Kendimizi herkesten çok farklı saymak, bir türlü anlaşılmadığımızı düşünmek, sürekli bir suçlu arama çabasına girişimiz… Ve bir de bunlar için üzülmek tanıdık geliyor olmalı hayatımızın illaki bir döneminden. Ah bu biz, hiç mi değişmeyeceğiz yani? Oysa adını bilmediğimiz, sesini hiç duymadığımız birilerine o kadar tanıdığız ki. Sadece biz de değil: acılarımız birbirine dünden tanıdık selamsız geçmezler, gülüşlerimiz ise hep yarınlara ertelenirler. Gözlerimize verdiğimiz sözler saklı gönüllerimizde. Sebepsiz yorgunlukların da bekçileriyiz üstelik. Hepimizin çığlıkları var, kimimizin ki sessiz ve derinden, kimimizin ki yeri göğü inleten cinsten bu farklı sayar mı bizi kalabilir miyiz ki kuytularımıza yabancı…

Göğe yaşlı gözlerle bakmaktan hep yağmurlu bilmek güneşi suçlu kabul etmeye yeter mi? Bulutların ötesinde değişmeyenin “mavi gökyüzü” olduğunu unutmak, siler mi gökyüzünü sanmıştık bilmem. Umutsuz insanlar istasyonunda tek başımıza olduğumuza inandırdık da kendimizi bize ihtiyacı olanlara ne kadar yumabildik gözlerimizi işte bunu da bilmem. Kendimize acıdıkça ve kimsesiz bavullar gibi vagonlarda terk ettiğimiz umutlarla unuttuk güzel olanı. Seher vakitleri geceyi silmeye hep hazırken bir türlü hazır olamadık gün ışıklarına, o kadar aydınlıktan korktuk belki de.

Her sözcük, can bulacağı duygulara hasret sığınır küçücük bir satır arasına. Vaktinden önce açan çiçek görmedik ki hem öyle biliriz ki çay da demini almadan dökülmezdi bardağa. Neden bir şeyleri biran önce yaşayıp tüketme telaşımız bu da bilinmez işte.

Çocukken gökyüzü hep açık maviydi. Resim defterlerimiz de evler, çiçekler hatta ağaçlar bile farklı farklı renkteydi. Ama gökyüzü hepimizin defterinde sonsuz bir maviydi. Üstüne çizdiğimiz kuşlar ve rengârenk uçurmalarla boyamaya doyamazdık. Bitmek bilmeyen yaz gecelerinde koşup iyice yorulduktan sonra birer yıldız tutardık. Onlara ulaşmak için ellerimizi uzatır tutmak için birbirimizle yarışırdık. O kadar yakın bilirdik. Öyle ya gecenin yıldızlarına tutkun olmayan günün mavisini göremezdi. Ne zaman büyüdük sahi gökyüzüne bakmayı unutacak kadar? Yaşımız ilerlediğinde büyümedik ki. Okulda, yıldızlara ulaşamayacağımız kadar uzakta olduklarına inandığımızda ve onlardan vazgeçtiğimiz gün büyüdük. Ya her şey kitaplarda, denklemlerde yazıldığı gibi okunmuyorsa belki de bunu unuttuk.

Ya yıldızlar bizim olmaktan hiç vazgeçmediyse… Hepimiz için hala eşitse uzaklıkları. Ya tekrar inandığımız gün yine bize o kadar yakın olacaklarsa. Ve çocukluğumuzun büyülü masallarını yine onlardan dinleyeceksek kapattığımızda gözlerimizi… Ya rüzgârı hissedebildiğimiz kadar özgürsek hala… Çamurun üstümüze sıçramasına aldırmadan koşabildiğimiz kadar cesursak. Eski bir dostu beklemekten vazgeçip yeşerdiğimiz topraklara döndüğümüzde kavuşacaksak maziye… Kaybettiğimizi sandığımız çocukluğumuz sıcacık bir gülüşe sığınmışsa bir yerlerde… Bir pamuk helvayla şımaracaksak dünkü gibi hala bisikletin pedallarına asıldıkça çok uzaklara gidecek kadar güçlüysek…

Ne yaşarsak yaşayalım, hayatımızın neresinde kalırsa kalalım sahi değmez mi gökyüzüne yeniden bakmayı denemeye? Bir adım da olsa atmaya değmez mi kendimiz için? Üstelik gökyüzü hala sonsuz bir maviyken, karanlık yok, gri yok, bakmayı bir kez denersek hep masmavi. Ve hala, yıldızlar hepimiz için eşit…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top