa teknik sorunlarımı, Üniversite’nin tezgâhına taşımak ve çalışmaktı.

Öyle yaptım.

Sıddık ve Faruk, koşa koşa geldiler...

 

Fatoş fazla gelecekti smiley ... O oldu bu oldu, huylananlar çoktu. Fatoş ODTÜ’ye geldi.

 

Çevre sorunları dediğim gibi, birer birer Üniversite’nin tezgâhına taşımaya başladım. O zamanlar doktora yaptırdığım öğrencilerimin hepsi ayrıca epeydir, profesör düzeyindeler.

 

Savunma Sanayii’ne ilk adımlarımızı orada attık... Hava İkmal Merkezi Komutanları Selahattin Kavuştu Paşa ve Fazıl Aydinmakina Paşa’nın yakınlıkları, bizlere bahşettikleri güven, destansıdır. Faruk’un elini dokundurmadığı bombardıman uçağı kalmamıştır. Hepsine bir şey taktı, Çocuklar... O arada, muhakkak zikretmeliyim: Necdet Üruğ Paşa Genelkurmay Başkanı. O ve maiyeti bize sınırsız güvendiler, önümüzü açmak için ellerinde geleni artlarına koymadılar.

Bir seferinde (daha sonra 3. Taktik Hava Kuvvet komutanlığı’nı yapacak olan), Şadi Ergüvenç Paşa beni şu sözüyle taçlandırdı:

-     Hangi raporu yollasanız, hepimizi altı ay kilitliyorsunuz, Hocam!..

Göğsüm kabardı...

Faruk tutukluyken, Balyoz’un tek sivili olduğu için O’na Faruk Paşa diyordum  ...

 

Şu ki, bir seferinde Harp Akademileri’ndeki derslerime yardıma çağırdığım zaman, Fatoş’a, Ordu’da, Fatoş Paşa denildiğini öğrendim, çok güldüm.

 

Her üçünün de (Fatoş, Sıddık, Faruk), milli savunma sanayiinin gelişmesine, evet başlarında başlarında ben, abileri olup, çok büyük katkıları oldu.

Nerede yanlış yaptık, pekiyi?..

Biz milli kere milli bir ailenin, milli kere milli çocuklarıydık.

Bu duygu, çocukluğumzdan beri içimizde boy attı, gelişti.

Bedeli ağır oldu.

 

Faruk’un, Havelsan’ın başından alınıp Silivri’ye tıkılması, çok açık söylüyürom (bunu taa başında aileye söylemişimdir, yol boyu basında var gücümle söyledim), milli savunma sanayiine açık darbedir. Aynı bağlamda, başta ben, aileye gözdağıdır. Evi, iki yıl boyunca sivil görevliler tarassut altında tuttu. Nereden biliyorum. Plakalarını alıyorum, içeride bize saygısı olan çok, onlardan birine soruyorum:

-     Kusura bakmayın Hocam, bizim çocuklarmış, diyorlar...

Bir seferinde aşağıya indim. Camlarını tıklattım:

-     Açın şu camı Çocuklar, bir tanışalım, dedim...

Mahçup oldular, gittiler. Başka ekip geldi...

Çocuklar emir kulu, ne yapsınlar... Fecisi arkalarındakiler fena inandırılmışlardı.

Propagandanın büyüklüğüdür, bu!..

Bense, hemen her yerde, avazım çıktığı kadar:

-     Kimse bu toprakların ve göreneklerimizin bizden daha fazla çocuğu olduğunu iddia etmesin!, diye haykırıyordum.

Aynen böyledir.

Bütünsellik adına olsun, istemediğim kadar çok uzattım.

Halen oturduğumuz haneye (Vaniköy Cad. 81, ki, Çocukluk evimizdir, Draman’dan sonra buraya göçtük), “Vaniköy Ünivesitesi” derim.

Eşlerle beraber, bizim kuşakta 7 doktoralı bulunuyor.

 

Çocukların hemen hepsi, doktoralı... Eşleri, yine sayarsak, Vaniköy Üniversitesi’nde halen, toplamda 17 doktor bulunuyor; bunların 6’sı Profesör, 3’ü Yeni Kuşak Doçent (“kronolojik” sırayla, Sevgili Oğlum Ozan, Sevgili Yeğenlerim Evren Yarman ve İlke Öztekin), sayılıyor smiley ... 

 

Faruk’un Çocukları henüz küçük: Şu ki Sevgili Kibele, yeni olarak “sanat tasarımında”, yüksek lisansını tamamladı. Sevgili Can Ali, önümüzdeki öğrenim yılında, Üniversite 2. Sınıf olacak, kısmetse,...

 

Nurzen Amuran: Bu söyleşide toplumsal bir sorgulama yapalım istiyorum. Okuyoruz ama düşünmüyoruz. Bilgiyi sunuyoruz, ama kullanamıyoruz. Teknolojiyi kullanıyoruz, ama üretemiyoruz. Hangi alanda olursa olsun sorgulamayı kültür üzerinden değil, duyduklarımızın üzerinden yapıyoruz ve entelektüel olduğumuzu sanıyoruz. Nasıl bu hale geldik?

 

Tolga Yarman: Önce Konfiçyüs’ün çok beğendiğim bir sözünü zikredeyim isterim:

-      Bilmeden düşünmek tehlikelidir. Düşünmeden öğrenmek ise, yararsızdır.

Bir defa bilgi toplumu denilen, senin, istenilen bilgiler yağmuruna tutulduğun bir toplumdur. Bizi, yıllardır, medya / lobiler yönetiyor. Bu Dünya’nın, egemenlerinin ellerindeki, her yerde böyledir...

 

İstenilen bilgi verilir, istenilmeyen bilgi verilmez, istenilen bilgi ayrıca istenildiği kadar verilir. Pasa yalan söylenir, pasa tahrifatlarla doludur, hemen her yayın.

Birilerin “özgürlük”, dediği, salt “beyin yıkama özgürlüğü”dür. Onun televizyonu var, pekiyi ben nerede konuşacağım? Taksim Meydan’ında J) ... Özgürlük anlayışı budur, maalesef. “Tartışma programları” dahi televizyonlarda, çoğunlukla, “danışıklı pankreas güreşi” gibidir. Tartışılıyor zannedersin, ama, öyle değildir. Sana oradan ufak ufak hulul edilir.

 

Şöyle derim, hep:

-     Dünya betonarme yalanlarla yönetiliyor!..

 

Allaşkına şu dibimizdeki manzaralara bakmak, yeter de artar bile... İrak’a niye girildi:

-     Kitle imha silahlarını bertaraf etmek ve oraya demokrasi götürmek için, öyle değil mi?

Pekiyi öyle mi oldu?

Yooo!..

“Demokrasi” dedikleri, birilerinin şer beyinlerinde, “keriz kekleme rejimi” ve bunun tesisi “özgürlüğü”dür:

 

Lütfen yanlış anlaşılmasın, bununla seçmeni hiç bir biçimde tezvir etmiyorum. Tersine, O’nu enayi yerine koymaya kalkanları (hani ortaya dökülen kasetlerde de diyor ya, birisi, karşısındakine, “Bu halkın ırzına geçeceğiz!” diye, terbiyelisini dedim, anla lütfen, işte onun gibilerini), tezvir ediyorum.

Gelir dağılımının bozuk olduğu her ortamda, sandığın piyasa koşullarında fiatı teşekkkül eder.

Lamı cimi yok, bu böyledir.

Bazan esnafla konuşuyorum:

-     Hocam, başka seçenek yok ki!, diyorlar...

  

Onlara bunu böyle düşündürtmek, büyük beceridir.

Hem herkesin elini kolunu bağlayacaksın, hem de, “Abi, başaka hangi seçenek yok ki!”, dedirteceksin. Büyük hüner, inan, Nurzencim...

Şimdi yukarıdaki soruna teker teker yanıt vereceğim:

 

Nurzen Amuran: “Okuyoruz ama düşünmüyoruz!, diyorsun.

 

Tolga Yarman: Düşünme melekelerin, köreltiliyor.

 

Nurzen Amuran: “Bilgiyi sunuyoruz ama kullanamıyoruz!”, diyorsun.

 

Tolga Yarman: İstenen bilgiyi, müssade edildiği ölçüde ediniyorsun. Ve onu olsa olsa otomat olarak kullanmaya koşullanıyorsun.

 

Nurzen Amuran: “Teknolojiyi kullanıyoruz ama üretemiyoruz!”, diyorsun.

 

Tolga Yarman: Kolay mı, bir otomobil karbüratörü yapmak, ya da uçak motoru... Bunu ancak bilgi Lordlar’ı yapabilir...

Haa, biz de yapabiliriz, ama ondan sonra başımıza gelen, pişmiş tavuğun başına gelmiyor J) ...

 

Nurzen Amuran: “Hangi alanda olursa olsun sorgulamayı kültür üzerinden değil duyduklarımızın üzerinden yapıyoruz!”, diyorsun.

 

Tolga Yarman: Sen bir defa, izlediğin kanallar gibi konuşuyorsun... Hiç kaçarı yok...

 

Nurzen Amuran: “Ve entelektüel olduğumuzu sanıyoruz!”, diyorsun.

 

Tolga Yarman: En kötüsü, ne biliyor musun:

-     Kişinin neyi bilmediğini bilmememsi...

 

Eğer bir kanal seni, konuştuğu gibi konuşmaya papağanlaştırmışsa, maksat hasıl olmuş demektir.

 

Nurzen Amuran: “Nasıl bu hale geldik?”, diyorsun.

 

Tolga Yarman: Efendilerimiz’in büyük hünerleriyle cheeky ...

 

Nurzen Amuran: Bir örnek vermek istiyorum. Bilgisayarlarda sonsuz bilgi var. Ama bilgiyi, kullanıcının kendi yeteneği, becerisi ve zekâsı oranında kullanma olanağı var. Burada sınırlı bilgisayar kullanımı neyin, nasıl araştırılacağının bilinmemesinden mi kaynaklanıyor, yoksa kültür eksikliğinden mi?

 

Tolga Yarman: Bilgisayarı, çocuklarımız, bir defa, temel bir oyun aracı olarak görüyorlar. Bilgisayar’da ne yapılır? Oyun oynanır.

Çocuklar kuvvetle tahmin ediyorum, giderek rezilleşen çevrelerinden bir kaçış olarak görüyorlar, bilgisayardaki sanal ortamı ve oyunlarını.

Gerçeklerden kaçarak uzaklaşan bir nesil, gerçekleri araştırmayı, öğrenmeyi, onları değiştirmeyi, dönüştürmeyi, nasıl isteyebilir ki!..

Eğitim, başta, bu anlamda sorgulanmalıdır. Eğitim çevremizi anlamamıza ve hayatımızı kolaylaştırmaya yaramıyorsa, neye yarar ki, allaşkına?

Çocuk yararlanamadığı ve açıkça zoruna giden “eğitimden” kaçıyor.

Araştırma, sorgulama orada bitiyor. Otomatlaşma başlıyor, orada...

Sokakta tinerle kafayı bulan çocukla, internet-kafede, bilmem hangi soyut dünyanın hangi özneleriyle ve oyunlarıyla kafayı bulan çocuk arasında, hangi karakter farkı var?.. Yok!..

 

Nurzen Amuran: Hoşgörü sahibi olmak, eleştiriye tahammül etmek, paylaşmayı ve dayanışmayı önceliğe almak, insan olmanın gereğidir demek yerine, uygarlıkla bağlantılıdır demek daha doğru değil mi?

 

Tolga Yarman: Biz “mutlak otomatlar” üretiyoruz, toplumda... Herkes herkese “doğru” olarak bellediğini dayatma eğiliminde... Biliyor musun, ben öğrencilerime bir tek şeyi yasaklarım: “Doğru” veya “yanlış”, demeyi... Kimsenin elinde - haşa minhuzur – “Tanrı’nın mutlak terazisi” yok ki, her önüne geleni, “doğru” ya da “yanlış” olarak yargılayabilsin!.. 

-        Ben öyle düşünüyorum ki...

-        Elimdeki verilere bakınca şu sonuca yakınsıyorum...   

-        Hissim o ki...

-        Gördüğüm kadarıyla...

-        Senin baktığın açıdan görünen ne?

Böyle konuşan hemen hiç yok...

“Sistem”, giderek bunu yasaklıyor hatta...

İnan, “Bilim Kilisesi”, bile böyle...

Oysa, veriler değişir, kanaat değişir...

Senin sorunda uygarlık dediğin, bu!..

Daha doğrusu buydu...

Aydınlanma uygarlığı bitti... Şimdilerde artık, “karanlıklaşma uygarlığıdır”, egemenlerin istediği frown ... Aynen böyle...

 

Nurzen Amuran: Bana dokunan manzara şu, bereketli topraklara beton binalar yaparak ekonomik kazanç uğruna yediklerimizi bile dışardan almamız. Çiçek ithal, ağaç ithal, buğday ithal, teknoloji ithal. Araba yıkayan üstü başı perişan bir gencin elinde en gelişmiş teknoloji harikası bir telefon. Var olmamızın anlamı, bu mudur?

 

Tolga Yarman: Budur smiley ...

 

Nurzen Amuran: Gazetelerden birinde okudum: Bir Alman vakfı, ekonomi, sosyal politika ve çevre politikası verilerini değerlendirerek 41 ülkenin demokrasi sıralamasını yapmış ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında, demokratik hak ihlallerinde, hukukun güvenliği konusunda, geri kalmış ülkeler sırasına soktuğumuz bazı ülkelerin altında, bir yer kapmışız? Bu durumun sorumlusu sadece siyaset mi?

 

Tolga Yarman: Hayır, siyaset bir türevdir. Herşeyi egemenlere yıkma kolaycılığına, ayrıca kısılmak istemem...

Ancak buradaki, o ya da bu siyasi damarla iş başına gelmiş olanın (ki söz konusu damarların, her biri ayrı ayrı, bence gayet saygıdeğerdir, toplumda karşılıkları vardır ve siyasî zenginliğimizdir, şu ki içte), dış egemenlere yağ yakmasının, “şahsiyetsizliğine”, vurgu yapmayı isterim.

Sebebi ise çok basit:

Şimdi gelir dağılımı, feci vaziyette, ama orayı geçiyorum.

Üçte birlik oy oranıyla, üçte ikilik parlamento çoğunluğu sağlanabiliyor ki, ek hak bu, bugünkülerin icadı değil.

Bu şu demek oluyor, bu üçte birlik (hadi olmadı yarıya yakın diyelim, ama yarının banko altındaki) kitle, milli irade yavesiyle, bütün toplumsal varlığa konduğu bir tarafa, karşısındakileri, aynı bağlamda imha etme yetkisine, üstelik “milli irade” yavesiyle, sahip biliyor, kendisini.

Bu denklem sürdürülebilir mi? Acı ama evet, sürdürülebilir...

Pekiyi nasıl sürdürülebilir?

Karşınızdaki büyük kitleye baskı uygulayarak.

Demek ki, “demokrasinin”, daha “kavram” olarak tezgâhında başlı başına bir arıza var.

Burada olmazsa olmaz, iki temel hususu talep etmek zorundayız:

-       Gelir dağılımda adalet.

-       Temsiliyette adalet.

“Yönetimde istikar” kavramı tam bir palavradır ve bu dediklerimim göz ardı edilmesi vasıtasıyla, sözüm ona “demokratik”, “Dolçe Vita”nın sürdürülmesinin çok sinsi bir enstrümanıdır.     

 

Nurzen Amuran: Bir örnek vermek istiyorum. Oy vermeyi demokrat olmakla tanımlayan kişiye ya da kişilere demokrasinin bir kültür sorunu olduğunu nasıl anlatabiliriz?

 

Tolga Yarman: Bir defa yukarıda dediklerimi hatırda tutmak gerek.

Perikles, demokrasiden bıkmış, çünkü, sabah kitle bir konuda elleri kaldırıyor, bir karara veriyor, akşam aynı konuda, elleri kaldırıyor, başka bir karar veriyor.

“Demokrasiya”, yani sözde “halk yönetimi”, buysa, “buna paydos”, demiş, “Aksiakrasiya”, yani “değerler yönetimini” kurmaya yönelmiş... (“Aksia”, aksiyomlar, yani “değerler” demek. Aksiyakrasiya, “değerler yönetimi” demek...)

Bizde herşey tepetaklak olmuş vaziyette. Bir defa günümüzde “demokrasi”, demin söyledim:

“Sandık’la keriz kekleme” rejimine dönüşmüş vaziyette...

Savcılar lütfen hallenmesinler, halka, “keriz” falan dediğim yok, halka keriz gözüyle bakanlara, ileride tarihin hangi cürüm faturalarını çıkartacağını, ihtar etmek istiyorum, yalnızca...

 

Nurzen Amuran: Seçimler süresince vaatler dile getirildi, birbirini yok etmek istercesine sözlü çatışmalar kavgalar seçimin doğası olarak sunuldu ama anlatılanlar, demokrasiye ne kattı, aklımızda ne kaldı?

Tolga Yarman:

1- Halkın çaresizlikler içinde özlemleri, beklentisi saklı olarak, “Demokrasi keriz kekleme rejimidir”.

2- Üçte bir oyu kapan, milli irade adı altında bütün böreğe konar.

3- Dolçe Vitasi’nin sürdürmek üzere, ötekileri, milli irade kendisi ya, imha etme özgürlüğüne sahiptir.

4- Demokraside iktidar değişmez, “alternatif avanta kumpanyaları” yer değiştirir.

Haa, şunu da söyleyeyim, bu dediklerim, partilerin iç yapılarında da, kimi istisnaları tadat etme sorumlululuğumuz saklı olmakla beraber, beş aşağı on yukarı geçerlidir...

 

Nurzen Amuran: Sorgulama alışkanlığımız kalmadı çünkü biat kültürüyle yetişen gençlerimiz yanında sorgulamayı tehlikeli bulan bir siyasi atmosfer var. Oysa bilginin geçerliliği, “sorgulama”dan geçiyor değil mi?

 

Tolga Yarman: Tabii öyle!..

 

Nurzen Amuran: Bir örnekle konuyu derinleştirmek istiyorum. Türkiye 8-10 saat elektriksiz kaldı ama bu kesintinin neden olduğu yeterince sorgulanmadı resmi makamlar da tatmin edici yanıtları vermedi. Burada ilgisiz miyiz? Yoksa geleceğe yönelik olarak bilgisiz miyiz?

 

Tolga Yarman: Bence birileri bize “Ben istersem, seni bir gün de, iki gün de, üç gün de, elektriksiz bırakabilirim!”, mesajı verdi.

 

Liyakat özrü bir defa diz boyu, onun geçiyorum, ancak bana sorarsan bu minik bir “siber savaş” (bilgi savaşı) denemesiydi. Kim yaptı, bilmiyorum... Kim yapmış olabilir, tabii hemen herkes gibi, tahminlerim olabilir.

Ama ilgisiz değil miydik?.. Evet çok ilgisizdik.

Neden: Çünkü nüfusun büyük bir çoğunluğu bir defa, yarın akşam ne olacağını, ayrıca bilebiliyor olmaksızın, bu akşama dönük, bir dilim ekmekle bir kâse çorbayı nasıl kazanacağına kilitlenmiş durumda...

 

“Bilgisizliği” ise geçiyorum, çünkü siyaset, göç izdihamıyla karılınca öyle bir resim hâsıl oluyor ki, işte ÖSS soruları da çalınıyor, ya da ikram ediliyor, bıçkın taksi şöförleri (ki gerçekten öyleler, ama bir dakika, O), Can Çocuklarımız, “Abi, ben icabında Boeing 727 de uçururum!”, deyip, harbiden pilotluğa soyunabiliyor oluyorlar... “Sünnetçi” isen, ki toplumun bir yarısının sağlığı açısından, kuşku yok, çok önemlisin, cerrah olmayı, banko isteyebiliyor oluyorsun J) ...

Durumumuz budur.

Ne kadar terslesem de, benden en çok istenen nedir billiyor musun:

İltimas... Ayrıcalık... Meşruiyetsiz edinim...

Herkes herkesi, siyaseten bir torpil bularak sollamak istiyor...

Bundan sonrası gerçekten çok zor...

Lütfen kimse alınmasın: Partiler çok kesitleri, bilhassa yönetim kademleri itibariyle, ağızlarındaki saygıdeğer söylemleri, çatır çatır istismar ede ede, işte dedim ya, “alternatif avanta kumpnayalarına” çoktan, dönüşmüş vaziyette...

     

Nurzen Amuran: Son yıllarda yaşadığımız politik baskı ekonomik bunalımın üstünü örtüyor, enerji sıkıntısını gizliyor, eğitimde dar kalıplar içine sığdırılmış bilgilerin öğretilmesini sağlıyor. Bu durum “İleri demokrasinin” sonucu mu?

 

Tolga Yarman: “İleri demokrasi” demek, “ileri faşizm” demektir. “İleri avantacılık” demektir, “ileri hukuksuzluk” demektir, “ileri bozukluktur gelir dağılımında”, “ileri temsiliyet bunalımı” demektir.

Böyle biline!..

 

Nurzen Amuran: Bugün dünyayı bilim ve teknoloji yönetiyor. Teknolojik gelişmeler o noktaya vardı ki teknoloji bilimin içeriğini zenginleştiriyor. Bizim bilim dünyası ne yapıyor? Bizim ülkemizdeki bilim insanlarımız neyin peşinde sürükleniyor?

 

Tolga Yarman: Nurzencim, bizim kuşak, demin de anlattım, elimizden gelenin azamisini yaptık...

Milli kere milli, insan kere insan, aydın kere aydın bir çizgiyi, benimsedik, uyguladık.

Milli savunma sanayiine cidddi harçlar koyduk...

Sonuç ortada...

Bugün bir haber düştü ekranıma... Bak şöyle:

BUNU DA GÖRDÜK. YILDIZ FALCILIĞI ÜNİVERSİTEDE TEZ KONUSU

Tezin sonuç bölümünde, “Verimi örgütsel bağlılık yoluyla elde etmeyi isteyen örgütlerin işe alım esnasında su grubu ve toprak grubu burçlarına sahip kişileri işe almasıyla bu amaçlarına rahatlıkla ulaşabilecekler, aldıkları yengeç, balık, akrep, boğa, oğlak, başak burçları personel uzun yıllar örgütlerine sadık ve sorumluluklarının bilincinde olarak işlerine devam edeceklerdir” ifadeleri yer aldı (http://odatv.com/n.php?n=astrolojik-kisilik-ve-orgutsel-baglilik-arasindaki-iliski-2205151200). Haber bu!..

Bizim bilim dünyası ne yapıyor? Şimdilerde böyle şeyler yapıyor J) ...

Geçtiğiim habere, Değerli Prof. Kayhan Kantarlı benim bir yazımı işaret ederek, yanıt vermiş... “Hassstrroliji” [dikkat et lütfen, 3 tane “s”, 2 tane “r” ile yazılır J) ]: http://tolgayarman.com/blog/index.php/hassstrroliji-cumhuriyet-bilim-teknik

http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/58-24/412-hastroloji.html

 

Nurzen Amuran: Bilimde teknikte teknolojinin geleceğini planlayanlar, bizi teknoloji pazarının içinde tutmaya çalışıyorlar. Satıcı değil, alıcı konumunun sürdürülmesi üzerine “stratejik planlar” hazırlıyorlar. Buna karşılık bizim “kurtuluş planımız” ne olmalı?

 

Tolga Yarman: Ben her şeye rağmen ülkemizde, sağ duyu sahibi, tartışmacı, milli olduğu kadar dünya aydını, dünya aydını olduğu kadar milli, çok bilgili, çok inançlı, çok yaratıcı, çok yapıcı, çok yürekli bir damar olduğuna, güveniyorum... Yıkılmadi isek, bu sebepledir...

 

Nurzen Amuran: Bir Bilim insanı, halkın bilinçlenmesinde, kültürel zenginliğe kavuşmasında ekonomik kalkınmayı hedeflemesinde, gezegenimizde, ne yapmamalıdır?

 

Tolga Yarman: Nurzencim, biz geldik, gidiyoruz... Arkadaşlarımızın birçoğunu çoktan toprağa verdik bile...

Güneş Sistemi’nde dokuz gezegen var, Dünya’dan başka hemen hiç bir yerde hayat yok. Biz’e, 40 ışık yılı mesafede, 100 yıldız var... (Yani ışık hızında gidebilsek, oralara ancak 40 yılda varabiliyoruz... Ay’a, bu arada ışık hızında, 1 saniyede gidilebileceğini anımsatayım...) Nedir ki, bahsettiğim şu 100 yıldızda, hayat olabileceğine dair, hemen hiç bir emare yok... Buralara gitmek, bir defa pratikçe imkânsız... Galaksimiz’de (Samanyolu), üç yüz milyar yıldız var. Ama pek muhtemelen hemen hiç biri, Güneşimiz kadar şanslı değil. Güneşimiz’in şansı biziz... O ise, bizim şansımız... Yüz milyarlarca galaksi var, Hubble Teleskopu’nun görüntü alanına giren... Buralardaki durum, bizim gökadamızdakinden (Samayolu’ndan), pek farklı olmasa gerek. Zaten, değil galasiler arası seyahat, yıldızlar arası seyahat bile, masal...

Yani biz, şurada, yalnızız.

Yegâne beşiğimiz, yuvamız, sığınağımız, Dünyamız...

O’nun, giderek insanlığın, hiç kıymadan,  canına okuyanları, dağlara, kulaklarından, çivilemek gerekir.

Biliyor musun, biz milyarlarca yıllık kozmik boğuşmanın eseriyiz...

İlahî bir bağlamda söylemiyorum, ama, öyle bir bağlamda gözetilmesine katiyen bir mani görmüyorum:

-       Zavallı insan aklı, onu var eden kozmik şuurdan, hala daha ve maateessüf çok geri!..

Her bilim adamı, topluma bunu anlatmalıdır. Yaradan’a varış, ancak ve ancak, bizi var eden kozmik şuuru, kavrama çabasından, geçer...

 Teşekkürler.

 

Nurzen Amuran: Ben teşekkürler ediyorum...

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top